HAC İBADETİ VE BİZE KAZANDIRDIĞI HASLETLER -III-

Nihat GÜÇ

26-09-2023 12:15


Müslümanlar arasındaki ahengi sağlayan diğer bir nokta, dildir. Her Müslümanın namaz kılması farz olduğu gibi namazda Kur’an’dan birkaç ayet okuması da farzdır. Bu durum her Müslümanın Arapça birkaç ayeti ezbere bilmesini de kaçınılmaz kılmaktadır. Çünkü okunması gereken ayetler Arapçadır.  

Kur’an Arapça, hadisler Arapça, fıkıh kitaplarımız Arapça, ilk dönem dini kitaplarımızın tamamı Arapça kaleme alınmıştır. Dinimizi kaynağından okumak isteyen kişilerin bilmesi gereken yegane dil, Arapça’dır. O halde Arapça dünya Müslümanlarının ortak dilidir. Buradan baktığımız vakit, dünya Müslümanlarının anlaşmak ve iletişime geçmek için kullanmaları gereken ortak dil Arapça olmak zorundadır. 

Bir Türk’ün bilmesi gereken ikinci dil nasıl ki Arapça olmalı ise, bir Kürt’ün, bir İngiliz’in, bir Hindistan’lının, bir Çin’linin, bir Afrika’lının, bir Macar’ın, bir Alman’ın bilmesi gereken ikinci dil de Arapça olmalıdır. Çünkü aynı safta durup ibadet ederlerken aynı kitabı okumaktadırlar. Aynı ezanla ayağa kalkmaktadırlar. “Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.” (Zuhruf/2-3) Diğer bir ayeti Kerimede de bu konuyu; “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf/2) şeklinde dile getirilmektedir.

Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti ne yazık ki Arapça’dan yoksun bir hayat yaşamaktadırlar. Bu da Kur’an’dan yoksun, okuduklarını bilememenin en bariz göstergesi olmaktadır. 

Dünya Müslümanlarıyla konuşmak istediğiniz vakit İngilizce konuşmaya başlıyor olmalarını henüz anlayabilmiş, kavrayabilmiş ve hazmedebilmiş değilim. Kendi dinlerinin dilleri olan Arapça’yı bilmiyor olmalarına şahitlik yapmaktan ıslanıyor gözlerim, dağlanıyor yüreğim. Bu olaya farklı bir pencereden sarfınazar ettiğimiz vakit karşımıza dünya Müslümanlarının yüzyıllardır sömürülmüş olduklarının en bariz göstergesi olmaktadır.

Allah’ın evinin yanıbaşında dünyanın hemen her yerinden akın akın gelen farklı renkten insanlar, Arapça okunan ayetler eşliğinde ibadetlerini huzur içinde yaptıklarına şahit olabilirsiniz. Cuma ve bayram günleri okunan hutbelerden, kulak misafiri olmalarının dışında, dile getirilenlerden bihaber ibadetlerini ifa etmeye çalışıyor olmaları ne kadar da acı değil midir? Okunan Arapça hutbeyi anlamıyorlar Müslümanlar. 

Dünya Müslümanlarının kendi aralarında yapmaları gereken iletişimi Arapça üzerinden düzgün ve özgün bir şekilde yapamamaları, onların bilgisizliklerinden ya da akılları basmıyor olmalarından mütevellit bir durum değil elbet. Hacc ibadetlerini ifa etmek üzere binlerce kilometre uzaklardan kalkarak buraya kadar gelmiş Müslümanların ortak yanları anadillerinin yanında başka bir dili de konuşabiliyor olmalarıdır. Şahit olduğum kadarıyla dünya Müslümanları ana dilleriyle beraber ikinci bir dili de biliyorlar. Ancak bu ikinci dil ne yazık ki kendi dinlerinin, kendi kitaplarının, kendi Peygamberlerinin dili değil. Sümürülmüş olmanın getirdiği bir dili kullanıyorlar. Dilde meydana gelen bu iletişim kopukluğu; ne yazık ki dini ayrışmaları, zihinsel farklılaşmaları ve farklı tellerden çalmaları, önceliklerinin de farklılaşmasını beraberinde getirmiştir. 

Dünya Müslümanlarının yapabilecekleri en güzel ve en öncelikli ittifak dil konusunda yapmaları gereken ittifaktır. Küffara baş kaldırmak, varlıklarını ortaya koymak, zilletten kurtulmak ve kendi sistemlerine sahip olmak için evvela bu konuda anlaşmaları gerekiyor.

Peki hangi dilde ortak bir konsesyum kurmaları gerekir sorusuna verilecek en güzel cevap günde beş vakit kıldıkları namazda okudukları ayetlerin dili olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Rabbim bu dili seçmişse bize başka bir tercih hakkı bırakmamış demektir. Herkes kendi anadilini kullanmakla beraber öğrenecekleri ikinci dil mutlaka Arapça olmalı diye düşünüyorum. Bu vesileyle hem Allah’ın kelamını öğrenmiş olacaklar hem de kendi aralarında olması gereken iletişimi de sağlamış olacaklar. Bu Araplara verilen bir iltimas olarak değerlendirilmemelidir. Milliyetçi bir kafa bunu anlayamaz. Müslümanım diyen insanların kullanacakları ortak dilleri niye İngilizce olsun? Yüce Allah’ın kendi kelamını indirirken kullandığı dil Arapça değil midir? Sözün bittiği yer de burası olmalıdır.

Müslümanlar; kendilerine dönmelidirler, içlerine ve işlerine, yaptıklarına ve yapacaklarına, nereye savrulduklarına odaklanmalıdırlar. Ayrışmanın getirmiş olduğu durumdan kimlerin nemalandığını iyi bilmelidirler. Dinlerine ve dillerine zaman ayırabilmelidirler. Hatta bazen ruhi değerlerine bir “Check Up” yaptırmaları gerektiğini de düşünmüyor değilim. Yaşam değerlerini, varoluş gayelerini, yapıp ettiklerini, kullandıkları dillerini gözlerinin önüne sermelidirler/serebilmelidirler. Kendileriyle yüzleşebilmelidirler müslümanlar. Hacc ayları da bunun için fırsat aylarıdır. Bu fırsat iyi kullanılmalıdır. Yoksa git gel, kendince bir ibret, bir ders çıkarma, yanlışlarından dönme, o zaman ne işe yaradı hacc? Hacc aynı anda aynı topraklarda bir araya gelmek ve dertlenmekse bu bizim en büyük derdimiz olmalı. Niye Arapçayı ortak dil olarak kullanmıyoruz? 

Yaşam belirtisi olmayan her canlı, mutlak bir ölüdür. Zira ölüm; ruhun cesetten ayrılmas ve farklı bir mekanda yaşamaya başlamasıdır. Değerlerini kaybetmiş bir ruhtan azade kılınmış her ceset, yaşayan ancak yaşam emareleri göstermeyen birer ölüdür. Yaşadıkları alanlar da birer mezarlıktan farksız olacaktır. 

Yer yüzünde Müslümanlar da varlar ama…

Kuşkusuz, ruhun en büyük değeri Kur’an’dır. Kur’an’a anlamayarak sırt dönen, kendince yeni yeni doğrular ihdas eden her insan nefes alan birer ölü mesabesindedir. 

Tüm dostluklar, tüm akrabalıklar, tüm arkadaşlıklar ve tüm sevgiler günün birinde nihayete erecektir. Bunda kuşku ve şüphe yok. Irkdaşlık, renkdaşlık, dildaşlık, ülküdaşlık da fayda vermeyecek insana. Dünyevi bağların tamamı ölüm perdesinin aralanmasına kadar devam edecek. Dünya ile sınırlı olmayan bazı arkadaşlıklar ile ahirette de ilelebet devam edecek. Dünyadaki dostlukların devamının şartları olduğu gibi ahiretteki dostlukların devam etmesinin de şartları vardır. O da ayette ifade edildiği gibi takvadan başka bir şey değildir; “O gün Allah’a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.” (Zuhruf/67) Aynı dili ortak olarak kullanmayanların arkadaşlıkları nasıl temin edilecek?

 Hacca niyet ederken takva, giderken takva, umre yaparken takva, ihram giyerken takva, sivil elbiseler içinde tavaf ve say’ yaparken takva, vakfelerde dururken, dua ederken, taş toplarken, şeytanları taşlarken, yürürken, otururken takva, kurban keserken, telbiye getirirken takva… Hatta yemek yerken, su içerken bile takva…

Takva; günahlardan uzaklaşma derecesidir. Günahlardan ne kadar uzaksın, o kadar takvalısın. Hacc ibadeti de bunun en güzel provasıdır. Hem ölüm hem de takvanın zirvesidir.

O halde takvalı insanları seçmekten, takvalı insanlarla beraber yürümekten başka bir şansımız yok. Beraber günaha yürüyenler değil beraber günahlardan uzaklaşanlar, beraber el ele tutuşarak ibadetleri en güzel şekilde ifa edenler olmak gerek. 

Ya seçtiklerimiz, değer verdiklerimiz, sevgi ve muhabbet beslediklerimiz, gözü kapalı peşinden seğirttiklerimiz ahirette bizim düşmanımız olurlarsa... Evet ben: “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben Müslümanların ilkiyim.” (Enam/163) Her olaya Müslümanca bakmak gerek. Ortak dil konusuna da, takva konusuna da, ölüm ve ölüm provası olan hacc ibadetine de Müslümanca bakmak zorundayız. Çünkü bizim Müslümanca bir bakış sergilemekten, Müslümanca düşünmekten başka bir çıkış kapımız, tutunacak dalımız maalesef yok.

Ve yine ben; “... Musa da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi." (Araf/143) Beni ön plana çıkaran, çıkaracak olan, diğer insanlardan farklı kılan bu iki unsur yeterlidir. Bunlardan başka renk, dil, ırk, cinsiyet unsurları bana hiçbir şey kazandırmayacak. Kefen yani ihram giyildiği vakte kadar insana eşlik eden şeylerin ne kadar da basit şeyler olduğunu ihram giyenler gayet iyi bilirler. En değerli, en pahallı, en şaşalı elbiseler, Kabe’nin çevresinde hiçbir değer ifade etmiyor. Çıkarman gerekiyor her şeyi, hem üstünden hem içinden. Herkesle eşit bir konuma gelmen gerekiyor. Herkesin giydiğinden giymen gerekiyor. Hem de dikişsiz olanından. 

İster ümre yapın, ister hacc yapın yapmanız gereken ilk şey ihrama girmenizdir. İhram; ölmeden ölmek, ölümü ölmeden yaşamak, bazen de ölü gibi ortalıkta dolaşmaktır. Varla yok arasında bir arafta bulunmaktır. Varsınız ama birşeylere dokunamıyorsunuz. Yoksunuz ama tavaf ve sayda bulunuyorsunuz. İstediğin gibi davranmaya son vermektir ihrama bürünmek. Eli kolu bağlı olmaktır. Harama el uzatmamaktır. Günahlarla renk değiştirmiş elbiseleri üzerinden sıyırıp bir kenara atmaktır. Değil bir insana, bir hayvana dahi eziyet etmek, haksızlık yapmaktır. Bir bitkiye, bir ota dahi kıyamamaktır. Kefene bürünmüş bir ölü gibi davranmaktır.

Aslında ihram; ölmeden ölmektir.

Tavaf esnasında önüne çıkan olumsuzluklar ve zorluklar karşısında sabretmekten başka bir alternatifi yoktur insanın. 

Mekke ve çevresinde yapıya uygun doğru düzgün işlenebilecek bir tek taşı dahi bulunmayan bir coğrafyada inzal olan ayetlerin tamamı insanı inşaa edebilecek şekilde dümdüzdür. Yolu bulunmayan mekanlarda ilelebet yol ve yordam göstermek, yamuk ve keskin siyah taşların arasından bembeyaz ve yepyeni bir sayfa açmak, kıyamete kadar nüfuz edebilmek için de dosdoğru bir yolda yürüyebilmek ilahi olmanın bir başka tecellisidir. 

Yürümek yürümek ve yine yürümek…

Hz. İbrahim (a.s); kestiği ve etlerini birbirine karıştırarak dağların tepesine parça parça bıraktığı kuşların “gelin” çağrısına dirilerek, yürüyerek ve kanat çırparak cevap verdiklerini hepimiz okuduk, Rabbimizin o mübarek ayetlerinden de şahit olduk. “Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara/260)

Ve yine aynı Hz. İbrahim (a.s); insanlara yönelik “Kabe'yi tavaf edin” çağrısına yaklaşık beş bin yıldır dünyanın her tarafından dirilmek ve yeniden hayat bulmak için, elbiselerinden sıyrılarak, günahlkardan uzaklaşarak; “Lebbeyk, Lebbeyk, Lebbeyk” nidalarıyla kuşlar misali o kutsal mekanlara akın akın uçarcasına aktıklarına şahit oluyor insanlık. İnkar etmek bu sonucu hiçbir zaman değiştirmedi. “İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar.” (Hac/27) Elhamdülillah. Bizi Müslüman kılan, babamız Hz. İbrahim (a.s.)’ın davetine icabet edebilecek güç, kuvvet ve imkan veren Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

Diğer bir ayet-i kerime’de; “Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı.”Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tevbemizi kabul et. Çünkü sen, tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın. Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara/127-129) şeklinde buyurmaktaydı.

“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (İbrahim/37) Kabe’de bu ayet her okunduğunda kabul olmuş bir duaya binlerce yıldır şahitlik etmenin, yaşayarak görmenin, bizzat görmenin bir başka ifadesidir. 

Taşlık, kurak ve çorak bir bölge. Yeşillik yok denecek kadar az, olanlar da yaşam ve ölüm arasında bir noktada, yani cılız mı cılız. Değil sebze ve meyvenin yetişmesi, bir tutam otun dahi yetişeceği bir alanı bulmak neredeyse imkansız. Söz konusu dua olunca her şey tersine dönüyor. Olmayanı olduran duanın en bariz ve en güzel neticesi; Mekke’de her çeşit sebzenin ve meyvenin yıl boyunca en tazesiyle, bol bol bulunuyor olması Yüce Allah’ın “Evini ziyarete gelen Rahmanın misafirlerine” yaptığı en nadide ikramlarından biridir. Makbul bir duanın yüz yıllar boyu getirisinin neler olduğunun en bariz göstergesidir. 

Tarımla geçinen nice ülkelerde her çeşit sebze ve meyve her zaman bulunmazken; yağmur yağmayan ekin bitmeyen, bir karış toprağı dahi bulunmayan, sarp ve siyah kayalıklarla çevrili bir vadide her çeşit yiyeceğin yılın her vaktinde bulunuyor olması Yüce Allah’ın bir rahmeti, bir ikramı, bir mucizesi, kudretinin en bariz göstergesi, tecellisi ve binlerce yıl önce kabul olmuş bir duanın neticesi değil midir? Bunun başka bir açıklaması, başka bir izahatı olabilir mi sizce?

Kabe’nin çevresi yani mataf alanında yürürken, Safa ve Merve’de say’ ederken, Arafat ve Müzdelife'de vakfede dururken dua etmenin en güzel mekanlarıdır. İçten ve samimi yapılan duaların geri çevrilmediği zamanlardır. Bol bol dua edilmelidir buralarda. İster ellerini açarak ister tavaf ve say ederek dua dua Rabbine yalvarmalı insan. Acizliğini, kimsesizliğini ve çaresizliğini itiraf etmelidir. Tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim (a.s.)’in yaptığı dualar gibi… İçten ve samimi…

Bir kez daha anladım ki dua; inananların her şeyidir. Duan varsa korkmana, çekinmene gerek yok, galip olan sensin. Duan varsa sırtını verdiğin dayanak, tutunduğun kulp sağlam. Duan varsa içine düştüğün ateş gül bahçesine, sırtını verdiğin deniz kupkuru bir yola dönüşecek, girdiğin balığın karnı karanlık bir zindan olmaktan çıkacaktır. Duan ve teslimiyetin varsa boğazına uzanan bıçaklar körelecektir. 

Ellerini açıp içten içe ve samimice Yüce Yaradana dua edebiliyorsan dünyanın en zengin, en bahtiyar, en mutlu, en huzurlu ve en müreffeh adamı sensin. Değer kazandığının bilincindesin. “(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkan/77) Yok eğer duadan mahrum kalmışsan, dua etmeye yüz bulamıyorsan her şeyin varlığına, dünyanın genişliğine rağmen sen fakirsin, sen fukarasın ve sen dünyanın en çaresiz, en aciz, en işe yaramaz adamısın. 

Halbuki dua insanoğlu için en büyük çare, en büyük kurtuluştur. Rabbine el uzatmak, Rabbine tutunmaktır. Allah’ı her daim yanı başında görmektir; “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara/186)

Her insanın geleceği yaptığı dualarda gizlidir. Ya rahmete erer insan ya da zahmete. Ya Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. İbrahim (a.s), Hz. Musa (a.s) gibi rahmetle anılır kişi; ya Ebu Cehil, Nemrut ve Firavun gibi lanete ve bedduaya müstahak olur. Bu durum, iman ve teslimiyetten başka bir durumla izah edilemez.

“Dua, müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur.” (Hakim, Müstedrek, I/492). O halde Bu kutsal topraklarda, bu kutsal zamanlarda yapacağımız dua; dünyanın dört bir yanında yaşayan mazlum kardeşlerimizin kurtuluşuna, tüm zalimlerin çöküşüne, kafirin, müşriklerin kahr-u perişan olmasına yönelik olmalıdır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN