KADİM DÖNEM FİRAVUNLARI MI DAHA AZGIN, ÇAĞDAŞ FİRAVUNLAR MI?

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

14-02-2026 08:26


Firavun bilindiği gibi bir isim değil ünvandır. Mısır’da M.Ö. 1550 ile M.Ö. 340 yılları arasında yönetimde bulunan Kıpti krallara verilen ünvandır. Tıpkı kral, padişah, kisra, necaşi ünvanları gibi.

Bu ünvan, daha sonra da insanlık tarihinde hakka ve halka karşı tuğyan ederek yeryüzünde rablik ve ilahlık taslayan, herkesin kendisine boyun eğmesi gereken en üstün otorite olma iddiasında bulunan yöneticileri tanımlayan bir niteleme haline gelmiştir.

18. asır itibariyle imparatorlukların yıkılmaya ve onların yerine ulus-devletlerin kurulmaya başlanmasıyla birlikte Firavun nitelemesi artık yöneticilerden ziyade kurumsal olarak zalim otoriteleri, Firavun tıynetli devletleri ifade etmek için kullanılır olmuştur.

Ümmetin yıllık kongresi anlamı da taşıyan Hac ibadetinin tevhidi anlam ve bu çerçevede siyasal niteliğinden soyutlanıp salt bireysel bir arınma ritüeline indirgenmiş olmasına yönelik güçlü bir itiraz ve tashih çabasının ürünü olan “Hac” adlı kitabında Ali Şeriati, Mina’daki şeytan taşlama ameliyesi konusunda da taşı gediğine oturtan ifadelere yer verir.

Her şeyden önce cemeratın (üç cemrenin/üç dikili taşın) birer sembol olduğu gerçeğini hatırlatır ve bu üç cemrenin neyi sembolize ettiğine dair de Kur’an’ın bâtıla ve bâtıl işleyişlere/otoritelere dair beyanlarının ışığında şunları kaydeder:

“Firavun'u vur, zira "Hüküm ancak Allah'ındır."

Karun'u vur, zira "Mal, Allah'ındır."

Belâm-ı Baura'yı vur, zira "Din büsbütün Allah'ındır."[1]

Hakikaten İslami mücadelede gözetilmesi gereken bütüncüllük vasfını çok güzel ifade eden bir anlatım.

Allah’ın hükümlerine tâbi olup o hükümlerle hükmetmek yerine, kendi hevalarından ürettikleri yasalarla Allah’ın kullarını yönetmeye kalkışan, onlar üzerinde tahakküm kuran Firavun düzenlerini,

Allah’ın kulları için var ettiği zenginlikleri paylaşmak yerine tekelleştirmek ve buna yol açan kapitalist (semayeci/anamalcı) faiz düzenine paydaşlık ederek semirdikçe semiren Karunları,

Ve egemenliği, insanlar üzerinde hükmetme mevki ve mercii olma vasfını Allah’a hasreden tevhid öğretisi yerine, bâtıl otoritelerin güdümündeki bid’at ve hurafelere dayalı din anlayışalrını ayakta tutan, kitlelerin bu anlayışlarla uyutan Bel’amları/Samirileri taşlamadıkça, onlardan teberri eden ve tüm bu alanlarda dini Allah’a has kılan bir bilinç ve duruşla hareket edilmedikçe bir İslami hareketten söz etmek çok isabetli olmayacaktır.

Kur’an’daki konuyla ilgili vurgular dolayısıyla Firavun, Nemrud, Karun, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi figürler zulmün, tiranlığın, sömürünün sembol isimleri olagelmiştir. Artık biz Firavun, Nemrud, Karun, Ebu Ceil, Ebu Leheb dediğimizde tarihsel bir figürden söz ediyor değiliz, tarihte olduğu gibi bugün de var olan bir temsiliyetten söz ediyoruz.

Tabi bu kavrayış, bunu fehmedecek, fıkhedecek bir bilinç sahibi olmayı gerektiriyor. Aksi durumda, “ölüp gitmiş insanlarla uğraşıldığı” gibi yorumlara muhatap olmak da söz konusu olabiliyor.

Hiç unutmam, tarihselcilikten Kemalistliğe hızlı bir geçiş yapan (ki tarihselci sapmanın kaçınılmaz neticesidir, çağdaş tuğyanizme ve tağutlara meyletmek) Mustafa Öztürk, bir ara köşe yazarlığı yaptığı Karar gazetesinde, namazda Tebbet sûresinin okunmasını diline dolayan talihsiz bir yazı yazmıştı.

Ona göre, Ebu Leheb için “iki eli kurusun” ifadesinin yer aldığı Tebbet sûresinin namazda okunması (hâşâ) doğru değildi. Zira o ölmüş gitmiş bir insandı.

Sağ-muhafazakâr dünya görüşü ve Mevlevi kimliği ile tanınan ve Kur’an bilgisi konusunda muhtemelen Mustafa Öztürk’ün yanına bile yanaşamayacak olan şair Arif Nihat Asya ne diyordu peki bu hususta:

“Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet altın devrini yaşıyor

Diller, sayfalar, satırlar ‘Ebu leheb öldü’ diyorlar

Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!"[2]

Evet, genel anlamda Kur’ani bir dünya görüşüne sahip olmamasına rağmen şair bu konuda Kur’an’ın evrensel, çağlar üstü mesajını çok iyi kavrayıp çok güzel ifade etmiş bulunuyor. “Tefsir profesörü” etiketini taşıyıp da Kur’an mesajının bu temel niteliğini hiç kavrayamamış, bir beşer olarak kaçınılmaz olarak içinde bulunduğu kendi tarihsel sığlığıyla Kur’an mesajını sınırlama yanılgısına düşen bilgi sahibi lakin ilim cahili zat utansın.

Mısır’ın Mülkü, Yeryüzünün Mülkü

Mülk kelimesi, Türkçede Arapça lügavi ve Kur’an’daki ıstılahi anlamından farklı olarak “sahip olunan mal, meta, zenginlikler” anlamında kullanılmaktadır, ki bu yanlıştır ve Kur’an mesajının önemli bir kavramının çok sığ mânâda anlaşılmasına yol açmaktadır.

Oysa Arapçada ve Kur’an ıstılahında mülk, doğrudan doğruya egemenlik, hükümranlık anlamında kullanılmaktadır. Arapçada, insanların sahip oldukları mal, meta, zenginlikleri ifade eden kelime, mülk kelimesiyle aynı kökten türemiş olan “milk” kelimesidir.

“Mülkiyet” ile “milkiyet” arasındaki fark, “velayet” ile “vilayet” kelimeleri arasındaki fark gibidir. “Velayet” yönetimle ve insanların birbiri üzerinde söz sahibi olmasıyla ilgili iken, “vilayet” yardımlaşma ve dayanışmaya tekabül etmektedir.

Kelime ve kavramlar arasındaki bu ince fakat temel anlam farkları bilinmediğinde, Kur’an’ın beyanlarını doğru anlamak mümkün olmayacaktır, olmamaktadır da. Kur’an meallerinde “veli” kavramının çoğunlukla “dost” kelimesiyle karşılanması örneğinde olduğu gibi.

Mülk kelimesi/kavramı Kur’an’da sıkça kullanılan ve akidevi niteliğe haiz kavramlardan biridir ve dolayısıyla doğru anlaşılması elzemdir. Kur’ani bir beyan olan “lehu’l-mulk” ve “mâlik’el-mulk”[3] ifadeleri, “Hükümranlık/egemenlik Allah’a aittir” demektir.

İnsanoğlunun geçmişten günümüze en büyük yanılgı ve tuğyanı, kendisini yaratan ve yaşatan Âlemlerin Rabbi’ne rağmen mülkiyet ve milkiyet iddiasında bulunmasıdır. Oysa işin doğrusu mülkiyet (egemenlik) de Allah’a aittir, milkiyet (her türlü meta, zenginlikler) de. İnsan ise sadece emanetçidir, yeryüzünün hâkimi değil halifesidir.

İnsanın melikliği ve mâlikliği, ancak el-Melik ve el-Mâlik olan Rabbinin meliklik ve mâlikliğine tâbi olmasıyla meşruiyet kazanır. Zira yegâne hak melik âlemlerin Rabbi Allah’tır.[4]

Lakin insan kendisini müstağni gördüğünde (Allah’a olan muhtaciyetini unuttuğunda) tuğyan edip tâği olmakta[5], kimisi de tâğiliğin ötesine de geçip tâğutlaşmaktadır. (Tâğilik ferdi tuğyanı, tâğutluk ise kendisi tuğyan ettiği gibi diğer insanları da tuğyana sürüklemeyi ifade etmektedir.)

Firavunlar bu şekilde Firavun olmakta, Nemrudlar bu şekilde Nemrudlaşmaktadır. Âlemlerin Rabbi’nin mülkiyetine/egemenliğine tâbi olmak yerine, mülkiyet iddiasında bulunmak, Allah’ın arzında Allah’ın kulları üzerinde vesayet ve tahakküm kurmaya kalkışmak…

Firavunlar, mülkiyet iddiasında bulundukları gibi milkiyet iddiasında da bulunmuşlardır. Zuhruf sûresi 51. ayet, Musa (a.s.)’ın risaletine muhatap olan Firavun’un Kur’an’da haber verilen şu sözleri, bu durumu bize haber vermektedir:

“Firavun, kavmine seslenip dedi ki: Ey kavmim! Mısır’ın hükümranlığı ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”

Nâziat sûresi 24. ayet-i kerimede ise Firavun’un kavmine yönelik şu hitabı haber verilmektedir: “Ve dedi ki: Ben sizin en yüce Rabbinizim (son sözü söyleyen mutlak otoritenizim).”

Evet, ayet-i kerimelerde de bildirildiği üzere Musa (a.s.) dönemi Firavun’u, Mısır’ın mülkü (egemenliği) ve Mısır’da başta Nil nehri olmak üzere var olan tüm zenginliklerin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu.

Bu iddiasına dayanarak da Mısır’da yaşayan tüm insanları kendi “mutlak otoritesine” boyun eğmeye zorluyor, insanlar üzerinde tahakküm kuruyordu. Ona göre, insanlar kendisinden izinsiz bir şeye karar veremez, onayı olmadan bir şey yapamazlardı.

Nitekim, Musa (a.s.)’la karşılaşmalarında onun bir sihirbaz değil hakkı getiren bir nebi olduğuna kanaat eden sihirbazlar imanlarını ilan ettiklerinde onlara şu şekilde hitap etmiştir:

“Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.” (Tâ-Hâ, 20/71)

Günümüzdeki küresel ve yerel tağut düzenlerine baktığımızda, temelde kadim dönemin Firavunlarıyla birebir aynı yaklaşımı görmekteyiz. Mülkiyet ve milkiyet iddiası, Allah’ın kulları üzerinde rablik (son sözü söyleyen mutlak otorite olma) iddiası dün olduğu gibi bugün de tağutların öne çıkan vasıflarıdır.

Bununla birlikte aradaki bir farka dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bu fark, başlıkta sorduğumuz sorunun cevabını da bize vermektedir.

Dikkat edilecek olursa Musa (a.s.) dönemi Firavunu “Mısır’ın hükümranlığı ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” demektedir. Yani, yöneticisi olduğu Mısır toprakları üzerinde bir egemenlik ve sahiplik iddiasında bulunmaktadır.

Oysa bugünün Firavunları tüm yeryüzü ve tüm insanlık üzerinde mülkiyet ve milkiyet iddiasına kalkışmaktadırlar. Günümüz dünyasında özellikle de 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Firavunizmin başat temsilcisi olan ABD’nin, salt kendi sınırları olarak belirlediği coğrafyada değil, tüm yeryüzünde egemenlik iddiasında bulunduğu ve sadece o coğrafyanın nehirlerinin, ormanlarının, madenlerinin, petrolünün, doğalgazının vs değil, tüm dünyanın bu gibi zenginliklerinin kendisine ait olduğu iddiasıyla hareket ettiği malumdur.

Venezuela’nın, İran’ın petrol ve doğalgazı, Ukrayna’nın, Grönland’ın nadir elementleri, körfez ülkelerinin petrolü, Afrikanın altın ve elmasları vs benim olmalıdır yaklaşımıyla hareket etmekte, tüm insanlığı tahakkümü altına alıp kendisine boyun eğdirmeye çalışmakta, tüm dünyaya “en yüce rabbiniz / en üst otoriteniz benim” mesajı vermektedir.

Mısır Firavunlarının mülkiyet ve milkiyet iddiaları kendi coğraflarıyla sınırlı iken, bugünün Firavunları küresel bir mülkiyet iddiasında bulunmakta, küresel tahakküm peşinde koşmaktadırlar.

Hakeza, kadim dönem Firavunları saltanatlarını koruyabilme gayesiyle, kendilerine düşman gördükleri topluluğun erkek çocuklarını öldürüp kızlarını ve kadınlarını sağ bırakırken[6], bugünün Firavunları, Hiroşima, Nagazaki, Rakka, Musul, Gazze, Grozni, Urumçi misallerinde olduğu gibi düşman gördükleri insan topluluklarını tamamen imha etme yaklaşımıyla hareket etmektedirler.

Kısacası, bugünün Firavunları kadim dönem Firavunlarından daha azgın, daha zalimdirler.


[1] Hacc, Ali Şeriati, Şura Yayınları, Sh. 130

[2] Arif Nihat Asya, “Naat” şiiri.

[3] Bkz: Bakara, 2/107; Âl-i İmran, 3/26; Zuhruf, 43/85; Câsiye, 45/27; Fetih, 48/14; Hadid, 57/2; Teğabun, 64/1 vb.

[4] Bkz: Tâ-Hâ, 20/114; Mu’minun, 23/116

[5] Bkz: Alak, 96/6-7

[6] Bkz: A’raf, 7/141 vb.

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Şubat 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN