DÂVÂMIZI KAYBETTİK, HÜKÜMSÜZDÜR!

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

07-08-2026 13:54


Türkiyeli Müslümanlar olarak son 24 yılda içine düştüğümüz durumu sözü dolandırmadan, kısaca ve nükteli şekilde ifade etmek için son zamanlarda yeri geldikçe bu cümleyi kullanıyorum. Evet, maalesef dâvâmızı kaybetmiş, tam anlamıyla dâvâsız kalmış durumdayız. Tıpkı nüfuz cüzdanını kaybedenler misali gazetelere bu şekilde ilan versek yeridir: Dâvâmızı kaybettik, hükümsüzdür!

Elbette herkesin, her kesimin halen bir “dâvâsı” var. Lakin Rabbimizin bizler için belirlediği dâvâ üzere sebat eden, o dâvânın neferi olma bilinciyle hareket eden ne yazık ki çok az İslami çevre kaldı.

Sağa veya sola sapıp savrulmadan, “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak” Rabbani ölçüsünü[1] her türlü güncel değerlendirme, maslahat ve reel politik mülahazanın üstünde tutarak istikamette istikrar gösteren mü’minler, düne kadar aynı ilkeler üzere hareket ettikleri koca koca “İslami” çevreler tarafından dahi artık çatlak ses muamelesi görüyor.

Peki ne idi bizim dâvâmız? Rabbimiz bize hedef olarak neyi bildirmiş, bizde nasıl bir perspektif inşa etmek istemiş, bizim için nasıl bir gaye çıtası belirlemişti?

Kitab-ı Kerim’in çok açık olarak ifade ettiği ve Rasulullah (a.s.) ve beraberindeki ilk neslin de yine çok açık şekilde temsiliyetleriyle müşahhaslaştırdığı üzere İslam dâvâsının esası, yeryüzünde fitnenin ortadan kaldırılıp dinin (egemenliğin) Âlemlerin Rabbi Allah’a has kılınması mücadelesidir.[2]

İslam bize, bu gayenin tahakkuku dışında hiçbir toplumsal ve siyasal dönüşüm ve değişime rıza göstermememizi, bu çıtanın altında bir gaye ve dâvâ çıtası edinmememizi öğretmektedir.

Hakeza, İsra sûresi 81 ve Enbiya sûresi 18. ayetler de, İslam’ın dâvâ çıtasını net şekilde ifade etmektedir: Bâtılın kesin izalesi ve hakkın bütün olarak ikamesi.

En özet şekilde söyleyecek olursak, İslam bir egemenlik öğretisidir ve egemenliği Âlemlerin Rabbi Allah’a has kılmaya dayalı bir hayat öğretisi ve nizamıdır. Bu itibarla, başka bir egemenliği meşru görmesi, onun kanatları altında ve onun çizdiği sınırlar dairesinde var olmayı kabullenmesi söz konusu değildir.

Rehberimiz ve önderimiz Rasulullah (a.s.)’ın sîreti de bize bu gerçeği müşahhas olarak ifade etmektedir. Şayet İslam bir egemenlik öğretisi olmasaydı, bâtılı yıkıp hakkın egemenliğini ikame etmeyi amaçlayan bir egemenlik dâvâsı olmasaydı, Rasulullah (a.s.) hicret eden mü’minlerle birlikte Habeşistan’a hicret eder ve “dinini özgürce yaşama” imkânına kavuşurdu.

Hakeza, güneyden ve kuzeyden kimi kabilelerin, kendilerine sığınması yönündeki dâvetine icabet ederdi ve böylece Mekke’de Darun Nedve düzeni eliyle maruz kaldığı zulümlerden kurtulmuş olurdu.

Oysa o, ödediği ve ödeyeceği büyük bedelleri bilerek bunu yapmadı, Mekke’de dâvet ve mücadelesine devam etti. Ta ki, Akabe biatlarına kadar.

Niçin? Çünkü Akabe biatları, zulümden kurtulmak için bir sığınak bulma akitleşmeleri değil, bilakis İslam’ın bir coğrafyada egemen kılınması akitleşmeleriydi. Kısacası, Rasulullah (a.s.) herhangi bir egemenliğe sığınmak gibi bir tercihten titizlikle uzak durdu ve ancak İslam’ın egemenliğini kabullenen bir coğrafya bulduğunda hicret etti.

İşte İslam’ın mahiyeti budur. İslam, bâtıl bir egemenliğin çatısı altında kendisine verilecek var olma hakkına rıza gösterecek bir din değildir, zira egemenliği tahakkuk etmeden İslam’ın bir bütün olarak var olmasından söz edilemez.  

Dolayısıyla bâtıl işleyişler içinde yaşanan değişim, bu değişimin boyutu ve niteliği ne olursa olsun mü’minler için neticede akidevi düzlemde bir anlam ifade etmez.

İşte son 24 yılda çoğu “İslami” çevrenin tam anlamıyla dâvâsız kalması acı gerçeğinin temelinde, İslam’ın yukarıda birkaç paragrafta özetlemeye çalıştığımız niteliğinin/mahiyetinin göz ardı edilmesi ve 28 Şubat süreci ile sonrasındaki AKP dönemini akidevi düzlemde değil, salt gündelik politik düzlemde değerlendirme yanlışı bulunmaktadır.

Düzenin İslam açısından bâtıl oluşu noktasında, yani akidevi mahiyetinde herhangi bir değişim var mıdır? Hayır. Değişen, bâtıl paradigma ve işleyişin usul ve tarz dönüşümünden ibarettir. Olan bitenin tamamı, nihayetinde Fransız jakoben laisizminden Anglo-Sakson laisizmine geçişten ibarettir.

Somut olarak ifade etmek gerekirse, başörtülü öğrenciye bile tahammül edilmeyen bir laiklik uygulamasından, başörtülü bakan, vali, subay ve hâkimi istihdam eden bir laiklik anlayışına geçilmiş oldu.

Allah’ın hükmü gereği başını örten, lakin sorumluluk alanında Allah’ın ölçü ve hükümleriyle değil, batı menşeli laik seküler dünya görüşü ve yasalarla hükmeden başörtülü idareciler…

Hakeza, Allah’ın emri gereği namaz kılan, lakin bulundukları makamlarda Allah’ın hükmüyle değil, insan hevasına dayalı bâtıl yasalarla hükmeden, İslam’ın apaçık şekilde haram kıldığı faiz, kumar (loto, toto, ganyan, piyango, iddaa gibi), içki gibi necasetleri yasal olarak meşru gören/görmek zorunda olan, onlardan alınan vergileri, düzenin “vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” akidesi gereği kutsal olarak nitelemek durumunda olan yöneticiler…

Hal bu iken, “İslami” çevrelerin ekserisinin bu hale râzı geldiği, teberri tutum ve duruşunu terk ettiği ve dolayısıyla dâvâsız kaldığı görülüyor.

Rabbimiz, hayatın tüm alanlarında dinin/egemenliğin yalnız kendisine has kılınmasını emrederken ve ancak Kur’an ahkâmına dayalı bir düzen ve Kur’an ahkâmıyla hükmeden yöneticilerden râzı olacağını bildirirken,[3] bugün yaşadığımız coğrafyada halk kitlelerinin ötesinde “İslami” çevrelerin çoğu dahi, Kur’an’la hükmetmeyen fakat Kur’an okuyan yöneticilere fit olmuş durumdadır.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu yaşanan kırılmanın sebebi nedir?

Yukarıda sebebe dair birkaç kelam etmeye çalışmıştık. Burada daha somut olarak ifade etmek gerekirse, kanaatimce bu durumun temel sebebi, 28 Şubat zulmü karşısında başörtüsünün özelde tesettür ve genelde tevhid bağlamından koparılarak mesele ve gündem edilmesi olmuştur.

Cüz-kül irtibat ve dengesinin kurulmaması sebebiyle, bir anlamda dâvâ “başörtüsü dâvâsı”na indirgenmiş, başörtüsü sorunu da Anglo-Sakson lasizmi çerçevesinde çözüme (aslında maalesef çözülmeye, içinin boşaltılıp aksesuara indirgenmeye) kavuşturulunca söz konusu çevreler dâvâsızlığa düçar olmuştur.

Zira talep edilen “başörtülü olarak okul okuma”nın çok ötesinde iktidar, başörtüsüyle bakan olmayı, vali olmayı mümkün kılmıştır.

Böyle olunca, bâtılın her tür ve tonunun izalesi ve İslam’ın bir hayat nizamı olarak yaşanılan coğrafya ve tüm yeryüzüne egemen kılınması dâvâsı yerine, bu dâvânın ancak alt kısımlarını, cüzlerini teşkil eden insani yardım faaliyetleri, aile eğitim seminerleri gibi neticede sistem içi faaliyetlere denk gelen “dâvâlar” edinildi ve Müslümanların tüm imkânları bu alanlara kanalize edildi.

Neticede de İslam’ın egemenliği dâvâsını tahakkuk ettirmeye matuf İslami mücadelenin yerini giderek, mevcut düzenle sorunu olmayan, düzenin de sorun etmediği “İslami faaliyetler” aldı.

Bu durum bize, bağlamından koparılan herhangi bir değerin anlamından koparılmış olacağı gerçeğini bir kere daha hatırlatıyor.

Tesettür bütününün bir cüzü olan başörtüsünün, öncelikle tesettür ve takva elbisesi (libas’ut-takva)[4] bağlamından ve daha geniş anlamda tevhidi bağlamından koparılarak bir özgürlük mücadelesinin konusu haline getirilmesi, başlı başına bir dâvâ edinilmesi, bugün istikamet bilincini koruyan az sayıdaki çevre dışında, kendilerini İslam dâvâsına nisbet eden çevrelerin çoğunun dâvâsız kalmasının temel sebebini teşkil etmiştir.

Üstelik söz konusu çevreler, bugün başörtüsünün sahada yaygın şekilde tesettür ve takva bağlamından koparılıp aksesuara dönüştürülmesi acı gerçeği karşısında da başörtüsünün iffet ve izzetini savunan bir temsiliyet göstermemekte, gösterememektedirler.

Başörtüsüne yönelik darbeci saldırılara yiğitçe direnmiş olanların, bugün başörtüsü ve genel anlamda tesettürü tahrif eden, içini boşaltarak aksesuara dönüştüren demokratik ifsad karşısında İslami kimlik ve değerleri savunacak bir dirilik göstermediğini/gösteremediğini müşahede ediyoruz.

Tüm bunlar, cahiliyenin tüm çeşit ve tonlarından akidevi teberri bilincini ve hak-bâtıl çatışması mevzilerini terk ederek, bâtıl işleyiş bünyesinde mevzilşer edinmiş olmanın kaçınılmaz ve acı neticeleridir.

Türkiyeli Müslümanlar olarak, son 24 yıla dair çok ciddi ve şümullü bir muhasebeye ve bu muhasebeye dayalı nasuh tevbe sürecine ihtiyacımız vardır.

Makalemizi bu meyanda Rabbimizin bir beyanıyla noktalayalım:

“…Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 24/31)


[1] Bkz: Hud, 11/112

[2] Bkz: Bakara, 2/193; Enfal, 8/39

[3] Bkz: Bakara, 2/213; Nisa, 4/105; Nisa, 4/60; Mâide, 5/ 44, 45, 47, 50 vb ayetler

[4] Bkz: A’raf, 7/31

(Not: Bu makale, Vuslat Dergisi'nin Ağustos ayı "Dava ve Davet Şuuru" özel sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN