DÂVET VE TEBLİĞDEKİ ZAAFLARIMIZ

Ahmed KALKAN

07-07-2012 10:16


Dâvet Ederken Takınmamız Gereken 50 Usûl

Sâlih Amel - Hasenât

Allah’ın kullarının hayrı için kullarının yapmalarını emrettiği faydalı ameller iki ana kategoride ifadelendirilir: 1) Hasenât (Güzel davranışlar), 2) Sâlihât (Sâlih ameller). Bu iki grup davranışın en belirgin farkları, biri bireysel, diğeri toplumsal ıslahı hedef edinmeleridir. Kişinin kendini ıslah eden güzel davranışlara hasenât denilir. Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen sâlihan”) “sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı olduğu, imana uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının yanında, esas olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar” anlamında kullanılır. Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve zekât vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler, kişinin kendisi ile Rabbi arasındaki yakınlığı oluşturmayı hedeflediği, kişinin kendini ıslah etmesine yönelik bireysel görevler olduğu için Kur’an tarafından “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır (11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277). Hasenât olan namaz, şeytanı kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken; topluma tevhidi ilan ettiği için sâlih amel olan ezan şeytanı ezan sesinin duyulmayacağı yere kadar kaçırıp uzaklaştırır (Buhari, Ezan 4, Amel fi's-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89). Fakat hasenât, sosyal amaçları gerçekleşince, o görevi yaparken ideal anlamda ve toplumun hayrı da gözetilecek şekilde icrâ edildiğinde “sâlihât” vasfını da kazanır. Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin formülünü sunar (Krş. 107/5). Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak (29/Ankebût, 45) şuurda olması, o hasenâtı sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.) namazı gibi. Onun namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale eden bir namazdır: “Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı veya mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?” (11/Hûd, 87)

Hasenâtâ bir’e on vaad edilirken (6/En’âm, 160), sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir: “Men câe bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe bi’s-seyyieti felâ yüczâ illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn” (6/En’âm, 160); “İllâllezzîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn” (95/Tîn, 6); “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtin tecrî min tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr.” (85/Burûc, 11)

Hasenât sahipleri, seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât sahiplerinin seyyiâtını Allah hasenâta tebdil etmekle (günahlarını sevaba çevirmekle) onları onurlandırır: “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât” (11/Hûd, 114). Toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını ıslaha çevirme gayreti, benzeri olan en güzel ödüle insanı ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını iyilik ve sevaba çevirir. “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât” (25/Furkan, 70); Sâlih amel, insanı meleklerle yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih amel sahibi, canlıların en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh” (98/Beyyine, 7). Hz. Peygamber’e nispet edilen “Bir saatlik (Allah’ın hükmüyle hükmedilen) âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.” (Taberânî, el-Kebîr) hadisi, sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir okumadır.

İşte, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, toplumsal yönünden dolayı en önemli sâlih amellerden biridir. Bu görev, şeytanı uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/askeri yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü varsa, Kur’an ve sünnet, davet ve tebliğ de denilen bu görevin yapılış usûllerini belirtir. Kur’an ve Sünnetten bu görevin usûlünü 50 madde olarak çıkardım. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum:   

Dâvetin 50 Usûlü

“(İnsanları) Allah'a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?  İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” (41/Fussılet, 33-35) “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” (16/Nahl, 125)  Bu âyetlerden yola çıkarak, güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:

  • Allah'a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza değil; insanları Allah'a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır. Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin sebeplerinden biri de budur.Özetle; insanları bir cemaate, derneğe, kuruluşa çağırmayıp Allah’a dâvet etmek gerekir.    
  • Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili, beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.   
  • “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah'a teslimiyet, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar gözetmemek gerekir. Bir cemaat mensûbu, bir klik, grup olarak değil; “müslüman” olarak tebliğ yapmak; sadece bu kimlikle muhâtabın karşısında olmak gerekir.

Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:

  • Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”  (Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120)
  • Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722) “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947)
  • Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler,
  • Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz:
  • Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik ile karşılık verilmelidir.
  • Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
  • Sabırlı ve hayırlı olmak;  Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,   
  • Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
  • Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille, yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak,  nefret ettirmemek, bıktırmamak, alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan, nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan, mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır. 
  • En güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine, onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında belîğ/tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63);“Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.” (4/Nisâ, 148); “Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah'a söverler.” (6/En’âm, 108).  
  • Usûl ve üslûp konusunda dikkat edilecek hususlardan biri de, eleştirip yasakladığımız münkerin yerine hayırlı bir seçenek, yani alternatif sunmaktır.  Alternatif sunma: Meşhur hadisi bilirsiniz:“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin/buğzetsin (onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”(Müslim, İman 78). Bu hadiste "münkerin eleştirilmesi" veya "kaldırılması" değil; değiştirilmesi emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme, yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir. Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur; bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
  • Yasaklardaki câzibe, fıtrata daha câzip gelecek şeyle değiştirilmelidir. Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan çocuklara benzetmek mümkündür. Çocuk, çocukluk edip eline kendisine zarar verecek bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa, onu gören adam, onu zorla almaya çalışır, ya da kızarak bağırıp çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez, vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa, çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve şekere koşacaktır. Dâvetçi de münker işleyen çocuk akıllı kimselere böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin. Yasaklardaki câzibe, fıtrî bir câzip şeyle değiştirilmeli, önündeki engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak gerekiyor. Muhâtap; örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını istiyor.
  • Tevhidi her konuda önceliklemek, muhâtabın yanlış fikir, inanç ve amellerini tevhid’le bağlantılı olarak eleştirip alternatif çözümler üretmeye çabalamak ve insanları bu hayırlara çağırmak; Nebevî metodu bağlayıcı kabul etmek gerekir. 
  • Fıkhî ve mezhebî konulardaki farklılıkları, yanlış olarak değerlendirip onları düzeltmeye kalkmak, ihtilafları kaşımak, göreceli ve zannî doğruları mutlak doğru gibi tartışmasız kabul edip insanları bunlara çağırmak tümüyle yanlıştır.     
  • Kötülüğü, elle, dille ve kalple değiştirmeye çalışmak. Müslim’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulur: “Sizden kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”(Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20)

Bu hadiste bir kötülüğün değiştirilmesi, “Sizden biriniz…” denilerek bütün mü’minlere görev olarak verilmiştir. Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise bunda tüm müslümanlar ortaktır.

Böyle olduğu halde, Müslüman halkın çoğunluğu bu görevlerini yapmamaktadır. Hele emretmek ve yasaklamak kavramlarına uygun, yaptırımı olan bir emir ve yasaklama olmamakta ve yine

  •  Güç yetiyorsa elle müdahale, daha zayıf konumda ise dille müdâhale, en zayıf bir imanın gereği: Dille kötülüğü değiştirmeye çalışmak… “Kötülüğü el ile değiştirmek” demek; ona fiilî müdâhalede bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu durum ve konum bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa bunu dili ile söyleyerekyapmalı, büyük fitnelere sebep olmamalıdır.
  • Bir tehlike, yani kargaşa ve fitne olacaksa “kalbiyle onu değiştirsin; o şeyden tiksinsinve uzak dursun” denilmekle tebliğ ve ikaz zaman ve zemine göre ayarlanmalıdır.

Elle değiştirmek güçlü iman sahiplerinin gücünü göstermesi, çoğunlukla devlete sahip olmakla uygulanabilir. Dille de o konunun hükmünü, delilini bilerek karşı çıkmayı gerektirir; çoğunlukla âlimlerin görevidir. Kalple değiştirmek de halkın… Bunlar, sınırları belli olan hususlar değil, bir usûl ve tanzim olarak tavsiyedir. Kendinde elle müdahale imkânı gören veya kendi emrindekilere karşı güçlü konumunda olan her mü’min, eliyle kötülüğü değiştirme mücadelesi vermeli, kötülüğün kötülük olduğunu bilen insan, gücü yetiyorsa diliyle o kötülüğe karşı çıkıp onu yasaklayabilmelidir.      

  • Herkes Çobandır, Kendisine Emanet Edilenlerden Sorumludur. Hadisin devamında: “Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına karşı, bu konuda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir gerekliliktir.
  • En faziletli cihad, tâğutî yönetimlere karşı hakkın haykırılmasıdır. Yöneticileri tevhide, Allah’ın indirdiği Kitabı uygulamaya çağırmaktır. “Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli sözü, hakkı haykırmaktır.”(Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey'at 37; Nesâî, Bey'at 37)

Bu hadis-i şerifte belirtildiği gibi, zâlim idarecilere de hakkı götürmek, onları İslâmî inanç ve amellere çağırmak, özellikle âlimlerin, dâvâ adamı muvahhidlerin görevidir. Bu görevin de günümüzde az da olsa yapıldığını söylemek mümkün değildir. Kendi halinde gariban ve câhil vatandaşlara bazı uyarılarda bulunup bireylerin bazı günahlarına karşı çıkmakla emr-i bi’l-ma’ruf görevi hakkıyla yerine getirilmiş olmaz. Cihadın en büyüğü ve en faziletlisi kabul edilen zâlim sultana-/yöneticiye hak kelimesini haykırmayı ihmal ederek, bataklık büyütülürken tek tek sinekleri avlamakla sivrisinekle mücadele ettiğini zannedip aldanmak gibidir. Düzen, devamlı şirk ve fesat mikrobu üreten tâğutî bir düzendir; anaç ve doğurgan bir ifsad ve isyan ideolojisinin hayata geçirilmesidir.  Zulmü tüm toplumu kuşatacak boyutta olan, kendisi sayesinde şirkin, küfrün eğitim kurumlarıyla, televizyon kanalları ve internet siteleriyle, ekonomi ve hukuk görüşüyle, özetle Allah’a isyanı içeren yasalarıyla, şirki topluma dayatan baskılarıyla bu düzene tavır almadan emr-i bi’l-ma’ruf yapılmış sayılmaz. 

  • Dâvet ve tebliğin, toplumun her kesimine götürülmesi gerekir. İnsanlara ırk ayrımı, kültür, makam, zenginlik gibi dünyevî herhangi bir farklılığın tevhidî dâvete engel teşkil etmemesi: Roman vatandaşlar, yalın ayaklar gibi müstaz’af kimselerin; ayakkabı boyacısı, işportacı, çöp ve hurda toplayıcısı gibi işler yapan garibanlara dâvânın götürülüp davet ilişkilerinin önemsiz görülüp ihmal edilmesi
  • Toplumda bazı özellikleriyle öne çıkan başkan, âlim, cemaat ve kanaat önderlerinin vahdeti fazla önemsemeyen tavırları, isteksizlikleri, bencillikleri
  • Dâvet ederken karşımızdaki kişinin inancını, davranışlarını, konuşmalarını bilerek, onun kültür ve anlayışına uygun bir davet gerçekleştirmek, en son söylenecek sözü en başta söylemek gibi, muhatabın kaldıramayacağı üst derece sorumluluk isteyen konuları uygun zamana ertelemek,
  • Kızıp bağırarak bir sonuç alınamayacağı, tartışmaların hayırla neticelenme ihtimalinin pek olmadığı,
  • Dâvetçilerin, muhâtabı kendi gruplarına davet etmeleri, kendi yanındakiyle övünmeleri (30/Rûm, 32), şahsî yorum ve beşerî görüşlere davet ve onları dinleştirme, başkanlık, liderlik ve makam hırsı; şahıslara, mezheplere ve gruplara bağlılıkta taassup; ülke, bölge, parti, cemaat ve önder (Hâlbuki, Allah’a davet etmeleri, ıslah edici davranmaları ve sadece müslüman kimliğini kabullenmeleri gerekmektedir -bk. 41/Fussılet, 33-).
  • Grup liderlerini ümmetin lideri gibi görme yanlışı: Liderlerin bey’at ve ahit almaya kendilerini yetkili görmeleri bugünkü şartlarda büyük yanlışlıktır. Lider sultası, liderleri karizmatik hale getirmek (şeyh uçmaz, müritler onu uçurur vb. anlayışla liderleri yüceltmek), yani hocaya, âlime, başkana itaatin Allah’a itaat gibi olduğu vurgusu, sanki âyetler kendi gruplarını, metodlarını ve âlimlerini övmek için inmiş gibi yapmak,  
  •  Ilımlı İslâm anlayışına, ulusal simge ve kutsalların kabulüne dâvet, câhiliyye dâvetidir, bunlardan kaçınmak gerekir. Ümmeti, hilâfeti, İslâmî değişim ve dönüşümü, İslâm devletini, vahdeti önemsememek,
  • Aranan ama aramayan, beklenen ama beklemeyen, fildişi kulelerine çekildiği için ayağına gidilen şahıs olmamak: Vahdeti ve katılımı kendi cemaatine iştirak şeklinde anlamak, “işte lider, işte cemaat! Ne duruyorsunuz, vahdet istiyorsanız bize katılın!” diye kendisine ve cemaatine çağırmak,
  • Dinlerarası değil, cemaatler arası, ümmetarası diyalogu hayata geçirmek: Farklı kesimden Müslümanlar ve cemaatler arası ziyaretleşmenin de, ileriki muhtemel bir dâvet için altyapı oluşturmaya çalışmak.
  • Diğer cemaat ve gruplardan kendi cemaatine adam kapmaya, adam çalmaya çalışmamak. Dâveti, kendi grubu için yapmak.
  • Dâvetçinin ahlâkî zaafları:  Nefisle mağrur olup kibirlenme; düşünce ve görüşte kendini beğenme, bencillik, muhâtapları itham etme, özellikle haksız tekfir ve haksız teslim; yani modern hâricîlik ve çağdaş mürcie.   
  • Kaba, katı kalpli, nefret ettirici, bıktırıcı, yıkıcı, alaycı olmamak: Bazen dâvetçiler tarafından bile daha çok da münâkaşa ortamında, güzel olmayan söz ve tavırlar, muhatabın da kışkırtmasıyla ortaya dökülebilmektedir. Bu gibi kaba söz ve davranışlar, muhâtaplarımızın bizden uzaklaşmasına, yakınımızdakilerin de etrafımızdan dağılmasına sebep olacaktır:“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et.” (3/Âl-i İmrân, 159)
  • İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır. Bu, mü’min olmanın şiarıdır. Hakkın zıddı bâtıl, doğrunun zıddı yalandır. Her hak söz, aynı zamanda doğru ve her doğru da haktır; tıpkı her bâtılın yalan ve her yalanın da bâtıl olduğu gibi.Mü’min, emin/güvenilir olan kimse demektir. Hakkı haykıran ve doğruyu dile getiren tüm peygamberler ve onların vârisleri bu bedeli horlanma, hakarete uğrama, alaya alınma, işkence görme, sürülme, hapse atılma ve öldürülme biçiminde ödemişler ve bugün de ödemeye devam etmektedirler. Değil hakkı, bâtılı söylemenin dahi bir bedeli varken; hakkı haykırmanın bir bedeli olmasın mı? Söylediğiniz hakikat, ne kadar büyük ve önemliyse ödeyeceğiniz bedel de o oranda büyük olacaktır. Tarih boyunca tüm zâlim yöneticilerin gazabını, kendilerine hakkı ve doğruyu söyleyenler celbetmiştir. Bu gerçeği Hz. Peygamber şöyle dile getirir: “Cihadın en erdemlisi, zâlim yöneticiye hakkı haykırmaktır.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce)
  • Doğruyu doğru bir zaman ve zeminde doğru bir üslûpla dosdoğru şekilde gündemleştirmek gerekir. “Ve kûlû kavlen ma’rûfâ: Münâsip bir biçimde konuşunuz.” (4/Nisâ, 5, 8). Âyette geçen “ma’rûf” iyi, güzel ve münasip anlamlarına gelir. Bu ifade, âyette karı-koca ilişkileri bağlamında yer almaktadır. İster karı-koca ilişkileri, ister diğer tüm insanî ilişkilerde, konuşma stili, argümanlar ve sözcükler olaydan olaya, yerden yere ve zamandan zamana değişiklik arzedebilirler ve arzetmelidirler de. Aslolan amaca ulaşmaktır. Hakikat tek, lâkin bir hakikati anlatmanın yolu ve yordamı tek değildir. Bazı insanların hadis diye naklettiği, fakat hadis olmayan “İnsanlara akıllarının alacağı şekilde konuşun” sözü, aslında bir gerçeğin ifadesidir. Sadece söylediğinizin doğru olması yetmez. Eğer sözünüzün hedefini bulmasını istiyorsanız doğruyu, doğru bir zaman ve zeminde, doğru bir üslûpla söylemek zorundasınız. İşte, âyette “ma’rûf” olarak geçen ve “münasip” diye çevirdiğimiz şey de budur.                
  • Gönüllere hitap etmek, etkileyici şekilde dâvet gerekir. “Ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîğâ: Ve onlara kendi konumları hakkında detaylıca konuş; tesirli söz söyle.” (4/Nisâ, 63). Âyetteki “fî enfusihim” ifadesi, söylenecek sözün özbenliklerine etki edebilecek söz olmasını da telmih etmektedir. Dudaktan çıkan sözün varacağı yer, kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhâtabın gönlü olacaktır. Âyetin esas vurguladığı şey, dâvete muhatap olan insanın ilgisini yine insana, yani kendi gerçeğine çekmektir. Kendi gerçeğini görmeyen biri, kendisiyle değil; hep “başkaları”yla, hep “onlar”la ilgilenecektir. Kendisini sürekli ilgi odağından uzak tutan kimseler, verilen hiçbir nasihati üzerlerine almazlar, hiçbir dâvetin muhatabı yerine kendilerini koymazlar. Dolayısıyla onlar öğüt almaz, söz dinlemez ve hallerini düzeltmezler. İşte onlar kör, sağır ve dilsiz biri gibidirler.
  • Yumuşak bir üslûp, tatlı bir mesaj, kibar ve nâzik bir tavır: “Fe kûlâ lehû kavlen leyyinâ: Ona yumuşak bir üslûpla söyleyin.” (20/Tâhâ, 44) Bu İlâhî uyarı, Firavun’u uyarmakla görevlendirilen Hz. Mûsâ ve Hârun’a yapılıyordu. Aslolan İslâm’ı insana taşımaksa, bu uğurda meşrû olan her yöntem denenmeliydi. Bunların başında da tatlı dil ve güler yüz geliyordu. Hz. Mûsâ ve Hârun’a bu İlâhî tâlimat verildiğinde Firavun henüz dâvete muhatap olmamış bir “câhil” idi. İçinde bulunduğu küfür, bir “küfr-i inâdî” değil; bir “küfr-i cehlî” idi. Onun dâvet karşısındaki tavrı netleşip küfründe direndikçe sözkonusu peygamberlerin ona karşı takındıkları üslûp da doğal olarak değişmişti. Günümüzde müslüman kardeşine bir doğruyu ileten, hatada gördüğü bir kardeşini uyaran kimi müslümanların takındığı üslûp, Firavun’a dahi takınılmayacak kadar nefret ettirici ve gaddarca olabilmektedir. Ünlüdür, Abbâsi halifesi Hârun Reşid’in, kendisini çok uygunsuz bir üslûpla uyaran bir nasihatçiye Tâhâ sûresinin yukarıda geçen âyetini kastederek şöyle dediği rivâyet edilir: “Yavaş ol! Allah senden daha hayırlısını (Hz. Mûsâ ve Hârun) benden daha şerlisine (Firavun) gönderirken yumuşak konuşmasını emretti.”
  • İnsanlara güzel söz söylemek:“Ve kûlû linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.” (2/Bakara, 83) “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.” (17/İsrâ, 53)
  • Sözlerin en güzeli olan Kitap’ta “en güzel söz” diye tanımlanan şey: “Allah’a Dâvet”tir. Bu güzel şeyin güzel bir usûl ve üslûbu da yine Kur’an ve Sünnetten çıkarılabilir. Kur’an’ın üslûbu, bir dâvetçi/tebliğci, yani gönül fâtihi için bulunmaz bir hazinedir. Kur’anî dâvet üslûbundan çıkaracağımız birçok ilke vardır. Nebevî hareket de canlı Kur’an olmanın ve en güzel hatip olmanın yolunu gösterir. Kur’an ve Sünnetin bu konuda bazı özelliklerini aşağıda göreceğiz. 
  • Kısa, veciz konuşmak, bıktırmamak: Kur’anî dâvet üslûbunda muhatabın dikkatini dağıtacak yersiz ayrıntılara girilmez. Söylenmek istenilen hakikat, doğrudan ve mümkün olan en az kelimeyle (îcaz) muhataba aktarılır.
  • Kur’an, muhatabının dikkatini dağıtmamak için genellikle somut isimler, tarihler ve mekânlar üzerinde durmaz. Kur’an’da müşahhas/somut olarak indiği dönemin mü’minlerinden yalnızca Hz. Zeyd bin Sâbit’in adı, kâfirlerden ise yalnızca Peygamber’in amcası Ebû Leheb’in adı geçer. Bunun dışında Kur’an, hep isme değil; eyleme vurgu yapar. Hatta tarihî kıssalarda kullanılan “nemrut”, “firavun” gibi isimler dahi özel isim değil; “sultan, kral, başkan, han, hakan” gibi cins isimlerdir. Çünkü isimler ayırır, ihtilâfı çoğaltır ve dikkatleri dağıtır. Tarihsel mekânlar, insanlar ve zamanları öne çıkarmak dikkatleri dağıtırdı ki, çağlarüstü bir mesaj olan Kur’an buna meydan vermemiştir.
  • Sayı, Tarih vermek gibi sınırlayıcı hususlara dayanmaz. Ender durumlar dışında Kur’an rakam da vermez. Bütün bunlar, Kur’an’ın evrensel olması ve bütün zamanlarda uygulanabilecek genel hükümler çıkartılabilecek mucizevi özelliğidir. Örneğin cehennem kapıcılarının sayısı konusunda “üzerinde on dokuz vardır.” (74/Müddessir, 30) âyetiyle rakam verir ve ardından şöyle ilginç bir uyarıda bulunur: “...Biz onların sayısını bir fitne kıldık.” (74/Müddessir, 31) Bu fitnenin nasıl bir sınav olduğunu da 19’culuk akımıyla hepimiz bir kez daha öğrenmiş oluruz.
  • Kur’an nefy ve isbat yöntemini çok kullanır. Nefy kötüyü, bâtılı ve yalanı boşa çıkarma; isbat ise iyiyi, hakkı ve doğruyu onun yerine getirme işlemidir. Bunun en güzel örneği kelime-i tevhiddir. Kur’an’da “lâ ilâhe illâ hû” formunda geçer (2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmran, 2, 618; 4/Nisâ, 87...).Lâ ilâhe:Hiçbir ilâh yoktur”  nefydir ve enkazı temizler;  “illâllah: Yalnızca Allah vardır” isbattır ve yanlışın enkazının yerine doğruyu bina eder. Bu Kur’anî üslûp, bir fikri muhataba aktarmanın en güzel ve en tutarlı yöntemidir. Önce yanlışın yanlışlığını tespit edip onu gasbettiği doğrunun makamından indirmek; sonra da oraya zaten oranın hakiki sahibi olan doğruyu çıkarmak.
  • Kur’an bir hakikati muhatabına aktarırken onu üç zamana birden götürür: Hal, mâzi ve istikbal. Medenî hal ya da beşerî münasebetle ilgili bir âyetin birden bire halden istikbale geçip âhireti hatırlatması Kur’an’da çok sık rastlanılan bir özelliktir. Bu şekilde insan, duygu ve düşünce dünyasında üç zamanı birden yaşar; zihni, düşüncenin ufuklarına kanat çırpar; yüreği, fırıl fırıl dönen bir radar gibi hal, mâzi ve istikbal arasında döner durur. Bu üslûp insanı ışık hızının dahi topuğuna ulaşamadığı bir hızla zaman-mekân yolculuğuna çıkarır. Ve hatta öyle bir an gelir ki artık ne zaman kalır ne mekân. İşte bu ruh hali Kur’an’ın insanda uyandırmaya çalıştığı ruh halinin en Yüce basamağıdır. O hal, O’nu kendine şah damarından daha yakın hissetme halidir; o hal, evrensel insan olma halidir; o hal, aynı anda hem hal hem bitimsiz bir mâzi ve hem de ebedî bir istikbal olma halidir.
  • Kur’an, şiire ve şaire meydan okuyan bir metin olarak tüm söz sanatlarını en usta bir biçimde kullanır. O bir şiir değildir, bu kesin; o şiirin çok fevkinde bir şeydir. Onda her türlü mecaz, teşbih, istiâreye rastlamak mümkündür. Onda mecaz olmadığını iddia etmek onu yüceltmez. Belki tersine, bilmeden ona karşı yapılmış bir haksızlık demeye gelir. Onda mecaz, teşbih ve istiâre gibi söz sanatlarının olması onun muhkemliğine bir zaaf getirmez ve kimse tarafından da böyle yorumlanamaz. O söz sanatlarını mesajın gerçekliğini zayıflatmak amacıyla değil; mesajı aracı kıldığı dilin tüm imkânlarını kullanarak muhatabına daha kolay ulaştırmak amacıyla istihdam eder.
  • Rasûlullah ve Güzel Söz: Ahlâkı Kur’an olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi. O, söyleyeceğini deve çobanından devlet başkanına, dâvete muhatap olan her insanın anlayabileceği bir dille ve sadelikte söylerdi. “Onlar ki sözün tümünü dinlerler, en güzeline uyarlar.” (39/Zümer, 18) âyeti onda ahlâk halini almıştı. Sözü olan herkesi dinlediği için müşrikler ona “kulak” lakabını takmışlardı (9/Tevbe, 61).
  • Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için dinleme sorumluluğunu yerine getirmesi şarttır. Bu ahlâkî sorumluluk günümüz insanının en büyük eksikliğidir. Yapılan bir bilimsel araştırmada karşılıklı konuşan insanların birbirlerinin söylediklerinin % 65’ini dinlemediği ortaya çıkmıştır. Dinlemesini bilmeyenin dinlenmek istemeye hakkı yoktur. Peygamber’in ahlâkı bunun en ideal örneğidir.
  • Hz. Peygamber’in dâvet üslûbu, ilkelerden tâviz vermeyen fakat olguları da gören bir üslûptur. Rasûlullah, etrafındaki insanları terbiye ederken oldukça sevecen ve şefkatli davranır, onların hatalarını kendilerini kırmadan düzeltirdi (Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 144 vd.)
  • Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir (55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4). Bunlar nimet ve emanettir. Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim, 4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır. Meselâ Kürtler hem anadilleri olan Kürtçeyi ve hem de içinde bulundukları daha büyük toplumun dili Türkçeyi çok iyi bilmek ve ortamın gerektiğine göre o dili tercih etmek zorundadır. 
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN