HARİCİ OLMAYALIM, FAKAT MÜRCİE DE OLMAYALIM

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

11-05-2026 23:50


2012 yılında, tekfir konusunda günümüze yansıyan boyutlarıyla Haricilik ve Mürcie’ye değindiğim bir yazı kaleme almıştım. “Neo-Mürcîlik ve Neo-Haricilik Arasında” başlıklı söz konusu yazı internetten bulunup okunabilir.

Bu yazımızda, farklı bir konu ekseninde yine bu iki yaklaşım biçimine de temas ederek, geçmişten günümüze kendisini İslam’a nisbet eden fert ve toplumlarda Allah’a itaat üzere yaşama bilinç ve hassasiyetini zayıflatan bir yaklaşımı konu edinmek istiyorum.

Bilindiği gibi İslam, reca - havf dengesini esas alan bir öğretiye sahiptir.[1] Kur’an’ı okuyan herhangi bir kimse, bu yalın gerçeği çok açık ve net şekilde, kolaylıkla müşahede eder. Ümit ve korku dengesi yani… Allah’ın rızası ve mükâfatını elde etme konusunda ümitli olmakla, gazap ve ikabına müstahak olmaktan korku arasında bir haşyet halidir, İslam’ın bizler için öngördüğü.

Bu sebepledir ki Rabbimiz Kitab-ı Keriminde cennet mükâfatını söz konu ettiği veya cennetliklerden söz ettiği ayetlerden hemen sonra cehennem azabından ve cehennemliklerden söz etmektedir, hakeza cehennemden ve cehenneme müstahak olanlardan söz ettiğinde, ardından cennetten ve cennete hak kazananlardan söz etmektedir.

Fatiha sûresinin başında rahman ve rahîm oluşunu hatırlattıktan sonra Rabbimizin, din gününün mâliki, yegâne sahip ve hâkimi olduğuna vurgu yapması da bu minvalde mühim bir mesajdır.

Rabbimizin din-i Mübin-i İslam ilk insanlardan bugüne aynı mesajı taşımıştır, taşımaktadır. O da, dünya hayatının bir imtihan olduğu ve bu imtihanın neticesi olarak rıza ve cennetin de, gazap ve cehennemin de bir hak ediş olduğudur.

İmtihanın konusu olarak da, insanların söylemlerinden ziyade eylemlerine, amellerine vurgu yapmaktadır Rabbimiz:

“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

Bu ayet-i kerimede ölümün hayattan önce zikredilmesinde de belagat açısından güçlü bir vurgu vardır. Kur’an’da sıkça yer verdiği takdim - tehir üslubuyla Rabbimiz burada, ölümü hayattan önce zikrederek ölüm gerçeğine güçlü şekilde dikkat çektiği gibi, yakınlığına da vurgu yapmış olmaktadır.

Müslümanların tarihinde (üstelik Rasulullah (a.s.)’ın vefatından kısa bir süre sonra başlamak üzere) olduğu gibi, bugün de söz konusu dengeyi havf lehine bozan yaklaşımlar da, reca lehine bozan yaklaşımlar da olagelmiştir.

İslam’ın henüz birinci asrında bu ifrat ve tefrit tutumlarını temsil eden akımlar, Haricilik ve Mürcie olarak kayda geçmiştir.

Haricilik, iman ve İslam dairesini o kadar daraltmıştır ki, İslam dâvetinin çekirdek halkasının ilk neferlerinden, tam anlamıyla cihad meydanlarının aslanlarından olan Emirul Mu’minin Ali (r.a.) dahi o daireye sığdırılamamıştır!

Hariciler, Sıffin’deki tahkim (hakeme gitme) kararını, hükmün Allah’a ait olduğu ayetleriyle[2] irtibatlandırarak Ali (r.a.)’ı tekfir etmişlerdi. Sonrasında da tekfiri, bütün yönelim ve dini kavrayışlarının ekseni haline getirdiler, iman ve İslam dairesini daralttıkça daralttılar.

Tıpkı günümüz “Haricilerinin”, tevhid söylemi adına, tevhid akidesi ve güncel tevhid dâveti denbilince bu coğrafyada akla ilk gelen isimlerden biri olan rahmetli Ahmed Kalkan hocanın dahi içine alınmadığı bir “İslam dairesi” çizmiş olmaları gibi.

Harici yaklaşım, neticede takvayı değil, kişilerin İslam’la bağları konusunda umutsuzluk ve karamsarlığı doğurdu, insanlar her ne yaparlarsa yapsınlar İslam dairesi içinde oldukları konusunda kuşku ve endişe içine sürüklendi ve dolayısıyla bu yaklaşımın temel çıktısı, insanların İslam’la bağını zayıflatmak oldu.

Zira İslam, Haricilerin anlayış ve dilinde, yaşanamaz bir tekellüf, taşınamaz bir yük haline getirildi. Âlemlerin Rabbi olan, rahman ve rahîm Allah, adeta “Yahudilerin tanrısı” misali bir “gazap ilahı” olarak algılanıp anlatıldı.

Bu ifratın diğer ucunda ise, tefriti temsil eden Mürcie akımı ortaya çıkmıştır. Bu akım da, reca – havf dengesini reca (umut) lehine bozmuştur. Öyle ki, Rabbimizin asla umut vermediklerine de Allah adına umut verecek bir teolojik anlayış ve anlatı üretmişlerdir.

Mürcie ismi de zaten, “reca” kelimesine dayanmaktadır ki, bu kelime “ümit etmek” demektir. Mürcie isminin, “ertelemek, sonraya bırakmak” demek olan “irca” kökünden türediği de ifade edilse de,[3] “reca” köküne izafeti daha isabetli görünmektedir.

Evet, bu anlamda Mürcie, “ümit edenler, ümit verenler” anlamına gelmektedir. Pek neyi ümit etmekte ve neye ümit vermektedirler?

Müslüman (Allah’a teslim olmuş kimse) olduğunu ifade ettiği halde, büyük günah (kebair’ul ism) işleyen ve tevbe edip halini de düzeltmeyen, kısacası Allah’a itaat dairesinden çıkmış olan kimselerin af ve rahmete nail olmalarını ümit etmek ve onlara bu yönde ümit vermek…

Rahman ve rahîm olan, ğafur, ğaffar, tevvab, afuvv olan, kısacası merhametin menbaı, affı ve mağfireti bol olan, kendisine rahmeti yazdığını beyan eden[4] Âlemlerin Rabbi Allah adına kullara ümit vermek ilk bakışta kulağa hoş geliyor olsa da, Kitab-ı Kerim’in meseleye yaklaşımının başta ifade ettiğimiz reca – havf dengesinde olduğunu görüyoruz.

Yani Rabbimiz, kullarına rahmet kapılarını sonuna kadar açsa da, asla herkese mavi boncuk dağıtmamaktadır!

Evet O, kullarına rahmet etmeyi kendi üzerine yazmıştır, lakin o rahmet için de bir hak ediş prosedürü belirlemiştir, hem de üstelik aynı ayet içinde bu durumu ifade ederek, temelsiz, hak edişsiz rahmet beklentisine girilmesin:

“Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden kim bilmeden bir kötülük işler sonra tevbe eder ve halini ıslah ederse, şüphesiz O bağışlayandır, esirgeyendir.” (En’am, 6/54)

Rabbimizin, rahmet etmeyi kendi üzerine yazdığını beyan ettiği bir ayet-i kerimede dahi bu rahmetin neticede bir hak edişe dayandığını vurgulaması, hak edişsiz rahmet beklentisinin ve arkasında hak ediş bulunmayan bir ümidin, temelsiz bir temenniden, yani Kur’an’ın ıstılahıyla bir “ümniyye (cemisi emaniyye)”den[5] ibaret olduğunun en açık hüccetlerinden biridir.

Aynı durum, yine Rabbimizin rahmet ve affediciliğini en üst düzlemde ifade eden Zümer sûresi 53 ayet ile hemen ardından gelen ayetler bütünlüğünde de yer almaktadır:

“(Tarafımdan) şöyle söyle: Ey kendi aleyhlerine aşırıya giden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayıcı, çok merhamet sahibidir.

Size azap gelip çatmadan, Rabbinize dönün, O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez.

Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun. Siz hiç farkında değilken azap apansız size gelip çatmadan.” (Zümer, 39/53-55)

Zaten Rabbimizin Kur’an’da rıza ve gazaba, cennet ve cehenneme dair beyanlarında şu iki kelimeye vurgu yapıldığını görürüz: “Yeksibûn”, “ya’melûn”. Yani kulların amelleriyle kazandıkları ve yaptıkları… Kısacası rızanın da gazabın da, cennetin de cehennemin de neticede bir hak ediş olduğu gerçeği…

“İşte bugün hiç kimseye hiçbir şeyle zulmedilmez ve siz yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.” (Yâsîn, 36/54)

Allah’ın Ümit Vermediklerine Ümit Vermek

İşte Mürcie, Rabbimizin af ve rahmetini, bu Kur’ani ölçülerden bağımsızlaştırarak, neticede Rabbimizin ümit vermediklerine ümit verme yanlışının içine düşmüş ve reca – havf dengesini reca lehine alabildiğine bozarak, insanların Allah’ın dini konusunda ittiba bilincinden, takva şuurundan uzaklaşmasına, laubalileşmesine zemin hazırlamıştır.

Sonraları Sünni anlayışa da şu ya da bu ölçüde sirayet eden ve “amelsiz iman iddiasının makbuliyeti” şeklinde kendisini gösteren bu yanlış yaklaşım neticesinde, tıpkı Rabbimizin, Âl-i İmran sûresi 23-24. ayetlerde Yahudilerle ilgili bildirdiği durumun içine düşülmüştür:

“Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri görmez misin ki, aralarında Allah'ın Kitabıyla hükmedilsin diye çağrılırlar da sonra onların bir kısmı yüz çevirirler. Onlar zaten bunu adet edinmiştir.

Bu onların, ‘Ateş bize sayılı günlerin dışında dokunmayacaktır’ demeleri yüzündendir. Uydurmakta oldukları şeyler onları dinleri hakkında yanılgıya düşürmüştür.”

Mürcie, büyük günah işleyen ve tevbe edip halini ıslah etmeyen kimselere ümit vermekle, Rabbimizin beyanlarıyla açık şekilde tenakuza düşmüştür. Zira Rabbimiz büyük günahlar konusunda kullarına hiç fakat hiç ümit vermemektedir. Bilakis, iki ayet-i kerimede net olarak, büyük günahlardan kaçınmayı rahmet ve cennetinin kırmızı çizgisi olarak nitelemiştir:

“Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere (cennete) girdiririz.” (Nisa, 4/31)

“Ki onlar küçük kusurlar dışında, günahların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar. Şüphesiz Rabbin bağışlaması geniş olandır. O sizi topraktan yarattığında ve siz daha annelerinizin karınlarında ceninler iken de sizi çok iyi bilir. Artık kendinizi temize çıkarmayın. Kimin sakındığını O daha iyi bilir.” (Necm, 53/32)

Rabbimizin ölçüleri bu kadar açık ve net olduğu halde, O’nun ümit vermediklerine (büyük günah işleyip de tevbe etmeden, halini düzeltmeden ölmüş olanlara) ümit vermek gayesiyle Rasulullah (a.s.) adına “hadis” dahi uydurulmuştur:

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Ebu Davud, Hadis no:4739)

Sadece şu rivayetin varlığı dahi, hadis rivayetlerinin Kur’an’a arzının ne kadar önemli, hayati bir yükümlülük olduğunu gösteriyor olsa gerektir.

Rabbimiz ayet-i kerimelerde büyük günahlardan kaçınmayı rızasını ve cenneti kazanmanın kırmızı çizgisi olarak belirlerken, büyük günahlar üzere ölmüş olan insanlara (fâsıklara) Rasulullah (a.s.) adına ümit vermek Rabbimizin beyanlarını bilinçli veya bilinçsiz olarak tekzip etmek değilse nedir?

Üstelik Rabbimiz, Rasulü’ne şu şekilde hitap ettiği halde:

“Hakkında azap sözü hak olmuş olanı, ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” (Zümer, 39/19)

Istılahta, amelî boyutuyla “Allah’a itaat dairesinden çıkmayı” ifade eden “fısk” ve kendilerini İslam’a nisbet etmekle birlikte İslam’ın emirlerine ittiba ve yasaklarından içtinap sorumluluğunu yerine getiremeyen kimseleri tanımlayan “fâsık” kavramı bu noktada çok önemlidir.

Maalesef Müslümanların tarihinde bu kavram “günahkâr Müslüman” şeklinde bir anlama evirilmiştir. Oysa Kur’an’da bu kavramın, akidevî anlamda kullanıldığı ayetlerin ötesinde amelî anlamda (Allah’a itaat dairesinden çıkma anlamında) kullanıldığı ayetlerde de bu şekilde bir anlam söz konusu değildir.

Fâsık nitelemesi Kur’an’da, muttaki ve müslim nitelemelerinin zıddı olarak kullanılmaktadır. Müslümanın “günah” mefhumu karşısındaki durumu Rabbimiz tarafından, yukarıda hatırlattığımız Nisa 31 ve Necm 32. ayetlerde gayet anlaşılır şekilde beyan edilmiştir.

Müslüman büyük günahlardan kaçınma bilinciyle yaşayacak, Rabbi de buna karşılık onun kusurlarını, küçük günahlarını affedecektir. Dolayısıyla “günahkâr Müslüman” diye bir tanımlama, Kur’an’ın ıstılahında da öğretisinde de söz konusu değildir. Üretilmiş, yanlış bir kavramsallaştırmadır

Allah’a itaat dairesinden bile isteye ve ısrarla çıkan insanları İslam dairesinde tutmaya yönelik beyhude bir Mürcie çabasının ürünüdür.

Hariciler nasıl ki, rahman ve rahîm olan Âlemlerin Rabbi Allah’ı, “Yahudilerin tanrısı” misali bir “gazap ilahı” olarak algılayıp öylece tanıttılarsa, Mürcie de “Hıristiyanların tanrısı” misali gazabı ve ikabı olmayan, her şeyi affeden, bir ölçüsü, bağlayıcı hükmü bulunmayan, hesap sormayan bir ilah anlatısı üretti ve Rabbimizi insanlara öylece tanıttı.

Beydavî tefsiri ve haşiyesinde konuyla ilgili yer alan şu tanım ve açıklamalar, kanaatimce bu konuda başka söze gerek bırakmamaktadır:

"Kelimenin kökü olan 'fısk', bir günah türü hakkında kullanıldığında, o türün büyüklük ve vahâmetine delâlet eder; sanki kişi haddini büsbütün aşmış gibidir.

Mesela ‘O, içki konusunda fâsıktır’ denildiği zaman, bunun anlamı: ‘O kişi içki günahını çok işlemektedir’ demektir. ‘Fısk’ kelimesi, kelime lügavî anlamıyla ‘kabuktan çıkmak’ demektir, terim olarak ise, ‘hakikatten ve itaatten çıkmak’ anlamına gelir.”[6]

Biz Kur’an’dan ve Kur’anı ahlak edinmiş olan Rasulullah (a.s.)’dan çok iyi biliyoruz ki, mü’min ve müslim olmak, “işittik ve itaat ettik” demek[7] ve bu ahdin gerekleri üzere yaşamaya gayret etmektir.

Âlemlerin Rabbi’nin ölçülerine ittiba ve O’na itaatte izzet ve cennet, hevaya ittiba ve itaatte ise zillet ve azap vardır. Tercih bizlere aittir:

“Biz insana yolu gösterdik. Artık ister şükreden olur, istersen nankör.” (İnsan, 76/3)

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Müslümanlar, rahman ve rahîm olan Âlemlerin Rabbi Allah’ı adeta bir “gazap tanrısı” olarak algılayıp anlatan Haricî katılıkla, O’nun rahmetini her türlü ölçü ve hak edişten bağımsızlaştıran Mürcie laubaliliğinin arasına sıkıştırılmak istenmektedir.

Oysa başta da dediğimiz gibi bu iki yaklaşım ifrat ve tefrittir. Şu ayet-i kerimeler, bize dengeli yaklaşım açısından ölçüyü net olarak vermektedir:

“O Allah, günahları affeden, tevbeleri kabul eden, cezası pek şiddetli ve ihsanı bol olandır. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş O’nadır.” (Mü’min, 40/3)

“Bilin ki Allah, gerçekten cezası pek şiddetli olandır. Ve Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide, 5/98)

 


[1] Bu denge öğretisi, yazı ve konuşma dilinde daha ziyade “havf – reca” sıralamasıyla dile getirilir. Sanırım bunda ifade kolaylığı belirleyici olmuştur. İslam’ın öğretisinde rahmet, af, kolaylık vasıflarının gazap ve cezalandırmaya galebe çalan yoğunluk ve nitelikte olması sebebiyle biz bu makalede “reca – havf” sıralamasını tercih ettik.

 

[2] Bkz: Yusuf, 12/40, 67; Kehf, 18/26 vb ayetler

 

[3] Bu anlamıyla da “Büyük günah işleyenlerle ilgili bir kanaat dile getirmeyip onlarla ilgili hükmü âhirete, hesap gününe erteleme” yaklaşımına tekabül etmektedir. Oysa bu, İslam’ın insanları yanlışlardan uzak tutup doğrulara teşvik etme gayesi ve bunun için vazettiği vaad ve vaid beyanlarını dünya hayatı planında boşa düşüren bir yaklaşımdır. Ali Şeriati’nin ifadesiyle “Dünyada bir karşılığı olmayan dinin âhirette de olmayacaktır.”

 

[4] Bkz: En’am, 6/54

 

[5] Bkz: Bakara, 2/78, 111; Nisa, 4/123 vb ayetler

 

[6] Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Teʾvîl, Kadı Beydavî, Bakara sûresi tefsirinden

 

[7] Bkz: Bakara, 2/285; Nur, 24/51 vb ayetler

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi’nin Mayıs 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

 

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN