DİJİTAL HİCRET, FAKAT NASIL?

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

17-04-2026 06:47


Dijital teknolojilerin ve “sosyal medya” ağlarının tüm insanlığı, kuşatmanın ötesinde esaret altına aldığı bir tarihsel süreçten geçiyoruz. Tabi bu süreçten geçecek miyiz, yoksa insanlık olarak, kıyameti bu esarete mahkûm dijital köleler olarak mı karşılayacağız o da ayrı bir sorudur.

“İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (Enbiyâ, 21/1) ayet-i kerimesi açısından baktığımızda bu konuda çok vaktimiz olmadığını da söylememiz gerekir.

Önce televizyon ve ardından dijital teknolojilerin insanlık üzerindeki vesayeti ve sosyal medya bağımlılığı gibi konular söz konusu olduğunda aklıma evvelen, Kanadalı iletişimci Marshall McLuhan’ın 1964 yılında yazdığı “Medyayı Anlamak” adlı kitabında televizyonun o günlerde yaygınlaşan etkisi üzerinden yaptığı “dünyanın giderek global/küresel bir köy haline geleceği ve bu global köyün hâkim kültürünün de Amerikan pop kültürü olacağı” tesbiti gelir.

Nitekim televizyonun etkisiyle kısa süre içinde belli nisbette gerçekleşen bu öngörü, internetin icadı ve dünya üzerinde yaygınlaşmasıyla ve hassaten “akıllı telefonlar” ve sosyal medya ağlarının etkisiyle gerçek bir durum halini almış bulunuyor.

Evet, bugün dünya global bir köydür ve evet bu fareli köyün kavalcısı Amerikan emperyalizmidir. Onun süfli ve müfsid kültürüdür, bu global köyün egemen kültürü.

Bu açıdan baktığımızda şunu söylemek gerekir: Dünya evet bir global köy olsun, lakin bu köyün kavalcısı çağın Firavunu Amerikan emperyalizmi değil, İslam ümmeti olsun. Bu köydeki egemen kültür Amerikan pop kültürü değil, İslam’ın hayat nizamı olsun.

Bu bağlamda, yıllar önce Vuslat’ın, teknolojiye bakışımız nasıl olmalıdır konusu çerçevesindeki özel sayısına yazdığım makalenin başlığını bir kez daha hatırlatmakta fayda görüyorum: “Teknoloji: Ne Mahrumiyet, Ne Mahkûmiyet”.

Evet, mahkûm olursak, teknolojinin, dijital araçların ve onlarla birlikte yaygınlaştırılan müfsid batı kültürünün nesnesi oluruz. Mahrum olursak ise, artık bu araçların insanların gündemini belirlediği, insanlara yön tayin ettiği bir tarihsel kesitte kendi kendimizi tarihin dışında bırakmış oluruz.

Dışarıda ifsad var diye, mescidlere çekilip ilim ve ibadetle meşgul olmak da bir tercihtir tabi, lakin unutmamak gerekir ki İslam, bir mescid/mâbed dini (mescide/mâbede mahkûm bir din) değil, bilakis Rabbimiz tarafından bize yeryüzünü mescid kılmak için bildirilmiş bir tevhidi egemenlik öğretisidir.

Yeryüzünü mescid kılmak, yani yeryüzünü yalnızca Âlemlerin Rabbi’ne secde edilen, sadece O’na ibadet / mutlak anlamda itaat edilen, yalnızca O’nun hükmüne râzı olunup boyun eğilen bir cennet vahasına dönüştürmek…

Nitekim Câbir b. Abdullah (r.a.)’tan rivayete göre, Rasulullah (a.s.) “Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa orada namazını ikame etsin”[1] buyurmuştur.

Bu anlamda yeryüzünü mescid kılma dâvâsı olan İslami mücadele, hayatın içinde, şehirlerin meydanlarında, egemenlik kavgasının tam ortasında olmayı gerektirir. Değil mi Rabbimiz, Nebilerini (a.s.) tevhid mesajıyla merkezi şehirlere göndermiştir. Değil mi ki son Rabbani dâvetin, kıyamete kadar geçerli olacak nihâi risaletin kalbi olan Mekke “ummu’l-kura”dır, şehirlerin anasıdır.[2]

Değil mi ki Rabbimiz, Nebilerini (a.s.) doğrudan tâğutlara göndermiş, onları inzarla görevlendirmiştir: “Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti.” (Nâziat, 79/17)

İslam, temelde bir hicret öğretisidir. Bâtıldan hakka, dalâletten hidâyete, kula ve eşyaya kulluktan yalnız Âlemlerin Rabbi’ne kulluğa, tuğyan ve fısktan takvaya, ifsaddan ıslaha hicret… Nitekim Rabbimiz Kitab-ı Keriminde ilk inzal olan ayet gruplarından olan Müddessir sûresi 5 ve Müzzemmil sûresi 10. ayetlerde hicret mükellefiyetini Rasulullah (a.s.) ve beraberindeki ilk halkanın gündemine dâhil etmiştir.

Söz konusu iki ayet-i kerimede bildirilen hicretin mekânsal hicret olmadığı açıktır. İslam’ın toplum ve devlet inşasında ilk merhale olan, cahiliyeden ilkesel ve kurumsal ayrışmayı ifade etmektedir bu ayetlerdeki hicret emirleri. Yerleşik cahiliyenin akidevi/ideolojik kabulleri ve bunlar üzere işlemekte olan nâdiyesinden/meclisinden (Dar’un Nedve’den) hicret/ayrışma ve Dar’ul Erkam’daki inşa sürecinin başlatılması…

Mekânsal hicrete ve oradan da İslami toplum ve devlet düzeninin inşa ve ikamesine gidecek yol işte bu temelde atılmıştır.

Biz bugün küresel cahiliye ve onun bir uydusu olarak yerel cahiliyenin akidevi/ideolojik ve kültürel hegemonyasından ve bunu toplumların kılcal damarlarına kadar etkili hale getiren dijital vesayetten söz ediyor ve bu hegemonya ve vesayetten nasıl hicret edeceğimizin yollarını arıyorsak, Kur’an’ın kurucu ilkeleri mesabesinde olan ilk emirleri ve Rasulullah (a.s.) ile beraberindeki ilk neslin (r.a.) bu ilkeler çerçevesindeki müşahhas örnekliğini esas almak durumundayız.

Evet, hicret fakat nasıl?   

Hicret, Bir Egemenlik Eylemidir

“Sözlükte ‘terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek’ anlamına gelen hecr (hicrân) masdarından isim olan hicret, ‘kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması’ demektir; ancak kelime daha çok ‘bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi’ anlamında kullanılır.”[3]

Tanımdan da anlaşılacağı ve bizim de yukarıda iki ayet-i kerime bağlamında zikretmeye çalıştığımız üzere hicret mefhumu, genelde anlaşıldığı gibi salt mekân değiştirme ameliyesiyle sınırlı bir mükellefiyet değildir. Allah için, Allah’ın dinini yaşamak ve egemen kılmak için bir beldeden ayrılıp başka bir beldeye gitmek anlamındaki coğrafi hicret, onun öncesinde yerine getirilmesi gereken hicret mükellefiyetlerinin bir neticesi, son merhalesidir ancak.

Rabbimiz, Müddessir sûresi 5. ayette “Ve ruczdan hicret et” buyurmaktadır. Rucz; her türlü şirki, tuğyanı, fısk-fücuru ifade eden bir kavramdır. Rabbimiz, akidevi nitelik taşıyan bu emirle mü’minlerden; bâtıl akide, anlayış ve yönelişlerden akidevi temelde kesin bir teberri ile hicretlerini/kopuşlarını gerçekleştirmelerini istemektedir.

Nitekim ilk Kur’an neslinin, İslam dâvetine muhatap oldukları ve Rasulullah’a ittiba ettikleri ilk günden itibaren Mekke’deki cahilî inanış ve anlayışlardan akidevi hicretlerini gerçekleştirdiklerini görmekteyiz.

Demek ki, İslam’a giriş, hicretle mümkün olmaktadır. Yani hicret, İslam’a girişin ilk aşamasıdır. Kelime-i tevhidin “Lâ ilahe” kısmı câhiliyeden teberriyi/hicreti, “İllallah” kısmı ise Hakka ittibayı ifade etmektedir. Bu anlamda her mü’min muhacirdir, muhacir olmadan mü’min olmak imkânı yoktur zira.

Vahyin ilk inzal sürecinde hicret emrinin yer aldığı diğer ayet olan Müzzemmil sûresi 10. ayette ise Rabbimiz, “Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzelce ayrıl (vehcurhum hecrân cemîla)” buyurmaktadır. Bu hicreti, “siyasal/kurumsal hicret” olarak nitelemek mümkündür.

Allah’ın yol göstericiliğine, ölçülerine dayanmayan ilişki ve işleyişlerden hicret edip uzaklaşmaları ve yeni bir toplumsallık üretmeye matuf olarak Allah’ın dini üzere ilişki ve işleyişler inşa etmeye koyulmaları istenmektedir mü’minlerden.

Nitekim, Ebubekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) gibi sahabîler İslam dâvetini kabul ettiklerinde, üyesi oldukları Dar’un Nedve’den ayrılmışlar ve böylece siyasal/kurumsal hicretlerini gerçekleştirmişlerdir. İslam’ın tevhid çağrısına tâbi olan Mekkeliler, ayetteki hicret emri gereğince, kabile asabiyetine dayalı mevcut toplumsal algı ve ilişkilerini terk ederek, iman temelli toplumsal algı ve ilişkilere yöneliyorlardı.

Müzzemmil 10. ayetteki bu hicret emrinde dikkat çeken bir husus da, hicretin/ayrışmanın “güzellikle” yapılması vurgusudur. Yani kırıp dökmeden, insani köprüleri atmadan, patırtısız kütürtüsüz olarak, mü’min vakarına ve dâvetçi olgunluğuna yakışır şekilde güzellikle ayrışılması istenmektedir, ki insani ilişkiler devam edebilsin, dâvet imkânı kaybedilmesin. Şu ayet-i kerimeler de aynı mesajı vermektedir:

“Şimdi sen onlardan yüz çevir ve ‘Selam' de. Onlar yakında bileceklerdir.” (Zuhruf, 43/89)

“Rahman'ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllülükle yürürler ve cahiller kendilerine laf attıklarında ‘Selam’ derler.” (Furkan, 25/63)

İslam dâvâsı, dini (itaat ve egemenliği) Âlemlerin Rabbi’ne has kılma ve O’nun ahkâmını yeryüzünde egemen kılma dâvâsıdır. Böyle olunca hicret mükellefiyeti de, bu temel iddia ve hedef çerçevesinde şekillenecektir, şekillenmiştir.

Bu noktada, Rasulullah (a.s.)’ın Mekke’de risaletin 5. yılından itibaren bir kısım mü’mine Habeşistan’a hicret emri verirken, kendisinin niçin bu seçeneği düşünmediği ve dahası, sonraki süreçte kimi kabilelerden gelen kendi yurtlarına yerleşmesi tekliflerini kabul etmediği husus üzerinde düşünmek gerekir.

Rasulullah’ın bunun yerine Taif ve sonrasında Yesrib (Medine) seçenekleri üzerinde durduğu görülmektedir. Bu tercihin temelinde, bir şehir ve kabileye sığınmak tercihi yerine, İslam’ın egemenliğinin merkezi yapılabilecek bir şehir ve bu egemenliğe boyun eğip paydaşlık yapacak bir toplum arayışı seçeneğini görüyoruz.

Zira İslam, mahiyeti gereği herhangi bir egemenlik biçiminin tâbisi, sığıntısı, paydaşı olmayı kabullenmesi söz konusu olmayan, “yegâne hak din”[4] olarak kendi egemenliğini ikame etmeyi hedefleyen bir dindir.

İşte dijital vesayet ve bu çerçevede telefon ve sosyal medya bağımlılıkları karşısında nasıl bir çözüm arayacağımız, bu vesayet ve bağımlılıklardan hicretimiz nasıl olmalıdır sorularına cevap ararken, İslam’ın ve onun hicret öğretisinin bu mahiyetini dikkate almak durumundayız.

Rasulullah (a.s.), Dar’un Nedve rejiminin o boğucu baskısı ve türlü plan ve tehditleri altında sabır ve sebatla dâvetine, dâvâsına alan açmaya çalışmak yerine gidip Habeşistan otoritesine sığınsaydı ne olurdu?

Bu sorunun cevabı bellidir. İslam, yeryüzünü mescid kılma dâvâsı olmak yerine bir mescid/mâbed dini olurdu, ferdi ve dar anlamda bir topluluğun arınma çabasından ibaret kalırdı. Oysa İslam, sadece kirliliklerden arınma değil, o kirlilikleri yok etmeyi de hedefleyen “ofansif” niteliğiyle sahada, meydanda olmayı esas alan ed-Din’dir, “dinlerden bir din” olmayı asla kabullenmemektedir.

O sebeple biz, Pensilvanya’daki Amiş topluluğu gibi olma seçeneğine sahip değiliz. Fitne kalkıp din (egemenlik) ancak Âlemlerin Rabbi’ne has kılıncaya kadar mücadele etmekle mükellefiz. Bu mücadelenin bir cephesi, alanı da bugün dijital araçlar ve mecralardır.

Adına dünya dediğimiz global fareli köyün kavalı, bugün geleneksel medya araçlarından daha çok dijital araç ve mecralardır. Dolayısıyla bu köye bir sözümüz varsa şayet, ki Müslümanlar olarak yegâne hak sözün temsilcileriyiz, o halde bu kavala bizim hükmetmemiz, bu kavalda küresel tuğyanizm yerine küresel takvanın sesinin egemen olması için stratejiler belirleyip çaba göstermemiz gerekir.

“Alternatif” mecraların oluşturulması ve mevcut mecralarda kolektif bir bilinç ve çaba ile İslam’ın sözünün baskın kılınması noktasında, bu kolektif bilinç, perspektif ve stratejiyi oluşturacak ilmi çalışmalar gerçekleştirebilmeliyiz.

Dijital mecralar İslam’ın ve Müslümanların insiyatifinde olduğunda, fert ve kitleleri dijital kölelere dönüştüren, iletişim araçlarını kullanan özne olmaktan uzaklaştırıp o araçların nesnesi haline getiren mevcut vesayet, kuşatma ve bağımlılık nitelikleri yerine, fert ve kitlelerin hizmetinde olan birer araç, enstrüman olarak yeniden tanımlanıp konumlandırılacaktır, ki kurumsal anlamda dijital hicretin ikamesi bu şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır.

Makro planda olması gereken bu dijital hicreti asli bir hedef olarak belirlesek de, mevcut durumda mikro planda bir dijital hicret ihtiyacının aciliyeti ortadadır.

Bu noktada da, boş işlerden uzak durmak, başta zaman israfı olmak üzere her türlü israftan kaçınmak, gözlerimizi ve gönüllerimizi harama kapalı tutmak, fısk-fücura yaklaşmaktan titizlikle kaçınmak, ferdi, ailevi ve içtimai sorumluluklarımızı her daim hatırda tutmak, bizi Allah’ı anmaktan ve namazı zamanında ve gereğince ikame etmekten alıkoyacak her türlü meşgaleyi şeytan işi birer pislik olarak görmek gibi, İslam’ın bize talim ettiği Rabbani ilke ve ölçüleri unutmayıp, dijital araç ve mecralarla bu ölçü ve ilkeler düzleminde irtibat kurduğumuzda, dijital hicretin mikro boyutunu başarma imkânı bulmuş olacağız.

Söz konusu dijital araç ve mecralarla irtibatımızın niteliği konusunda, Rasulullah (a.s.)’ın cahiliye Mekkesi civarında kurulan Ukaz ve Zulmecaz gibi panayırlarla ilgili tutumu bizim için güzel bir model teşkil etmektedir. Rasulullah, söz konusu panayırları İslam dâvetini daha fazla insana duyurmak için işlevsel alanlar olarak görüp bu açıdan değerlendirmiş ve fakat o panayırlarda kaybolmamıştır. Yani bu imkânı, ölçülü ve ilkeli bir şekilde kullanmakla yetinmiştir.     

Lotus Yiyenler Adası’nda Kaybolmamak

Sözün burasında, antik Yunan mitolojisinde yer alan “Lotus Yiyenler Adası” efsanesine atıfta bulunmayı faydalı görüyorum. Zira dijital mecralar, tam olarak bugünün birer “Lotus Yiyenler Adası” durumundadırlar.

İlk olarak, yazar Furkan Aydıner’in internet ve hassaten sosyal medya bağımlılığı sorunu çerçevesinde gündeme getirdiği “Odessa Efsanesi”nden dikkat çekici söz konusu bölümü paylaşmak istiyorum:

“Odessa efsanesinin başkahramanı Odysseus, Eski Yunan’da İtaka şehrinin kralıdır. Güzel bir kadınla mutlu bir evlilik gerçekleştirir. Çok geçmeden bir erkek evlatları olur. Her şey güllük gülistanlık iken çok uzaklarda, Çanakkale Boğazı yakınlarındaki Troy kentinde Trojan savaşı patlak verir.

Odysseus, diğer Yunan krallarıyla birlikte Troy kralına zamanında verdikleri sözün gereği olarak bu savaşa gitmeye mecbur olur. Ancak o, canı kadar sevdiği eşinden ve oğlundan ayrılmamak için savaşa gitmek istemez. Fakat delilik numarası dahil, denediği hiçbir şey onu savaşa gitmekten alıkoyamaz. Sonunda on gemi dolusu askerle yola çıkar. Ancak gözü hep arkada kalır.

Sürekli eşini ve oğlunu düşünür. Her gün onlara kavuşma rüyasıyla uyanır. Odysseus, uzun ve çok sıkıntılı bir seferden sonra Troy kentine ulaşır. Birkaç ay sonra dönerim ümidiyle gittiği savaş tam on yıl sürer. Sonuçta düşmanı mağlup eden büyük bir kahraman olarak, askerleriyle beraber evinin yolunu tutar...

Savaştan dönerken Odysseus ve mürettebatı, dokuz gün devam eden dalgalı ve fırtınalı deniz seferinden sonra kendilerini zar zor küçük bir adaya atarlar. Bu adadaki herkes Lotus isimli bir çiçeği yedikleri için, ada ‘Lotus Yiyenler Adası’ ismiyle bilinir. Bu çiçeği yiyenler müthiş bir haz duygusunu yaşıyorlar. Ancak öyle bir haz ki, bir defa tadına bakan bir daha bağımlısı olurmuş. Bir ömür boyu adada yaşayıp bu mis kokulu çiçekten yemek istermiş. Lotus yiyenler, müthiş bir haz alırken, mücadele azmini kaybedermiş. Zevkkolik olup, bir ömür boyu adada yaşarmış.

Odysseus, kendilerine takdim edilen lotus çiçeğinin bu etkilerini öğrenince yıllardır hasretiyle yandığı eşini ve oğlunu hatırlar. Bir zevk uğruna yolculuğunu yarıda bırakıp bu adada ölmeyi kendine yedirmez. Ancak adamları gibi, onun lotus çiçeğine iştahı kabarır. Kendi nefsine güvenmez.

Çareyi adayı hemen terk etmekte bulur. Gerçi bazı arkadaşları çiçeği yiyip, kendilerinden geçmeye başlamışlar bile. Odysseus hiç vakit kaybetmeden adamlarını toplayıp gemilere geri götürür…”

Bu efsanede söz konusu edilen ve insanları hayattan ve ailevi, içtimai bağ ve sorumluluklarından alıkoyup bir adada bağımlı olarak yaşamaya mahkûm eden “lotus çiçeği”nin bugünün dünyasında nelere tekabül ettiği çok açıktır.

Bugün özellikle dijital araçlar ve mecraların ölçüsüz kullanımı neticesinde içerisine düşülen bağımlılıklar, efsanede anlatılan “Lotus Yiyenler Adası”nda yaşananlardan çok farklı değildir.

Efsanedeki lotus çiçeği yiyenler nasıl hayattaki sorumluluklarından uzaklaşıp bir adaya mahkûm oluyorlarsa, bugün de dijital ağlarının büyüsüne kapılan milyonlarca insan, hayatı internette inşa ettikleri veya dahil oldukları sanal odalardan ibaret zannetmekte ve o odalara mahkûm olmaktadırlar.

Büyüsüne kapılan insanları esip alıp asosyalleştiren ve tedaviye muhtaç birer bağımlı haline getiren dijital araçlar ve mecraların, bu çağın en etkili “lotus çiçekleri” olduğunda kuşku yoktur. Bu “lotus çiçekleri”ne kendisini kaptıran insanların, ferdi, ailevi, içtimai sorumluluklarını ihmal edip nasıl birer dijital köleye dönüştüklerini, nasıl bir dijital tutsaklığa mahkûm olduklarını hep gözlemliyor, okuyor, işitiyoruz.

Odessa efsanesindeki komutan, kendisini o adaya mahkûm edecek olan lotus çiçeği bağımlılığına kapılmaktan, ailesini ve aile mutluluğunu hatırlayıp öylece kurtulmuştu.

Bizler de bugünün “lotus yiyenler adaları” olan söz konusu dijital mecralar ve bağımlıklardan, Rabbimizin ölçülerini hatırda tutarak ve bu çerçevedeki İslami (ferdi, ailevi, içtimai) yükümlüklerimizi yerine getirme cehdi üzere yaşayarak uzak durmuş oluruz.

Kitab-ı Kerim başta olmak üzere kitapla irtibatımızı zayıflatmak yerine daha da güçlendirmekle, sosyal etkinlik ve etkileşimlerle, meşru dairedeki sportif faaliyetlerle, aile içi iletişim ve etkileşimi, ortak faaliyetleri daha da artırmakla, akraba ve komşu ziyaretlerini ziyadeleştirmekle, İslami eğitimin temeli olan ders halkalarını genişletip zenginleştirmekle vs de dijital kuşatma ve vesayete direnmek gayet mümkündür.

Alak sûresi, 19. ayetindeki “Hayır hayır, o tâğiye itaat etme. Rabbine secde et ve O’na yakınlaş” mesajıyla noktalanır.

Bugünün mevcut bâtıl batı tandanslı internet kültürü ve dijital mecralardaki işleyişe baktığımızda, hükmî anlamda bir tâğilikten, tâğutluktan söz etmemiz gerekir. İşte bu dijital tâğuti kültür ve işleyişe tâbi olmamak, ona itaat etmeyip, bu araç ve mecralarla İslam’ın ölçüleri üzere bir ilişki/irtibat kurma çabası göstermek, dijital hicretin temelini oluşturacaktır.

Bu araç ve mecralarla İslami bilinç ve ölçüler üzere irtibat kurmak, bu yönüyle Rabbimize secde edip O’na yakınlaşmak anlamına gelecektir.


[1] Nesâi, Mesâcid, 42

[2] “İşte bu Kur'an, önündekileri tasdik eden ve şehirlerin anası Mekke ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz mübârek Kitaptır. Âhirete iman edenler buna iman ederler. Onlar namazlarını koruyanlardır.” (En’am, 6/92)

[3] TDV İslam Ansiklopedisi, “Hicret” Maddesi, Ahmet Önal

[4] Bkz: Âl-i İmran , 19

(Not: Bu makale, Vuslat Dergisi'nin Mart 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN