Şükrü HÜSEYİNOĞLU

08 Şubat 2024

5816’YA KARŞI HAK VE HUKUK SAVUNMASI

14 Mart 2023 günü, okumakta olduğum bir siyer kitabında câhiliye dönemi şairlerinden Raşid b. Abdurabbih’in putperest toplumuna hitaben yazdığı bir beyite rastladım ve bir Müslüman olarak, bir câhiliye dönemi şairi tarafından yazılmış bu beyit dikkatimi çekti, hoşuma gitti ve tabii ki güncel câhiliyeyle bağ kurmamı beraberinde getirdi.

Raşid b. Abdurabbih, kendi elleriyle diktikleri heykeller/putlar[1] karşısında tazim ve takdis seremonilerinde bulunan toplumunu şu ifadelerle eleştirip düşünmeye teşvik etmeye çalışıyordu:

“Kafasına tilkinin pislediği put, Rab mi olurmuş?”

Muhtemelen, o dönemde Mekke ve çevresinde temsilcileri bulunan hanif yönelim sahiplerinden olan söz konusu şairin bu mısrasını, “Câhiliye döneminde yaşamış şairlerden Raşid b. Abdurabbih’in şu mısrası, kadim ve güncel câhiliyenin benzerliği açısından ne kadar güncel” yorumunda bulunarak, Türkiye örneğinde güvercinlerce pisletilmiş bir heykel fotoğrafıyla birlikte paylaşmıştım.

Paylaşımdan iki buçuk ay sonra, Mayıs ayında Bahçelievler Polis Karakolu’na ifadeye çağırıldım. Karakoldaki ifademde, söz konusu paylaşımı bir Müslüman olarak, İslam’ın bize öğrettiği tevhid akidesi çerçevesinde, herhangi bir kişiye, sembole, heykele tazimde bulunmanın ve bağlılık göstermenin yanlış olduğunu anlatmak, topluma yönelik bir nasihat amacıyla yaptığımı, hiçbir şekilde hakaret kastımın bulunmadığını dile getirdim.

Ağustos aynın başında gelen mahkeme celbiyle, hakkımda 5816’dan dâvâ açıldığını öğrenmiş oldum. Mahkemenin ilk duruşması geçtiğimiz ayın (Ocak) 25’inde yapıldı.

Mahkeme öncesi “5816 dayatmasına karşı, 6236 ayetin bize öğrettiği tevhid akidesini dillendireceğim. 6236, 5816'ya galebe çalacak!” mesajını paylaştım. Açılan dâvâ karşısındaki tutumumu ilk baştan itibaren “dik durmak, fakat diklenmemek” olarak belirlemiştim.

Dolayısıyla hep “dâvet dili”ni kullanmaya çalıştım, resmi ideoloji dayatması karşısında eğilmeyi İslami şahsiyetin kaybı ve zul gördüğüm gibi, militanlaşmayı da gereksiz addettim.  

Mahkemedeki ifademde, karakolda verdiğim ifadeyi geniş biçimde yineledim ve insanların dünyada izzet ve ahiretlerinde saadeti kazanabilmeleri için şirk amellerinden, her türlü putçuluktan sakınmaları konusunda bir uyarı ve nasihatte bulunmaya çalıştığımı, Rabbimiz Allah Teala’nın, kendisinden başkası huzurunda bağlılık seremoni ve ritüeli gerçekleştirilmesini (tapınılmasını), tazim ve takdis edilmesini yasakladığını, kişilerin putlaştırılmasının yanlış olduğunu dile getirdim.

Mahkeme öncesi kaleme aldığım ve mahkemede şifahen özetle dile getirdiğim “5816’ya karşı hak ve hukuku savunma” beyanım şu şekildedir:

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

İslam, baştan sona bir tevhid öğretisi ve pratiğidir. Tevhid, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı birlemek demektir. Tabi bu birlemenin Rabbimizi salt zatında birleme olmadığı bilinmektedir. A’raf Suresi 54. ayette buyurulduğu gibi “yaratmanın da, emretmenin de” O’na has olduğu bilinciyle, rab ve ilah olarak sadece Allah’ı kabul etmek gerektiği, İslam’ın temelini oluşturur.

Rab ve ilah vasıfları, yaratmak, yaşatmak, rızık vermek olduğu gibi, yol göstermenin ve egemenliğin de Allah’a has olduğunu, kendisine boyun eğilecek, tazim ve takdisle yüceltilecek ve huzurunda kıyama durulup rüku ve secde edilecek yegâne mercinin O olduğunu ifade eder.

Ala Suresi 1-3, Taha Suresi 49-50, Şuara Sursi 77-82, Yusuf 39-40. ayetler ve benzeri Kur’an beyanları okunduğunda bu husus açık şekilde kavranır.

Ne var ki geçmişten bugüne kimi fert ve toplulukların, bazı kişi, merci veya sembolleri, kendilerini yaratan ve yaşatan Âlemlerin Rabbi’nden başka kendisine tazim ve takdiste bulundukları, sığınıp yöneldikleri, yol gösterici ve dayanak edindikleri bilinmektedir.

Herhangi bir kişi, merci veya sembolün, kendisine beşer üstü anlamlar yüklenerek dayanak ve sığınak edinilmesi, huzurunda kıyama durulup çeşitli bağlılık ritüelleriyle tazim ve takdiste bulunulması, İslami ıstılaha göre ilahlaştırma ve rableştirme ameliyesidir, şirktir.

Bu sebeple İslam’ın temel kaynağı Kur’an’da, Allah Teala’dan başkasının tazim, takdis ve sığınak edilmemesi, yani İslami ıstılahla ifade edecek olursak rab ve ilah edinilmemesi için insanlara hayati uyarılarda bulunulmuş, Rasulullah (a.s.) da bu çerçevede ümmetini yanılgıya düşmekten ve tevhid zemininden sapmaya götürecek yaklaşımlardan ikaz etmiştir.

Hıristiyanların, Allah’ın kulu ve rasulü olan İsa (a.s.)’ı tarihsel süreçte onunla ilgili beşer üstü algılar üreterek onu ilahlaştırmış olması, ibret alınması gereken bir su-i misal olarak ifade edilmiştir.

Şu ve benzeri ayetler, aynı duruma Ümmet-i Muhammed de düşmesin diye vahyolunmuştur: 

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlahınızın sadece bir İlah olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110)

Rasulullah da bu çerçevede ümmetine şu ve benzeri ikazlarda bulunmuştur:

“Hakkımda, Hıristiyanların Meryemoğlu İsa'ya yaptıkları gibi aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için 'Allah'ın kulu ve elçisi' deyin.” (Buhari, Enbiya 48)

Hatta bir rivayette Rasulullah’ın, kendisini “Allah’ın rasulü ve kulu” olarak niteleyen bir Müslümanı ikaz ederek “Benim için ‘Allah’ın kulu ve rasulü’ deyin” ifadesini kullanarak öncelikle kulluğunun vurgulanmasını istediği aktarılmaktadır.

Yine Kur’an’da Rabbimiz, Yahudi ve Hıristiyanların haham ve rahiplerini rableştirmiş olmalarını bildirmekte (Bkz: Tevbe, 9/31), Rasulullah da bu ayetin tefsirinde, onları rableştirmenin, onların ölçü ve hüküm mercii haline getirilmeleri olduğunu bildirmektedir. (Tirmizi, 3095)

Müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu ayetin tefsirinde güncel bir hususa dikkat çekmekte ve şöyle demektedir: “Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Tevbe suresi 31. ayet tefsiri)

Kısacası, insanları yaratmak nasıl Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsus ise, onlara yol gösterip hayatları için ölçüler, hükümler belirlemek de O’na mahsustur. Tüm yasalar, ölçüler, Allah’ın hükümlerine, ölçülerine dayalı olmalıdır. Aksi durum, yeryüzünde rablik ve ilahlık iddiasında bulunmak veya başkalarını rab ve ilahlar edinmek olacaktır.

Rabbimiz kullarını, kula kulluğun her türüne karşı ikaz etmekte ve hep birlikte ancak kendisine kulluk etmeye çağrıda bulunmaktadır:

“De ki: ‘Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Âl-i İmran, 3/64)

Kur’an’ın ilk suresi olan Fatiha’da beyan edildiği üzere, tazim, takdis (hamd) Allah’a mahsus kılınmalı ve dayanak, sığınak olarak O’ndan başkasına yönelinmemelidir. Oysa insanlar geçmişten bugüne kendilerine başka dayanak ve sığınaklar edinmekte, çeşitli kişi, merci ve sembollere beşer üstü anlamlar yükleyip kendi elleriyle rabler ve ilahlar yontma yanlışına düşmüşler, düşmektedirler.

İşte İslam, bu durumdan insanları sakındırmakta ve insanları ancak Âlemlerin Rabbi’ne kulluk izzetinde buluşarak tevhid toplumu inşa etmelerini öğütlemektedir.

İnsanlık tarihi boyunca Rabbimizin Nebileri (a.s.) başta olmak üzere, onların izlerini takip eden muvahhidler hep bu çağrıyı yapmış, insanlara, Allah’tan başkalarında rablik ve ilahlık vasıfları vehmetmekten, onlara tazim ve takdisle kula kulluk zilletine düşmekten onları sakındırmaya çalışmışlardır.

Paylaşımımda yer alan beytin sahibi, İslam öncesi dönemde (câhiliye döneminde) yaşayan bir şairdir ve İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.)’ın tevhid dâvetinin etkisinin sürdüğü o coğrafyadaki haniflerden olduğu düşünülebilir.

İşte o şair bu beytinde toplumunu, kendi elleriyle diktikleri birtakım sembolleri rableştirme (yol gösterici ve dayanak, sığınak edinme) sapmasından sakındırmaya çalışmaktadır.

Oradaki kadim bir yanlışa karşı kadim itirazı, günümüzde İslami açıdan benzer bir yanlış yaklaşım konusunda nasihat amaçlı olarak hatırlatmak istedim.

Her Müslüman bir tevhid dâvetçisidir, öyle olmak zorundadır. Bu bizim için imani bir mükellefiyettir. Söz konusu paylaşımda, bu çerçevede bir nasihatleşme yapmayı amaçladım. Asla hakaret kastım olmadığı gibi, herhangi bir şahsa yönelik bir hakaret içeren ifadede de bulunmadım. Ki hakaret etmek, İslam’ın bizlere yasakladığı bir fiildir.


[1] Enbiya suresi 52. ayette İbrahim (a.s.)’ın kavminin tapınmakta olduğu putlardan “Temasil/Heykeller” ifadesiyle söz edildiğini hatırlatmakta fayda görüyorum.

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Şubat 2024 sayısında yayınlanmıştır.)