Yakup DÖĞER

13 Mayıs 2013

KUR'AN OKUYUP DA DEĞİŞMEMEK!

Rasulullah’a (s) verilen mucizenin Kur’an olduğu bilinen bir gerçektir.  Bu mucize öyle bir etki gösteriyor ki, indiği toplumun topyekün değişimine neden oluyor. Öyle bir değişim ki, kişilerin değiştirdiklerinden geriye ne fiziki nede ruhi bir kalıntıya rastlayamıyorsunuz. Yepyeni bir kimliğe ve kişiliğe bürünmüş, arınmış, eskisinden yüz seksen derece yön değiştirmiş, eskisine arkasını dönmüş, yeni kimliğine gülümseyen bir eda ile baktıklarını görüyoruz.  
 
Geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında misafirimiz olan birkaç kardeşimizle, Kur’an çalışmaları üzerine sohbetimiz oldu. Güzel çalışmaları ve tecrübeleri var kardeşlerimizin. Çeşitli gruplarla, halk arasından insanlarla belli zaman aralıklarıyla Kur’an çalışmaları yaptıklarını, verimli de geçtiğini anlatıyor. Hatta bir çalışmasını sol siyasi görüşe mensup insan topluluğuyla yaptığını, ilgiyle dinlendiğini, verimli geçtiğini de söyledi. Bu noktada söze karışmak zorunda hissettim kendimi ve, “Nasıl yani, sosyalist insanlarla Kur’an çalışması yapıyorsunuz ve bu insanlar bu çalışmadan rahatsız olmuyor mu?” diye kendisine bir soru yönelttim. “Hayır” dedi kardeşimiz, “Kimse rahatsız değil, devam da ediyoruz” diye cevap verdi. Uzun süre düşündüm bu durumu, nasıl olurdu da, Kur’an okuyan bu kişiler, Allah’ın hükümranlığını, yegane Malik oluşunu, Hüküm koyanın sadece Allah olduğunu anlatan ve sürekli üzerinde duran, bu noktayı iman ile şirk arasında bir çizgi olarak gösteren Kur’an’ı okumaktan rahatsız olmazlar ya da dönüşmezler bir türlü bir yere oturtamadım.  Anlatım ve yapılan Kur’an dersi, Kur’an’ın gösterdiği hassasiyetle örtüşmüyor mu? Yoksa, her şeyi anlıyorlar da yine de insanlar değişmiyor mu? Tabi bu derse katılanların illa ki sol görüşlü olmaları gerekmiyor, mevcut kapitalist düzene ilgi duyan, mevcut zulümden yana taraf olanları da kapsıyor bu düşünce. 
 
Yine başka bir arkadaşımızla konuştuk birkaç gün önce. Bir derse katılıyorum, Kur’an meali yapıyoruz dedi. Derse kimler geliyor diye sorduğumda, “Polis, doktor, öğretmen, hakim var gelenlerden” dedi kardeşimiz. Ben de yine bir düşünce anaforu başladı, işin içinden çıkamadım ne düşündüysem de. “Nasıl oluyor” dedim kardeşimize, “Polis var, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen hakimler var, Kur’an okuyorlar, meal çalışması yapıyorlar ama hepsi de hayatına ertesi gün aynı devam ediyorlar, öyle mi?” diye sordum. “Evet” dedi kardeşimiz. Hayat yine aynen devam ediyor. Bu nasıl bir okuma, nasıl bir anlayış, nasıl bir Kur’an yaklaşımı zorlasam da kendimi, kavrayamıyorum.
 
Düşünüyorum, Kur’an okuyoruz, meal çalışması yapıyoruz, tefsirlerden araştırıyoruz, ama hayatımız cahili sistemin ayakta durması ve onun bekası için çalışmakla geçiyor. Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin durumu ayetlerde çok net olarak geçmekte iken, hem Kur’an okuyup hem de aynı çizgide hayatını devam ettirmek nasıl bir yaklaşım anlayamıyorum.  Bırakın zalimlerin ayakta durması için çalışmayı, en ufak bir sevgi bile beslemenin ateşe neden olacağı belirtilirken, hem Kur’an okumak hem de cahili sistemin bekçiliğini yapmak nasıl bir hayat tarzıdır. Kur’an okuyan öyle insanlar düşünün ki, sürekli Kur’an merkezli çalışmalar yapıyor, nerdeyse meali ezbere biliyor ama Tevhid-şirk çizgisini ciddiye almıyor, ya da görmezden geliyor. Kur’an çalışmalarını aralıksız sürdürüyor ama VELA ve BERA hayatlarında hiç gündeme gelmiyor. Yıllarca Kur’an halkalarında diz dize dersler yapılıyor, ama sosyal hayatta  Allah’a yaklaşılmıyor, cahiliyeden uzaklaşılmıyor. Kur’an çalışmaları yapanlar ve bir ömür aynı kalanlar, Hud/113’ü okuduklarında nasıl bir mana veriyor ya da nasıl tevil ediyorlar, Mücadele suresi 22. ayeti nasıl anlıyorlar, okumalarının hayattaki karşılığı nedir kendimce merak konusu.
 
Sonra Darun Nedvenin Müslüman olan insanları, sahabe geliyor aklıma, bütün imkanları ve dünyevi çıkarlarını, Kur’an nazil olduktan sonra ellerinin tersiyle itiyorlar ve cahiliyeye sırt çeviriyorlar. Sonra oluşturulan günümüz Kur’an halkalarını düşünüyorum, sonra Kur’an halkalarında yer alan Müslümanları, sonra bütün bu Kur’an okumalarına rağmen bu cahiliyenin hükümranlığı aklıma geliyor. Biz nasıl bir Kur’an okuması yapıyoruz diye uzun uzun kafa yoruyorum. Bu nasıl oluyor, bunca okuyan, bunca ders yapan, fikir teatisinde bulunan Müslüman var iken, nerde hata yapılıyor anlamakta zorlanıyorum.
 
Teorisyen enflasyonuna gark olduk sanki. Tanıdığım Kur’an halkası mensupları var, yaptıkları derslerin, konuştukları konuların hayatta bir karşılığını göremiyorum. Bin yıl önce konuşulmuş konuların, Hz. Adem’in (s) peygamberliği, cennetin yerde mi gökte mi olduğu, muhkem bir ayete yüz soru sorulmasının hala nasıl gündeme geldiğini ve nasıl gündemde kaldığını sorgulamaya çalışıyorum.
 
Biz Müslümanlar, küfürle aramıza net bir çizgi çekemiyorsak, net bir tavır alamıyorsak, mesajımızı net olarak topluma ulaştıramıyorsak, okuduğumuz Kitap bizi, şeytan ve dostlarına karşı tavır aldırmıyorsa, bu nasıl okumaktır? Oysa, Kur’an değil midir insanı en doğruya ulaştıran, kendisini okuyana müjde veren?
 
Peki,  tavır almak nasıl bir davranıştır, nasıl bir bedel ister ki insandan, Kur’an okuduğu halde kaçınır bu durumdan? Akşam meal dersi yapıp, ertesi gün cahili kanunlarla bir kişiye ömür boyu hapis cezası vermek, faiz hesapları yapmak, cahiliyenin istediği gibi düşünmedi diye insanları yargılamak, haklarında hüküm vermek, kişiye nasıl bir ruh hali getirir ki? Akşam meal dersi yapıp ertesi gün Müslümanların peşine düşmek, haklarında soruşturma yapmak, “Rabbim Allah’tır” dedikleri için nezarethanelere koymak, “Bizde emir kuluyuz” demek, Allah’ın kulu olmaktan uzaklaştırmaz mı insanı?
 
Sosyal statüsü yüksek (!) insanların, haftada bir toplanıp, Kur’an halkası oluşturmaları, ertesin günkü iş hayatlarını yine bankaların kapısında geçirmeleri, ticari hesaplarını merkez bankasının faiz politikasına göre düzenlemeleri, alacaklarına temerrüt faizi uygulamaları, işçisine asgari ücret ödemeleri, ödedikleri paranın işçisinin hayatını idame ettirmeyeceğini bile bile böyle yapmaları, nasıl bir Kur’an okumasıdır kendilerine sormak gerek diye düşünüyorum.
 
Yoksa bu Kur’an halkaları, günün popüler eylemleri mi oldu ki, organizeli olarak gündeme getiriliyor, tertipleniyor, “Okuyun ama değişmeyin”,  “Okuyun ama cahiliyeyle sorun yaşamayın”, “Okuyun ama tavır almayın” mı deniyor? Tarihselci bir yaklaşımla mı okunuyor Kur’an, Mesnevi okur gibi, bir tarikat şeyhinin hikaye kitabı gibi mi okunuyor? Kur’an, kendisini okumamıza rağmen, dünyevi olarak nemalandığımız yerleri bıraktırmıyor, aksine her ayetine ters bir hayatı yaşamamıza engel olmuyorsa, hala okuyup düzenin dümen suyuna göre bir hayat sürmemize engel olmuyorsa, nasıl bir okuma bu anlayamıyor insan. 
 
Müslümanım demenin bu kadar ucuz olabileceği, bu kadar yaptırımsız ve bedelsiz cennete gidilebileceği, Allah’a yaklaşmanın ve küfürden uzaklaşmanın bu kadar ehemmiyetsiz olabileceği sonucuna nasıl varılıyor, hangi anlayış bunun sahihliğini ispatlıyor?  Kur’an okuduğu halde modernist düşünenlere, seküler bir anlayışı hayatlarının merkezine oturtanlara sormak gerek.  
 
Kur’an meali ve tefsir çalışması yapanların ilk gündemine gelecek olan Vela ve Bera’dır. Çünkü Mekke’de Müslüman olanların ilk dersi “La İlahe İllallah” yani Vela ve Bera idi. Allah’a olabildiğince yaklaşmak, yaklaşmak için vesileler aramak, söyledikleri sözün, okudukları Kitab'ın bedeli neyse ödemekti. Olabildiğince de, küfürden uzaklaşmak, hiçbir bağ bırakmadan kopmak, bunun karşılığında var olan her şeylerini tehlikeye atmak, ticaretlerinden, işlerinden, akrabalarından, evlerinden, mallarından ve canlarından vaz geçmek, Müslüman olmanın bedeliydi. 
 
Şimdilerde, hiçbir bedel ödemeden de yapabileceğimiz bir yakınlaşma ve alabildiğince uzaklaşma imkanımız var iken, bunca Kur’an okumalarına rağmen bizi tavır almaktan alıkoyan nedir uzunca düşünmek gerek.