HEVAMIZI KUR'AN'A ARZ ETMEK

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

29-03-2026 18:30


Kur’an’a arz denilince aklımıza ilk ve tek gelen, hadis rivayetlerinin Kur’an’a arzı oluyor nedense. Oysa ilk nesil/sahabe nesli, her şeyi Kur’an’a arz ediyorlardı. Tüm algı biçimlerini, olup-biten her şeyi, tüm iş ve ilişki biçimlerini.

Bugün mesela, hadis rivayetlerini ve mevcut geleneksel din anlayışlarını Kur’an’a arz etmekten söz eden bazı kesimler, yeryüzünde egemen durumda olan mevcut ideolojileri ve bu ideolojilere dayalı tağuti düzen ve işleyişleri Kur’an’a arz etmek gibi bir gündeme sahip değilse, burada Kur’an’ın belirleyiciliğinden, Kur’an’ı kaynak edinmekten söz etme imkânı yoktur.

Orada kaynak edinilip esas kılınan, modern batı paradigmasıdır, modern batı cahiliyesidir.

Kur’an’dan öğreniyoruz ki, müşrik Mekke ileri gelenleri Kur’an’ı hevâlarına arz etmişler ve hevâlarının isteklerini esas alan mevcut yaşayış biçimleri ve hevâlarına dayalı olarak kurup işlettikleri mevcut düzenlerini reddetmesi ve Allah’ın ölçülerine göre yeni bir yaşayış biçimi ve düzen öngörmesi sebebiyle Kur’an’ı reddetmişlerdi.

Şayet hevâlarına aykırı ilke, ölçü ve hükümler içermese idi Kur’an’a belki ilk onlar iman edecekti:

"Kendilerine ayetlerimiz apaçık bir şekilde okunduğunda, bize kavuşmayı ummayanlar: 'Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir' dediler. De ki: Benim onu kendiliğimden değiştirmem söz konusu olamaz. Ben ancak bana vahyedilene uyuyorum. Ben, Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım." (Yunus, 10/15)

İman edenler ise bilakis, hevâlarını Kur’an’a arz etmiş ve onun ölçülerine ittiba ederek hayatlarında Kur’an inkılabını gerçekleştirmişlerdi. Bu ferdi inkılapların neticesi, bilindiği üzere neticede içtimai ve siyasi bir inkılabı doğurmuş, hevâya dayalı işleyişler yıkılarak vahye dayalı işleyiş egemen kılınmıştı.

Yeni tefsir okumalarımda, Arapçada "Hevâsının semerine oturdu" şeklinde bir deyim olduğunu öğrendim. Yani fert ve topluluk bazında insanoğlunun, Rablerinin ölçülerine göre yaşamak yerine, hevâlarının isteklerine göre yaşamaya yönelmelerini, bu azgınlık halini ifade eden bir deyim.

Furkan 43 ve Câsiye 23. ayetlerde ifade edilen "insanın hevâsını ilah edinmesi" ilhadının deyim olarak ifade edilmiş hali diyebiliriz:

“Hevâsını kendine ilah edinmiş olanı gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 25/43)

Günümüzde şöyle bir baktığımızda, küresel boyutta da yerel boyutta da insanların çoğunluğunun (ekserun nas'ın) maalesef hevâlarının semerine oturmuş olduğunu, hevâlarının kendilerini sürüklediği necaset çukurlarında debelenip durduğunu görüyoruz.

Küresel boyutta Epstein kepazeliği ve yerel boyutta uyuşturucu ve fuhuş operasyonlarının ortaya çıkardığı çürümüşlük ve kokuşmuşluk, hevânın semerine oturmanın neticeleridir.

İslam risaleti öncesinde olduğu gibi günümüzde de tam anlamıyla hevânın egemenliğine dayalı bir cahiliyeye tanıklık ediyoruz. İslam’ın çağrısı ise, geçmişten günümüze aynı çağrıdır: Hevâperestlerin hevâsına, onların hevâya dayalı bâtıl ideoloji ve işleyişlerine tâbi olmayıp, tevhidi bilinç üzere vahye yönelmek ve hevâlarımızı vahye tâbi kılmak:

“Onların milletlerine/dinlerine tâbi olmadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: 'Şüphesiz doğru yol, Allah'ın yoludur.' Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara, 2/120)

İslam’la cahiliyenin temel farkı burada billurlaşmaktadır: İslam, hevâyı Âlemlerin Rabbi’nin dinine tâbi kılma öğretisidir. Cahiliye ise, hevâya tâbi olma esası üzerine kuruludur. Bu noktada Ercümend Özkan üstadın “demokrasi” tanımını bir kez daha hatırlamakta fayda var:“Demokrasi, hevaya uyma rejimidir.”

Cahiliye hevâya uyma esası üzerine kurulu olduğu gibi, her şeyi de hevâya uydurma yaklaşımını temsil eder.

Cahiliyenin, Allah’ın dini karşısındaki tutumu geçmişten günümüze hep bu yönde olmuştur. Hevâya dayalı yönelim ve işleyişleri ortadan kaldırmak ve hevâları vahye tâbi kılmak için gelmiş olan ed-Din’i, bu temel niteliğinden uzaklaştırarak hevâya tâbi kılmaya çalışmak, hevâ ile ve hevâya dayalı işleyişlerle uzlaşmış bir payanda din haline dönüştürmeye çalışmaktır.

Kısacası, hâkim değil mahkûm bir din…

Allah’a itaatsizliği neticesinde rahmetten ve cennetten kovulan ve buna karşılık “…onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım” (A’raf, 7/16) diyerek bir “hareket” başlatan İblis’in yapmaya çalıştığı da özet olarak budur: Allah’ın yolunu insan hevâsına tâbi, onun güdümünde mahkûm bir öğretiye dönüştürmek.

Mekkeli müşrik liderlerin “ya başka bir Kur’an getir ya da bu Kur’an’ı değiştir” derken kasıtları da, geçmişten günümüze bâtıl düzenlerin din/diyanet kurumları ihdas etmekteki kasıtları da hep bu olmuştur: Din-i mübin-i İslam’ı, hevâya ve hevâya dayalı işleyişlere tâbi bir payanda dine dönüştürmek.

İşte Ramazan ayı, bir yönüyle de bu şeytani yaklaşıma, bu şeytani kurgulara bir itirazdır, hevâyı esas alan ve Allah’ın dinini de hevâlarına tâbi kılmaya kalkışan sapkın ve saptırıcılara karşı Rabbani bir kıyamdır.

Modern batı cahiliyesinin ideolojik ve kültürel egemenliğinde tam anlamıyla bir necaset çukuru, bir “Epstein adası” haline getirilmiş olan dünya, çölde susuz kalmış bir insan misali İslam’a, İslam’ın helal ve tayyip dairesinde öngördüğü ve öğrettiği tertemiz hayat tarzı ve nizamına muhtaçtır.

Dünya/insanlık, Allah ve Rasulü’nün hayat bahşeden çağrısına kulak verip yönelerek helal ve tayyip dairesinde bir hayat yaşamak yerine maalesef çoğunluk itibariyle şeytanın adımlarını izlemeyi, hevâyı ilahlaştırmayı tercih etti. İşte netice ortada.

Bu kirlenmişlik, bu çürümüşlük karşısında insanlığın tek çıkış yolu vardır; İslam hayat nizamına yönelmek, hevâya uyma esasına dayalı modern cahiliyenin kabarttıkça kabarttığı, azdırdıkça azdırdığı hevâları Allah’ın dinine tâbi kılmaktır.

İslam’ın terbiye ve tezkiye öğretisine, dolayısıyla ölçülerine (bir bütün olarak hududullaha) tâbi ve teslim olmaktır.

Evet İslam, Ocak sayısında yayınlanan “Kirlenmek Kötüdür” başlıklı makalemizde de ifade etmeye çalıştığımız gibi tertemiz bir hayat ve bu tertemiz hayat üzere Rabb’e dönüşü öğreten yegâne hak hayat nizamıdır.

Bize düşen, Rabbani terbiye ve tezkiye öğretisi olan İslam’ın ölçülerini önce kendi ferdi, ailevi, içtimai hayatımıza egemen kılmak ve bu hal üzere yeryüzünü İslam’ın terbiye ve tezkiyesiyle ihya etmeye koyulmaktır.

Batı cahiliyesinin süfli egemenliğinde tam anlamıyla bir “Epstein adası”na dönüştürülmüş olan yeryüzünü yeniden takva adasına dönüştürmenin yolu budur. İslam’ın küresel egemenliği perspektif ve hedefini yeniden kuşanmaktır.

Yeryüzünde fitnenin kalkıp dinin (egemenliğin) Allah’a has kılınması hedefi, bizim için imani/akidevi bir zorunluktur.[1]

Özellikle son 24 yıldır Anglo-Sakson ılımlı laiklik zemininde büyük bir aldanışa sürüklenerek, İslam’ın egemenliği hedefini/dâvâsını terk edip bâtıl işleyişlere tâbi, onların açtığı alanlarda egemenlik iddiasından vazgeçmesi karşılığı varlığına müsaade edilen bir “İslam” algısına rıza gösteren bir bilinçsizliğe düçar olmuş “İslami” kesimlerin, İslam’ı ve onun tevhidi mahiyetini yeniden hatırlamaları, bu minvalde yeniden iman etmeleri elzemdir.

Yeryüzünü mâbed (Allah’ın ölçü ve hükümlerinin egemen olduğu, itaatin/ibadetin O’na has kılındığı zemin) kılmak için bildirilen İslam’ı, bâtıl düzen ve işleyişlerin şemsiyesi altında var olmayı kabullenmiş bir mâbed dinine (religion’a) indirgeyen mevcut ılımlı laiklik - ılımlı “İslam” fasid uzlaşmasına rıza göstermek, küresel “Epstein düzeni”ne ve onun uydusu yerel fısk-fücur işleyişine rıza göstermektir.

Oysa bir mü’min fert ve topluluk, Allah’ın rıza göstermediği bir anlayış, yöneliş ve işleyişe rıza gösteremez.

Biz mü’minler mevcut küresel ve yerel necaseti yerle yeksan edip İslam’ın güzelliğini yeryüzünde egemen kılmak için hakkıyla cihad etmekle mükellefiz:

“Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din hususunda size bir güçlük yüklememiştir. Atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). Allah, bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi 'Müslimler' olarak isimlendirdi, ki Rasul sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız. Namazı ikame edin, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.” (Hac, 22/78)

Yeryüzünü modern cahiliyenin kirlerinden arındırma, İslam hayat nizamıyla tezkiye edip tertemiz kılma mücadelesi, İslam ahlakıyla terbiye ve tezkiye olmuş neferlerin varlığını gerektirir.

Mü’minler olarak, cahiliye insanları gibi hevâsını ilah edinen insanlar olmasak da, nefsî terbiye ve tezkiye alanında almamız gereken bir yol her zaman olacaktır. Sürekli daha iyiye, daha kemâle ulaşma yönünde ferdi bir tezkiye çabası içinde olmalıyız.

Ramazan, Kur’ani terbiye ve tezkiye yönüyle de çok önemli bir imkândır bizler için. Tabi Ramazan sağanağından kovamız boş bir şekilde çıkmamak şartıyla. Ramazan’ı hakkıyla, gereği üzere idrak ve ihya etmek kaydıyla.

Ramazan Kur’an ayı, Ramazan rahmet ayı, Ramazan cihad ayı (özellikle de Bedir Gazvesi bağlamında), Ramazan muhasebe ayı, Ramazan ğufran ve tevbe ayı, Ramazan arınma ayı ila âhir… Tabi Ramazan Kur’an ayı, tevbe ayı, cihad ayı derken, diğer aylar Kur’an, tevbe, cihad ayı değildir demediğimiz aşikârdır. Ramazan ziyadesiyle bu değerlerin ayıdır demiş olmaktayız, o kadar.

Lakin Ramazan’ın mesela bir ziyafet ayı olmadığında, kendisini İslam’a nisbet eden hemen herkes mutabık olsa gerektir. Peki bu nasıl bir mutabakattır ki, fiiliyatta Ramazan maalesef bir ziyafet ayına dönüştürülmüş durumdadır.

Ramazan denilince akla kanaat sofraları, açlık susuzluk değil, bilakis mükellef sahur ve iftar sofraları, pideler güllaçlar, kebaplar geliyorsa, artık ciddi bir sorun olan “Ramazan zamları”ndan söz ediliyorsa, burada Ramazan’ın Kur’ani/Nebevi anlamından koparılmış olması gerçeğiyle karşı karşıya bulunuyoruz demektir.

Maalesef sahur ve iftar sofraları boyutuyla çoğunluğumuz hevâmızı Kur’an ayı Ramazan’a arz edip tâbi kılmak yerine, maalesef Kur’an ayı Ramazan’ı hevâmıza tâbi kılıyoruz. Nefsî terbiye ve tezkiyenin bu yönüyle maalesef Ramazan’ı gerektiği şekilde idrak etmiyoruz.

Geliniz sofralarımız yönüyle de hevâmızı Ramazan’a tâbi kılalım. Nefsimizin yeme-içme tamahını Ramazan bilinciyle dizginleyelim. Kanaatin en büyük zenginlik olduğunu, az/ölçülü yemenin bedenen ve manen sağlıklı olmanın önemli bir gereği olduğunu hatırlayalım.

Sahur ve iftar sofralarımız birer ziyafet sofrası olmasın. Tıpkı Rasulullah (a.s.) ve ashabının sofraları gibi kanaat sofraları olsun. Çeşitleri azaltalım, tabakları küçültelim. Ramazan’da midelerimizi değil, bilincimizi, idrakimizi dolduralım.

Aileler olarak ve cemaatler, cemiyetler olarak iftar dâvetlerimizde sadeliği tercih edelim. Sofralarımız Karun sofrası değil Harun (a.s.) sofrası olsun.

Az yemek yediğimizde yemek bizi ayakta tutan bir nimet işlevi görürken, çok yemek yediğimizde o yemeğin hamalı durumuna düşüyoruz, nimet külfete dönüşüyor. Yaşamak için yemek ile yemek için yaşamak kavşağında tercihimiz, tabii ki ilkinden yana olmalıdır.

İkincisi ziyandır, sınır koymadığımız tamahımızın hayatımızı esir almasıdır.

Gelin bu Ramazan ayı bizim için yeme-içme, sofralarımız boyutuyla da bir inkılab ayı olsun. Gelin hevâmızı bu yönüyle de Ramazan’a, Ramazan’ın kanaat ve sadelik öğretisine tâbi kılalım, sofralarımızı sadeleştirerek güzelleştirelim, fazlasını infak edelim, paylaşalım.

Bunu başardığımızda Ramazan’ı daha iyi anlamış olacağız, Ramazan’ın ihya ve inşasına kendimizi daha fazla açmış olacağız. Ömrümüzün Ramazan, âhirimizin/âhiretimizin bayram olması konusunda önemli bir adım atmış olacağız.

Kanaat ayı Ramazan’ın anlam itibariyle tersyüz edilerek daha ziyade bir ziyafet ayına dönüştürüldüğü mevcut durumda bu gidişata fiili bir itiraz ve muhalefetle, sahur ve iftar sofralarımızı sadeleştirmek, ilk neslin hayatında olduğu gibi birer kanaat sofrasına tebdil etmek, gerçekten büyük bir devrim olacaktır.

Haydi bu Ramazan’da hep birlikte bu devrimi gerçekleştirelim.


[1] Bkz: Bakara, 2/193; Enfal, 8/39

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Mart 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN