GAZZE, GARANTÖRLER VE "BARIŞ KURULLARI"NIN İHANETİNDE KURBAN EDİLİYOR

Mehmed MAKSUT

16-05-2026 17:45


İsrail başta Gazze olmak üzere Lübnan'da her gün yaptığı katliamlarla ateşkesi bozuyor, antlaşmaları çiğniyor. Kassam liderleri başta olmak üzere sivilleri ayrım gözetilmeksizin vuruyor. Garantör devletler ve barış kurulları ise sessizce seyrediyor. En son dün Hamas'ın Gazze komutanlarından "İzzeddin El Haddad" şehadete kavuştu. Onlar şehadete kavuşarak kazanıyor lakin bu garantör devletler ve barış kurullarındaki sözde yöneticiler durdukları yerdeki etkisizliklerini ne zaman görecekler. Bu barış kurullar ve garantörlüklerin bir oyun ve oyalama olduğunu ne zaman anlayacaklar. Bu kurullar zalimleri durdurmuyor, engellemiyorsa zalimin işini kolaylaştırmaktan başka ne işe yarıyor. 

On yıllardır “garantörlük”, “uluslararası toplum”, “barış süreci” gibi kavramlar etrafında kurulan diplomatik söylemler, Gazze’nin yıkılan evleri ve Kudüs’ün mahzun sokakları karşısında çoğu zaman büyük bir sessizliğe dönüşmüştür. 

Bugün Filistin davasında en çok hissedilen şeylerden biri, garantör olarak ortaya çıkan güçlerin acziyeti ve iradesizliğidir. Bu acziyet, iradesizlik artık ihanet boyutuna ulaşmıştır. Filistin meselesi yıllardır “barış”, “çözüm”, “müzakere” ve “uluslararası diplomasi” başlıkları altında konuşuluyor. Dünyanın farklı merkezlerinde sayısız zirve düzenlendi, barış kurulları oluşturuldu, deklarasyonlar yayımlandı. Fakat bütün bu diplomatik görüntüye ve gürültüye rağmen Gazze yanmaya, Kudüs kuşatılmaya ve Filistin halkı yalnız bırakılmaya devam etti. İşte tam burada insanın zihninde ağır sorular beliriyor:

Barış adına kurulan yapılar gerçekten adalet mi arıyor, yoksa zulmü yönetilebilir hâle mi getiriyor? Bu kurullar katliama sessiz ortaklar mı katıyor? Katliamları sessiz hale mi getiriyor? Halkın tepkisini mi minimize ediyor? Bu kurullarla direnen yapılar ikilem içine hapsedilerek işgal kolaylaştırılıyor mu? 

Oysa ki Birleşmiş Milletler kararları onlarca yıldır raflarda bekliyor. İnsan hakları bildirileri kâğıt üzerinde kalıyor. İslam işbirliği teşkilatının kınamaları zalimleri cesaretlendiriyor. Uluslararası hukuk, insan hakları, demokrasi söylemleri cürümleri ve cinayetleri gölgeliyor. Büyük devletler, “denge politikası” adı altında zulüm ile mazlum arasında tarafsız görünmeye çalışıyor. Oysa zulüm karşısında tarafsızlık, zalimin yükünü hafifletmekten başka bir işe yaramıyor. 

Bugün barış kurullarının güven kaybetmesinin temel nedenleri; barış söylemleriyle işgallerin devam etmesi, zulümlerin engellenememesi, işgalin kolaylaştırılmasıdır. Barış kurulları adaletten uzaklaşıp zalimlere hizmet etmektedir. Gerçek barış, zulmü görmezden gelerek kurulamaz. Gerçek barış zalimle mazlumu eşiyleyemez. Gerçek barış adaleti sağlamak için bedel ödemeyi gerektirir. Adaletin olmadığı yerde ateşkes olabilir; fakat kalıcı huzur ve barış olmaz. Filistin halkı yıllardır bunu yaşayarak görüyor.

Barış kurullarının en büyük sorunu, çoğu zaman hakikati değil dengeleri korumaya çalışmalarıdır. Mazlum ile zalimi aynı masaya “eşit taraflar” gibi oturtan anlayış, adalet ve güven  duygusunu zedelemektedir. Çünkü işgal ile direnişi aynı cümlede nötrleştirmek, hakikatin üzerini diplomatik bir sisle örtmektir. 

Filistin’de yaşanan acılar karşısında birçok kurul yalnızca “itidal çağrısı” yaparken, işgalin kök sebeplerine dokunmaktan kaçınmaktadır. Bunun da en temel sebebi barış kurullarındaki siyasal aktörlerin bu işgalci yapılarla kurdukları örtülü ilişkilerdir. 

Filistin halkı bombalar altında yaşam mücadelesi verirken, birçok garantör ülke yalnızca kaygı bildiren açıklamalarla yetiniyor. İran, Yemen, Hizbullah dışında kimse soylu bir duruş ve direniş sergilemediği gibi direniş cephesinde yer alanlar garantör devletler tarafından adeta sorunun kaynağı gibi lanse ediliyor. Direnmek tek ve asıl çözüm iken teslimiyeti birileri hala pazarlamaya çalışıyor. 

Asıl trajedi ise İslam dünyasının cehaleti, sömürüye müsaitligi ve parçalanmışlığıdır. Kudüs, ümmetin ortak emaneti olmasına rağmen siyasi çıkarlar, mezhepsel hesaplar, bölgesel rekabetler, tarihsel ihtilaflar, milli menfaatler Filistin meselesini ortak bir direniş bilincinden uzaklaştırmıştır. 

Ekonomik gücü olanlar sessiz, askeri gücü olanlar çekingen, diplomatik gücü olanlar ise etkisiz kalmaktadır. Böylece Filistin halkı çoğu zaman yalnız bırakılmış hissine sürüklenmektedir. Bu yalnızlık hissi sadece bugün Filistin için de aslında gelecekte Amerika emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı çıkacak olan tüm halklar için bir akibettir. 

Bugün garantörlük iddiasında bulunan yapıların en büyük açmazı; ahlaki, siyasi ve askeri bir irade ortaya koyamamalarıdır. Bedel ödememek için sürekli manevra yapmak, topu taca atmak devlet aklı değildir. Korkaklıklarını  ve ihanetlerini siyasi ifadelerle gizlemekten, geçiştirmekten artık vazgeçmeliler. İşgalcilerle her türlü ilişkiyi sürdürenler işgalcilerin planlarında ancak oyuncu olabilirler. Garantörlük yalnızca anlaşma imzalamak değildir; mazlumun hakkını koruma, zalime eliyle, diliyle, gücüyle ve imkanlarıyla dur diyebilme cesareti gösterebilmektir. Güçlü devletlerin çıkar merkezli politikaları, insan hakları söylemlerinin samimiyetini tartışmalı hâle getirmiştir.

Bunlarla birlikte Filistin davası, yalnızca devletlerin omzuna bırakılacak bir mesele değildir. Halkların vicdanı, gençlerin direniş bilinci, kalemlerin hakikati haykırması ve meydanlarda yükselen dayanışma ruhu da bu davanın önemli bir parçasıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki bazen halkların vicdanı, devletlerin diplomatik hesaplarından daha güçlüdür. Bugün Avrupa başta olmak üzere bir çok ülkede vicdanlı halklar hareket halindedir. Hakkını teslim etmek lazım ki Avrupa'daki vicdan ayaklanması Ortadoğu'daki halklardan daha etkin ve daha istikrarlı bir şekilde direnmektedir. 

Filistinde yaşanan zulümler büyük bir sorgulama safhasını dünya özelinde açmakta, batının değerlerini sorgulatmaktadır. Bugün yaşananlar karşısında şu soruyu sormalıyız?

“Adalet gerçekten evrensel bir değer mi, yoksa güçlülerin çıkarına göre değişen ve hizmet eden bir slogan mı?” 

Bu soru yalnızca siyasetin değil, insanlığın da aynasıdır. Gazze’nin enkazı altında sadece insanlar değil; uluslararası sistemin ahlaki itibarı da kalmaktadır.

Yine de umut tamamen tükenmiş değildir. Dünyanın birçok yerinde vicdan sahibi insanlar, akademisyenler, gazeteciler ve gençler Filistin için ses yükseltmeye devam ediyor. Bu durum bize şunu gösteriyor: Resmî kurumlar susabilir, ama halkların vicdanı tamamen susturulamaz.

Filistin davası bugün sadece bir halkın özgürlük mücadelesi değil; insanlığın ahlaki samimiyet sınavıdır. Ve tarih, yalnızca konuşanları değil, susanları da yazacaktır. Aliya İzzetbegoviçin ifadesiyle "Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır."

Çocukların öldüğü, şehirlerin yıkıldığı, hastanelerin hedef alındığı bir ortamda yalnızca diplomatik nezaket dili kullanmak, vicdanı felce uğratır. "Tarafsızlık namussuzluktur" diyen Cemil Meriç'ten ilham alarak tarafsızlık söylemi bugün zalime destek vermenin, mazlumu yalnız bırakmanın adıdır.

Müslümanlar olarak "Gazze ve Kudüs" bizim için büyük bir imkan ve imtihan olarak duruyor. Ya imkanı iyi değerlendirip imtihanımızı kolaylaştıracağız ya da imtihanı kaybedip en önemli direnme imkanımızı kaybedeceğiz.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN