DİRENİŞ VE TESLİMİYET TEOLOJİSİ ARASINDA EHL-İ SÜNNET

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

11-06-2026 09:57


“Ehl-i Sünnet” denilince ilk sorulması gereken sorulardan biri “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusu olmalıdır. Tıpkı “Şia” denilince “Hangi Şia?”, “Selefilik” denilince “Hangi Selefilik?” sorusunun sorulması gerektiği gibi.

Evet, hangi “Ehl-i Sünnet”? Örneğin, Emevi ve Abbasi sulta ve sultanlarına direnen imamların “Ehl-i Sünnet”i mi, ilerleyen süreçte Abbasilere ve benzeri sultanlıklara “teolojik” meşruiyet sağlayan “Ehl-i Sünnet” mi?

Hakeza, İslam’ın adalet ve merhametini yeryüzünde hâkim kılma dâvâsının bir dönemdeki temsiliyeti açısından “Ali Şiası” mı, yoksa saltanatların “teolojik” dayanağı haline gelmiş “Safevi Şiası” mı?

Yine bugün “Selefilik” deyince ilk akla gelen soru “Hangi Selefilik? İlmi Selefilik mi, Cihadi Selefilik mi, Suud Selefiliği mi?” sorusu olmuyor mu?

Nitekim tarihsel süreçte de, bugün de ne tek bir Ehl-i Sünnet’ten, ne tek bir Şia’dan ne de tek bir Selefiyye’den söz etmek mümkün değildir.

Biz bu makalede, tarihsel süreçte “dört hak mezhep” tanım ve algısı üzere oluşturulmuş ve bu yaklaşım üzere belli refleks ve yönelimlerde ortaklaşmış klasik Ehl-i Sünnet anlayışını, zulüm düzenleri ve zalim yöneticiler konusundaki tutumu açısından ele almaya çalışacağız.

Risaletten bugüne siyasi otoritelerin mahiyetini şu dört kategoride toplamak mümkündür:

  • Allah’ın dinine tâbi devlet. Ki Rasulullah (a.s.)’ın devleti ve bu devletin devamı olan dört halife (r.a.) dönemi işleyiş bu mahiyete sahiptir.
  • Devlete tâbi din. Ki Emevi-Abbasi dönemlerinin temel mahiyeti budur.
  • Dine tâbi devlet anlayışıyla, devlete tâbi din anlayışının meczedildiği işleyiş. Ki Selçuklu, Osmanlı gibi yönetimlerde bu nitelik gözlenmektedir.
  • Modern dönemde, tıpkı Emevi-Abbasi dönemlerinde olduğu gibi “devlete tâbi din” yaklaşımıyla Allah’ın dini üzerinde vesayet kuran anlayış. Ki bir asırdır Türkiye’de ve Osmanlı bakiyesi coğrafyada câri olan işleyiş bu yöndedir.

İşte bu noktada makalenin başında sorduğumuz soru daha da anlamlı hale gelmektedir. Zira Müslümanların tarihinde temel bir kırılma noktası olan, “dine tâbi devletten, devlete tâbi din anlayışına geçiş” kavşağı olan Emevi-Abbasi sultalarına karşı “Ehl-i Sünnet” adına hem direniş çizgisine hem de teslimiyet çizgisine tanıklık etmekteyiz.

Bu anlamda Ehl-i Sünnet adına Kur’an ve ona dayalı Nebevi örneklikten (Sünnetten) neşet eden bir “direniş teolojisi” ortaya konulduğu gibi, “maslahat”a ve “reel politik”e vurgu yapan “teslimiyet teolojisi”nin de üretildiğini ve giderek baskın anlayış haline geldiğini müşahede edebiliyoruz.

Dolayısıyla evet, bu noktada mezkur soru çok anlamlı hale geliyor: Hangi Ehl-i Sünnet?

Zalim ve fâsık otoriteleri meşru görmeyen, onları meşrulaştıracak bir pozisyonda olmayı kabullenmeyen ve bu uğurda can feda edecek kadar sebatkâr davranan, böylece Nebevî fıkıh ve siyasetin temsilcisi olarak yaşayıp zalim ve fâsık Emevi ve Abbasi otoritelerinin zindanlarıyla sınanan ve nihayetinde de zindanda son nefesini veren İmam Ebu Hanife ve benzeri muvahhid imamların çizgisi mi, yoksa Abbasilerle başlayan süreçte fiilen “resmi mezhep” statüsüne yükseltilip “ehlileştirilen” ve saltanat rejimlerinin “teolojik payandası” haline getirilen “Ehl-i Sünnet” mi?

Yukarıdaki soru, “Hangi İsevîlik? İsa (a.s.)’ın tebliğ ettiği, zalim Roma İmparatorluğu’nun takibatına uğrayan tevhid ve adalet dini mi, İsa (a.s.)’ın ardından Pavlus’un pragmatist din kurgusuyla kısa sürede kitleselleşen, fakat Rabbani ilkelerini yitirerek nihayetinde Roma İmparatorluğu’nun resmî dini ve Roma zulmünün payandası haline gelen İsevîlik mi?” sorusu kadar mühim bir sorudur.

Belirleyici Tutum: Otoriteler Karşısındaki Duruş

Evet, fert ve toplulukların Allah’ın dini konusundaki sadakat veya savrulma hali, egemen otoritelere yönelik tutumları ile belirginleşir.

Bir coğrafyada şayet İslam’ın ölçü ve ilkelerine tâbi olmayı esas alan bir otorite varsa, Müslüman fert ve topluluğa düşen sorumluluk, o otoriteye -arizî olarak içine düşebileceği yanlışları dışında- itaat etmektir.

Buna karşılık egemen otorite Allah’a itaati esas almıyorsa, Hududullah’a ittiba yaklaşımı (takva) üzere hareket etmiyorsa, orada Müslüman fert ve topluluğa düşen sorumluluk ise, itaatsizlik tutumudur.

Nitekim vahyin inzal sürecinde Rabbimizin gündeme getirdiği ilk mükellefiyetlerden biri, Allah’a itaat etmeyenlere itaat etmeme tutumudur.[1]

Nebilerin (a.s.) ve hassaten onların sonuncusu Rasulullah (a.s.)’ın mücadelesinin temelinde de zaten, egemen bâtıl otoriteye itaatsizlik bulunmuştur. Daha ilk inzal olan ayet bölümlerinde dahi “nâdiye”den (Darun Nedve’den) söz edilmesi[2] ve onu teşkil eden mükezziplere itaat edilmemesi vurgusu yapılması, İslami duruş ve tutumun mahiyetini anlamak için önemli karinelerdir.

İşte tarihte yaşamış sâlihler, muvahhid öncüler, Rabbani âlimler, her konuda olduğu gibi bu konuda da Rabbimizin bizim için en güzel örnek kıldığı[3] Nebilerin (a.s) izini sürerek, Allah’a itaat üzere işlemeyen siyasi işleyişlere itaat etmeyi reddetmiş, onlara meşruiyet atfetmekten titizlikle imtina etmişlerdir.

“Ehl-i Sünnet”in ana omurgasını oluşturan dört mezhebin kendilerine nisbet edildiği imamlar ve hassaten İmam Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi sultalarıyla bu konuda yüzleşme içine girmiş ve tercihlerini Nebevi siyaset çizgisinden yana yapmışlardır. Bu çizginin temeli, “Allah’a itaat etmeyen otoriteye itaat edilmeyeceği” yönündedir.

Hassaten İmam Ebu Hanife (H. 80-150) vurgusunu yapmamızın sebebi, onun bu alandaki tutumunun daha belirgin olması ve onun neticede bu uğurda can vermiş olmasıdır. Emeviler döneminde de Abbasiler döneminde de yaşamış olan Ebu Hanife, Emevilerin Ali (r.a.) ve evlad-ı Rasulullah’a yönelik sövgü ve zulüm politikasına tavır almış, dahası Hüseyin (r.a.)’ın torunu Zeyd b. Ali’nin hicri 739’da Emevi sultanı Hişam b. Abdülmelik’e karşı kıyamını desteklemiştir.

Daha sonrasında da, Emevilerin II. Mervân döneminde Irak genel valiliğine atanan Ebu Halid Yezid b. Ömer b. Hubeyre’nin kendisine tevdi ettiği Kufe kadılığı makamı teklifini, amacın kendisi üzerinden mevcut işleyişe meşruiyet sağlamak olduğunu bildiği için reddetmiştir:

“Son halife II. Mervân, gönüllerini almak ve yönetime karşı muhalefetlerini yumuşatmak için Irak Valisi İbn Hübeyre aracılığıyla birçok âlime memuriyetler teklif etmiştir. Bu arada Ebû Hanîfe’ye de Kûfe kadılığı veya beytülmâl eminliği teklif edilmiş, her türlü baskıya rağmen kabul etmeyince de hapsedilmiş ve dövülmüştür.

130 (747-48) yılında cereyan eden bu olayda Ebû Hanîfe’nin durumunun ağırlaştığı, sağlığının kötüye gittiği görülünce valiye haber verilmiş, vali de arkadaşlarıyla istişare etmesi için Ebû Hanîfe’ye zaman tanıyarak onu hapisten çıkarmıştır. Bunun üzerine Ebû Hanîfe Mekke’ye gitmiş ve hilâfet Abbâsîler’e intikal edinceye kadar orada kalmıştır.”[4]

İmam Ebu Hanife’nin bu konudaki şu sözü meşhurdur: “Vali bana Vâsıt Mescidi’nin kapılarını saymayı teklif etse onu da yapmam.”[5]

Emevilerin yıkılıp Abbasiler devletinin kurulmasından sonra Mekke’den Kufe’ye dönen İmam Ebu Hanife, bir süre Abbasilere olumlu yaklaşmış, fakat onların da Nebevi siyaset yerine sulta siyasetini tercih ettiğini gördüğünde onlara da tavır almaktan imtina etmemiştir.

Abbasi halifelerinden Mansur döneminde muhalefetini daha da keskinleştiren Ebu Hanife, onun kendisini “sistem içine çekmek” amacıyla yaptığı Bağdat kadılığı teklifini reddetmiş, bunun üzerine hapsedilerek işkenceye tâbi tutulmuştur. Hapiste işkence altında vefat ettiği de, hapisten çıktıktan sonra vefat ettiği de rivayet edilmektedir.[6]

İmam Ebu Hanife Çizgisi ve Kırılma Süreci

Evet, İmam Ebu Hanife’nin Emevi ve Abbasi sultalarına bakışı ve onlar karşısındaki duruşu bu minvalde idi. Zira bu iki otoritenin de zalim ve fâsık niteliklerini görüyor ve zulüm ve fıskla Hududullah’ın dışına taşan, Allah’a itaat dairesinden çıkan bu otoritelere itaat etmenin iman akdini zaafa uğratacağını biliyordu.

Ne var ki talebesi Ebu Yusuf (H. 113-182), belli ki meseleye hocası gibi akidevi temelde yaklaşmamıştı ve onun vefatından 15 yıl sonra muhtemelen çeşitli “maslahat” mülahazalarıyla Abbasilerin Bağdat kadılığı ve sonrasında “Kâdı’l-Kudatlık / Baş Kadılık” makamına gelmiştir:

“Ebû Yûsuf, geçim sıkıntısı sebebiyle Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh zamanında (775-785) ailesiyle birlikte Bağdat’a yerleşti. Burada halife ile tanıştı ve bazı kaynaklarda kaydedildiğine göre 166 (782) yılında kadılık görevine getirildi.

Daha sonra Cürcân’a vali tayin edilen veliaht Mûsâ el-Hâdî ile oraya giden Ebû Yûsuf’un yerine oğlu Yûsuf kadı olarak tayin edilmiş, bu süre içinde aralarında birçok kazâî yazışmalar olmuştur. Mehdî’nin vefatı üzerine halife olarak Bağdat’a gelen Hâdî ile birlikte Ebû Yûsuf da Bağdat’a döndü ve kadılık görevine devam etti.

Halife Hârûnürreşîd de onu görevinde bırakmış ve ilk defa onun zamanında (786-809) “kadılkudât”lık kurumu oluşturularak yargılama hukukunda ve uygulamada birliğin sağlanması yönünde önemli bir adım atılmış, Ebû Yûsuf da İslâm yargı tarihinin ilk kadılkudâtı unvanını almıştır. Hatta Abbâsî hilâfetine bağlı bütün bölgelerdeki kadıları tayin ve azletme yetkisine sahip olduğu için “kadî kudâti’d-dünyâ” diye anılmıştır…

Hayatının sonuna kadar bu görevde kalan Ebû Yûsuf, yakın arkadaşı Bişr b. Velîd el-Kindî’nin kaydettiğine göre 5 Rebîülevvel 182 (26 Nisan 798) tarihinde altmış dokuz yaşında Bağdat’ta vefat etti… Cenaze namazını bizzat kıldıran Hârûnürreşîd, namazdan sonra cenazenin önünde yürümüş ve onu kendi aile kabristanına defnettirmiştir.”[7]

İmam Ebu Hanife’nin talebesi Ebu Yusuf’un Abbasilerin “Baş Kadısı” olmasıyla birlikte, “Hanefilik” çizgisi, Abbasilerin ilan edilmiş resmi mezhebi haline gelmiş olmasa da fiilen bu konuma geçmiş oldu. Kadı atamalarında, yargıda, fetvalarda fiilen “Hanefiliğin” öne çıkması söz konusu oldu.

Böylece Abbasiler, kendilerine karşı İslami duruş ve muhalif tutumundan dolayı zulmettikleri, hapsedip kırbaçladıkları İmam Ebu Hanife’nin ilmi mirasını ilan edilmemiş resmi mezhep konumuna getirerek, onun ilmi mirası üzerinden meşruiyet krizini aşmış oluyorlardı.

Bu “uzlaşmanın” Ebu Yusuf açısından meşruiyeti ise belki, Suud-i Arabistan’ın yönetim erkinin oluşmasındaki “Suud ailesi – Şeyh ailesi (Muhammed bin Abdulvahhab ailesi) uzlaşması” benzeri bir “özerkliğe” dayanıyordu. Suud yönetimi, siyasi işlerin Suud ailesine, “dini işler”in ise “Şeyh ailesi”ne bırakıldığı bir özerklik uzlaşmasına dayandığı gibi, muhtemelen Ebu Yusuf da bu şekilde bir özerkliği gözeterek söz konusu görevi üstlenmiş olmalıydı.

Lakin tabi “siyasi işler” ve “dini işler” diye birbirinden bağımsız iki kategori oluşturmak zaten baştan tevhid akidesini parçalamak ve İslam’ı siyasi bir otoritenin güdümüne terk etmek anlamına gelmektedir.

Oysa Rasulullah (a.s.)’ın yönetiminde de, ilk halifelerin (r.a.) yönetiminde de “siyasi işler” İslam’ın ölçülerine tâbi idiler ve dolaysıyla da zaten “siyasi lider” - “dini lider” ayrımı yoktu.

Nitekim TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Ebu Yusuf” maddesini yazan Salim Öğüt’ün şu değerlendirmeleri, Abbasi yönetimi – Ebu Yusuf uzlaşmasının niteliğiyle ilgili önemli ipuçları vermektedir:

“Halife nezdinde ve saray çevresinde büyük bir itibara ve buna paralel olarak büyük bir servete sahip olan Ebû Yûsuf zaman zaman, yöneticilerin arzuları doğrultusunda fetvalar vererek bu noktaya yükselmekle itham edilmiştir. Takvâsı, ahlâkı, seciyesi ve karakteriyle ilgili olarak nakledilen bilgilerin yanı sıra Kitâbü’l-Harâc’ın mukaddimesinde Hârûnürreşîd’e hitaben yazdığı şu satırlar onun bu ithamları hak etmediğini göstermeye yeterlidir:

“Bugünün işini yarına bırakma... Allah’ın sana verdiği görevde bir saat bile olsa hakkı yerine getir. Kıyamet gününde yöneticilerin en mutlusu halkı en mutlu olandır. Sen doğru yoldan ayrılma ki halkın da ayrılmasın. Arzularına uymaktan ve öfkelenip intikam almaktan sakın...” (Kitâbü’l-Harâc, s. 3-4).”[8]

Bu değerlendirmeden anlaşılan, Ebu Yusuf’un klasik bir “saray mollası” olma durumuna düşmeyip yöneticiye doğruları söyleme çabası içinde olduğu, lakin neticede bizzat hocasının, zalim ve fâsık nitelikleri sebebiyle meşru görmeyip görev tekliflerini reddettiği ve bu sebeple de zindanlarına atılıp kırbaçlandığı bir otoritenin en üst yargı görevini üstlenerek ona meşruiyet sağlamış olduğu gerçeğidir.

Bu çerçevede de, hiçbir âlimin ismi ile birlikte zikredilmemesi gereken “Halife nezdinde ve saray çevresinde büyük bir itibara ve buna paralel olarak büyük bir servete sahip olan” gibi bir tanımlamayla anılıyor olması da zaten, İmam Ebu Hanife’nin ortaya koyduğu Rabbani âlim tutumu ve temsil ettiği duruşla aradaki farkı çok iyi göstermektedir.

“Teslimiyet Teolojisi”ne Giden Yol

Diyebiliriz ki, İmam Ebu Hanife’nin “Vali bana, Vâsıt Mescidi’nin kapılarını say dese bunu da yapmam” sözünde edebi karşılığını bulan “direniş teolojisi”nden sonraki dönemde onun adına ihdas edilen mezhebin akaid ve fıkıh kitaplarında, bu süreçte üretilen “hadis” rivayetlerine[9] de dayandırılarak ifade edilen “zalim de olsa fâsık da olsa sultana itaat” şeklindeki “teslimiyet teolojisi”ne giden yolda Ebu Yusuf’un bu tercihi belirleyici olmuştur.

Allah’ın dinine bir bütün olarak ittiba tutumu üzerine inşa edilmeyen ve dolayısıyla bu düzlemde hareket etmeyen bir siyasi işleyiş karşısındaki akidevi teberri tutumu terk edilerek onun yerine uzlaşma tercih edildiğinde, başta bu murat edilmese de payandalaşma kaçınılmaz olmaktadır.

Dolayısıyla bugün “Ehl-i Sünnet” deyip de esip gürleyenler bu nitelemeyle, Kur’an’ı ahlak edinmiş olan rahmet ve cihad peygamberi Rasulullah (a.s.)’ın Nebevî örnekliğini izlemiş ve bu yolda bedeller ödemiş olan İmam Ebu Hanife gibi Rabbani âlimlerin çizgisini mi kastetmekteler, yoksa onların ardından saltanat rejimlerine payanda kılınan ve “zalim ve fâsık emire itaati” dinin şartı gören anlayışı mı savunmaktalar, bunu netleştirmek gerekir.

Örneğin, İmam Ebu Hanife’den bir buçuk asır sonra yaşamış olan ünlü “Hanefi” âlimlerinden Ebu Cafer et-Tahavi, “Bu, ümmet fakihlerinden İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi, dinin usulü ve Allah’a iman üzerine olan görüşlerinin bir açıklamasıdır”[10] şeklinde takdim ettiği “Akidetü’t-Tahaviyye” adlı eserinde şu görüşlere yer veriyor:

“Müslüman emir sahiplerine ve imamlarımıza karşı, haksızlıkta bulunsalar dahi karşı çıkmayı uygun görmeyiz ve onlar aleyhine dua etmeyiz. Onlara itaatten ayrılmayız. Onlar bize günah işlemeyi emretmedikçe onlara itaati Allah’a itaat dairesinde farz görürüz.”[11]

Yine ünlü “Hanefi” âlimlerinden Ebu Yusr Muhammed Pezdevi’nin “Ehl-i Sünnet Akaidi” adlı eserinde “Zalim ve fâsık imamın durumu” başlığı altında şu ifadeler yer alıyor:

“İmam adaletsizlik yapar ve günah işlerse, İmam Ebu Hanife ashabının hepsine göre azledilmez ve bu, kabul edilen, rıza gösterilen görüştür.”[12]

Yine Pezdevi’nin mezkur eserinde şu ifadelere yer veriliyor:

“Sünnet ve cemaat ehlinin pek çoğunun görüşü ümmetin icmaına dayanır. Zira onlar, fâsıkları, günahkârları imam olarak görmüşler, kabul etmişlerdir. Sahabenin çoğu Ümeyyeoğullarını imam olarak kabul ediyor, hatta cumayı cemaat arkalarında olduğu halde kılıyor ve onların hükümlerinin icra edildiğini görüyorlardı. Sahabe böyle olduğu gibi, tabiiler de böyleydi. Onlardan sonrakiler de pek çoğu fâsık, günahkâr olan Beni Abbas’ın hilafetini kabul etmiştir.”[13]

Pezdevi ayrıca, “zalim ve fâsık da olsalar yöneticilere isyanın caiz olmayıp itaat etmek gerektiği” yönündeki anlayışı desteklemek üzere bir de tarihi bir hadise nakletmektedir. Aşağıda alıntıladığımız bu hadise, İmam Ebu Hanife çizgisinin zalim ve fâsık iktidarların güdümünde ne hale getirildiğini belgelemesi açısından oldukça anlamlıdır.

Pezdevi‘nin “Ehl-i Sünnet Akaidi” isimli eserinden takip edelim:

“Samanoğullarının son zamanlarında Kaderiyye ve Mutezile, Buhara’yı hâkimiyetleri altına almışlardı. Vezir de bunlara eğilim gösteriyordu. Ehl-i Sünnet ve Cemaat mensupları bunların ellerinde mağlup durumdaydı. Söz konusu emirin Sünni bir hocası vardı. Bir gün emire, ‘Kendilerini Kaderiyye’den sayan şunlar senin emir ve sultan olmadığına inanıyorlar. Ehl-i Sünnet ve Cemaat’te olan imamlar ise senin sultan olduğuna (yöneticiliğinin hak ve meşru olduğuna) inanıyorlar’ dedi. Emir ‘Nasıl olur?’ dedi. Sünni Hoca, ‘Yarın inşaallah sana gösterir, öğretirim’ dedi.

Ertesi gün Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in imamlarını çağırdı, emiri de bir sütre gerisine gizledi ve onlara şunu sordu; ‘Emir, haram olduğuna itikad ettiği halde, zina yapar, zulüm işler, şarap içer ve oğlanlarla birlikte olursa, azledilmesi gerekmez mi?’ Bu soruya onların cevabı; ‘Hayır, ama bu günahlardan tevbe etmesi gerekir’ şeklinde oldu.

Bunlara çıkmaları için izin verdi ve daha sonra Kaderiyye ve Mutezile imamlarını dâvet etti. Hoca onlara şu soruyu sordu; ‘Emirlerden biri helal saymaksızın (haram olduğuna inandığı halde) zulüm olarak mal alsa, zina etse, içki içse, oğlanlarla birlikte olsa azledilmesi gerekir mi?’ Hepsi birden; ‘Azledilir’ dediler ve bu konuda fikirlerinde ısrar gösterdiler.

Sonra onların çıkması için izin verdi. Hoca, daha sonra Emire; ‘Söylediklerini işittin’, Emir; ‘Evet’ dedi. Sünni Hoca, ‘Seni azledilmiş, emirlikten uzaklaştırılmış görüyorlar, zira sen bu çirkin işlerden bazısını işliyorsun’ diye ilave etti.

Bunun üzerine Emir, Kaderiyye ve Mutezile mensuplarının yakalanmasını ve cezalandırılmasını emretti ve onların kökünü kazıdı. Böylece Buhara’da sadece Hanefi mezhebi kaldı ve o Emir her bir Ehl-i Sünnet ve Cemaat imamına lüks elbise hediye edip giydirdi.”[14]

Pezdevi’nin anlattığı bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilemeyiz, ancak Hanefi mezhebine mensup bir kişinin kitabında, zalim ve fâsık yöneticilerin durumları ve bu yöneticilere karşı gösterilecek tutum konusundaki teslimiyetçi anlayışı destekleyici bir olay olarak aktarılması, anlatmak istediklerimizi çok iyi bir şekilde izah ediyor olsa gerektir.

İmam Ebu Hanife’ye nisbet edilen “Fıkh-ı Ekber” adlı eserin “Aliyyül-Kari Şerhi”nde de şu ifadelere yer verilmektedir:

“Mü’minlerden, Allah’a itaat eden ve etmeyen herkesin arkasında namaz kılmak caizdir.”[15]

Günümüzde piyasada bulunan "Ehl-i Sünnet Akaidi" kitaplarına göz atıldığında (ki bunlar da söz konusu ettiğimiz klasik eserler kaynak alınarak yazılmıştır/yazılmaktadır), "zalim ve fâsık emire itaatin" vazgeçilmez bir kaide olarak savunulduğu görülür.

Mevcut Sünni anlayışın temel akaid kitaplarından yaptığımız bu alıntılar, özelde İmam Ebu Hanife çizgisinin, genelde ise “Sünni” anlayışın zalim ve fâsık yöneticilerin güdümünde ne hale getirildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Nasıl ki “İsevîlik”, zalim Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olduktan sonra bu devletin zulümlerini meşrulaştırıcı bir hal almışsa, aynı şekilde “Sünni” anlayışın da Emevi-Abbasi sultanlarının güdümünde zulmü ve fıskı onaylayıcı bir hal aldığı görülmektedir. 

Evet, zalim ve fâsık sultanlara karşı muhalefetle başlayan ve bu yolda bedeller ödeyen bir çizgi, süreç içerisinde “zalim ve fâsık idarecilere itaati” dinin şartı gören “iliştirilmiş” bir çizgi haline getirilmiştir.

Bugün Ehl-i Sünnet adına ahkâm kesenlerin, esip gürleyenlerin öncelikle yüzleşmeleri gereken nokta burası olsa gerektir. Ehl-i Sünnet çizgisinin, tarihsel süreçte saltanat rejimleri eliyle maruz bırakıldığı bu “esastan sapma” halinin ıslahı ve İmam Ebu Hanife’de zirvesine ulaşan teberri ve direniş bilincine yeniden kavuşturulması, ihmal edilmemesi gereken bir sorumluluktur.

İmam Ebu Hanife’nin, Emevi ve Abbasilerin tevdi ettiği görevleri “kendisini bu görevlere lâyık görmediği (!) için reddettiği” şeklindeki saray anlatısının ve kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazı kıldığı şeklindeki masalların artık sonlandırılması ve onun Kur’an ve Nebevi örnekliğe dayalı olarak dile getirip temsil ettiği “direniş teolojisi”nin gündemleştirilmesi elzemdir.

Hidâyet ve direniş önderi Rasulullah (a.s.)’ın sünnetine mutabık olan budur. Dolayısıyla Sünnet ehli (Ehl-i Sünnet) olmanın icabı budur.


[1] Bkz: Alak, 96/19; Kalem, 68/8-14 vb

[2] Bkz: Alak, 96/17

[3] Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4, 6

[4] TDV İslam Ansiklopedisi, “Ebû Hanîfe” maddesi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-hanife

[5] A.g.e.: https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-hanife

[6] A.g.e.: https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-hanife

[7] TDV İslam Ansiklopedisi, “Ebû Yûsuf” maddesi: https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-yusuf

[8] A.g.e.: https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-yusuf

[9] Söz konusu rivayetlere, Rabbimizin bizim için hidâyet ve direniş önderi kıldığı Rasulullah (a.s.)’ı bu gibi “teslimiyet teolojisi” sözlerinden tenzih ettiğimizi ifade ederek birkaç misal vermiş olalım:

“Kim başına bir vali tayin edilir de, o kişi tayin edilen valinin Allah’a herhangi bir isyanda bulunduğunu görürse, o valinin yaptığı bu isyanı hoş görmesin. Elini de itaatten tamamen çekmesin.” (Müslim, Kitab el-İmara, 66; Dârimi, Kitab el-Rikak, 78; İbn Hanbel, Müsned 6, 24)

“... dinle ve itaat et. Sırtına vursa, malını elinden alsa bile dinle ve itaat et.” (Müslim, İmaret 2, 1478; Nesai 7, 123; İbn Hanbel 3, 446)

[10] Tahavi Şerhi, Sh. 119, Guraba Yayınları

[11] A.g.e., Sh, 114

[12] Pezdevi, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sh. 273, Kayıhan Yayınları

[13] Pezdevi, A.g.e, Sh. 274

[14] Pezdevi, A.g.e., Sh. 274-275

[15] Fıkh-ı Ekber, Aliyyül-Kari Şerhi, Sh. 182, Çağrı Yayınları

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi’nin Mayıs 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN