BUGÜNÜN İKİ MEZHEBİ: AMERİKAN HASIMLIĞI - AMERİKAN HISIMLIĞI

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

12-04-2026 20:46


Emperyalizm ve siyonizmin asgari bir asırdır İslam coğrafyası üzerinde kâh fiili/askeri, kâh siyasi ve kültürel işgal ve vesayeti söz konusudur.

Sembolik de olsa Müslümanların siyasi birliğini temsil eden Osmanlı “hilafeti”nin İngiliz ve Fransız emperyalizminin ittifakıyla yıkılması sonrası ümmet coğrafyası tam anlamıyla talan edildi, Filistin’de kurulması kararlaştırılan siyonist gasp devletinin güvenliğini sağlama amacıyla, onu koruyacak batı uydusu ulus-devletler ve Müslüman halkları birbirinden ayıracak ulus sınırlarla, emperyalist ve siyonist işgal ve vesayet köklüleştirildi.

Bizler mesela Türkiye’nin çeşitli illerinden belli sayıda Müslümanlar olarak geçtiğimiz yıl Mart ayında Gazze için Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısına dayandığımızda, karşımızda siyonist işgal güçlerini değil, Türkiye jandarmasını bulduk.

Yine geçtiğimiz yıl Haziran ayında Gazze için küresel bir hareket olarak “March To Gaza / Gazze’ye Yürüyüş” de, Mısır rejiminin dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen aktivistleri çete yöntemleriyle engellemesi neticesi sonuçsuz kaldı.

Gazze soykırımı süreci, bölgemizdeki Sykes-Picot ulus-devlet sınırlarının, Haşr sûresinde söz edildiği şekilde, siyonist işgal rejiminin güvenliğini sağlayan “müstahkem kaleler” mahiyetinde olduğunu[1] bir kez daha göstermiş oldu.

Kısacası mevcut ulus sınırları, coğrafyamızda emperyalizm ve siyonizmin varlığını Müslüman halklara karşı koruyan onların müstahkem kaleleridir.

Bir asır önce İngiliz ve Fransız emperyalizminin, temsilcileri Sykes-Picot eliyle çizdikleri suni sınırlar gibi, tarihsel süreçte mutlaklaştırılarak İslami kimlik ve aidiyet bilincinin de önüne geçmiş olan mezhebi asabiye de, maalesef coğrafyamızda emperyalizm ve siyonizmin işgal ve vesayetine zemin oluşturan birer “müstahkem kale” işlevi görmektedir.

Mezhepleri, İslam’ın anlaşılıp yaşanmasında faydalanılacak birer mektep olmanın ötesinde, mutlak olarak tâbi olunacak ve temel kimlik mesabesinde görülecek birer din gibi telakki etme sapması, tarihten günümüze kendilerini İslam’a nisbet eden toplulukların en büyük savrulmalarından biri olagelmiştir.

Böyle olunca, mezhepler ilmi bir diyaloğun zemini olmak yerine, birer çatışma enstrümanı haline gelmektedir. Bu şekildeki mezhep temelli mutlak ayrışmalar da, emperyalizm ve siyonizm için bir başka müstahkem kaleye, ardına saklanabilecekleri duvara dönüşmektedir, dönüşmüş durumdadır.

Emperyalizm ve siyonizm 2.5 yıldır Gazze’de insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından birini gerçekleştirirken, Mescid-i Aksa 839 yıl sonra ilk kez Ramazan’ı kapalı geçirirken ve çağın Fravunu ABD’nin savaş bakanı “İster Sünni ister Şii olsunlar, İslamcı düşmanın adını koyun” diye açıklama yaparken, İslam dünyasında başat gündemlerden birinin halen Sünnilik, Şiilik, Selefilik aidiyet ve asabiyesi olması düşündürücüdür.

Oysa Müslüman, fert olarak da topluluk olarak da ibnul vakt’tir, vaktin insanıdır. Ânın vâcibi, Müslümanın asla ihmal ve imhal edemeyeceği bir zaruriyettir.

Kanaatimce ânın vâcibi noktasında üzerimize düşen mühim bir sorumluluk, “mezhep” meselesinde temelden bir güncellemeye gitmektir.

Sünnilik, Şiilik, Selefilik gibi Müslümanların tarihindeki siyasi ve içtimai şartların ürettiği tarihsel nitelikli mezhepler yerine bugün gündemimizde olması gereken, safları belirlemesi ve ayrıştırması icap eden iki asli mezhep söz konusudur: Amerikan hasımlığı ve Amerikan hısımlığı.

Asıl ayrışma, kamplaşma ve çatışma işte bu noktada yaşanmaktadır. Gazze soykırım sürecinde çeşitli telin eylemlerindeki konuşmalarımda bu hususa vurguya yapmaya çalıştım.

Evet, ABD çağın başat Firavunudur. Bu sebeple tağutu reddetmek, şeytan taşlamak, zulme ve zalimlere karşı mücadele etmek denilince ilk akla gelmesi gereken odak, ABD olmalıdır.

Şayet imanın ön şartı tağutu reddetmek ise -ki Kitab-ı Kerim’in açık beyanıyla öyledir-, o halde bugünün başat tağutu olan ve yerel tağutların da efendisi olan ABD’ye hısım olarak, ondan ve müttefiklerinden teberri etmeden nasıl iman edilecek, nasıl Müslüman olunacaktır?

Temel iman ayetinde Rabbimiz ne kadar açık bir beyanda bulunmaktadır:

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) eğrilikten (ğayy) apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır ki onun kopması yoktur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 2/256)

Doğruluk ile eğrilik, hidâyet ile dalâlet, hak ile bâtıl apaçık şekilde birbirinden ayrılmıştır. Bundan sonra insanlara düşen, taraflarını belli etmektir. Bir sonraki ayette (Bakara 257. ayet) buyurulduğu üzere, insanları nurdan zulümata (haktan bâtıllara) çıkaran tağutların ideoloji ve düzenlerine mi tâbi olunacaktır, zulümattan nura (bâtıllardan hakka) çıkaran Âlemlerin Rabbi’nin dinine mi?

Nebilere (a.s.) ve hassaten onların sonuncusu olan Muhammed (a.s.)’a mı hısım olunacaktır, tağutlara mı?

İzzet, Âlemlerin Rabbi’nin, Rasulü’nün ve müminlerin yanında mı aranacaktır, yoksa tağutların mı?

İşte yol ayrımı burada yaşanmaktadır.

Çağın başat tağutu olan ABD’ye hısım olarak, onun müttefiki olarak, izzeti onun yanında arama yanılgı ve sapkınlığına yönelerek nasıl iman ve İslam iddiasında bulunulabilir?

Oysa Rabbimiz açık şekilde şu ihtarda bulunmamış mıydı:

“Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri veliler ediniyor ve izzeti onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz ki izzet bütünüyle Allah'ın yanındadır.” (Nisa, 4/139)

Evet, bugün İslam dünyasında iki asli mezhep bulunmaktadır: Amerikan hasımlığı ve Amerikan hısımlığı. İlkini “direnişçilik mezhebi”, ikincisini ise “işbirlikçilik mezhebi” olarak da ifade edebiliriz.

İlki, izzeti Âlemlerin Rabbi’nin yanında aramanın getirdiği bir netice iken, ikincisi izzeti çağın tağutlarının yanında arama yanılgı ve sapmasının neticesi olmaktadır.

İki buçuk yıllık Gazze sürecinde, Lübnan’da, Yemen’de ve şimdi İran savaşı sürecinde ilmel yakîn olarak müşahede ettiğimiz üzere, izzeti Rabbimizin yanında aramakta gerçek bir izzet, çağın tağutlarının yanında aramakta ise gerçek bir zillet vardır.

İran, Suriye sürecinde izzeti yerel bir tağutun yanında aradığı için nasıl bir zillete düşmüştü, hatırlayalım. Oysa şimdi, çağın Firavunu ABD ve siyonazi çetesi karşısında izzeti Âlemlerin Rabbi’nin yanında aramanın izzetini yaşamakta ve tüm Müslümanlara ve mazlumlara da yaşatmaktadır.

Gazze, Lübnan ve Yemen direnişlerinin ve şimdilerde İran’ın çağın tağutları, Firavunları karşısındaki izzeti, buna karşılık bölgedeki Amerikan müttefiklerinin zilleti apaçık ortadadır.

Bugün müşahede ettiğimiz hal, Allah’tan korkanlar ve Allah’a güvenenler ile, çağın tağutlarından korkup onlara güvenenler arasındaki ibretlik farktır.

Kendisinden korkulmaya ve kendisine güvenilmeye layık yegâne merci olan Âlemlerin Rabbi’nden korku ve O’na güven üzere hareket edenlerin, dünyada da izzet ve şeref kazandığını, dünyalarını da mamur ettiklerini görüyoruz ki, asıl hayat olan âhiretin imarının da bu yoldan geçtiğini biliyoruz.

Çağın tağutlarından korkup onlara güven üzere bir yönelim ve siyaset üzere hareket eden ülkelerin ise nasıl bir zillet içine düştüğünü, güvendikleri çağın başat tağutlarının kendilerini nasıl çaresiz bıraktığını ibretle görüyoruz.

Bu durum, aklımıza Medine’de Yahudileri Müslümanlara karşı kışkırtan, lakin iş savaş sürecine gelince yalnız bırakan münafıkların tutumunu söz konusu eden Haşr sûresi 16. ayetin beyanını getirmektedir:

“Tıpkı şeytanın durumu gibi. O insana ‘İnkâr et’ dedi. (İnsan) inkâr edince de ‘Ben senden beriyim. Doğrusu ben Âlemlerin Rabbi Allah'tan korkuyorum’ dedi.” (Haşr, 59/16)

Şu duruma düşmek ne büyük ziyandır. Ayet-i kerime bize açık şekilde bildiriyor ki, siz tağuti güçlerden teberri etmezseniz, neticede onlar sizden teberrilerini ifade edeceklerdir. Bölgedeki Amerikan işbirlikçisi rejimlerin ve yöneticilerin şu an içine düştüğü durum da bu şekilde değil mi?

Evet, bölgedeki fertler, topluluklar ve devletler, çağın başat Firavunu ABD’ye hısım olmakla hasım olmak arasında kesin ve keskin bir yol ayrımındadır. Özellikle Türkiye’yi yönetenlerin yapmaya çalıştığı gibi, iki tarafı da idare etmeye çalışma tutumunun da ne akidede ne sahada bir karşılığı yoktur.

Ercümend Özkan üstadın dediği gibi“Hem Allah’ı hem ABD’yi aynı anda râzı edemezsiniz.” Ya direnişçi olacaksınız ya işbirlikçi, bunun ortası, arası yoktur. Çağın başat tağutu ABD’ye ya hasım olacaksınız ya hısım.

Bugün Türkiye dahil bölge ülkelerinin çoğu maalesef çağın başat Firavunu ABD’nin müttefiki, hısmı durumundadır. Direnişçilik izzeti yerine, işbirlikçilik zilleti üzeredirler.

Türkiye dahil söz konusu ülkelerdeki resmi/statüko dini yönelim ve anlatısı, Amerikancı bir “İslam”a tekabül etmektedir. Kendisinden korkulması, çizdiği sınırlara ittiba edilmesi gereken kadir-i mutlak, kahhar ilah olarak Âlemlerin Rabbi Allah yerine ABD’nin görüldüğü bir “İslam”.   

Ne diyordu üstad Seyyid Kutub: “Onlar, abdesti bozan hususlara fetva veren, lakin Müslümanların içtimai, siyasi, iktisadi durumlarına fetva vermeyen Amerikancı bir ‘İslam’ istiyorlar.”

Bugün İslam coğrafyasında ve daha da güçlü olarak “model ülke” Türkiye’de, tıpkı 60’lı 70’li ve sonrasındaki yıllarda olduğu gibi bir “dine karşı din” projesi olarak NATO’cu-Amerikancı “yeşil kuşak dindarlığı” ile, küresel ve yerel tüm tağutların reddine dayalı tevhidi yönelimin kıyasıya mücadelesi söz konusudur.

Çağın Firavunu ABD’ye hısım olanlarla hasım olanların, namaz kılan Amerikan askeri olmaya talip olanlarla yalnızca Âlemlerin Rabbi’nin askeri olmaya talip olanların mücadelesi…

Tağutlardan Tağut Beğenme Bidatı

Çok hoşuma giden bir tesbit vardır; biz tağutlar arasında seçim yapmakla değil, tüm tağutları reddetmekle emrolunduk, şeklinde.

Bugün İslam dünyasındaki önemli sapmalardan biri de, tağutlardan tağut beğenme sapmasıdır. Bu sapmanın bir türü de, yerel tağutlarla küresel tağutlar arasında tercihte bulunmaktır.

Kimileri yerel tağutların zulmünden kurtulmak için küresel tağutlara sığınabilmekte, onlarla iş tutma tercihine yönelebilmekte, kimleri de tam tersine küresel tağutlara karşı yerel tağutlara meyledebilmektedir.

Bu yaklaşım, izzeti ancak Âlemlerin Rabbi’nin yanında arama akide ve tercihine dayalı İslami kimlik ve duruşu yatağından saptıran “tağutlardan tağut beğenme” yaklaşımının yaygın bir çeşidi olarak kendini göstermektedir.

Iraklıların bir kısmının yerel tağut Saddam’a karşı küresel tağut ABD ve müttefiklerine sığınması, Türkiye’de dindar-muhafazakâr kesimlerin 28 Şubatçı Kemalist yerel tağutlara karşı küresel tağutlara sığınması, İran’ın küresel tağutların bölgedeki işgal ve vesayet planlarına karşı yerel tağut niteliğindeki Esed diktasıyla birlikte hareket etmesi gibi tercihler, bahsettiğimiz savrulma biçimlerine tekabül etmektedir.

Oysa doğru olan, küresel tağutlara da yerel tağutlara da tutarlı bir şekilde lâ diyebilmektir.

Bugün İslam coğrafyasında, izzeti çağın başat tağutu ABD’nin yanında arama ilhadına yönelen “Sünniler”, “Şiiler” ve “Selefiler” bulunmaktadır. Buna karşın izzeti ancak âlemelrin Rabbi’nin yanında arama bilinciyle hareket eden, ABD’ye olması gerektiği üzere imani bir hasmaniyetle bakan Sünniler, Şiiler ve Selefiler de vardır.

Kısacası günümüzün asli ayrışması, ABD’ye hısımlık mezhebine mensup olmakla, ABD’ye hasımlık mezhebine mensup olmak arasındadır.

Bu salt güncel politik bir tercih değil, doğrudan doğruya imana taalluk eden akidevi bir tercihtir. Başta da söylediğimiz gibi, günümüzde tağutu reddetme mükellefiyetinin öncelikli somut karşılığı çağın başat Firavun’u ABD’ye hasım olmaktır.

Dolayısıyla bugün herkes, ânın vâcibi gereği bu iki ana mezhepten birine dair tercihini net olarak yapmak zorundadır. Herhangi bir fert ve topluluk, çağın Firavunlarının ya yanındadır ya da karşısındadır. Firavunlara hasım olmakla hısım olmak dışında bir tercih söz konusu değildir.

Çağın başat tağutu olan ABD’ye hısım olan “Sünni”, “Şii” ve “Selefi” bizden değildir, biz de onlardan değiliz, onlardan kesin olarak beriyiz. Buna karşılık bu küresel başat tağuta hasım olan Sünni, Şii ve Selefi bizdendir, biz de onlardanız. Dilek ve duamız, onlarla Kur’an akidesinde buluşmak yönündedir.

Tabi bunun için de, çatışmacı bir yaklaşım ve dil yerine, merhamet, nasihat ve ıslah dilini öne çıkarmak gerekir.


[1]  “Onlar, müstahkem şehirlerde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşamazlar. Kendi aralarındaki çatışmaları ise çetindir. Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” (Haşr, 59/14)

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin 2026 Nisan sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN