YEZİDPERVER SÜNNİLİK (!)

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

15-07-2026 17:54


Suriye’de zalim Esed diktasının devrilmesi sonrasında, hem bu siyasi dönüşüm sürecini hem de Suriye’deki sosyal yapıyı gözlemleme amacıyla çekilen bir belgeseli izleme imkânım olmuştu.

Daha önce Afganistan’la ilgili de yerinde izlenimlerle ve doğaçlama çekimlerle benzer bir belgesel yapmış olan Bülent Tokgöz’ün Suriye belgeselinde dikkat çekici konulardan biri, Şam’ı (genelde tüm Bilad-ı Şam coğrafyasını ve özelde Dımaşk’ı) 10 yıl vali ve 19 yıl da sultan olarak 29 yıl yöneten Muaviye’nin mezarı ile ilgili kısımdı.

Şam mezarlığında Muaviye’nin mezarını arayan belgesel ekibi, mezarın yerini bilen bir kişi bile bulamıyordu. Nihayet bir mezar kazıcısından öğrenerek, etrafı türbe şeklinde çevrilmiş olan mezarı bulabilmişlerdi.

Bu sahnenin anlattığı derin bir gerçek vardı. O da, klasik Sünni zihinde Muaviye’nin olumlu bir karşılığının bulunmaması, tabir yerindeyse Muaviye’nin Sünni halklar nezdinde irabda mahallinin olmamasıydı!

Biz bu gerçeği, kimi Arap ülkelerinde Araplık asabiyesinin etkisiyle çok cüzi miktardaki örnekleri hariç, Müslümanların tarihinde Muaviye isminin kütükten silinmiş olması gerçeğinden de biliyorduk. Muaviye ve soyu, bilindiği üzere Sünni muhayyilede bugüne kadar tam anlamıyla yok sayılmışlardır.

Zaten klasik Sünni anlayışta “meşru halife” öğretisinin “Râşid Halifeler” olarak nitelenen ilk dört halife ile sınırlandırılması ve Emevilerden sadece, Nebevi siyasete dönüş çabası içine giren ve bunun bedelini de canıyla ödemiş olan Ömer b. Abdulaziz’in meşru kabul edilip “5. Halife” olarak nitelenmesi de, Sünni anlayışta Muaviye ve vücuda getirdiği Emevi sultasına bakışı özetlemektedir.

Dikkat etmişseniz yukarıda, Emevilerin Sünni muhayyilede gayr-i meşru kabul edilerek yok sayıldığını ifade ettiğimiz cümlede bir kayıt koyduk, “bugüne kadar” şeklinde.

Zira yaşadığımız süreç, Selefi yaklaşımın Sünni anlayışı dönüştürmekte olduğu bir döneme işaret ediyor. Bu öyle hızlı bir dönüşüm süreci ki, henüz “Hz. Muaviye” güzellemeleri ve türlü tazim ve takdis anlatılarının havada uçuşmasına alışamadan, “Hz. Yezid” dozuna muhatap olduk!

Meğerse ne Muaviye bizim bildiğimiz gibi imiş, ne de Yezid! İkisi de, “Emir’ul-Mü’minin” sıfatını fazlasıyla hak eden muvahhid ve muttaki mü’minlermiş!

Meşru halifeye başkaldırıp baği olması, Sıffin’de Ammar b. Yasir gibi İslam dâvâsının sembol isimlerinin de içinde bulunduğu binlerce güzide sahabinin kanına girmesi, yenilgiden kurtulmak için Kur’an sayfalarını kirli siyasetine alet ederek hakem olayını tertip etmesi ve orada da hile yapması…

Şam’da mescid minberlerini Ali (r.a.) ve evlatlarına sövgü makamına çevirmesi, Hasan (r.a.) ile yaptığı anlaşmaya ihanet edip fâsık ve zalim oğlu Yezid'i veliaht tayin etmesi, ona biat toplamak için zalim valilerini ve komutanlarını harekete geçirip Medine başta olmak üzere İslam beldelerinde erkek ve hanım sahabilere yapmadığı kötülük bırakmaması…

Sahabeden Hucr b. Adiy ve arkadaşlarını muhalefetleri sebebiyle katletmesi, zalim Ziyad b. Ebih’i vahye muhalefet ederek kendi nesebine katıp Basra ve Kufe valisi yapması, Şam’da kendisine Bizans saraylarına benzer saray inşa etmesi…

E bu kadar kusur kadı kızında da bulunur değil mi!

Bağyden hile ve desiseye, ahde ihanetten zorbalık ve zulmün her çeşidine, günah galerisi bu kadar geniş olduğu halde Muaviye’ye, “sahabi” payesi verilip “Hz. Muaviye” olarak anılmasına alıştırılmıştık… Oysa tabi o bir sahabi değil, tulekadan (Mekke’nin fethi sırasında affedilip serbest bırakılan sığıntılardan) biri idi…

İslam ilim geleneğinde sahabi, Allah Rasulü (a.s.)’ın Nebevi tedrisinden geçen ilk halkalar için kullanılan bir tanımdır. Bu halkayı en fazla genişletenler, Hudeybiye’deki Rıdvan biatına katılanlara kadar genişletmektedir. Sonraki dönemde yaygınlaştırılan “Rasulullah’ı gören tüm Müslümanlar” tanımı, sahabi tanımını sulandırmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Muaviye’ye “Hz.” denilmesine alıştırılmıştık evet, her duyduğumuzda “la havle” demeye devam etsek de. Fakat artık Emevicilik çıtayı yükseltmişti: “Hz. Yezid”. Dahası vardı: “Mü’minlerin Emri Hz. Yezid”.

Karşısına bir cep telefonu koyup kamerasını açan herkesin her konuda keyfince konuşabildiği, zırvada zirveye ulaşmanın işten bile olmadığı internet ortamında birkaç Selefi meşrebin dilinden duyulmaya başlanan işbu “Hz. Yezid” güzellemesi, sonrasında Türkiye’de yaşayan “meşhur” bir Mısırlının “Hz. Muaviye İslam’ın kapısı, Hz. Yezid ise bu kapının anahtarıdır” yüksek tesbitiyle level atlıyor, zırvada yeni bir zirveye ulaşılmış oluyordu.

Bu zırvaların internet ortamında alıcı buluyor olması ise açıkçası biz şaşırtmıyordu. Değil mi ki “yanmaz kefen”in bile onca alıcısı çıkmıştı bu memlekette.

Tam anlamıyla “Ehl-i Sünnet, Ehl-i Sünnet olalı böyle zulüm görmedi” durumuydu yaşanan.

İşin doğrusu şu ki, bugün Ehl-i Sünnet adına Muaviyecilik, dahası bir tık ötesine geçerek Yezidcilik yapanlar (ki aslında Muaviyecilik yapmak Yezidcilik de yapmaktır, çünkü Yezid, babası Muaviye’nin eseri ve Müslümanlara kılıç zoruyla, nice zulümlerle dayatmasıdır), aslında Ehl-i Sünnet’e rağmen Ehl-i Sünnetçilik yapanlardır.

Bizce bu durumun temel sebebi de, bu kişilerin bilgi sahibi olmadan fikir sahibi ola yanlışına düşmeleridir. İçlerinde bilgi sahibi olarak Emevicilik yapanlar varsa, onlar için yapılabilecek teşhis, vicdansız olduklarıdır.

Zira Ehl-i Sünnet’in tarih ve takabat eserlerini okuyup, Muaviye ve Yezid’in bu kitaplarda anlatılan cürümlerine muttali olup da Emevicilik yapabilmek, ancak izansızlık ve vicdansızlıkla mümkündür.

Birkaç tarih ve tabakat kitabından, ilgili dönemlerde yaşananlara dair anlatımları okuma imkânı buldum. Yanılmıyorsam İbn Hacer el-Askalani’nin “el-İsabe” eserindeki (ki İz Yayınları tarafından Türkçe’ye “Sahabe-i Kiram Ansiklopedisi” adıyla 4 cilt olarak kazandırıldı) ilgili bölümleri okuduğumda, şunu söylemiştim: “Şu yazılanları okuyan bir Müslüman, karşısında Muaviye’yi görse acaba ne yapardı?”

Hile, desise, ahde ihanet, dayatma ve zulme dayalı bir yönetim… Öyle ki, zulüm kelimesinin yaşananları anlatmakta aciz kalacağı nice cüürmler…

Sadece, oğlu Yezid’i veliaht ilan ettikten sonra ona biat toplamak için sahabilere yaptığı zulümler, cürüm olarak Muaviye’ye yeter. Salt bu zulümlerin hesabını dahi vermesi mümkün değildir. Kaldı ki ümmete kılıçla dayattığı zalim ve fâsık oğlu Yezid’in, Kerbela ve Harre cürümleri başta olmak üzere tüm cürümleri de temelde onun boynundadır. Değil mi ki:

“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.” (Nisa, 4/85)

Geçtiğimiz ayki makalemizde, başta İmam Ebu Hanife olmak üzere Ehl-i Sünnet’in ilk imamlarının Emeviler ve Abbasilerle ilgili tutumunu ve sonraki dönemde bu çizginin, statükoyu meşrulaştıracak bir teolojiye dönüştürülme sürecini anlatmaya çalışmıştık.

Bu dönüşüme rağmen dahi, başta da ifade etmeye çalıştığımız üzere klasik Sünni anlayış hiçbir zaman Muaviye ve Emeviler’i meşrulaştırmamış, onları hep kerih gören bir yaklaşım üzere süregelmiştir.

Şimdilerde ise, birçok konuda klasik Ehl-i Sünnet’ten farklılaşan Selefi yaklaşımın Ehl-i Sünnet çizgisini domine etmeye çalıştığı ve bunda da önemli bir mesafe kaydettiği bir süreci yaşıyoruz. Ehl-i Sünnet adına son dönemde kendini göstermeye başlayan Emevicilik yaklaşımının arka planında bu dönüşüm yatmaktadır diye düşünüyoruz.

Ehl-i Sünnet çizgisi, Müslümanların tarihi ve bugünü için önemli bir çizgidir kanısındayım. Kur’ani düzlemde ıslaha da açık bir çizgidir. Dolayısıyla bu çizginin, Emevicilik gibi ideolojik yaklaşımlarla zehirlenmesine izin verilmemelidir.

Ehl-i Sünnet çizgisinin sembol isimlerinden olan, tabiin neslinden Hasan el-Basri (r.a.)’ın Muaviye ile ilgili şu tesbiti, başka söz gerek bırakmamaktadır:

“Muaviye’nin dört özelliği vardı. Bu dördü değil de sadece birisi bile olmuş olsaydı, O’nu helak etmeye yeterdi. O’nun bu özellikleri şunlardır:

1- Bu ümmet içerisinde Rasulullah’ın ashabı ve faziletli insanlar olmasına rağmen, hilafet görevini kılıç zoru ile almak için ümmetin başına musallat olmasıdır.

2- Kendisinden sonrası için, içkici, sürekli ipek giyip çalgılarla meşgul olan oğlunu veliaht tayin etmesidir.

3- Ziyad’ı kendi nesebine katmış olmasıdır.

4- Hucr b. Adiyy ve arkadaşlarını katletmiş olmasıdır. Hucr’den dolayı Muaviye’nin vay haline. Hucr’den ve Hucr’un arkadşlarından dolayı Muaviye’nin karşılaşacağı cezalar ve azaplar ne dehşettir.’’[1]

Ehl-i Sünnet’e rağmen Ehl-i Sünnetçilik yaparak 14 asır sonra mücrim Emevilerin propagandasını diriltmeye, onları Müslümanların gözünde aklayıp-paklamaya kalkışanlara tavsiyemiz, oturup biraz Ehl-i Sünnet tarih ve tabakat kitapları okumalarıdır.

Cürümlerini bilerek Emevicilik yapanlara ise söyleyecek sözümüz yok. Rabbim onları Muaviye ve Yezid ile haşretsin diye dua etsek, bu duaya amin derler mi acaba?


[1] İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, 3/239; Taberi, Tarih, 3/232

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Temmuz 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN