İSLÂM ŞERÎATİ NEDİR NE DEĞİLDİR?

Asım ŞENSALTIK

20-06-2026 12:26


اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara şerîat kılacak ortakları mı vardır? Eğer kesin hüküm olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azap vardır.” (Şûrâ, 21)

Her din ve ideolojinin kendisine mahsus; kendisini üzerine inşa ettiği birtakım hükümleri vardır. Bir din ve ideolojiyi, diğerlerinden farklı kılan hususta ancak içerdiği bu hükümlerdir.

Bir dinin, içerdiği hükümler dikkate alınmadan tanımlanması kaçınılmaz olarak yanlış sonuçların ortaya çıkması sağlayacaktır.

Yine bir dini, bünyesinde barındırdığı temel hükümlerle birlikte başka din ve inançlara ait hükümlerin de kabul edilerek tanımlanması yanlış olduğu gibi; içerdiği bazı hükümlerin göz ardı edilerek tanımlanması da nice yanlış sonuçların ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir.

İslâm’ın da, Allah’ın tek ve hak dini olması sebebiyle tabi olarak kendisine mahsus hükümleri vardır. İçerdiği bu hükümlerle var olmakta ve varlığını koruyabilmektedir. Bu hükümlerin bir kısmının dahi kabul edilmemesi orada İslâm’ın olmadığının bir göstergesidir. Yine İslâm’ın içerdiği hükümlerin yanında başka bir dine ve ideolojiye ait hükümlerin kabul edilmesi durumunda da orada İslâm’dan bahsetmek yine mümkün değildir.

İslâm dininin içerdiği hükümleri birkaç maddede ifade etmek gerekirse, bunlar:

  • İtikadî hükümler,
  • İbadetlerle ilgili hükümler,
  • Ahlâkî hükümler ve bir de,
  • Toplumsal hayatla ilgili hükümler; yani muamelatlardır.

İslâm’ın içerdiği tüm bu hükümleri ifade etmek için bizler “şerîat” ifadesini kullanıyoruz. İslâm şerîati derken ifade ettiğimiz husus ta, tüm bu hükümleri kapsamaktadır.

İslâm, Allah’ın dini olması sebebiyle bu dinde hüküm koyma yetkisinde olan varlık sadece Allah’tır. Her ne kadar bazı alimler, Peygamber Efendimizin de hüküm koyma yetkisine sahip olduğunu ifade edilmişse de bunun ancak “Allah’ın izni ve iradesiyle” olduğu, ancak bu kayıtla mümkün olacağını ifade etmişlerdir. Yani “Peygamberin söz ve davranışlarının dinde hüccet olabilmesi ancak Allah’ın izni ve yapılan uygulanmanın Allah tarafından onaylanmasıyla mümkündür” denilmektedir. Dolaysıyla İslâm’a göre yegâne şâri olan ancak Allah Teâlâ’dır. İslâm dinini diğer inanç ve ideolojilerden farklı kılan hususta işte tamda burasıdır. Diğer inanç ve ideolojilerin şârileri/hüküm koyucuları; “tanrı ve insan” veya sadede “insan” iken; İslâm’da ise sadece Allah’tır. Söz gelimi Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinlerde hüküm belirleme yetkisinde olan varlıklar “tanrı-insan” iken; laiklik, kominiz gibi bâtıl dinlerde de sadece “insan”dır.

Gelinen noktada İslâm şerîati konusunda iki aşırı kabul söz konusudur:

1- İslâm şerîatinin şu an içinde yaşadığımız “modern çağda” geçerli olmayacağı yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre dinin, şerîat olarak belirlediği bazı hükümler geçerliliğini sürdürse de bazılarının yürürlükte kalmasının mümkün olmadığı iddia edilmektedir. Bu kabulün sahipleri itikadi, ibadet ve ahlâkî hükümlerin yürürlükte kalması gerektiğini lakin toplumsal kurallarla ilgili belirlenen hükümlerin uygulanmasının doğru olmadığını ifade etmektedirler. Dolaysıyla dinin toplumsal hayatla ilgili koyduğu hükümlerin kabul edilmemesi gerektiğini, bu hükümler yerine ihtiyaca göre ve modern paradigmada dikkate alınarak yeni hükümler konulması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu görüşün sahipleri dinin de suç saydığı hırsızlığı suç saymak gerektiğini lakin dinin hırsızlık yapanlar için belirlediği “el kesme” cezasının bugün uygulanmaması gerektiğini, bunun yerine hapis vb. faklı cezaların verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bunun toplumsal hayatla ilgili konulan tüm şerî hükümler için söz konusu etmektedirler. Dinin belirlediği bu hükümlerin Efendimizin yaşadığı toplum için söz konusu olduğunu, günümüzde bu hükümlerin bir karşılığının olmayacağını iddia etmektedirler.

2- İkinci kabulün sahiplerine gelince; bunlar, bırakın Kur’an ve Efendimizin sünnetinin; mezheplerin kabullerinin, alimlerin içtihatlarının tümünün de “İslâm şerîati” içinde kabul edilmesinin gerektiğini benimsemektedirler. Bu anlayışın sahiplerin göre İslâm dininin şârii Allah olmakla beraber kısmen, Hz. Peygamber ve müçtehit alimlerdir de. Hatta kimilerine göre “evliya” olarak kabul edilen tasavvuf öğretisinin öncü şahsiyetlerinin görüşleridir. Bu anlayışın müntesipleri, geçmişte yaşayan ulemanın, Kur’an ve Sünnetten istifade ederek oluşturdukları “ictihadî doğruların” da tüm Müslümanları bağlayacak şekilde kıyamete kadar geçerliliklerini koruyan şer’i hükümler olduğunu söylemektedirler.

Bu yönüyle Müslümanlar da dahil olmak üzere insanlar nezdinde şerîatin ne olup olmadığın konusunda bir kafa karışıklığı söz konusudur.

Gerek İslâm düşmanları gerekse de büyük ekseriyetle Müslümanlar, tarihi süreç içerisinde çeşitli içtihatlarla oluşturulan göreceli doğruları şerîatin hükümleri olarak kabul etmektedirler.

İslâm düşmanları bu hükümleri gerekçe göstererek İslâm’a sağdırmakta ve şerîat düşmanlığı yapmaktadırlar.

Yoruma dayalı hükümleri de şerîatin kendisi olarak gören Müslümanlar da; bu insanların ekmeklerine yağ sürdükleri gibi Allah’ın pak dini olan İslâm’a tarihi süreç içerisinde üretilmiş ve çoğu hakkında da üzerinde alimler ve mezhepler arasında mutabakat olmayan konuları İslâm’a yamayarak dine ister bilinçli isterse de bilinçsiz olarak eklemelerde bulunmaktadırlar.

Birkaç örnekle İslâm şarîatin ne olup olmadığını ifade etmeye çalışsak:

Söz gelimi beş vakit namazın kılınması şerîattir, lakin namazda nelerin okunması gerektiği, ellerin nereye bağlanması gerektiği gibi konular şerîat değildir. Konunun bu yönüne yönelik birden çok görüş ve rivayet bulunduğundan bu alanı şerîat üzerinden değerlendirmek doğru değildir.

Allah’ın kesin bir emri olması sebebiyle beş vakit namazı terk etmek cezayı gerektirir, bu şerîattir, lakin dünyada namazı terk edenlere verilecek cezanın ne olması gerektiği yine şerîat değildir.

Hırsızlık yapan kadın ve erkeğin elinin kesilmesi şerîattir, lakin bu cezanın hangi durumlarda uygulanması gerektiği yönündeki yorumlar şerîat değildir. El kesme cezasının uygulanıp uygulanmaması durum ve şartlara göre değişebilmektedir.

Yine İslâm dininden çıkan kimselerin (mürdetlerin) o hal üzere ölmeleri durumunda ceza olarak cehennemde kalmaları şerîatir, lakin mürtede verilecek dünyevî ceza ve bu cezanın hangi şartlarda verilmesi gerektiği şerîat değildir.

Müslüman kadınların toplum içine çıkacakları zaman tesettürlü olmaları şerîattir, lakin tesettürsüz bir şekilde toplum içine çıkan kadınlara yapılacak yaptırımlar ve bunun şartları şerîat değildir.

Yine dört şahitle zina ettiği kesinleşen kadın ve erkeğe verilecek ceza şerîattir, lakin bu cezanın uygulanması için hangi şartların yerine gelmesinin gerektiği, yani suçun sabit olması için gereken şartların neler olduğu şerîat değildir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Lakin ifade etmeye çalıştığımız husus anlaşılmıştır kanaatindeyim. Dinin açık bir şekilde hükme bağladığı hükümler şerîat, bunun dışında kalan konular şerîat değildir.

İslâm şerîatinin alanına giren konularda kişinin teslimiyeti esastır ve bu konuda kişilere tercih hakkı verilmemiştir. Bu hükümlerin kişinin aklına yatıp yatmadığı, kişinin tatmin olup olmamasına bakılmaz, bu alanda iman ve teslimiyet şarttır. Lakin ifade ettiğimiz şerîatin alının dışında kalan içtihadı konularda ise durum böyle değildir. Bu alanlar zaman, zemin ve kişiye göre değişiklik gösterecek durumları ifade emektedir.

Geldiğimiz noktada Müslüman olma iddiasında olan, hatta İslâm’la ilgili konularda uzman oldukları iddiasında bulundukları halde İslâm şerîatinin ana konuları da dahil olmak üzere şarîate karşı çıkan, İslâm şerîatinin insan onuruna yakışmayacak hükümler içerdiğini iddia eden sözüm ona “aydınlar” ortaya çıkmışlardır.

Yıllarca İslâm’ın ilahiyat alanlarına giren konularla ilgilenen, bunun üzerinden prim yapan, bundan ekmek yiyen zevatın gelinen noktada şerîat düşmanlığı yapması, bu konuda bildiri yayınlayarak topluma da bu inançlarını taşımaları, geldikleri durumu göstermesi açısından düşündürücüdür.

Acaba bu zevat, İslâm’dan başka bir din benimsediler de bunu açıkça söyleyememekte, bunun yerine çeşitli yorumlarda bulunarak dini toplumsal hayata yönelik koyduğu hükümleri mi reddetmektedirler?

Yoksa modern paradigmanın ürettiği dünya görüşünü esas gördükleri için mi, İslâm’ın bu paradigmaya uymayan yönlerini reddetmektedirler?

Yoksa modern paradigma karşısında “ezilmişlik psikolojisi” içine girdikleri için mi iman ettiklerini iddia ettikleri dinin nice hükümlerini reddetmektedirler?

Yoksa dinin koyduğu ahlâkî, ibadetler ve inanç yönünden bazı hükümlerin halen geçerli, toplumsal hayata yönelik olarak konulanların da artık geçersiz olduğuna dair Allah’tan yeni bir bilgi mi almaktadırlar?

Allah’ın bir atımlık sudan yarattığı aciz bir varlık olmaları yönüyle, kendilerinde bulunan aklın da tüm yönleriyle doğru ve yanlışı tespit etme yetkisinde olamayacağını bilemediklerinden, aklı ürettiği doğruların Allah’ın belirlediği doğrulardan daha mı üstün olduğuna inanmaktadırlar? Yoksa ilâh olarak Allah’ı değil de “modern aklı” mı benimsemektedirler. Akıllarını Allah’a uygun hale getirmek yerine Allah’ı, akıllarının doğrularının mahkûmu haline getirmek istemektedirler?

Yoksa nice insanda olduğu gibi dinin “şerîat” dediği hususlarla bunun dışından kalan alanları birbirine karıştırdıkları için mi içtihat alanına giren bazı meselelerin hatalı olma olasılığından yola çıkarak mı şerîat düşmanlığı yapmaktadırlar?

Yoksa onlar da birilerinin emellerine/amaçlarına hizmet ettikleri ve efendilerini tatmin etmek, onların isteklerini yerine getirmek için mi şarîat düşmanlığı yapmaktadırlar?

Acaba daha düne kadar Batı dünyasının Orta çağı yaşadıkları bir durumda 1300 yıl Müslümanlara ışık turan, onları dünya devleti yapan, toplumsal adaleti sağlayan şerîatin bugün toplumun hangi ihtiyaçlarını karşılayamadığını fark etmişlerdir?

Acaba modern toplumların uyguladığı cahiliye şarîatiyle İslâm şerîatini karşılaştırdılarda; İslâm’ın belirlediği hükümlerin hangisi toplumsal düzen ve insan fıtratına uygun olan hükümleri içermediğini fark etmişlerdir?

200 yıldır toplumlar üzerinde cari olan modern paradigmanın toplumları getirdiği durum ortadayken, toplumsal yozlaşma her geçen gün artarak devam ediyorken, buna karşı çıkmak yerine onu taltif edip; yürürlükte olmayan İslâm şerîatini topun ucuna koyarak tenkit etmek, onu tahkir etmek hangi mantıkla izah edilebilmektedir?

Sözde ilahiyatçı “aydınlarımız” geleneğin ürettiği birikime düşmanlık ettikleri halde, onun yerden yere vurdukları halde, hatta Allah’ın pak şerîatine fütursuzca dillerini uzattıkları halde laiklik ve Kemalizm’in ürettiği çürümeye, yozlaşmaya, kutuplaşmaya, din düşmanlığına, putperest ayinlerine, zulümlere tek kelime etmemeleri, bunlar için de bildiri yayınlamamaları bu kimselerin maksatlarını göstermesi açısından düşündürücü değil mi?

Anlaşılıyor ki Allah’ın dinini olduğu gibi kabul etmeye yanaşmadıkları ve başka bir dünya görüşünü benimsedikleri halde işi gücü bırakmış bir şekilde Allah’ın diniyle uğraşmaları, onu toplum nazarında itibarsızlaştırmak için çalışmaları, bu kimselerin maksatlarını ortaya koyması yönüyle yine düşündürücü değil mi?

Şurası bir gerçektir ki İslâm şerîatinde bulunan bazı hükümler, bazı şartlar ve durumlar için konulmuştur. O şartlar ve durum değiştiğinde, elbette o hükümler uygulanmaz. Söz gelimi İslâm, Allah’ın çizdiği sınırların aşılması durumunda köle azat etmeyi hükme bağlamıştır. Bu hükmün uygulanması için iki şart gerekmektedir.

Birincisi: İlgili konularda Müslümanların Allah’ın sınırlarının aşmalarıdır.

İkincisi de köleliğin cari olmasıdır.

Lakin günümüzde kölelik müessesesi cari olmadığı için şerîatin koyduğu bu hüküm de bu sebepten dolayı uygulanmamaktadır. Lakin bu durum o hükmün yanlış olarak konulduğu anlamına gelmez. Köleliğin olduğu zamanlarda bu hüküm kölelerin faydasına olarak şekilde uygulanmıştır ve yine benzer biz zaman dilimi cari olursa o zaman yine bu hüküm uygulanacaktır.

Allah’ın herhangi bir şarta ve duruma bağlayarak hükme bağlamadığı şer’i meseleler ise her zaman uygulanması gereken hükümlerdir. Bu hükümlerin, birilerinin zanna dayanan yorumlarından dolayı yürürlükten kaldırılması söz konusu olamaz. Allah’ın vahiyle belirlediği bir hükmün insan aklının insafına bırakılarak yürürlükten kaldırılması kabul edilebilir bir yol değildir. Bu durum Allah’ın teşri kıldığı bir hükmü bir başka (hâşâ) tanrı olan insanın veya aklın yürürlükten kaldırması sonucunu doğurur. Allah’ın koyduğu bir hüküm yine vahyin delaleti kat’i bir başka delil sunulmadan; belirli bir durumlarda veya tamamen geçersiz sayılamaz.

Olayı bir başka yönü ise şudur: Bizler, Allah’ın belirlediği ölçüleri dikkate alarak doğru ve yanlış ölçülerini mi belirleyeceğiz, yoksa içinde yaşadığımız algıları ve olguları belirleyici kılarak mı dini anlamaya çalışmalıyız? Görünen o ki modern algılar ve olgular belirleyici kılınarak dinin anlaşılmaya çalışılmasının bir sonucu olarak, şerîatin ortaya koyduğu bazı hükümlerin modern algı ve olgulara uymadığı için şerîate saldırmaktadırlar. Kısacası bu durum, kişinin dine uyması sonucunu değil, dini kişiye uydurması sonucunu doğurmaktadır.

Oysaki dinin bizden istediği tavır bellidir. O da insanların Allah’ın peygamberleri aracılığıyla gönderdiği dini kurallara uymalarıdır. İslâm’a göre Allah Teâlâ, hüküm belirleme merciidir; insan da O’nun belirlediği hükümleri kalpten benimseyerek uygulamakla sorumlu olan varlıktır. Bu gerçekleşmediği sürece bir kişinin Müslümanlığından bahsetmek mümkün değildir.

Bu günkü gibi “akl-ı evvellerin” gerekçelerine benzer gerekçeler sunarak Allah’ın belirlediği hükümlere göre hareket etmeyen insanların iman iddiaları Allah tarafından geçersiz sayılmıştır:

 فَلَا وَرَبِّكَ لَا یُؤْمِنُونَ حَتّٰى یُحَكِّمُوكَ فٖیمَا شَجَرَ بَیْنَهُمْۙ ثُمَّ لَا یَجِدُوا فٖٓی اَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَیْتَ وَیُسَلِّمُوا تَسْلٖیمًا  “Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65).

Yine başka bir âyette şöyle buyurulur: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ یَكُونَ لَهُمُ الْخِیَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْؕ وَمَنْ یَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبٖینًا“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb, 36)

Allah’ın dinine samimi bir şekilde tüm benliğiyle tabi olan müminlere selam olsun!

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN