Asansördeki ihmali anlatan işçiler kovuldu
Suriye’de 102 mazlum daha katledildi
Aksa muhafızı Raid Salah'tan IŞİD açıklaması
İşte bir "Yeni Türkiye" manzarası... Hakla batıl kardeşçe (!)
Esed rejimi yine kan kustu, 50 mazlum katledildi
"Arap ülkeleri artık bizi düşman değil müttefik görüyor"   |   Bilmece: Atatürk heykelinin Konya'ya niçin sırtı dönüktür?   |   Hasan Abbud ve Ahrar'ın tüm komutanları şehid edildi   |   "Demokratik savrulmalar, şiddet eksenli tekfirciliği besliyor"   |   Kur'an'ın Temel Konuları (VİDEO)   |  
Ana Sayfa Künye İnternet Kullanma Kılavuzu Ziyaretçi Defteri İletişim
KUR'AN SİYER AKAİD FIKIH RÖPORTAJLAR VİDEO KUR'AN ARAPÇASI İSLAM DÜNYASI GÜNCEL YENİDEN SEYYİD KUTUB MEDYA OKUMA GÜNLÜĞÜ
Canlı Yayınlar
Kategoriler
KUR'AN
SİYER
AKAİD
FIKIH
KUR'AN ÖĞRENİYORUM
OK TAKİPLİ HATİM
SURE MEALLERİ-VİDEO
KAVRAMLAR
SÖYLEŞİ
RÖPORTAJLAR
ETKİNLİKLER
VİDEO
İSLAM DÜNYASI
KUR'AN ARAPÇASI
GÜNCEL
KÜLTÜR SANAT
YENİDEN SEYYİD KUTUB
MEDYA
ŞİİR
KİTAP TANITIMI
OKUMA GÜNLÜĞÜ
 
BİR RİSALE-İ NUR DERSİ İZLENİMLERİ
Mehmed MAKSUT - 13/09/2011 - 23:49
Said Nursi fikirsel, anlamsal ve şekilsel noktada onlar için değişmez modeldir. Kaynak insandır. Ve birçoğu Said Nursi’yi zihinlerine peygamberden daha yüce bir konuma konumlandırmış. Kızacaksınız belki ama durum budur dostlar. İki kelimesinden biri üstad oluyor adamların. “Üstadı çocuklarımıza anlatmalıyız. Nesillere bunu iyice idrak ettirmeliyiz. Bunun için mücadele etmeliyiz.” gibi sözler çokça duyuldu, zikredildi orada…

Geçen günlerde ilgilendiğimiz genç bir arkadaşımız daveti üzerine şehir dışına çıktık. Beş saatlik bir yolculuktan sonra varacağımız yere ulaştık. Genç arkadaşımızın ailesiyle biraz tanışıp konuşma fırsatımız oldu. Genç kardeşimizin bizlere gösterdiği ihtiram bizleri mahcup etti. Gerçekten maddi durumun da getirdiği bir rahatlıkla elinden gelen tüm imkânlarını bir günlük ziyaretinde bizlere gösterdi.  Akşam yemeğini yedikten sonra arkadaşın babasının teklifi üzerine risale okuyucularının ders halkasına girip oradaki manzarayı yakından izleme imkânımız oldu. Genç arkadaşımızın ailesi kaç yıldan beri bu derslere katılıp maddi imkânlarını  bu konuda seferber etmektedir. Bizlerde hem arkadaşı mahcup etmemek hem de aile büyüğünü kırmamak için teklifi kabul ettik. İyi ki kabul etmişiz. Orada birçok şeye şahitlik etme ve ne durumda olduklarını anlama noktasında bizlere bir bilgi bıraktı  bu ziyaret.

Dersin olduğu yere vardığımız da, ilk göze çarpan yüksek model arabaların olmasıydı. Bu buraya gelenlerin genelde hangi maddi imkânlara sahip olduğunun göstergesiydi. Birçoğu maddi anlamda rahat olan bu insanlar kendi konforlarını bozmayan ve onların çokta ekonomik, siyasi ve hukuki işlerine karışmadan anlatılan bir İslam’ı bulmuş  kendilerini buraya adamışlardır. Adamak derken öyle bizim anladığımız manada bir adama değil…  Sonra İslam’a bütüncül anlamda bakıp Allahın istediği hayata hâkim olmalı ve Kuran, toplumda Allahın istediği şekilde uygulanmalı diyen tevhidi Müslümanlar geldi bir an gözümün önüne.  Ders yerine son model arabayla değil de yürüyerek giden Müslümanların varlığına şahitlik ettiğimiz için her iki kesim arasında zihinde kısa bir muhasebe yaptık.  Rabbimiz Allah’tır dedikleri için yıllarca horlanan dışlanan ve fakirliğe mahkûm edilen Müslümanlarla hiçbir eziyete ve sıkıntıya maruz kalmadan çalışan bu insanlar arasındaki farkları  düşündüm. Sonra Allahın istediği şekilde bir dini yaşamakla sistemin sınırları ve zihin kodları dâhilinde bir dini yaşamak arasında ne kadar uçurumun olduğunu anladım. Sistem galiba kimleri destekleyip kimselerin önünü keseceğini biliyor dedim kendime.

Dersin yapıldığı  yer konfor noktasında sarayları aratmayacak derecede bir şaşalıydı. Altı katlı olan bir binada her şey son teknolojiye göre dayalı döşeli bir şekilde hazırlanmış. Sonradan öğrendiğimize göre bu binaya bir trilyona yakın bir masraf yapılmış. İçeri girdiğimizde açıkçası kısa bir şok yaşadığımı  ifade edeyim. Belki de bu ilk defa böyle bir yer görmemizdendir. Acaba bu insanlar bu yapılara bu kadar parayı yatırırken ve bu kadar şaşalı döşerken ihlâs, sadelik ve samimiyeti nereye koymuşlardır diye düşündüm. Bu kadar rahatına düşkün bir yapı tüm bu yapılanları İslam’ın neresinden buluyor diye geçirdim içimden. Nereden geliyor bunca para diye sormaya çalıştım. Oysa bizler daha bir fakir Müslüman evlendirmeye bile cesaret edip birine yardım imkânı bulamazken buradaki insanlar nice ekonomik şeyleri aşmışlar. Oranın mütevelli heyetinden birinin dediklerini aktarıyorum.  “Allah AK partiden razı olsun. Onları başımızdan eksik etmesin. Biz bu yurdu yaparken bayağı bizlere yardımcı oldular. Bizlerde ak partinin seçimleri kazanması için dua edip canla başla çalıştık. Yani karşılıklı bir dayanışma gösterdik ve semeresini aldık.” Bu insanlar İslam’ın neresinde diye sordum. Tercih ederken neye göre tercih ediyorlar. Dua ederken, yardım ederken, rahmet okurken neye göre hareket ediyorlar. "Anladığım İslam’la bunların yaşadığı İslam çok farklı" diyecektim ki genç arkadaş lafı ağzımdan aldı: “Adamlar kendilerine göre yeni bir din üretmişler. Üretebilirler de. Ama neden buna İslam diyorlar. Başka bir isim koysalar içimiz bu kadar yanmayacak." Tüm bunları içeride geçirdiğimiz süreç içerisinde daha iyi anladım.

İçeri girerken gül suyuyla karşıladı genç arkadaşlar. Geldiğimizde içeride üniversiteli bir arkadaş risaleyi nuru yüksek sesle okuyordu. Çoğu Osmanlıca ibareler olduğundan insanlara ağır gelen risaleyi bir de genç arkadaşın hızlı okuması eklenince ben hiçbir şey anlamadım. Oradaki insanların haline baktım. İnanın yüz kişinin içinde belki anlayan 10 kişi toplasan çıkmazdı. Hepsi başı önünde uyur gibi dinliyor. Okuyanda gerçekten anlamaları  için okumuyordu. Yorum yok, açıklama çok az anlaşılıp anlaşılmadığa dair hiçbir dönüt yok. Neyse bir müddet sonra meyan şerbeti ikramı  yapıldı. İkramda, düzen ve tertipte hatta ses düzeneğinde hiçbir kusur yoktu. Bu konuda oldukça mesafe kat etmişler. Arkadaşla şerbet esnasında dışarı çıkma imkânımız oldu. Ben okunanlardan derli toplu bir şey anlayamadım dedim. Arkadaş; “Abi, ben kaç senedir babamla geliyorum. Bende anlamıyorum. Bunu söyleyemiyorum bile dedi. Babama anlamadığımı söylüyorum “büyüyünce anlarsın oğlum” diyerek hep getiriyor.  Bende gelip dinliyor ve gidiyorum.” 

İçeri girdiğimizde dışarıdan gelmiş bir büyüğümüz sohbete hazırlanıyordu. Sohbetin konusu belli olmasa da kaynağı belliydi: risaleyi nurdan birkaç bölüm. Konuşmacının konuşmasında bir bütünlük yoktu. Açıkçası spontane bir şekilde konuşuyordu. Risaleden bazı bölümler okuyan konuşmacıyla dinleyiciler arasında hem dilsel farklılık hem de bilgisel farklılık çoktu. Okunanların çoğu günümüzün kavramları değildi. Dinleyicilerin çoğunun yüzünde anlamamazlık belirtisi olsa da dinler görünüyordu. Çoğu kişi zihin dünyalarıyla başka yerde, bedenleriyle oradaydı. Soru yoktu. Eleştiri yoktu. Katkı sunma yoktu. Ders yaklaşık bir buçuk saat sürünce insanın dinleme kapasitesi belli olduğundan sıkılıyor. Çoğu sıkılmasına rağmen memnuniyet ifadeleri vardı. Aslında birkaç soru sorma imkânını verselerdi soracaktım. Lakin buna fırsat olmadı. Neyse dinleyicilerden birkaçı uyuyordu. Bunlardan biride yanımda oturuyor. Konuşma sonrasında el Fatiha denilince sesten irkilerek uyanan şahısla dışarıda konuşma fırsatımız oldu. Abi ne anladın dedim. Çok şey anladım genç dedi. Mesela diye sordum. Cevap klasik. “Herkes onu anlayamaz. Ama hoca çok güzel konuşuyor. Maşallah bizleri feyizlendirdi.” dedi.  Orada kim ne anladı diye bir soru sorsaydık her halde durum vahim olurdu. Aslında soruyu konuşmacıya sorsaydık sen ne anlattın ve neler vermek istedin. Çok kesin konuşmayayım ama gerçekten ondan bile net bir cevap alamayacaktım.

Tüm bu manzaraya rağmen herkeste dille dahi olsa bir memnuniyet ve hayır dua temennileri vardı. Hürmet, saygı, ikram had safhadaydı. Konuşmacının sık sık risale vurgusu ve Said Nursi’yi övmesi, yüceltmesi, her kavramına ayrı  bir dünya yüklemesini görünce zihnim biraz netleşti. Belki biraz ağır olacak ama dostlar risale onlar için Kuran’dan, Said Nursi de peygamberden önce konumlandırmış. Abartmıyorum. Adamlar yatıp kalkıp Risale diyor, Said Nursi diyor. Sohbetten zihnime takılan bazı  ibareleri sizinle paylaşırsam konu daha iyi netleşecektir. “Biz risalesiz ve çaysız yapamayız. Bu risaleler Kuranın anlatıyor, tanımlıyor. Bu risaleler yok mu insana lazım olacak tüm bilgi buradadır. İnsanlar için rahmettir. Toplumlar için şifadır. Hayatımıza yön verecek olan bir deryadır. Allah risaleleri anlamayı yaşamayı  nasip eylesin. İmanı İslam’ı hakikati kelimeyi Şehadeti buradan öğreneceğiz.” Oysaki bu vasıfların çoğu Kuran’a aittir.

Said Nursi fikirsel, anlamsal ve şekilsel noktada onlar için değişmez modeldir. Kaynak insandır. Ve birçoğu Said Nursi’yi zihinlerine peygamberden daha yüce bir konuma konumlandırmış. Kızacaksınız belki ama durum budur dostlar. İki kelimesinden biri üstad oluyor adamların. “Üstadı  çocuklarımıza anlatmalıyız. Nesillere bunu iyice idrak ettirmeliyiz. Bunun için mücadele etmeliyiz.” gibi sözler çokça duyuldu, zikredildi orada… Neyse ki genç arkadaşımız bazı  şeyleri dillendiremese de yanlışlıkların farkındaydı. İnşallah bizlerde bu tarz arkadaşlara yardımcı olup onların sağlıklı İslam’la tanışmalarına yardımcı oluruz.

Kendi içimden ya Rabbi senin dinini ne hale getirdiler diye sitem ettim. Senin kitabının  önüne kitaplar, senin üsve-i hasene dediğin peygamberin önüne liderler, tevhid şiarının önüne şiarlar, ilkelerin yerine çıkar ilişkilerini koyan bu insanlara ne demeli. Küfre, şirke, sisteme rahmet okuyacak kadar ileri gidenlere ne demeli? Hakkın  şahitliğinin bedeline katlanamayıp üst üste kat diken bu insanlar nasıl hesap verecek.

Rabbim! Senin dinini hakkıyla temsil edebilmeyi ve tüm imtihanlara karşı sebat edebilmeyi bizlere lütfet. Bizi hatalarımızla ve kusurlarımızla pak İslam’a zarar verenlerden kılma. Bizi senin dinine sapasağlam bağlananlardan kıl… Rabbim! Bizi; at, yat, kat tutkusuna düşürerek İslam’dan uzaklaşanlardan olmaktan sakındır. İmanımızı ve duruşumuzu çıkar araçlarına kurban etme… Rabbim! Dinin adına halkı uyutan, saptıran insanlara karşı bizlere yardım et. Onları ıslah et ve hatalarını görecek göz, hatalarından vazgeçebilecek bir irade ver… 

Not: Amacım birilerini karalamak, küçük görmek, çalışmalarını hafife almak değildir.

Selam ve Sabır ile… 

4402
YORUM LİSTESİ
ismail 24-11-2011, 01:15:57
keşke cemaati eleştirdikten sonra said-i nursinin islama katkılarından bahsetseydin kardeş.İnsanların yanlış davranışları yanlış eylemleri alimin suçu değil bunu bi kültür haline getirmeyi üstat da istemezdi.Çünkü o ben islamın sönmez ve söndürülemez bi güneş olduğunu bütün kainata anlatacağım diye risaleleri yazmıştır.Amaç belli ama ondan sonra uygulammalar sapmış olabilir.Kimsenin malında gözümüz yok elhamdülillah ama kimin ne yaptığı ne giydiği ne kullandığı bi müslümanı değil şahsın kendisini ilgilendirir.Bence bu konuda eleştirmek doğru değil.Evet islam yolunda peygamberler hep sıkıntı çekmiştir ama padişah olan peygamberlerde var.Sırf lüks yaşıyor diye eleştirirsek h.z. süleymanı da eleştirmemiz lazım ve h.z. davutu.Lüks yaşamak kişileri bağlar önemli olan israftan kaçınmaktır bu noktaları eleştirebiliriz ama eleştirilerimiz yıkıcı değil yapıcı olmalı.Ve birilerine bi şeyler anlatacaksak bu kesinlikle bencelere değil kuran ve sünnete göre olmalıdır selametle kadim dostun
 
irfan 06-10-2011, 02:01:20
Maksut bey bu konu çook su götürür ve herkesi yorar.kardeş siz kalemi elinize alıp iç açıcı bir makale daha yazsanız nasıl olur.
selamlar
 
EDİTÖRE 03-10-2011, 00:26:19
Editörün Notu: Ve aleykum selam. Değerli kardeşimiz, yazarımızın bu yazısı kimseyi lekelemeye yönelik değildir. Kur'an'dan başka bir kitabın ve Allah Rasulü'nden(s)başka bir kimsenin mutlaklaştırılmasına yönelik bir eleştiri yapmaktadır ve bu konuda da tamamen haklıdır. Dost acı söyler. Lütfen bu eleştirilere kulak tıkamayalım. Allah'a emanet olun.
 
mehmet maksut 02-10-2011, 15:46:14
abdurrahman kardeşe

amacım karalamak degil dediğim durumla eleştirmeyi karıştırmamak lazımdır. işin vardıgı mecra o kadarda kötü degildir. aksine bir çok konuda tartışıyoruz. yeterki hakaretler ve ahlak sınırlarının dışına çıkılmasın. yorumlardaki "anlamama, tahrip etme, saptırma" vb kavramlar vakıaları ortaya koymak içindir. hakaret etmek olarak anlaşılmamalıdır.

bugün müslümanlar arasında sorgulamamadan dolayı bir çok durum ve hata kanıksanmış durumda. ben bu minvalde türkiyede nurculugun, hizmet cemaatinin tasavvufun vb yapıların kuran ve nebevi hareket metodu merkezinde sorgulanmasının gerekli oldugunu düşünüyorum. bu sorgulama yapılmadan ve islam hakkında sahih bilgiler elde etmeden insanlar kuranın dışında bazı kitapları rehber edinerek bir dini allah adına inşa edip din budur diyorlarsa ve birileride bunu sorguluyorsa bu mesele ve iş alimlerimize zarar gelmesin, hiç mi faydaları yok, ittihadı islam, kardeşlik diyerek es geçilmemelidir. kuranda şu minvalde bir ayet vardır. "allaha din ögretmek". ali şeriati bunu dine karşı din olarak ele alıyor. evet gerçekten bugün dine karşı din degilde dinler oluşturuluyor. kuranın ve peygamberin çok az karıştırldıgı bunun yerine hocaların ve bazı kitapların yerleştirildiği küresel sistemlere eklemlenmiş mücadele sahası ve hayat alanı sınırlanndırılmış bir din islam diye insanlara sunuluyor. bu din olabilir ama bunu islam diye sunmak islamı anlamamaktır yada saptırmaktır. bunu bilinçli yapanlar oldugu gibi bilinçsizce yapanlarda vardır.

bugün müslümanların en büyük problemleri allah adına din adına peygamber adına denilerek yapılan herşeyin dindenmiş gibi kabul edilerek islama mal edilmesidir. bu algı islama ve müslümanlara bir çok zarar vermiştir. oysaki ayettede buyurdugu gibi dikkat edin sizi allahın adıyla birileri kandırmasın hitabı bu konuda çok önemlidir. birileri din adına allahın adına insanları kandıryor. dinden bihaber ve dinin asıl kaynagından okumayan toplum ise farkında olmadıgı ve dogru bir kaynaktan ögrenmediği için kendisine din adına sunulan herşeyi dindenmiş gibi kabul ediyor. işte bu sıkıntıyı dile getirdiğimiz için her ne kadar ciddi itham ve eleştiriler alsakta müslümmanların bu durumları gündeme getirmelerinin faydalı oldugunu düşünüyorum. halı altı ettiğimiz her sıkıntı halıların altında haşeratın yuvası olacak ve bu durum kısa süre sonra evi saracaktır.

kuranı ve peygamberi tanımadan farklı kaynaklarla ve kitapların propagandalarıyla tanışan insanlar daha sonraki süreçlerde bu kaynak ve şahısların algısına göre kuranı ve peygamberi tanımak zorunda kalıyor ve bu algıladıklarını din olarak ortaya koyuyor. oysa kuranın ışıgında kitaplar şahıslar degerlendirilmesi gerekirken maalesef kitaplar ışında kurana bir konum biçiliyor. yani merkez taşra sıkıntısı var. bazıları merkezi taşralaştırıp ona göre merkeze rol biçiyor. türkiyede bir çok cemaat bunu yapmakta. kendilerini yıllardan beri cemaatlerinin kabuguna hapsetmiş insanlar bunu gör(e)meyeceklerdir. lakin dışarı çıkıp biraz kuran üzernden yogunlaşıp tevhidin penceresinden bu duruma bakınca meseleler çözümlenecektir ki maalesef bu tür yapılarda böyle bir bakış açısıyla davranacak çok az insan mevcuttur. adama islamı bana anlat dediğin an başlıyor hocasını, kitaplarını, cemaatini, mezhebini anlatmaya. bu durum bile meselenin vehametini göstermek için yetiyor.

bir diğer sıkıntıda bugün insanların kuranı anlamdan islam adına birşeyler yapmaktır. yap ta nasıl yaparsan yap allah kabul edecektir. mantıgı çok yaygındır. oysa allah adına bir şey yapmak önemli degildir. önemli olan istenilen şartlara ve ilkelere göre yapmaktır.

abdurrahman kardeş

elbette kul hatasız olmaz. ama her yapılan hatayı da kulluk kabul etmez. öyle hatalar vardırki insanı kulluk dairesinin dışına çıkarır. dolayısıyla bazı hataları küçük görmek ve önemsememek farklıdır. ama eger bazı hatalar din adına yapılıyor ve kuranın dışında kurana rağmen yapılıyorsa kusura bakmayın kul mul diye bir şey kalmıyor. bugün konuşulan mesele öyle kul hatasız olmaz deyip yabana atılacak bir mesele değildir. İslam kuran ve din meselesidir.

ayrıca abdurahman kardeş din kavramını bence biraz sorgulayınız.ve sonra mehmet durmuş abinin dediklerini anlayabilirsiniz. bu konuda abinin iktibas adlı sitede yazılarını ve yine aynı sitedeki mailinden kendisiyle tanışabilir ve ne demek istediğini sorabilirsiniz

selametle kalınız

 
Mehmed Durmuş 01-10-2011, 23:55:07
Ben ne söylüyorum, tamburam ne söylüyor...
 
Abdurrahman 01-10-2011, 17:36:24
Son yorumlardan sonra acaba bir yorum daha eklesem mi diye tereddüt ettim. Yazdigim yorumu sildim. Daha sonra yine esasa dair bazi aciklmlarin yerinde olcagi kanaatine vardim.
Önce Serhat kardese ekledigi yazilardan dolayi tesekkür ediyorum. Bediüzzaman Haretlerinin orada zikredilen hususlarin tamina haiz oldugunu bildirmek isterim.

Orada bir paragraf var; diyor ki:


Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken, insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen, hatta duyduklarında ken¬dileri için fitne olabilecek hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplum¬larda söy¬lemek gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek bir toplumda söyleyen kişi, sö¬zünde hata etmez fakat yeri müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların söylenecek za¬man ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini ya¬parken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey ise ve muhatabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
Bediüzzaman bu konuda derki: „Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söylemen doğru değil…



Masut kardes yazinin sonuna eklemisti: "Not: Amacım birilerini karalamak, küçük görmek, çalışmalarını hafife almak değildir. "

Ne kadar güzel bir duygu! Ama gel gelelim isin vardigi noktaya bakiniz. Arkadasimiz sormus: "İSLAM’DAN BAŞKA YENİ BİR DİN Mİ?"


Sözü ile özü (ameli) bir olmamak buna denir galiba. Aciklayayim:

„Kul hatasiz olmaz, beser sasar“ diyeceksiniz, sonra gördügünüz hatalari(!) ele alip insanlari Islam`dan ayrilmis, Müslümanliktan cikmis , yeni bir din kurmak pesinde olmakla itham edeceksiniz. Soru kime soruluyor: Ben Elhamdülillah müslümanim diyenlere! Kim soruyor. Bir baska müslüman! Bir kisi fikhen haram oldugunu bile bile, haram bir fiili irtikap etse (mesela icki icse) dinden cikar mi? El cevap: Harami helal olarak göstermedigi müddetce, yani ben bu ickiyi haram olarak biliyorum ama nefsime hakim olamiyorum ve „ben müslümanim“ dedigi müddetce dinden cikmaz (Imani zayiftir o ayri mesele).

Karalamamak, kücük görmemek, hafife almamak sizin anlayisinizda bu mudur?

„….edep dairesinde o yanlışı ortaya koymak“


Bir tek Allah`in kulu burada yapilan yorumlarda edepsizlik var diye iddia edebilir mi? Kimsenin ne meslegine, ne de mesrebine dair olumsuz bir laf etmedik. „…bir hakikatin ortaya çıkması“ hep sizin, yalnizca sizin yapabileceginiz bir fiiliyat midir? Baskalarinin da „bir hakikatin ortaya çıkması“ babinda yapabilecegi bir yorumu olamaz mi? Yazari susturmaktan bahseden biri bizi yorum yaptik diye „edepsizlikle“ sucluyorsa, bu susturma degil midir?


X- Efendim ben var ya ben!
Y- ?
X- Ben aslinda cok sey biliyorum ve bunlari ümmete anlatmak isitiyorum ama...
Y- Amasi ne?
X- Ah bu Nur cemaati yok mu?
Y- Onlar mi mani oluyorlar size?
X- Yo..Yooo. Ama onlar var ya!
Y- Tamam, varlar. Size ne yapiyorlar? Sizi hapse mi atiyorlar?
X- Yoo, kesinlikle hayir. Ama iste bunlar yüzünden ben kendimi ifade edemiyorum.
Y- Ne yapiyorlar. Yazdiklarinizi yirtip atiyorlar mi? Sansür mü koyuyorlar? Hizmetlerinizi kötüleyip halki size karsi mi kiskirtiyorlar?

X- Hayir, hayir…. Ancak bunlar milletin beni dinlemesine mani oluyorlar.
Y- Nasil yani? Halkin sizin gibi alim birinin yanina yaklasmasina mi mani oluyorlar?
X- Yoo...yooo. Hayir ama...
Y- Ama?
X- Efenim bunlar dini tam olarak anlatmiyorlar?
Y- Nasil yani?
X- Efenim bunlar Risale okuyorlar.
Y- Sen de okuma canim. Sen de baska bir sey oku.
X- Ama onlar Risale okuyunca beni dinleyen kalmiyor. Ben ki, Kur`an ve sünnetten bahseden alim bir kisiyim.
X- Risale neden bahsediyor?
Y- Kur`an`dan degil tabii. Sünnet te yok!
X- Deme yahu?
Y- Evet dostlar, Allah`in dinini ne hale getirmisler! Ben Allah`in gercek dinini anlatamiyorum.
X- Onlar mi mani oluyor?
Y- Hayir, fakat insanlar dini onlardan ögrenmek istiyor.
X- Peki onlar haramihelal, helali haram mi gösteriyor?
Y- Bunu iddia edemem. Ama gercek din degil bu!
X- Ya gercek dini kim anlatiyor?
X- Tabii ki ben! Said de kimmis?
X- Sizi anliyorum. Peki Said Risale-i Nurlarda diyor ki:

"Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir."

Buna ne dersiniz?

X- …

Y- Sadece o da degil. Daha cok var böyle misaller. "Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallah!"
X- Ben ...ben.. Ben "merhum Şeriati’nin kavramsallaştırdığı gibi, Din’e karşı din, varlığını muhafaza etmektedir." diyorum.

Y- Sizin bunu demenize Nur cemaati mani oluyor mu?
X- Olmuyor, ama…
X- Hep amali, mamali konusuyorsunuz. Peki Said sünnete aykiri, Kur-an`a zit olarak sahabeyi kücümseyip ve „Allah gercek bir Janustur“ mu diyor? Janus, yani iki cehreli Roma putu...
Y- Nasil yani…Hele bir desin!
X- Mesela Said Nursi Bedir harbini anlatirken “Osman firar etmişti. Ömer ve Ebûbekir ortalıkta görünmüyordu.” diyor. Peygamber efendimizden (sav) Muhammed diye bahsediyor. “Hazret” saygi kelimesini kullanmiyor…
Y- Azizim, demedim mi? Görün iste bu sahabi düsmani Said Nursi`yi. Ben ki size, bunlar „yeni bir din“ pesinde diye bahsedince itimat etmediniz.

X- Hayir be yahu… Saka yaptim, onu bir baskasi söylüyor.
Y- Kim?
X- Said Nursi degil ama bir baskasi söylüyor. Neyse… Önemli olan Said adina söylendigi ifade edilince “yeni bir din mi?” diye atilmaniz. Ama o ifadenin bir baskasina ait oldugunu söyleyince “baska türlü ve mutedil” tarziniz olmasi. Neyse…
Y- O bir sehittir!

X- Biz de sehitligine falan laf etmedik. Allah taksiratini affetsin.

Said Nursi “…Dinler tarihi ve mitoloji üzerine çalışan öğrencilerine yine Dinler Tarihinin dili ve sembolleriyle ve teşbihlerle İslam’daki Allah tasavvurunu anlatmaktadır. Konuşmasının başında Yahudiliğin Tanrı tasavvurunun merhametten yoksun ve sadece “adalet”i içeren bir tasavvur olduğunu Hristiyanlığın Tanrı tasavvurunun ise adalet içermeyen ve sadece “merhamet” içerikli bir tasavvur olduğunu uzun uzun uzadıya anlattıktan sonra İslam’ın Tanrı tasavvurunun hem Merhamet/Rahmet hem de Adaleti içeren iki yönlü dengeli bir tasavvur olduğunu ifade eder. Roma mitolojisinde “Janus” olarak İki Başlı/İki yönlü olarak sembolize edilen Dengeli merhametli ve adaletli Tanrı tasavvuru ile İslam’ın merhametli ve adaletli Tanrı tasavvurunun ise Dinler tarihi açısından benzerlik teşkil ettiğini bir Dinler tarihçisi olarak tespit eder...”

Y- Vay! Vay! Vaaaayyy! Azizim durum ortada iste! Dinler Tarihi olunca Allah`I Janus`a benzetmek dogru mu? Baska söze mahal var mi?

X- Var!. Bu da saka idi. Bu tespitler de Said Nursi`ye ait degil. Merhuma ait.
Y- ….


Karsilikli sohbet bu minval üzre sürüp gider.

Son söz: “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur..”

Selam ve muhabbetlerimle.
 
mersinden 30-09-2011, 16:13:00
selam aleyküm yazınızı ve bazı yorumları okudum. keşke yorumları yapan insanlar sizin fedakarlıgınızı, gayretinizi, konuşurken yürekten çıkan ifadelerinizi ve çabalarınızı görseydi. görmüş olsalardı onca yogunluga ragmen çektiğiniz sancıları, acıları görselerdi utanırlardı...
 
Mehmed Durmuş 28-09-2011, 22:29:23
İSLAM’DAN BAŞKA YENİ BİR DİN Mİ?

Saygıdeğer Maksut kardeşim,
Gözlemlerine dayalı, oldukça sade, nazik yazında Risale-i Nur adı verilen kitapların okunduğu ortamı yeterince anlaşılır şekilde tasvir etmişsin. Bu arada, ders yerine yürüyerek giden Müslümanlara atıf yapmışsın. Sen Allah'a dua et de o gençler böyle yürümeye devam etsinler… Son model arabaların, siyah Mercedes’lerin Müslümanlara hayır ettiğini görmedim ben…
Değerli Mehmet Maksut’un, hiç kimseye hakaret etmeyen, adalet ölçüleri içerisinde eleştiren bu bir tek yazısı, birilerinin damarına basmış görünmektedir. Yapılan itirazlar, bir hakikatin ortaya çıkması; eğer yapılan eleştiride haklılık payı varsa, yanlıştan rücu etme, yoksa, edep dairesinde o yanlışı ortaya koymak gibi bir niyeti ortaya koymamaktadır. Canhıraş bir şekilde, söyletmeyip susturma refleksi öne çıkmaktadır.
Maksut’un yazısı, aslında Türk toplumunun İslam'ı ne hale getirdiğini, tevhid deyince ne anladığını, Kur'an’ı ve Peygamber’ nasıl algıladığını kamilen ortaya koymada bir vesile olmuş, bu sebeple yazarımız teşekkürü hak etmiştir.
Maalesef Türk toplumu İslam’ı alperenler, dervişler, ‘ermişler’, deli-velîler, mahallenin velî olduğuna inanılan hırpanî insanları ve benzeri kişilerin ipe sapa gelmez hezeyanları olarak tanımışlar, öyle öğrenmişlerdir. Bir insan İslam'a, Kitabullah’a, Sünnet-i Rasulillah’a ne kadar aykırı söz ve fiil ortaya koyarsa o kadar makbul; bunlara ne kadar muvafık ve mutabık kavil ve fiil ortaya koyarsa o kadar da merdud sayılmaktadır. Bunun yegane sebebi, Kur'an’ı bilmeyen, bilmek için de çok istekli olmayan bir toplumu istedikleri gibi evirip-çeviren bu, yukarıda işaret ettiğimiz sapkın önderler zümresidir.
İşte bu manada, mesela bir yıl, başka hiçbir iş yapmayıp, bütün sohbetlerde, bütün toplantılarda, ders halkalarında sadece Tevbe suresinin 31. ayeti işlense iyi olacaktır diye düşünüyorum. Ki Kitabullah, neden Allah'ı bırakıp da hahamlarını, rahiplerini rab edinen insanları dikkatimize sunmaktadır, bu iyice anlaşılmalıdır. Acaba haham ve rahiplerden başka, o ayetin nüzulünden bugüne, başka kimler Allah'a rağmen rab edinilmektedir? İnsanlar neden Allah'ın Rububiyetine razı değiller? En bunaltıcı soru şu: insanlar, kendileri gibi bir insanı rableştirdiklerinin bilincinde olmuyorlar, bunu nasıl fark ettirmeli?
Allah'ın ilahlığının ve rab oluşunun yegâneliğini, bunun hassasiyetini kavrayamayanlar hala âlimlerine, evliyalarına olan mutlak itimat (üstad-perestlik) çeperini deldirmemek derdindedirler. Alim denilen kimselerin de sonuçta bir beşer olduğunu, bunların da bebeklikten büyüdüklerini, bebekken altlarını ıslattıklarını, acıkıp-susadıklarını, soğuktan üşüyüp, sıcaktan yandıklarını, unutkanlık, yanılma, hata etme, bilememe, yanlış algılama gibi beşeri sıfatlarla malül olduklarını bir türlü kabullenememektedirler. İşte bir insanı rab edinmek de böyle bir şeydir.
Hep dikkatimi çekmiştir: Yüce Kitap Kur'an, “Allah ve Rasulü müşriklerden berîdir” buyurmakta (Tevbe, 3) ama “Allah, Rasulü ve mü'minler” dememektedir. Acaba neden? Ben bunu şöyle yorumluyorum: Allah'ın ve Rasulü’nün müşriklerden beri olduğu kesin ve mutlaktır ama mü'minler sonuçta bir beşerdirler. Her mü'min Allah'ın ve Rasulü’nün olduğu gibi, müşriklerden beri olmakla mükelleftir ama insandır işte, ola ki hata yapabilir, yanılabilir, gereğince teberrî etmeyebilir… Dolayısıyla Peygamber'in dışında hiçbir insan mutlaklaştırılamaz, la-yuhtî kabul edilemez. Hiçbir insan ‘çağın âlimi’, ‘asrın müceddidi’ gibi sıfatlarla yüceltilemez. ‘Çağın âlimi’ yoktur, her çağda, her dönemde İslam alimleri vardır, kıyamete kadar da olacaktır. Şu var ki, her âlimin öne çıkan belli bir özelliği bulunabilir.
Allah'ın Rasulü bile kendisine aşırı tazim edilmesini şiddetle reddetmiş, bana “Allah'ın elçisi ve kulu deyin” demiştir. Peygamber kul iken biz, rableştirdiğimiz sözde âlimleri kulluğa bile layık görmüyor, adeta ilahlaştırıyoruz.
Aşağıdaki yorumlarda dikkatimi çekti, editör kardeşimiz muhtasar şekilde özetlemiş, “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” diye uydurma bir sözle Peygamber'in tanrılaştırılması yetmiyormuş gibi bir de, Kur'an’ın bazı ayetleri bazı kişilere delalet ediyor vehmiyle sıradan insanlar ilahlaştırılmaktadır. Oysa Kur'an hiç kimseye özel inmemiştir, hiç kimsenin mistik hezeyanlarını tasdik etmek maksadıyla inzal buyrulmamıştır.
Hâsılı, tevhid-şirk mücadelesi devam etmektedir; bu, çok zorlu bir mücadeledir; esas mücadele budur. Peygamberlerin saçını ağartan, bellerini büken buydu işte. Allah bizlere öncelikle, peygamberlerdeki tevhidî duruluğu nasip etsin, sonra da, onların sırtlarındaki yüklerini gidermesi gibi, bizim de yükümüzü gidersin, göğsümüze inşirah versin.
Yorum yazanlardan birisi, âlimlere dil uzatmanın vahametini(!) anlatmak için, “Esas düşman Peygamber varislerini ayaklar altına almak için bekliyor” demektedir. Bu, içi tamamen kof bir slogandır. Oysa İslam ve tarihine ilişkin birazcık mürekkep yalamış her insan şunu çok iyi bilir ki, Peygamber varislerini ya da daha yerinde bir ifadeyle, Peygamber’in mirasını ayaklar altına almak için düşmanın beklemesine hiç gerek yoktur. Çünkü Peygamber varislerini ya da Peygamber mirasını ayaklar altına alacak bir babayiğit henüz dünyaya teşrif etmemiştir! Peygamber mirasına maalesef, bu DİN’in sözde varisleri ayaklar altına almışlardır! İslam’ın dostu görünen, sözüm ona bazı ‘müceddidler’, adı evliyaya, ermişe, çağın âlimine, ‘Kur'an’ın en büyük müfessiri’ne çıkmış nice kimseler, hiçbir ateistin veremediği kadar İslam'a zarar vermişler, vermeye de devam etmektedirler. Bunlar din hakkında her türlü tasarruf yetkisini kendilerinde görmektedirler. Allah başka türlü buyurduğu halde, gaybı bunlar bilmekte, kıyametin vaktini bunlar hesaplamakta, ahir zamanda kimlerin geleceğine, kimlerin gideceğine bunlar karar vermekte, tabiat olaylarını bunlar idare etmekte, yeryüzünde nerede bir felaket varsa bunlar orada hazır ve nazır olmakta, bitkileri bitirmekte, yağmuru yağdırıp rüzgârı estirmekte, hangi köyde deprem olmayacağına bunlar hükmetmektedir! Kısacası kâinat bunların yüzü suyu hürmetine ayakta durmaktadır! Kendilerine karşı en küçük bir yanlış yapıldığında, şefkat tokadı ile insanları cezalandıran da yine aynı kişilerdir…
Sizce bu insanlar nasıl bir Allah'a iman etmektedirler?
Hâsılı, merhum Şeriati’nin kavramsallaştırdığı gibi, Din’e karşı din, varlığını muhafaza etmektedir. Mekke’nin Lat, Menat, Hubel ve Uzza gibi tanrıları günümüzde varlığını sürdürmektedir. Ama isimleri değişmiştir, isimleri bizim isimlerimizi taşımaktadır. Üstad, evliya, âlim gibi titrleri de mevcuttur.
Bize ismimizi Allah vermiş, müslümandan başka ismi bize yasaklamıştır. Sonu …cılık - …culuk’la biten her akım yeni bir din olmaya namzettir. Biz DİN’imizin önüne hiçbir tefsiri veya ideolojiyi geçiremeyiz.
Selam hidayete tabi olanlaradır.
 
serhat toprak 27-09-2011, 22:17:34
EBCED'E DAİR
ŞİMDİ RİSALEDEKİ BU HESAPLARI AŞAGIDAKİ BİLGİLER IŞIGINDA DEGERLENDİRİN NURCU KARDEŞLER

Yahûdiler, eski alışkanlıkları gereği hep gizemli şeylerin ardına düşüyorlar, tabiatta insanla uyum içerisinde yaşayan şeffaf güçleri, hasımlarının aleyhine kullanmanın yollarını arıyorlardı. Ayrıca “Ebû Câd hesabı” diye bilinip Türkçeye “ebced hesabı” olarak geçen rakam değerli harf sistemiyle, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları bileceklerini iddia ediyorlardı.

İslâm âlimleri, ebced sistemine hurâfe olarak bakarlar. İbn Hacer bu sistemle varılan sonuçların bâtıl olduğunu, ona itimat etmenin câiz olmadığını söyler. İbn Abbas (r.a.)’ın da ebced hesabından insanları sakındırdığı ve onu sihrin bir çeşidi sayarak “bu hesabın şeriatta yeri yoktur” dediği aktarılır (Süyûti, el-İtkan, 3/26).
 
serhat toprak 27-09-2011, 22:15:02
Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ

Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir: Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden, hakka zulmeder! (Nehcü’l-Belâğa, s. 431). Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.)’ın beyan ettiklerine gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye de¬vam eder... Bu hakikat, muvahhid mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve zalime karşı maz¬lum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü olan câhiliyye adetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar, haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı sus¬mak, zulme ve sömürüye rızâ göstermek, muvahhid mü-minlerin var oluşlarına aykırıdır... Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu yerde Al¬lah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...

Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken susan, dilsiz şeytandır.” (Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst. 1991, s. 258. Not: Üstad Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.)

Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılma¬sına ses çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların (bk. 114/Nâs, 6) emrine girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete karşı çıkıp hakikata ihânet etmiştir...

Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşe¬mez... Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil du¬rumu asla kabul edemezler... Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda onu savunurlar... On¬lar, İs¬lâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya adâletten sapan zalimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkala-rından asla korkmazlar!..

Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib ile zâlim bir idareciye ayağa kal¬karak ona iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve bu yüz¬den o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380 -4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8)

Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cihadın en efdalı, zalim sultanın veya zalim emirin yanında söylenecek adâletli sözdür.” (Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Neseî, Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds. 100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724 -1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan)

Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salat ve selâmı cümlesinin üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor: Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyor¬dum. (Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.) gizlenmiş. Kavmi, O’nun aley¬hinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun üzerine kalbim yu¬muşadı.

Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim. “Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’ dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların kırıl-ması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şerik ko¬şulmaması (vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. (Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294)

İşte yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’in mirası bu¬dur!.. Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken ortaya koydukları tavır!..

Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...

1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir va¬ziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesa¬düf etmişti. Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri, Allah’ın ve Rasulü’nün hare¬minde Allah’dan kork ve bu harem-i şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun. Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır. Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapın¬dakilerin hakkına riâyet et! Kapına gelenlere kapını ka¬pama!’ dedi.

Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’ dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak: ‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır. Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bu¬lunmadın. Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan bir şey istemem!’ dedi ve ora¬dan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.

Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı, bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar, Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ, sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir vâdi var, zâlim hü¬kümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkca kavradı ve: “Ey Ömer, iş ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki: “Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840)

2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur, Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun” dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah (s.a.s.)’den şu hadisi rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karış¬tıran kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini, Tâvus’un kanıyla kirlenmesin¬den korkarak topladım. Sonra Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus: “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı. Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azap kam¬çısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir.” (89/Fecr, 6-14)

Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle elbise¬min eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir müddet daha konuş¬madan durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti. Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus: “Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum. O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum” dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi. Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı sadece “Kalkıp gidiniz” oldu (Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı - Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116).

3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin, para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?” deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini söyleyip gizlemeye¬ceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi. Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden böyle söz¬ler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım” dedi.

Hâlid ez-Ziyad (rh.a.)’ı Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanı¬sın. Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki görü¬şün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen ise, onun günahlarından birisin.”

Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!” dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar. Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o: “Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin (İmam Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843).

4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor: Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum. Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri” dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu. Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife, Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.

Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu. O da: “Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzu¬larına uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır” deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât: “Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi. Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görüle¬cek şekildedir” deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını senden alırdım” dedi.

İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de (Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şe-hirlerine kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” de¬yince, Ebû Cafer, İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime söylediklerinden çok memnun ol¬dum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin, hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi (Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846).

5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istedi¬ğinde âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal al¬manın câiz olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ ver¬diler. Bunun üzerine Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu. Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı” dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir, ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi. Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.): “Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir şeyin yoktu. Sonra Alla Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni, padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kö¬len, her bir kölenin altın sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların hepsini harcar, sa¬dece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal topla¬manın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”

Zâhir, Muhyiddin Nevevî (rh.a.)’ın bu cevabına çok kızdı: “Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!” deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden, sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler. Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu öğrendi. Fakat Nevevî, di¬reterek halifenin özrünü kabul etmedi. Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin hiçbir müslümana kötülük yap¬mamalarını istiyorlar (Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142).

6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatı¬yor: Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı. Sıkıntısı gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gider¬mek için ne yaparsın?”

Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde, Allah Teâlâ beni, en muttakî âlimlerin tilâvet ettikleri “Sahih-i Buharî”ye sığınmamı öğütlüyor. Böylece Allah Teâlâ, mu-sibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher Üniversitesi’nin rektörü ile ko¬nuştu. Rektör, O’nun için ilmi ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki eski kubbenin al¬tında “Sahih-i Buharî”yi okumaya başladılar. Fakat bütün bu olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara kızarak şöyle dedi. “Bu okuduğunuz, ya “Sahih-i Buhârî” değil veya siz ilmi ile âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin se¬bebinizle, ne de duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.

Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular. O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin yüzünden bu belâlar, ey İsmail!.. Rasûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” (Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk. Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4004)

Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı. Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınama¬dan vazgeçip kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu. Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.

Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca ha¬disin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız Şer’î ve Medenî diye bir¬birine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil mi?... Değil mi?.. İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve de-vamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail: “Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.

Âlim: “O takdirde, Buhârî’nin günahı ve âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuş¬madı. Sonra âlime: “Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha sonra âlim, Ezher Üniversi¬tesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları, sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... (Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den)

Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar.” (35/Fâtır, 28) diye vasıflandırdığı muttakî âlimler¬den sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Al¬lah’dan korkan âlimler, topluma hidayet rehberleri olabi¬lirler... Onlar, hakikatları apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan, gerek egemen yönetici¬lerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan ederler...

Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim” adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba bir şeyden korkan, yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik durumda bulu¬nur. Bir kimseden uman, yahut korkan kimse, onun Al¬lah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir kimse, hayrı Allah’tan umduğu, yahut Allah’ın kendisini başkalarının eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir ol¬maz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini, devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır. Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını, içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse kâfir olmaz.

İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği ve kelâmı ile mümtaz kıl¬dığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.” (28/Kasas, 33) de¬mişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı. Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz. Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut ak¬repten veya evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiye¬cek ya da içeceklerden korkar. Bütün bu durumlarda in¬sana küfür veya şüphe hâli değil, ancak korkmak ârız ol¬muş olur.

Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu mahlûk¬lardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan mü’mi¬nin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min şiddetli bir şekilde hastalandığı, yahut Allah’tan gelen kötü bir musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya hükümdarların¬dan birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Halbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak, soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının emirleri ise, gizli, açık, iste¬yerek, ya da istemeyerek her hâl ve kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulun¬madığı hâlde Allah’ın emrini gözetir, sabreder. Al¬lah’tan korktuğu için feryad etmez. Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Al¬lah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur.” (İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38)

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendi¬sinden saygıyla karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi, her şeyden korkar.” (Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis, zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657)

Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bu¬günde yerine getirmekle mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu muttakî âlimler, mutlaka hep bera¬ber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a sarılarak, Sünnet üzere yaşa¬maları ve bir araya gelip, bir bilek bir yürek olarak ümme¬tin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen üm¬metin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”ı “önderliği” gündeme getirerek, koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecek¬tir... Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki aslî yerini almış olacaktır...

Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek yumruk hükmünde)dirler.” (Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B. 31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s. 59, Hds. 118).

Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet ön¬derleri konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme getirmeleri gerekir... Hayatî her ko¬nuda ilerinin ilerisinde birer önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir... Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden in¬sanları kurtaracaktır!.. Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...

Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik va¬zifesini yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmalıdır... Göre¬vin şuurlu ve hakkıyla yapılması, özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çöz¬meye ve hayırlı bir sonuca bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın, mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. (13)
 
serhat toprak 27-09-2011, 22:13:30
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler

Yahya b. Muaz (rh.a.) şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed (s.a.s.)’in ümmetine anne ve ba-balarından da şefkatlidirler. Çünkü anne ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden korurlar.” (İmam Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, c. 1, s. 37)

Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sa¬hibi bir anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı, peygamberlerin varisleri oldukları¬nın şuurunda ve idrakindedirler... Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine vacib olan sorumlu¬luklarının farkındadırlar...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altın¬dakinden sorumlusunuz.” (Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928; Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 108, Hds. 212)

Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından, eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından, iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır... Çünkü ümmetin genel vela¬yeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır... İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden, ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı un¬surlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korun¬masından, eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olma¬sından sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hü-kümlerine ve Rasûlullah (s.a.s.)’in Sünnetine uygun olma¬sından muttakî ulemâ sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise, âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını iş¬gal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen uzak¬laşmış ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçüle¬rince çözebilir... Çözülen problemlerin hayatta uygulanışı¬nın örneğini yine muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa, onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun idrakinde ol¬dukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten do¬layı âlim olamazlar...

Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden dolayı da âlim olamazsın.” (Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299). İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o zaman câhil olur (İmam Gazâlî, A.g.e., c. 1, s. 152).

Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine yalnız ve yalnız Rasûlullah (s.a.s.)’i önder ve ha¬yat örneği edinmiş (Bkz. 33/Ahzâb, 21), Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun em¬riyle Rasulü (s.a.s.)’e uymuş (3/Âl-i İmrân, 31), zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru okuyup be¬yan eden (2/Bakara, 41), onları asla dünya malına ve menfaatına değiş¬meyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın ki¬tabına göre “Rabbânîler” olmuşlardır...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbanîler olunuz.” (3/Âl-i İmrân, 79). Bu âyeti açıklayan İslâm ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hakimler ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için: Âlimler, fakîhler, demiştir (Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259).

İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler ve fakîhler olu¬nuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle terbiye eyleyen kim¬seye denir, demiştir (Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-). İmam Taberî (rh. a.), “Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin ço¬ğuludur. Bunun mânâsı ise, insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler, sevk ve idare ederler (et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301).

Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifele¬rini şöyle beyan buyurur:
“Nice Peygamberlerle birlikte bir çok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işi¬mizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yar¬dım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.” (3/Âl-i İmrân, 146-148) “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yi¬yicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr) onları, günah söylemelerinden ve haram yiyicilik¬lerinden sakındırmalı değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” (5/Mâide, 62-63)

Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu (bkz. 4/Nisâ, 139) ve Allah’a gerçekten iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi şahsiyetler olduklarını (bkz. 63/Münâfıkun, 8) bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar... Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbi¬rine karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden câhildirler, ya da korkunç hâindirler...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı batıl ile karıştırıyor ve bildi¬ğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?” (3/Âl-i İmrân, 71); “Hakkı, batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” (2/Bakara, 42). Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış batılı, hakkın için¬den söküp çıkaran ve hakkın üstüne atılan batıl perdesini kaldırıp hakkın apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden bir çokları bulunacak ve hiç noksan ol¬maya¬caktır...

Muğire b. Şu’be (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelin¬ceye (yani kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbi¬rine yardımcı olmakla devam edecek ve bunlar, (muhalefet edenlere) daima galib olacaklardır.” (Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85, Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141.İmam Buhârî (rh.a): Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir; Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds. 10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287. İmam Tirmizî (rh. a.) şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen: Onlar hadisçilerdir, dedi.)

Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b. Hanbel (rh. a.): “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî (rh. a.) şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife, muhtelif mü’minler arasına da¬ğılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler, birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi emr-i bi’l-ma’rûfu ya¬pan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” (Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141)

Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir... Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesi¬lesi olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile hareket ettikçe kıymetleri artar...

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zaman¬larındaki insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla dünya ehlinden birtakım menfaatler sağ¬lamak için ilmi, değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz (s.a.s.)’den şöyle buyurur¬ken işittim: “Kim çok arzuları tek arzu -âhirete aid arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” (İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306)

Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu so¬rumluluğunu her zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi davranmamalı ve dünyevîleşmeme¬lidir... Onun tek gâyesi Allah olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır... Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan nasibi eksik olur. Bu sebeble, ni¬hâî düşünce ve maksad, hep yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Al¬lah ile bulunur.” (Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119)

Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygu¬larla hareket etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuv¬vetli bir imana sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğ¬nenirken seyirci olamaz!.. Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen hakkın gereğini ye¬rine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun yanında yer alıp zalime karşı çıkar...

Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasûlullah’dan işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi tamam¬layıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edece¬ğimi bilsem yine infaz ederim.” (Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 –Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr. 551)
Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis rivâyet ediyor’ deyip duru¬yor¬lar. Halbuki Allah’ın kitabın’da şu iki âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve in¬sanlar için Kitab’ta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olan¬lar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzel¬tenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esir¬geyenim.”(Bakara, 2/159-160). Muhâcir kardeşlerimizi, çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır bulunmadığı meclis¬lerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri söz¬leri bellerdi.” (Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim, Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107)

Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken, insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen, hatta duyduklarında ken¬dileri için fitne olabilecek hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplum¬larda söy¬lemek gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek bir toplumda söyleyen kişi, sö¬zünde hata etmez fakat yeri müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların söylenecek za¬man ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini ya¬parken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey ise ve muhatabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın söylenmesine ihtiyaç yoktur!..

Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’den iki kap ilim belledim. Bunlar¬dan birisini neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, be¬nim şu boğazım kesilirdi (Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61). Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları toplu¬mun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve ya¬yarlar...

Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yük¬lenmiş olduğu ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin gereği olan sâlih ameli işle¬mek ve istikamet üzere olmaktan ileri gelmektedir.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin mürekkepleri ağır gelir.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî, İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.)

Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna fay¬dalı olmaya çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sa¬dece konuşmuş olmak için konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması da başlı başına bir hayırdır...

Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah (s.a.s.)’in iman ve cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’in ashâbı kadar hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı: “Sana, haram olan o ayı sorarlar.” (2/Bakara, 217) Ve: “Sana, kadınların ay hâlini de sorarlar.” (Bakara, 2/222) âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında) şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda vere¬cek şeyleri sorarlardı (Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 127).

Ammar b. Yâsir (r. anhumâ)’dan bir mes’ele soruldu. O da: Bu, henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler. (Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O hâlde) meydana gelinceye kadar bizi (rahat) bıra¬kın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu (hâlletme) zahmetine gireriz.” (Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125)

es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum. Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız, Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde (kendilerine bir şey) sorulduğu za¬man (cevabı) isâbetli kılacak, söz söylediği zaman doğ¬ruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam edecektir.” (Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118)

İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tar¬tışma ortamına getirmez ve onu ehli olmayanlarla konu¬şup ayağa düşürmezler... Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder, bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna, herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar... Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaş¬mazlar. İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak, ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...

Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri ko¬nuşmayı reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gu¬rurlu-kibirli oluşundan değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri gelir... Âlim şahsiyetin, ehil ol¬mayan kişilerle ilmî bir mes’elenin görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi Rasûlullah (s.a.s.)’in bir emrinden dolayıdır...

Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” (İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224)

Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tar¬tışmak isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes b. Malik (r.a.)’dan.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Batıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cenne¬tin kenarında, hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” (İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800)

İbn Abbas (r.anhumâ)’dan. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!” (Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063). Ebû Umame (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu ayeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavim¬dir.” (43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-Kur’an, B. 44, Hds. 3468)

Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların ko¬nuşulması bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr (yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu, şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban, bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (se¬miz) bir koyun ver!’ diye talebte bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’ der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kula¬ğından tutar.” (İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s. 60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan edilmiştir.)

Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda bulunması ihtimal dahilindedir... Bunun için bu konuda hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir yandan nef¬siyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve kö¬tülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman “Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemeli-dir... Her zaman ilmiyle âmil olan ihlas sahibi olma şahsi¬yetinde bir kusur etmemelidir...

Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuş¬tur… Şöyle diyor İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri dışın¬dakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlaslıları dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlaslılar ise, büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” (Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ., İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire, 1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5)

Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ. Amel eden¬ler de aldanmıştır, yalnız ihlas ile amel edenler başka. İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır (İmam Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr. Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2, s. 296 (Kısmen).

İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazi¬fesinin şuurunda olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez (Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst. 1991, s. 83). Başka bir beyânında şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya ve içindekilerinin kendi-sinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna) vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde, elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi (Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391)

Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız, zirâ bulamaz¬sınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız (Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136)

Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, top¬rakları işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara reh¬berlik eden muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolu¬muzu aydınlatmakdadır. Ebû’d-Derda (r.a.)’ın beyanıyla: Âlimlerin sözleri olmasa, biz neyiz ki? (Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 396). İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğreni¬lir... Dünyada iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...

Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)’in yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na: ‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah (s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler, kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.” (Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s. 128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir. Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir.)

İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp (Bkz. 3/Âl-i İmrân, 103) Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getir¬meye çalışmışlardır... Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu kuşanmış, vazife¬sini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için var gücüyle çalış¬maktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”(3/Âl-i İmrân, 104) “Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçek¬ten ben müslümanlardanım.’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (41/Fussılet, 33)

 
serhat toprak 27-09-2011, 22:12:08
abdurrahman kardeş

alim kavramını birde burdan okuyun ve sonra gerçekten günümüzde alim denilenleri söyleyin bizde tanıyalım ve onları savunalım. hatta canlarımız pahasına sahip çıkalım. mailinizi bilmiş olsaydım gönderirdim. mehmet abimizin yazısını belki gölgeleyecek ama okuyanlar için faydalı olur diye alta ekliyorum:

İslâm'da âlim;

Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerîm başta olmak üzere Rasûlullah'ın hadîslerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden gerektiği şekilde haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşmış kimseye denir. Bu kâbiliyetli kimseler temel İslâmî bilgileri aldıktan sonra, belli bir ilim dalında daha çok ilerleyip özel bir ihtisas alanına sahip olurlar. Âlim; bilgisi artıp ilerledikçe görüş açısı genişleyen ve bilgisi ile ihtisası dışındaki alanlarda hüküm vermekten çekinen, bildiklerinin doğruluğunu sürekli olarak araştıran kimsedir.

İslâm âliminin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olan ilimlerden birinde ilerlemesi mümkün olduğu gibi her mümin için farz-ı ayn olan belli seviyedeki ilimleri elde ettikten sonra, daha dar çerçevede bir ilim alanında söz sahibi olacak kadar ayrı bir sahada ilerlemesi mümkündür. İslâmî bir toplumda tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerde gerçek otorite sahibi âlimlerin varlığı zarûrettir. Ayrıca bu ilimlere belli bir düzeyde sahip olup; ayrıca kimya, fizik, matematik, astronomi gibi bugün fen ilimleri olarak kabul edilen ilimlerin birinde de ihtisas kesbetmiş ilim adamlarının toplum içinde varlığı zorunludur. Bu ilimlerin birinde mütehassıs olmak her toplum içinde yaşayan insanlar için farzı kifâye durumundadır. Toplum içinde bir kişi veya birkaç kişinin bu ilimlere sahip olması, toplumun mükellef olduğu farz- ı kifâye durumunu ortadan kaldırır.

İslâm toplumunda âlimin en önemli görevlerinden biri 'emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'dir. Âlimin toplumda Allah'ın emir ve yasaklarının tam anlamıyla uygulanıp uygulanmadığını, yöneticilerin Allah'ın hükümlerini uygulamada titiz davranıp davranmadıklarını kontrol edip bu hususta yöneticileri uyarması gerektiği gibi; bu konuda halkın da dikkatini çekmesi gerekir. Âlim, ümmetin ileri gelen şahsiyeti demektir. Âlim, her hususta İslâm'ın izzetini koruyan, İslâm'ın hâkimiyeti için gayret sarfeden, Allah'ın ahkâmını uygulama hususunda ihmalkâr davranan yöneticileri her zaman hak yola çekmeye çalışan kimse demektir. Âlim; yöneticiler zulüm ve adâletsizliğe sapınca onlardan ayrılan ve onlara karşı İslâmî bir tavır takınan kimsedir. İslâm âliminin, Allah'ın emirlerini çiğneyen yöneticilere yaltaklık eden İsrailoğulları âlimlerinden ayrı bir özellik taşıması, İslâmî izzetin gereğidir. Bu tavır İslâm âliminin takınması gereken bir tavırdır. İmam-ı Â'zam Ebû Hanîfe, imam Ahmed İbn Hanbel gibi vb. âlimlerin tavrı ve hassasiyeti bu idi.

İslâm âlimi hevâ ve hevesine uymayıp kendi arzuları istikametinde dîne ilâvelerde bulunan kimse değildir. İslâm bu çerçevedeki âlime büyük değer vermiştir. İslâm, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken mevkîi vermiştir. "...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir." (35/Fâtır, 28). "Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz." (16/Nahl, 43). Âyetleriyle, Kur'an'ın âlimler hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), âlimleri birçok hadislerinde övmüştür. En çok övdüğü âlimler ise ilimleriyle amel edenler olmuştur (Dârimî, Mukaddime 27). İnsanları ilimleriyle irşâd edip, onlara ilmini duyuran kimseyi Allah toplum içinde sözü dinlenir kimse kılar. (Ahmed bin Hanbel, II/162, 223-224). Buna karşılık ilmiyle dünyaya talip olan âlimler de yine Rasûlullah tarafından yerilmiştir. (Tirmizî, İlim 6). Müslüman daima Hz. Peygamber'in duâ buyurduğu gibi, Allah'tan dünya ve âhiretine yararlı bir ilim ister (Müslim, Zikir 73; Ebû Dâvud, Vitir 32; İbn Mâce, Mukaddime 23). “İnsanların en hayırlıları âlimlerin en hayırlılarıdır.” (Dârimî, Mukaddime 34, 55)

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir" (Buhârî, İlim 10; Ebû Dâvud, İlim 1; İbn Mâce, Mukaddime 17) buyuran Rasûlullah âlimlerin toplumu yönlendirme hususunda peygamberlere vekil ve halef olduklarını beyan etmiştir.

İbn Mes'ud'dan rivâyet edilen bir hadiste, "Allah'u Teâlâ kıyâmet gününde âlimleri toplayarak buyuracak ki: 'Ben size sırf hayır murad ettim. Bunun için de kalblerinize hikmeti koydum. Haydi girin Cennetime. İşlediğiniz kusurlarınızı mağfiret ettim." buyrulur.

Ebü'd-Derda'dan rivâyet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) âlimleri şu şekilde övmüş ve müjdelemiştir: "Her kim bu ilim yoluna girer ve ondan bir ilim talep ederse; Allah onu Cennet yollarından bir yola koyar ve ilim isteyene melekler kanatlarını gererler. Bunu o âlimin uğraşısından hoşlandıkları için yaparlar. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar. Onlar yalnız ilmi miras bıraktılar. Şu halde onu alan çok büyük bir nasip almış olur." (Buhârî, İlim 10; Müslim, Zikir 37; Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, ilim 19; İbn Mâce, Mukaddime 17)

İlmî bir seviyeye sahip olan âlime, Allah katındaki değerinden dolayı itaat, Allah'ın emrine itaattir. Hak yolda ve hayra götüren bir hususta âlimin yaptığı tavsiyeye uymak müminler için farzdır. Bu farziyet ancak âlim, Allah'ın razı olduğu bir hususu tavsiye ederse söz konusudur. Allah'ın razı olmadığı ve Allah'ın emretmediği, dinde olmayan bir bid'atı tavsiye eden âlimin tavsiyesine uyulmaz. Böyle bir bid'ate çağrıldığında reddetmek ise mümin için farzdır. İslâm'da olmayan bir hususu dine sokmak ve kendinden bir hüküm koymak Rububiyyet iddiasında bulunmak demektir. Allah'ın emir ve yasakları dışına çıkıp İslâm dışı tâğutî nizamlara yapışmak nasıl küfür ise, âlimlerin hevâ ve heveslerine uyarak koydukları hüküm ve gösterdikleri gayri İslâmî yol ve ibâdetlere yönelmek ve bu ibâdetleri dinden kabul etmek de küfürdür.

Bu duruma göre İslâm âlimi, toplumu yönlendiren ve Allah'ın hükümlerinin uygulanmasında titizlik gösteren bir rehberdir. Âlimler ilimlerinin gereği olarak toplum içindeki görev ve fonksiyonlarını daima hatırlamak zorundadırlar. Ümmetler, âlimlerinin doğru yolu izledikleri ve doğru yolda oldukları müddetçe ayakta kalırlar. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s.) "Ali'min ölümü İslâm'da açılan bir gediktir" (Dârimî, Mukaddime 32) buyurmuşlardır. (5)


Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi

Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adâlet ve zulüm anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan.

İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze edilmesine çalışılıyor.

Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden ve Allah'a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.

İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır. Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır. Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.

Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi, tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların, makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah'a sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esâretten kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu ile öğrenme ve Allah'a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.

İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz, hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur olmaz kimseler tarafından "ilmin faziletleri"nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını belirlemek bir zarûret olacaktır. Peygamberimiz, "faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (et-Tâc, Kitâbü'l Ezkâr, c. 5, s. 124) diye duâ edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer'î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına işlenen büyük bir cinâyettir.

Meselâ, "İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana farzdır." Hadis-i şerifini ve "İslâm'ın ilk emri oku emridir" düsturunu dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese farzdır ama, hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar. Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer. İslâmiyeti bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?

Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din'in esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır. (6)

 
ATIF KUTUB 27-09-2011, 19:18:51
Selamun aleykum.Abdurrahman kardeş,alimlerimizi kolay harcamama konusundaki mutedil yaklaşımınız için Allah sizden razıl olsun.Hatasız kul olmaz kabilinden yola çıkarsak,herhangi bir alimin hatasınıda sevabıyla beraber doğru kabul edecek değiliz.Mümeyyiz bir akıl ve vicdan bunu böyle ister.Ben elmayı seviyorum diye içindeki kurduda yemek zorunda değilim.Fakat dediğiniz gibi muttaki alimleri eleştirme konusunda ifrat
yolunu tercih etmemeliyiz.Kur'an ve sünnet dahilinde tesbit ettiğimiz bariz hatalarada kılıf bulup kutsamamalıyız.Bu da işin tefrit kısmını oluştursa gerektir.Hem önceki alimlerin,insani zaaftan kaynaklanan hatalarını biz günyüzüne çıkardığımızda,bu alimler eğer hakkı yaymayı kendilerine amaç edinmişlerse bundan şikayetçi değil,memnun olacaklardır.
Alimlerin peygamberlere varisliği,alimlere konfor ve dokunulmazlık değil aslında rahatsızlık getirmelidir.Peygamberin varisi oldukları için yerlerinde oturamayıp bu misyonu ayağa kaldırıp ihya etmeleri lazımdır.Ben bu varislik meselesini böyle anlıyorum.Yoksa alimliği el etek öptürtme,ona laf etme sadece kutsa yeter şeklinde anlamıyorum.Zaten bu şekilde bir anlayış kutsa ve her yaptığını doğru bil mantığıdır.Bu mantık ne islami açıdan nede ilmi açıdan makbul değildir.
"Eger bizler alimlerimize sahip cikmazsak, onlari "hatadan münezzeh degiller" diye mütemadiyen elestirirsek yarin bir gün gercek alim de yetismez, cünkü her önümüze cikan "ben alimim" der."
Abdurrahman kardeşimin yukarıdaki cümlelerini tenkid edecek olursak,ben diyorum ki;eğer biz her alim kabul edilen kişiyi kur'an ve sahih sünnetin ışığında eleştirmez ve islama bariz muhalif görüşlerini tenkid süzgeçinden geçirmezsek işte o zaman her önümüze çıkan ben alimim der.Nasıl olsa bir kıstas olmayınca dur diyende yok işte o zaman ortalık sahte alimlerden geçilmez olur.
Bahsettiğim "vatan sevgisi imandandır"sözü benim tarafımdan bir icdihadla uydurma hadis kategorisine sokulmamıştır.Bu söz hadislerin tedvin edildiği dönemlere aid Buhari,Müslim,Tirmizi,Ebu Davud v.s gibi hadis imamlarının külliyatlarında yer almadığı,bulunmadığı için hadis kategorisinde değerlendirilmemiştir.Bu söze rahatlıkla hadis değildir diyebiliriz.Eğer hadis olduğunu iddia ediyorsanız,buyrun hangi muteber hadis kaynağında olduğunu siz bize haber verin.Bizde bunu hadis olarak kabul edelim.
Şayet kaynağınız imam Rabbani ve Celaleddin Rumi'nin kitapları ise bu düşünceniz ilmi olmaktan uzak hissi bir yaklaşımdır.imam Rabbani ve Celaleddin Rumi,benim bahsettiğim muhaddislerden asırlar sonra dünyaya gelmişlerdir.O kadar muhaddis bu sözü hadis olarak hiçbir kitabına almadıda bu zikredilen iki zat mı hadis olduğunu ilan etti.Bir Buhari ve Celaleddin Rumi arasında en az 400 sene vardır.Bu zaman zarfında Celaleddin Rumi'ye bu "hadisi" hangi raviler aktarmış?Hiç kimse aktarmamış ortada ne ravi var ne de başka birşey.Yani sizin bu söz için falanca kişilerin kitaplarında var demeniz hadis ilmi açısından hiç birşey ifade etmez.
Buhari ve Müslim, Ebu Hanife gibi büyük bir alim ve mücahid'ten bile hadis ilmi zayıftır diye birtek hadis alıp kitaplarına koymamışlar.Kaldı ki İmamı Azamın sahabeyi görmüş olduğu söylenir.Buhari ve Müslim İmamı Azamdan 200 sene sonra yaşamıştır.Bütün bunlara rağmen asırlar sonra dünyaya gelmiş bu zatlara bakıpta biz neye göre bu sözleri hadis olarak kabul edeceğiz.Hadis ilminde kesinlikle keşf,ilham v.s şeyler aslam delil kabul edilmez.Bütün bu gibi şeyler cerh sebebidir.
Bu hadise uydurma diyen kişileri ben yazımda belirtmedim.Siz kim olduğunu bilmediğiniz kişiler hakkında neye dayanarak bunları ilmi yetersizlikle itham ediyorsunuz?Ve bahsettiğiniz meselenin içerisine derinlemesine girmiş ve vukufiyet kesbetmiş kimseler kimin ölçülerine göre bu hasletlere sahip olmuşlar.Oysa sizin deyiminizle bir meselenin içerisine derinleme girmek o meseleyi en maksimum düzeyde ilmi açıdan değerlendirmek ve islamın bize sunduğu kıstasları kullanmak olmalıdır.
Alıntıladığınız "hadis"ve islam alim ve düşünürlerinin isimleri bu sözlerin hadis olması bakımından asla delil teşkil etmez.Yukarıda yaptığım açıklama bu görüşünüzede tenkid olması açısından yeterlidir.
Son olarak sarık ile ilgili "hadis"uydurma hadis kategorisine girmiştir.Bunu kabul etmeyebilirsiniz.Çünkü bu ihtilaf hadis alimleri arasında da yaşanmıştır.Birinin sahih dediğine öbürü mevzu(uydurma)demiştir.
Şüphesiz Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz.

Ancak amellerinize ve kalplerinize bakar.
Müslim, Birr:34)
Benim yazdığım Müslimde geçen bu hadis sarık "hadisinin"uydurma olduğu konusunda bize ipucu vermesi bakımından yerindedir.
Çünkü kişinin namazda kafasında ne olduğu değil kafasının nerede olduğu önemlidir.

 
fatma 27-09-2011, 15:19:06
Sn.Abdurrahman;
Ebu Talip'in %99(Allahulalem) doğrusunun(peygamberimize yardımı ve ahlakını kasten) yanında , ölüm döşeğindeki %1! lik yanlış durumunu nasıl açıklarsınız?
 
Abdurrahman 27-09-2011, 13:20:42
Bendenizin burada ifade etmek istedigi, elinden geldigi kadar anlatmaya calistigi husus sudur:

Alimlerimize olan itimatimiz sarsilmasin.


Son yillarda bir takim insanlar cikiyor ve sahabiler de basta olmak üzere alimlerimize, evliyalarimiza onlari töhmet altinda birakici bazi sözler sarfediyorlar. Bu yazinin yazari Mehmet Kardesimi buna dahil etmiyorum. Ancak onun da bir kac defa yazdigi gibi "hatasiz kul olmaz" felsefesinin hükmü Islam alimleri hakkinda bilhassa bugünlerde sikca kullanilir oldu. Bunun ardinda bir takim hesaplar var. Önceki yorumumda da yazmistim: Alimler Peygamberlerin varisidir.
Eger bizler alimlerimize sahip cikmazsak, onlari "hatadan münezzeh degiller" diye mütemadiyen elestirirsek yarin bir gün gercek alim de yetismez, cünkü her önümüze cikan "ben alimim" der.

Bakiniz bendeniz de "kul hatasiz olmaz" demiyorum. Ancak burada hata var diye elestirdigimiz, tenkit ettigimiz insanlarin sadece söylediklerine degil, amellerine de bakmaliyiz. Meshur sözdür, lafla peynir gemisi yürümez. Ameli itibari ile Bediüzzaman hazretlerine bir tek kisi bir laf edebiliyor mu? Namazinda, Allah`a itaatinde bariz bir hatasi var miydi? Yok! Tabii ki gercek alimin hem sözü, hem de özü, yani ameli de dogru olmali. Risale-i Nurlar o alimin sözleridir. Siz sözleri ilk bakista yanlis, hatali gibi görebilirsiniz. Hatta amelleri bile ilk basta hatali gibi görüp, bunlari yanlis ve haksiz yorumlayabilirsiniz.

Amellerin yanlis yorumlanmasina misal teskil etmesi aicisindan Hz. Musa ile Hz. Hizir (A.S) arasinda gecen o meshur hadiseleri hatirlayiniz. Hz. Musa`nin Hz. Hizir`a yönelik "yanlis yapiyorsun" itirazlarini hatirlayiniz. Nicin demesinki, Hz. Hizir bir cocugu öldürüyor.

Söylenen sözlerin yanlis yorumlanmasina dair bir misal olarak yine coklarinizin bildigi su kissayi hatirlatayim. Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bir defasinda "sizin taptiginiz benim ayaklarimin altindadir" dedi. Bunu duyanlar bu alimimizi "bu dinden cikti" diye yaftaladilar. Olayi bildiginiz icin kisa kesiyorum. Nihayet onun bu sözü söyledigi yerde, daha evvel oraya gömülü bulunan bir hazinenin bulundugu anlasilir.

O sebeple alimlerimize yönelik "hatalidir, yanlisi vardir, söyledir, böyledir" kelimelerini gayetle az ve nadiren, israf etmeden kullanmamiz lazim. Esas düsman Peygamber varislerini ayaklar altina almak icin bekliyor. Biz de onlara yardimci olmayalim. Bizler her zaman herhangi bir alimimizin hatali tavrini öne sürersek onlara olan güveni sarmis oluruz ve böylece onlarin yüzde bir hatalari yüzünden yüzde 99 dogrularini da yok etmis oluruz. Bunun vebali büyüktür. Kaldiki bu iddialari ileri sürenleri bekleyen akibet te aynen kendilerinin hatali buldugu alimlerin akibeti olacaktir. Onlari da hatali bulanlar cikacaktir, cikiyor. Sakin! Sakin! Sakin! Bakiniz internette hadis kitaplarinin toptan yakilip yok edilmesini isteyen sözüm ona müslüman kimlikli insanlarimiz bile var.

Üstad Bediüzzaman hazretleri bizzat kendisi söylüyor:

Hiçbir müfsid, 'ben müfsidim' demez, daima suret-i haktan görünür, yahud bâtılı hak görür. Evet, kimse demez 'ayranım ekşidir.' Fakat, siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler ha-yalin elinde kalsın mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız, bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz."

Bu konuda ATIF KUTUB kadesimin yaklasimi oldukca dogru. Fakat o da bir hadisi zikretmis ve uydurma falan demis. Kardesim, bazi hadislere uydurma diyen taninmis ilim adamlari da var. Siz eger ilminiz varsa "hadistir" diye iddia edilen bir sözü arastirdiginiz gibi, "uydurmadir" diye söyleyenleri de arastirin. Göreceksiniz ki, bu "uydurmadir" diyenlerin bir kismi Islami manada kasdettigimiz makbul ilim sahibi kimseler degiller. Yani "hatali" alimler sinifindalar. Bunu ben degil, o meselelerin icine derinlemesine girmis, vukufiyt kesbetmis insanlar söylüyor.

Yine Editör kardesim bir hadisi reddetmis. Hem de öylesine bir redki, azcik ihtiyat payi bile birakmaksizin. Kardesim, bu konular ciddi isler. Bunlar mantik ile akil ile halledilecek isler ama, bizlerin mantigi ve akli ile degil. En az Imam-i Azam, Imam-i Safii ve sair imamlarin, alimlerin mantigi ve akli lazim. Bahsettiginiz hadisin bazilarinca "hadis degil" diye yorumlandigini ben de biliyorum. Ama hafife almayiniz kardes. Ihtiyatli olunuz.

Bir iktibas:

Mektubat-ı Rabbaninin 3.cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.

Bu hadisi bir de su ayetle yanyana koyun: "Resulüm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya: 107)"

Hani önceki yorumumda alintiladigim "Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil" ifadesi ile yanyana koyup bir daha tadina bakiniz.


Bir de sunlari iktibas edeyim:

Acluni, Sehavi, Derviş ve Elbani gibi netameli kimselerden birinin veya birkaçının uydurma dediği aşağıdaki hadis-i şeriflerin hangi kitaplarda bulunduğu sonlarında bildirilmiştir.



(Çok konuşan çok yanılır.) [Taberani, Askeri]

(Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali, İmam-ı Rabbani, Tezkire-i Kurtubi muhtasarı]

(Vatan sevgisi imandandır.) [İmam-ı Rabbani, Hazret-i Mevlana Mesnevi]

(Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten kıymetlidir.) [Ebuşşeyh, İ.Gazali]

(Ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarının Peygamberleri gibidir) [İmam-ı Yâfii, İmam-ı Rabbani, Abdülgani Nablusi]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: "Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet edene de güçlük göster") [Ebu Nuaym, Muhammed Hadimi]

(Her şeyin bir anahtarı vardır, Cennetin anahtarı da yoksul ve fakirleri sevmektir.) [İbni Lâl, İ.Süyuti]

(Dünyayı terk etmek, sabırdan daha acıdır. Fisebilillah kılıç vurmaktan da zordur. Dünyayı terk edene, Allahü teâlâ şehid sevabı verir.) [Ebu Nasr, Deylemi]

(Dünya, ahiret adamlarına haram, ahiret de, dünya adamlarına haramdır. Dünya ve ahiret ise Ehlullaha haramdır.) [Deylemi]

(Sarıkla kılınan bir namaz, sarıksız kılınan 25 namazın derecesine bedeldir. Sarıklı kılınan bir Cuma namazı, ise sarıksız kılınan yetmiş Cuma namazına bedeldir.) [İ.Asakir] Şöyle bir rivayet de vardır: (Sarıkla kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan 70 rekat namazdan efdaldir.) [Ebu Nuaym, Deylemi]

Ben su anda bu kaynaklara sahip degilim. Yani biriniz kalkip ta, bu yazilanlar o kitaplarda yok dese bile bizzat kontrol imkanina sahip degilim.

Son olarak buradaki yorumlarda yapilan seviyeli, ilmi muhtevasi yüksek, samimi tartisma icin diger yorumcu kardeslerime, yorumlarimi virgülüne bile dokunmadan yayinlayan editörümüze tesekkür ediyorum.

Allah`emanet olunuz.


 
fatma 26-09-2011, 22:26:48
Sn.Editör,
Rica etsek bahsettiğiniz uydurma sözün tam metnini yazmanız mümkün müdür? Biz de bilsek.
Teşekkür...

EDİTÖRÜN NOTU: Benim değil de, Abdurrahman adlı okuyucumuzun bahsettiği söz konusu sözün tam metni şöyledir: Levlake levlake, lema halaktul eflak: Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri (kainatı) yaratmazdım.

Güya bu söz Rabbimize aitmişmiş, manası Rabbimize lafzı Rasulullah'a aitmişmiş... Hadis-i kudsi denilen ve Rabbimize yalan uydurmanın kanalı olarak Şeytan ve dostlarınca icad edilen kategoride zikredilen, bununla birlikte hadis kaynaklarında da yer almayan, ancak uydurma hadisleri toplayan kitaplarda "uydurma hadis" olarak yer alan saçma sapan bir sözdür.
 
/* */
ATIF KUTUB 26-09-2011, 18:04:12
Selamun aleykum.Öncelikle Mehmed maksut kardeşimin bu konudaki sahih ve dakik yaklaşımlarından dolayı ve şahsıma olan hüznü zannı için teşekkür ederim.
Eğer Said nursi ve risaleleri İndallahta makbulse,burada yapılan tartışmalar ona hiçbir halel getirmez.Yok eğer değilse yine burada yapılan tartışmalar onu ve risalelerini bir adım ileri götürmez.Ve tabiki elimizde aleyhine bir burhan yoksa,biz sadece hüsnü zanda bulunabiliriz.Elimizde aleyhine çok sağlam bir burhan varsa bu sefer Allah için buğzetmek ve müntesiblerini dalaletten kurtarmamız bizim üzerimize bir borçtur.
Şahsen kendi adıma Said Nursiyi tekfir derecesine varan dalaletle suçlayamam.Amacım elimizdeki kur'ani ve nebevi mi'yara(ölçüye)göre eleştiride bulunmak ve kimseyi incitmemektir.Hakkı söylemede son derece tavizsiz olmak gerekirken,şahsi öfkemize hakim olmada ise tavizkar olmalıyız.Yoksa bundan ümmet değil zillet çıkar.Allah'ın "la teferraku"(ayrılmayın)emrine muhalif bir davranış sergilemiş oluruz.
Yorumlardaki birkaç mevzuyu acizane açıklamak istiyorum.Said Nursi'nin iddia ettiği gayri ihtiyari yazmayı,Allah'ın ona vermiş olduğu güçle,izinle,yardımla şeklinde anlarsak ve Said Nurside bunu demek istemişse ortada bir sorun kalmaz.Yok eğer tıpkı vahy gibi dikta ettirildiğini iddia ediyorsa,bu onun yanılgısı ve belki kendisini bu şekilde bilinçaltında buna inandırmasıdır.Bu ikinci iddianın sebepleri araştırılırsa belki başka sebeplerde ortaya çıkabilir.Bu ikinci iddiayı kayıtsız şartsız kabul edip Said Nursi Allah'tan kendi iradesi dışında ilham alıp risaleleri yazmıştır deyip bu nu kabul etmek,imani bir mecraya doğru kayar.Bunu kabul eden bir şahsın derhal kendisine gelip özeleştiri yapması gerekir.
"Vatan segisi imandandır"hadis falan değildir.İlk defa Mişel Eflak isminde bir hristiyan arap tarafında 1920 li yıllarda bir derginin kapağına yazılmış ve bugünden sonra ne hikmetse hadis diye anlaşılmıştır.
Vatanı uğrunda ölen eğer şehit sayılacaksa ABD ordusu içinde savaşan müslüman amerikalılarında şehit sayılması gerekir.Sonuçta herkes vatanı için saaşıyor.
 
Abdurrahman 26-09-2011, 14:18:28
İlle de gönül adamı olacaksa, bunu ilahiyatçı kimliğinin dışında bir alana geçerek yapmak zorundadır. Oysa Mevlana da Geylani de, Gazali de Nursi de Peygamber sözlerinin tiryakisidir. Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil. O söz teknik olarak sahih hadis sayılmasa da, bir sözün peygamberî tavır içinde karşılık bulacağı anlamlar arar, bulur.
Bu konuda “Sen olmasaydın, sen olmasaydın…” diye başlayan “Levlâke…” hadisi çarpıcı bir örnektir. İlahiyatçılığın sıkı disiplini bu söze hadis kaynaklarında net olarak yer verilmemesi üzerine sadece susar, “sahih” olmadığı notunu düşmekle yetinir. Fazlası disiplin dışına çıkmak demeye gelir. Sözün kendisiyle ancak laboratuvar şartlarında muhatap olmak zorundadır ilahiyatçı. Sözü yüreğine değdirmek, gönlünde bu sözün anlam alanına tekabül edecek bir hakikat aramak ilahiyatçı olarak işi değildir.
Şu halde ilahiyatçı tavrını hakkıyla benimsemiş bir ilahiyatçıdan Said Nursi'nin "bana yazdırıldı..." "kalbe ihtar edildi..." türünden, hakikatle samimiyet ilişkisini anlaması ve tartması beklenemez. Tartmaya kalkarsa, ancak teknik olarak tartar; en iyi ihtimalle "peygamberlik iddiası" kapsamında yorumlanabilmesine ses çıkarmaz, bir de şahsi hesabı varsa, “peygamberlik iddiası” kapsamına koyuverir.
Said Nursî, İmam Ali'nin[ra] eserlerinde Risale-i Nur'a dair işaretler olduğunu kaydeder; açıkça vurgular, talebelerine anlatır. Elbette ki bunu da Risale-i Nur'a dokunulmaz “kutsal kitap” statüsü kazandırmak için değil, İmam’ın kerameti adına söyler. Kaldı ki Said Nursî, sırf Risaleleri okuyup yazmalarından ötürü insafsız mahkemelerce idam iddiasıyla yargılanan talebelerine moral destek sağlamak için bu işaretlerin altını çizer, ama ilahiyatçının bu zamandan o zamana bakışı son derece soğukkanlı olacaktır.
Said Nursî ve talebeleriyle empati kuracak insaf ve anlayışını esirgerse, kimse ilahiyatçıya bir şey diyemez, insaf meslek gereği değildir. İmam Ali'nin[ra], harf devrimleriyle ve yasaklarla kaynak çoraklığı yaşandığı bir dönemde, Kur'ân'la bizi doğrudan tanıştıran, bize Kur'ân'a dışarıdan baktırmaktan öte bize Kur'ân'la bakmayı öğreten bir esere manevi ilgisini görmemek meslek erbabı için kusur değildir. İlahiyatçı olarak haklıdır. Kalbinizi çok teknik bir operasyonla yeniden çalıştıran bir cerrahtan niye bir de tebessüm bekleyesiniz?
İnsanî nezaketi takınarak bakarsanız, "Bana yazdırıldı…” ve “Kalbe ihtar edildi…” gibi cümlelerin tekebbür için değil tevazu sonucu söylendiğini anlamakta zorlanmazsınız. Tıpkı “ben çok günahkârım…” diyen bir adamın, “ben”le başlayan cümlesini “o” diye başlayan cümleye dönüştürdüğünüzde gramatik bilgi hatası yapmadığınız halde, nezaket hatası yapmanız gibi.
Bir insan “Ben günahkârım” derken, kendi iç dünyasının gerçekliği üzerinden kendini bağlayan bir bildirimde bulunur. Onun kendi sübjektif algısında “günah” diye algıladığı sizin “günah” diye algıladığınızla eşleşmiyor olabilir. Onun “ben günahkârım” deyişi ile sizin “ben günahkârım” deyişi aynı nesnel gerçeği ifade etmez. O halde, bu cümleyi “o günahkârdır” diye tercüme edemezsiniz; çünkü onun günah diye kastettiğini ancak o bilir, o anlar. “Bana bildirildi…” cümlesi de ancak “ben” öznesiyle nakledilmelidir. Söz sahibinin iç gerçekliğiyle ilgilidir. Bu cümleyi “Said Nursi’ye bildirildi, yazdırıldı…” diye çevirirseniz, tartışılır bir nesnel gerçeklik olarak algılarsınız.
İlle de ilahiyatçılara anlatmak gerekirse, "Sen attığında, sen atmadın; velakin atan Allah'tır" mealindeki ayetin ekseninde söylenmiş olamaz mı bu cümle? Atma eylemini tercih eden insandır; ama eylemi yaratan Allah'tır. Aynı şekilde, yazma eylemini de var eden, yaratan Allah'tır. Tercih eden Said Nursî'dir. İş bu kadar kolayca anlaşılabilecekken, işi yokuşa sürme, bin dereden su getirme niyeti pekâlâ başka türlü yorumların malzemesi de yapabilir bu cümleyi. Bu da, yorum sahibinin Said Nursî’nin ne söylediğiyle değil, Said Nursî’nin söylediğinden ne anla(t)mak istediğiyle ilgilidir.
Hem sonra “kalbe ihtar edildi…” sözüne kim hangi hakla karşı çıkar? Allah kulunun kalbinden bihaber midir? İnsaf, sadece insaf! “Kalbe ihtar edildi” demek kalbine ihtar edileni büyütmez, kalbe ihtar edenin keremini ve ilmini, rahmetini ve ihsanını hissettirir.
Said Nursî sözlerinden peygamberlik iması çıkarmaya kalkmak, ciddi bir yetersizliğin de ucunu gösterir. Aklınızdaki algılama çerçevesi yeterince geniş değilse, her türlü veriyi bu çerçeveye sığdırmaya çalışırsınız. Gerçekliğin kolu bacağı çerçevenizin dışında kalırsa, inkâr eder, yok sayar; biraz daha ileri gider saçmalıkla etiketleyebilirsiniz. Bu da bir gerçekliktir; kim ne diyebilir? Oysa veriler değildir saçma olan, veriyi algılayan aklın anlam alanında verilerin kendine yer edinememesidir.
Şöyle anlatayım: Eğer, bakırcılıkla meşgulseniz, her türlü değeri sadece bakırla ölçersiniz. Yediğiniz ekmeği de, giydiğiniz elbiseyi de... Altından bihaberseniz, altın'ı unutmuşsanız tek yapacağınız budur. Aynı şekilde, kafanızda sadece kibirlenme/büyüklenme çerçevesi yer etmişse, hele bir de gökten yere dokunuşların cümlesini “vahyin inişi” kapsamında algılayacak esneklikten yoksunsanız, “vahiy” deyince aklınıza sadece doktora tezlerinin başını süsleyen lügat tanımları geliyorsa, Said Nursî'nin bu cümlelerini tekebbüre, büyüklenmeye yormaktan başka seçeneğiniz kalmaz.
Kategorize düşünen bir aklın “bana yazdırıldı..”lardan anlayacağı tek şey “bana peygamber gibi vahiy indirildi” iması olacaktır. Bu şekilde inşa edilmiş bir aklın terazisinde başka türlü bir değer tartılmaz.
Şimdi “Bunlar da benim kalbime ihtar edildi; bana da bunlar yazdırıldı” deyiversem, "bana vahiy geldi” mi demek isterim?


Selam ve muhabbetlerimle.

EDİTÖRÜN NOTU: Abdurrahman Bey, "Bu konuda “Sen olmasaydın, sen olmasaydın…” diye başlayan “Levlâke…” hadisi çarpıcı bir örnektir." demişsiniz. Oysa metninin tenkidini yapmayı bırakalım, hiç bir hadis kaynağında böyle bir hadis rivayeti yoktur bile. Bu söz tasavvuf kültürünün Müslümanalra yutturduğu bir mistik yalandan ibarettir.

 
Abdurrahman 26-09-2011, 12:26:59
dediniz ki: "...gerçi bakabilmek için kuranın ayetlerine ve sahih islami bir akidevi bilgiye sahip olmak lazımdır."...

Ayni hassasiyeti dini edebi eserleri mütalaa ederken göstermemiz lazimdir. Siz bunu yapmiyorsunuz.

Ben sorulariniza cevap babinda muhterem Senai Demirci`nin bir yazisini ekliyorum:



Üstad Bediüzzaman Said Nursî “Bana yazdırıldı” derken peygamberlik mi iddia eder?
Yazar: Senai Demirci, 19-3-2011



Peşinen söylemem gerek. Aşağıda okuyacağınız, katılıp katılmamakta tereddüt edeceğiniz ifadelerin hiçbiri herhangi bir ilahiyatçı ya da tıpçıyı hedeflemiyor. Yazıda sadece “ilahiyatçılık” ya da “tıpçılık” tarif edilmeye çalışılıyor.
“İlahiyatçılık” ya da “tıpçılık” bir tavrın adıdır. Öyle ki, “ilahiyatçı” olmak için ilahiyatçı olmak gerekmediği gibi, tıp doktoru olmayanlardan da “tıpçı” olmak beklenebilir. İlahiyat ya da tıp eğitimi alan ya da veren muhterem insanları kınamak değil elbette maksadım, ancak ilahiyatçı ya da tıpçıları da etkileyebilecek bir savrulmaya dikkat çekmeye niyetliyim.
Şöyle ki: Tıpçılar nasıl insanın selameti için insanı kadavralaştırıyorsa, ilahiyatçılar da dini biçimsel kategorilere ayırırlar. Ben de bir tıpçı olarak gayet iyi biliyorum ki, kadavra üzerinde çalışırken de, yoğun bakımda ya da acil serviste bir insanın hayatını kurtarmaya çalışırken de insanla samimi olmak zorunda değildir hekim.
Cerrahlar insanın kendisine muhatap olmadan, muhatap olmak zorunda kalmadan, muhatap olmaya ihtiyaç duymadan, insanın gözünü, dizini, beynini opere edebilir.
Bazen bu istenir bile. Hekimler insanın kendisiyle oyalanmadan ve tanışmadan "iş"lerini daha iyi yapabilirler.
Aynı şekilde ilahiyatçı da bir ayetin kelimelerini hece hece inceleyebilir, kelimelerin etimolojisine derinlemesine nüfuz edebilir, bir hadisin rivayet zinciri üzerinde uzun tezler yazabilir. Ancak bu sırada ayete ve hadise muhatap olmayabilir, muhatap olmamayı bir eksiklik saymayabilir, hatta muhatap olmamayı işinin gereği sayabilir. Çünkü ilahiyatçı da tıpçı da operasyon adamıdır, eylem uzmanıdır. Tıpkı taksiciler gibidirler. Taksici kimin nereye, niye gittiğiyle ilgilenmez, ilgilenmek zorunda değildir, ilgilenmemesi gerekir. Taksici operasyonunu yapar; şehrin hangi semtinde güzel yemek yeneceği, hangi sahilde daha keyifli gezileceği müşteriyi ilgilendirir. Taksicinin müşterisine verebileceği en iyi hizmet, sokakları, caddeleri, çıkmazları, meydanları avucunun içi gibi bilmektir.
Sözgelimi, bir hadisçi, bir hadisin nerede, kime, nasıl, hangi kanaldan, kaç versiyonla geldiğini, zayıf mı, sahih mi, mevzu mu ince ince bilir, söyler. Ancak bu sırada sözün neyi kastettiğini tatmak aklına gelmese de olur. Hadisçi hadisin tadını almadan doktora tezi bile yazabilir, yazdırabilir. İlahiyatçıya göre, mesela bir ayetle samimi ilişki kurmanın adı "tasavvufi bakış açısı"dır; sadece bir açı farkı olarak kaydetmek zorundadır bu içtenliği. Nefsin hallerini sayabilir, saymalıdır ama “emmare” olan nefsini “mutmainne” olarak yaşamak ilahiyat müfredatında yoktur; olması gerekmez, olmaması gerekebilir.
İlahiyatçı içtiği suyun tadına değil etiketine bakmakla yükümlüdür; suyun tadına aşina olma zorunluluğu yoktur. Hamidiye suyunun üzerine Çırçır suyu etiketi yapıştırırsanız, suyu Çırçır olarak tarif edecektir. Çırçır suyu etiketli bir suyun, Hamidiye suyu da olabileceği iddialarını "zayıf" ve "mevzu" olarak tanımlayacaktır.
İlahiyatçı, mesela Mevlana'nın hadis kitaplarında yer bulmayan hadisleri çokça zikretmesine, hatta tüm davasını o hadislerin anlamı üzerine inşa etmesine mesafeli bakacaktır. Hadis sahih değilse, hadisçiye göre, hadise dair yorumlar da sahih olmaktan çıkacaktır. İlle de gönül
 
Selahattin@Baybars 26-09-2011, 07:39:12
İnsanlar namazda güldüm, namazım bozuldumu? oruçta kolanya kokladım, sigara dumanı kokladım orucum bozuldu mu? diye soruyor. Ancak Demokrasi, din, ilah , ibadet, rab, tagut, vatan, bayrak, askerlik , şehidlik vs.. kavramlarına otoritenin/Devletin/partinin istediği bakıyorum İmanım/akidem bozuldumu? diye sormuyor...
Yukarıdaki konular akide konusudur, akidenin çoğulu itikattır. Akidevi konuların bir kısmana otoritenin/devletin istediği gibi iman edeyim bir kısmınada Allah'ın istediği iman edeyim olmaz, aksi halde itikat bozulur...

Şimdi siz bu konulara nasıl bakıyorsunuz?
Buyurun ömrünüz iman dersi almakla geçti, İman kurtarmakla geçti günümüz şartları içersinde şehidlik kavramını bir açıklayıverin (doğuda şimdi ölenler şehid mi?) vatan kavramını bir açıklayı verin (vatan sevgisi imandan mıdır?), bayrak askerlik kavramlarını açıklayı verin bu sistemin bayrağı için ölünür mü askere isteyerek gidilir mi?
 
mehmet maksut 26-09-2011, 00:36:42
abdurrahman kardeş sana risaleden bir kaç alıntı yaptım. bak bakayım bunlar yanlış degilmi. gerçi bakabilmek için kuranın ayetlerine ve sahih islami bir akidevi bilgiye sahip olmak lazımdır.

birde bana imanı nasıl algılayıp yorumladıgınızı risale ve said nursi ve cemaat algısından ögrendiklerinizden yola çıkarak yazarmısın... bunu yaz sonra vaktimiz olursa degerlendiririz.

RİSALE-İ NUR, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisaniyle yazılmış bir eserdir. Bu hakikatlardan anladım ki, Risale-i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır. Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. "Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um."

Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde Evet o zat (Sait Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır … alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.12
Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur
müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.

... işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki: "Risale-i Nur dâiresi içine
girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler." diye müjde verirler. Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor. Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.

... kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali’nin (R.A.) üç ihbarı ve keramet-i
gaybiye-i Gavs-ı Âzam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyan’ın kuvvetli işaretle o hâlis şâkirdler ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbat ederler. İşârât-ı Kur'aniye’nin, yirmialtıncı âyetinin fefi’l-cenneti hâlidîne sırrıyle,"Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir" tebşîratının...

Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmana tecavüz eder. Evet muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyade, RİSALE-İ NURUN muhâkemesidir. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyanın semavî ve kudsî hakaikının tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur'ana âittir. Şu halde, muhakeme de Kur'anın muhakemesidir. Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'an’a bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.

Kimin haddi var ki ona el uzatsın. Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur'aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur. Bütün beşeriyet, Kur'âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır. Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat'i bir hükmüdür. (...) Nasıl Kur'an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir. "evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur"
 
serhat torak 25-09-2011, 13:46:07
sayın habil

yapılan yorumlar ne gibi uçurumlara götürüyor. kimsenin uçuruma falan gittiği yok. hamd olsun mehmet abimiz yorumlarıylada baya bir konuyu irdeleyerek yapılan yanlışlıkları ifade ediyor. fakat gerçekten kuranın kavramlarına ve kurana istenilen düzeyde düzeyde vakıf olmadıgınız için bir türlü anlayamıyorsunuz. adam size risaleden pasajlar sunarak yanlışlıkları ayetler ışığında ifade etti. siz oralı bile olmadınız. hiç yap bunlarla bu ayetler çelişiyor ben bir bakayım demediniz. siz risaleyi bilmiyorsunuz diyorsun. kusura kalmayın ama sizde kuranın nasıl bir kitap olduğunu bilmiyorsunuz. risalenin yanlışlıklarını bilecek kadar Mehmet kardeşimiz risaleyi kuran ve sahih sünnet çerçevesinde ele alıyor. ve bunların ışıgında şunlar yanlış diyor. sizde bu ayet ve yazılanları karşılaştırın ve deyinki ya arkadaş bak bu ayetlere görede sen yanlışsın. bunu demiyo gereken araştırmaları yapmıyor kalkıp siz risaleyi bilmiyorsunuz gidin inceleyin diyorsunuz. kardeş mehmet kardeşimiz incelemiş olsaydı nasıl böyle bir çalışma yapacaktı. dipnot vererek nasıl size bilgi sunacaktı. adam risalenin külliyeni yanlış demiyor. fakat risalenin yanlışsızlık algısını sorguluyor. şunuda rahatlıkla ifade edebilirim ki mehmet kardeşimizi yakından tanıyan biri olarak diyorum sizden daha iyi risaleyi incelemiştir. ve bu camiaları biliyordur. tek fark var mehmet kardeşimiz kuranla ve hadisle, kurani kavramlarla içli dışlıdır. fakat siz bunlardan bu araştırma lanlarından uzak sadece risalenin havasını teneffüs ettiğiniz için herşeyi bu havaya göre degerlendiriyorsunuz. bundan dolayı mehmet kardeşin dediklerini algılamıyor ve araştırmıyorsunuz. sizin gösterdiğiniz adresleri biliyor. belkide sizden daha iyi biliyor. keşke sizin gösterdiğiniz adresler kadar sizde onun gösterdiği ve tavsiye ettiği konuları araştırsaydınız bakın ne olurdu. siz şahısları adres gösterirken adam size kuranı, sünneti kurani kavramları araştırın diyor. araştırırken tek bir algı üzerinden tek bir yapı ve şahıs üzerinden araştırmayın diyor. mesela tevhid, tagut, ilah,rab, kulluk, itaat, uluhiyyet, iman, küfür, şirk, sünnet vb kavramları araştırın. mehmet kardeş daha öncede size bunlarıaraştırın dedi. bunları kuranın ruhuna uygun anlamadıgınız ve araştırmadıgınız sürece bu yazı ve yorumların ne demek istediğini anlamayacaksınız ve bu yazı ve yorumu sanki düşmanlık yapıyor edasıyla okuyacaksınız.

kimse bu sitede ne salt akılla ne de hissiyatla hareket ediyor. kuranın ayetlerinden ve kavramların içeriğine uygun olarak nebevi hareket metodu çerçevesinde düşünülüp birşeyler paylaşılıyor. aksine hiss ve duyguyla hareket eden birileri varsa hala risaleye mutlak anlamda baglı ve sorgulamayan kişilerdir. keşke kuranın ilkeleriyle olayları degerlendirebilseydiniz.

tutarsız yorumlar yapan mehmet kardeşimiz degil sizlersiniz. aksine oldukça tutarlı yorumlar yapan kardeşimizin bu sözü size söylemesi gerekirken kalkıp bunu söyleyip insanların kafasını bulandırıyorsunuz diyorsunuz. eger birileri insanların zihinlerine kendi şahıs ve kitaplarıyla taht kurmuşsa bırakın birileri onları sarsın sarsın ki hakikatleri arayacak bir zemin oluşturulsun. insanların zihinlerini bulandıran mehmet kardeşimiz degildir. o gerçekten insanların zihinlerini kuran ile aydınlatıyor. bulandıran birileri varsa o da kurani kavramları, nebevi mücadeleyi hakkıyla anlatmayan, içerisinde bir çok hurafe ve bidatin oldugu kurani kavramların içinin boşaltılıp başka şeylerle dolduranlardır. rialeyi nur ahir zamanın fehmine sunulmuş bir derstir diyorsunuz. nerden biliyorsunuz ahir zamandayız. degil ahir zamanın fehmine tüm hayata sunulmuş olan bir ders ve fehm kaynagı kurandır. bundan başka bir şey sunulmamıştır insana.

niye alimler eleştirilemezmi. hata yapamaz mı. eger varsa hatası ister binler okusun ister milyonlar bu durum onun eleştirilmeyecegi anlamına gelirmi. herkes ve herşey kuran ve sahih sünnet ışıgında eleştirlebilir. eger bunu delillendiriyorsa eleştirileri makul sayılır ve bu alimdir diye hataları örtbas edilmez.allahın nurunu mu yoksa risaleyi nuru mu bunlar dünyanın dört bir yanına duyuruyorlar orası tartışılır ve hangi nuru biryerlere taşıdıklarını biliyoruz.

hüsnü kuruntularla hareket edenler enaniyetle hareket edenlere kendilerini dahi kaynaklarına dahi toz kondurmayıp mutlak dogruymuş gibi hareket edenlerdir. ayrıca süslü püslü yorumlar yok. anlayan için meseleyi anlayacak ve temel karekterinizi sorgulayacak yorumlar var.

ayrıca lüks araba olayını çok ciddi anlamdıgın gibi çarpıtıyorsun. lüks arabayla gelenler dışlansın alınmasın demiyor yazar. sadece müslümanlar ıdünyanın dört bir yanında inim ,inim inlerken savaş yoksulluk içerinde buguşurken ve islam sadeliği buyuyrurken bu insanlar binalardaki, evlerdeki, arabalardaki bu lüksü islamın nesiyle açıklıyorlar diyor.

habil sen peygamberin bir hadisinden yola çıkarak demiyormusun kuranın her bir harfine on sevap. ve kuranı kıraatle okumak lazım. bunlar olunca okuma oluyor ve sevaplar kazanılıyor. şimdi senin yukardaki mantıgına göre söylüyorum birisi tecvitli okuyursa sırf okudugu için sevap kazanıyor öylemi. peki amel edilmeyen birşeyden, anlaşılmayan birşeyden insan nasıl sevap veya allahın rızasını kazanabilir. allah yapmadıgınız şeyi niçin söylüyorsunuz demiyor mu ayette. peki okuyanlar okuduklarını yapmıyorsa bu ayette muhatab olmuyorlarmı. arapçası salt okunan kuran degil yaşanılan kuran insana kazandıracaktır. mesela "la" kelimeyi şehadette bir harftir. fakat bu öyle bir harftirki bu harfin anlam ufku yakalanmadan iman bile olmaz. bu harfle iman ve küfür araında tercih ortaya çıkıyor. siz bu harfi araştırın ondan sonra bu gün bu harfi nasıl kullanacagız diye kendinizi sorgulayın.

kimse kuarnı namazda türkçe okuyun ezanı türkçe okuyun dedimi. demedi siz yorumlarda bu olmadıgı halde çıkardınız. sonrada bunun üzerinden birilerini sorgulamaya başladınız ve hala tertil ayetini tecvit olarak degerlendiriyorsunuz. mehmet kardeş bunu izah etti. ben etmeyecegim. zaten bu ayeti böyle degerlendirmeniz kuran hakkındaki bilginizi gösteriyor.

dar düşünenler dar görüşler ithamı hiç bu kardeşimizi yansıtmıyor. kuranın kavramları çerçevesinde düşünen ve nebevi hareket metodu çerçevesinde görüşler ortaya koyan deseydiniz daha iyi olurdu. hamdolsun mehmet abimizin kalbide, imanıda, aklıda sönmemiş. o kalbiyle, imanıyla aklıyla bizim gibi kalbi sönmeye yüz tutmuş gençli kuranla aydınlattı ve aydınlatmaya devam ediyor
 
Abdurrahman 24-09-2011, 20:44:53
Bediüzzamandan iktibas etmem gereken cümleyi unutmusum. Bediüzzaman derki:

"Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum."
 
Abdurrahman 24-09-2011, 17:00:28
Evvela: Ve aleykum selam....

Muhterem kardesim,

zat-i alinizin yazisina (yazisina diyorum, sahsina veya inacina degil) yaptigimiz tenkitten alinmayiniz. Siz tenkit edeceksiniz de biz etmeyecek miyiz? Hakli olan tenkitlerinize zaten karsi cikan yok.

Simdi yaziniza yaptigimiz tenkitlere verdiginiz su cevaplara bakiniz. Bir yerde yazmissinizki:

"Bu durumların müsebbibi başta kaynaklarınız sonrada sorgulamadan kuranın süzgecinden geçirmeden kabul eden sizlersiniz."

Güzel kardesim, siz benim kaynaklarimin Kur`anin süzgecinden gecmedigini nereden anladiniz? Bahsettiginiz süzgece her isteyen sahip olabilir mi? Herkes sizin Kur`ani ve Sünneti anlama noktasindaki ilminize malik olabilir mi? Bu imkan dahilinde olan bir sey mi? Herkes Gazali, Imam-i Rabbani, Imam-i Safii, Imam-i Azam olabilir mi? Olamazsa herkesin kendi basina elde edecegi bir süzgec mi iyidir, yoksa o isin ehli olan alimlerin bize sunduklari süzgec mi? Hangisi? Böyle dedikten sonra yan gelip yatiyor, Kur-ani bir yana atiyorsunuz diyebilirsiniz. Dogu dersiniz. Fakat yine de suna katilir misiniz? Bendeniz hic bir zaman sahsen o mübarek zatlarin Kur-an ve Sünneti anlamaktak ve yorumlamaktaki o derin hassasiyetlerine ulasamam. Kur`an herkesin akli ile bir seyler alip yorumlar yapacagi, fetvalar verecegi bir kitap midir? O konuda derin bir ilmi arkaplanin olmasi icabetmez mi? Iste o arkaplana (ben sahsen kendi adima söylüyorum) beb sahip degilim. Kollay is degil. O ulamadan Allah razi olsunki, benim gibi insanlara yardimci olmuslar. Onlar ki, Peygamber varisleridir.

------------------------------------

Yazinizin tümünde, bastan asagi kendinizi (saniyorum farkinda olmadan) ala küllihal en dogru ve muhkem birikime sahip gördügünüzü farkediniz. Bakiniz siz karsinizdakilere "hatali olabileceklerini" anlatirken, kendinize dönük olarak bunu yapmiyorsunuz! Iste ispati:

1- Bu durumların müsebbibi başta kaynaklarınız sonrada sorgulamadan kuranın süzgecinden geçirmeden kabul eden

(Bu cümleniz "Ben öylemiyim ya, bir de bana bakin" demenin diger yolu)

2- "Öyleki bu genel durumlar herkeste görüldüğü için artık doğru hale gelmiştir."

(Oysaki "ben ne kadar da dogru biliyorum" demenin diger bir tarzi)

3- "Kurani ve nebevi metod noktasında oldukça zafiyetleri olan bu tür çalışmalarda sağlıklı bir kuran ve siyer bilgisi olmadığı için ve insanlar motamot itaat kültürü altında yetiştirildikleri için dışarıdan gelecek tüm eleştirilere ya kapalı durur ya da karşı çıkar.

(Ben bilirim edasi. "itaat kültürü" suclamasi. "Biat kültürü" diye yapilan sol suclamnin benzeri)

4- "Birçok hurafeyi, bidati içerisinde barındırıp sahih tevhidi çizgiyi bırakın yakalamayı anlamamış olan insanlar elbette Allahın istediği değişimi yaşamaz ve yaşatamaz."

(Tabii ki anlamamislar, size müracaat etmeleri lazim. Süzgec sizde nasilsa! Ah bir de bütün o evliya ve esfiya sizin rihle-i tedrisatinizdan gecse idi her sey ne güzel olacakti.)

Bakiniz bu cümlelerinizde bizzat kendi kendinizle celisiyorsunuz. Bir yandan "efendim herkes hatali olabilir diye kabul etmemizi istiyor (ki öyledir), öte yandan bizzat siz kendinizi sahip oldugunuz "süzgenicinizle" ayri bir konuma yerlestiriyorsunuz. Daha üstün, daha dogru, yanilmayan bir makama sahipmis gibisiniz. Bunu farkediniz. Ama farketmediginiz icin israrla diyorsunuzki:

"Biz birilerini nefsi duygularla degil imani hassasiyetlerle eleştiriyoruz."

"Bunu yapmak tebliği görevimizin bir parçasıdır. Asıl olan doğruya ulaştırmaktır."



Güzel kardesim, ayni seyi Nur talebelri de diyor! Bakiniz Bediüzzaman ne diyor:

<<

Yukardaki cümlelerinizde yadiklariniza inaniyorum, sizi o sebeple de yermiyorum. Fakat siz mütemadiyen iman hizmeti pesinde kosan kardeslerinizi yeriyorsunuz. Yaziniz bastan asagi müstehzi ifadelerle dolu. Hep dogru yapan siz, yanlis yapan onlar! Dogru anlayan siz, yanlis anlayan onlar. Hatta yanlis anlayanlardan biri de, yine müstehziyane surette ele aldiginiz insan Bediüzzaman Said Nursi. Bir insanin hatalardan müstagni olmadigini daha önceki yazilarimda iletmistim. Siz isin dozajini artitip

"Risale kuranı anlatmıyor aksine sizlere göre bilmem kaç ayet risaleleri işaret ediyor diye kuran risaleyi anlatıyor."

diyorsunuz. El insaf! El insaf!

----------------------------------------------

"Ben bu arabalar haram parayla kazanıldı, gayrı meşru yolla elde edildi diye bir şey kullanmadığım halde...."

Kardesim, bize ikide bir anlamiyorsunuz diyorsunuz ama ben sizi cok iyi anliyorum. O lüks arabalardan bahsetttiginiz cümlenin, yazinin tümündeki müstehzi ifade ile bir arada mütalaa edilmesi halinde olumsuz bir mesaj verdigi acik. Mesela su cümlelerinizle birlikte mütalaa edelim:

"Bu kadar rahatına düşkün bir yapı tüm bu yapılanları İslam’ın neresinden buluyor diye geçirdim içimden. Nereden geliyor bunca para diye sormaya çalıştım. Oysa bizler daha bir fakir Müslüman evlendirmeye bile cesaret edip birine yardım imkânı bulamazken buradaki insanlar nice ekonomik şeyleri aşmışlar."

Lüks otomobil, konforlu ev ve bir de bu cümleleriniz yanyana gelince burada neyi ihsas etmis oluyorsunuz? Hayir, iyi niyetliyim diyorsaniz, özür dilerim. Ama...Evet ama...

Geciyorum... Yine bir yerde yazmissiniz:

“Adamlar kendilerine göre yeni bir din üretmişler. Üretebilirler de. Ama neden buna İslam diyorlar. Başka bir isim koysalar içimiz bu kadar yanmayacak."

Hasa! Hasa! Hasa Neuzübillah!

Allah-u Teala bu tür carpitmalardan hepimizi korusun.


Aslinda bu cümlelerin yazildigi bir yaziya yorum bile yapmak gerekmez. Ancak bir tek seyi bilmenizi rica ediyorum, zaten bu yorumlarimi da onu görmeniz icin yaptim:

Yukarda da yazmistim: Nicin bir yandan "hatasiz kul olmaz" derken, diger yandan kendinizi "mutlak dogru" makamina koyup, insanlari yargiliyorsunuz? Insanlarin dinini, imanini sorgulamak Müslümanin vazifesi mi? Onlar size velevki hatali bile olsalar Elhamdülillah Müslümaniz demiyorlar mi? Elhamdülillah bir tek Nur talebesi günahkar bile olsa kendisini Islam dairesi disinda görmüyor. Harama helaldir diyen mi oldu? Ameli eksiklikleri olabilir, ama bu onlari Islam dairesi haricine cikarmaz. Hem bir yandan "hatasiz kul olmaz" diyeceksiniz, hem de hatali oldugunu düsündügünüz bazi hususlara bakip insanlarin Islam disi bir inanca sahip olduklarini iddia edeceksiniz. Aslinda "hatasiz kul olmaz" cümlesine inanan biriyseniz o cümleyi duydugunuz vakit hemen müdahale edip, o sahsi ikaz etmeniz gerekirdi, ama heyhat! Meger o zat lafi agzinizdan almis!

Siz ki en dogru, en muhkem, en güvenilir kisisiniz ve yanilmazsiniz! Hep digerleri yanilir ama, siz asla! Cünküp sizde olan süzgec, hassasiyet digerlerinde yoktur. Zaten bu yaziniz da mefhum-u muhalifi ile bunu anlatmiyor mu?

Daha fazla tenkit etmiyecegim. Diger yazdiginiz cümlelere de bu cercevede bir nazar ediniz. Hep mefhum-u muhalifi okuyunca o ayricalikli konumunuzu ortaya koyan cümlelerinizi müsahade ediniz, temasaa ediniz.
Kur`an Maide suresinde bir topluluga duydugumuz kin ve öfkenin, o topluma adaletli, insafli ve ölcülü davranmamiza engel olmamasi gerektigini bizlere tavsiye eder. Bu dahi bizlerin tenkidinin nasil olmasi gerektigi hususunda yol gösterici bir kaidedir.

Kardesim; alinmayin, kizmayin. Siz bana "Siz hatalarınızı görmeden muhabbete devam edin ve sizlere uyarı ve eleştiri yazanları husumetle değerlendirin" derken bu fakirin yazdiklarini da kendinizin yaptiginin benzeri babinda bir elestiri, uyari olarak kabul ediniz. Husumet yok tabii. Ben yine de sizi seviyor ve takdir ediyorum. Allah sahittir.

Hizmetlerinizde basarilar dilerim.


Selam ve muhabbetlerimle...

 
HABİL 24-09-2011, 15:33:37
s.a kardeşlerim istediğiniz yorum ve düşüncelerinizi ifade etme üzgürlüğüne sahipsiniz. fakat yaptığınız yorumların ne gibi uçurumlara sebebiyet verdğini anlamıyorsunuz veya anlamak istemiyorsunuz.değerli kardeşlerim lütfen dikkatli olun çünkü öyle bir dönemdeyiz ki aklımızdan çok hissiyatımızla hareket ediyoruruz hissiyata kördür akıbeti görmüyor. mehmet maksut kardeş sana adresi gösterdim fakat oralı bile olmadın. risale-i nuru bilmiyorsun veya anlamaktan çok zorlanıyorsun.kardeşim tutarsız yorum ve eleştirilerinle insnların zihinlerin bulandırmaktan başka bir şey yapmıyorsun.eyer hakikaten amacın (risale-i nur nedir? amacı nedir? bu kitab neden ahir zamanın fehmine ,idrakına bir derstir?neden bukadar çok okunuyor?) gibi soruların cevabını öğrenmek olsaydı bu işe vakıf olan şahıslarla konuşurdun. sorularını sorardın.ne bizi dinliyor nede adreslere gidiyorsun.dinsizliğin,imansızlığın bozgunculuğun,ahlaksızlığın ,namuzsuzluğun çirit atığı şu alemi bırakıp allahın nurunu dünyanın dört biryanında duyuran onun vesilesiyle milyonlarca insanın islam dinin kabul etiği bir alimi ve eserlerini eleştiryor,bunu yaparkende enaniyet ve hüsnü kuruntularınla kestirip atıyorsun. tek kelimeyle risale-i nura çok uzksın.malesef bunu da kabul etmiyorsun çünkü amacın sadece süslü püslü yorumlar yapmak....sende dini sohbetler yap ama lüks arabasıyla gelenleri sohbetlere alma çünkü senin din anlayışın öyle alanları eleştiriğine göre DAR DÜŞÜNELER DAR GÖRÜŞLER.... birisi biz burda namussuzlardan veya bülent ersoydan bahs etmiyoruz allahın huzuruna çıkan insanların ne şekilde kuran okuyacağını söylüyoruz ki bunu allah ayeti kerimesinde belirtiyor. sadece kurann tecvitli okuyara insanların kurtulacağını söylemedik hadimizde değil. bir müminin ne şekilde kuran okuyacğını söylüyoruz. yorumları düzgün oku,anla ondan sonra sorularını sor... fatma hanım siz de yanlış anladınız kuran başka eserlere benzemez başka eserleri alıp öz diline cevirip okuyabilirsin fakat kuranı kerimi türkçeye çevirip ayet ve süreleri namz kılarken türkçe okuyamasın.çünkü Lisan-ı nahvi olan Arapça`dan başka Kur`an`ın meziyetlerini ve nüktelerini hiçbir lisan muhafaza edemez." TÜM KARDEŞLERİMİ UHUVVET DAVET EDİYORUM
halıkınız bir,malikiniz bir,mabudunuz bir,razıkınız bir,....hem pegamberiniz bir,dininiz bir,kıbleniz bir,bukadar bir birler vahdet ve tevhidi ,vifak ve ittifakı,muhabet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kainatı,küreleri birbirine bağlayacak manevi zincirler bulundukları halde,şikak ve nifaka ,kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mümine karşı hakiki adavet etmek ve kin bağlamak ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbabı-ı muhabete karşı bir istihfaf ve o münesabatı uhuvete karşı ne derece bir zulüm ve itisaf olduğunu KALBİN ÖLMEMİŞSE,AKLIN SÖNMEMİŞSE ANLARSIN.VESELAM

 
mehmet maksut 23-09-2011, 22:56:36
Selam aleyküm abdurrahman

son olarak yaptığınız yoruma bir şeyler yazıp artık cevap vermeyeceğim: zaten ne kadar versekte anlaşılmak istenmiyor.

Şahsım olarak cematınızdaki birini görerek bir yapı hakkında konuşmadım. Birinin hatasını üzerinden tüm cemaati yargılamış değilim. Sadece şunu ifade edeyimki söylediğim durumlar sadece bireysel hatalar değil hemen hemen tüm yapılarınızda var olan genel durumlardır. Bu durumların müsebbibi başta kaynaklarınız sonrada sorgulamadan kuranın süzgecinden geçirmeden kabul eden sizlersiniz. Öyleki bu genel durumlar herkeste görüldüğü için artık doğru hale gelmiştir. Kurani ve nebevi metod noktasında oldukça zafiyetleri olan bu tür çalışmalarda sağlıklı bir kuran ve siyer bilgisi olmadığı için ve insanlar motamot itaat kültürü altında yetiştirildikleri için dışarıdan gelecek tüm eleştirilere ya kapalı durur ya da karşı çıkar. Birçok hurafeyi, bidati içerisinde barındırıp sahih tevhidi çizgiyi bırakın yakalamayı anlamamış olan insanlar elbette Allahın istediği değişimi yaşamaz ve yaşatamaz.
Eleştiri üslubumuz hakkında yazdıklarınızın hiçbirine katılmıyorum. Biz birilerini nefsi duygularla degil imani hassasiyetlerle eleştiriyoruz. Bunu yapmak tebliği görevimizin bir parçasıdır. Asıl olan doğruya ulaştırmaktır. Fakat algı kitlenmesinden dolayı maalesef sizlere söylenilen her olumlu eleştir sizler tarafından sanki kurana, peygambere ve dine yapılmış gibi tepki görmektedir. İman ve Akıl sahibi olan insan kuranın dışında peygamberlerin dışında hiç kimseyi kutsamaz. Onlara hata yapmaz olarak bakmaz. Ama maalesef yıllardan beri birileri lâfzen olmasa da kendilerini peygamberden yüce tutar bir edayla kitaplarını yaygınlaştırmış ve çalışmalarını ve cemaatlerini din yerine koymuş. Bize dini anlat denilince hemen cemaatlerinin yaptıklarını anlatmışlardır. Aynı durum mezhepler içinde geçerlidir. Fakat yine diyorum kuranı sahih sünneti özelliklede kurani kavramları anlamadan dinlerini birilerinin tekelinde öğrenen insanlar birilerini peygamberin önüne kitaplarını kuranın önüne ve cemaatlerini din edinmişlerdir. Bu sadece nur camiası için geçerli bir durum değil. Bugün birçok tasavvuf anlayışında bu algılar mevcuttur. İnsanlar islama girdiklerini söylüyor kuranın ne dediğini nasıl bir dünya istediğini, nasıl bir hayat öngördüğünü bilmiyor. Bilmiyor çünkü kuran ve peygamber algılarında çok ciddi problemler var. Bazı kişilerde kuranı anlayamazsınız bunun için bu kitapları okuyun yeter. Zaten bunlarda kuranı anlatıyor diyerek insanla kuran arasına setler çekiliyor. Meseleler hep kendi kitapları ekseninde konuşulur, cevaplar hep kendi hocaları tarafından verilir. Samimice size söylüyorum. Derslerinizde ve hayatınızda en çok önemsediğiniz evlerinizde en çok anılan okunulan, uğruna mücadele verdiğiniz kitaplar ve liderler kim. Bunların kuranla ve nebevi sünnetle ne kadar sağlamasını yaptınız.
“ilk göze çarpan yüksek model arabaların olmasıydı” ifademizi çok güzel çarpmışsınız. Ben bu arabalar haram parayla kazanıldı, gayrı meşru yolla elde edildi diye bir şey kullanmadığım halde siz bunu böyle anlamaya gayret etmiş bunun üzerinden bolca eleştirmişsiniz. İlk gözüme çarpan durumun bu olduğunu sadece vurguladım. Ben Müslümanlar arabaya binemez dedim mi size. Ama şunu ifade edeyimki bugün bu yapıların içerisinde olan insanların faiz sistemleriyle çalışan bankalarda gönül rahatlığıyla krediler çektiğini ve bununla yatırımlar yaparak zenginleştiklerini söyleyebilirim. Yanında çalıştırdıkları insanlara asgari üçreti verip bir de yılda bir bir paket yardım yapıp ben görevimi yaptım olmaz. Devlet böyle isteyebilir, küresel ekonomi böyle isteyebilir ama İslam bunu istemez. Öyle insanlar bu yapıda biliyorum ki işçinin meginden zenginliğine zenginlik katıyor. Hepsini kast ederek söylemiyorum. Şekilsel bazı ibadetler dışında dini hayatlarına katmayan bu insanların bankalardaki faizlerle, sistemdeki partilerle, demokrasiyle laiklikle hiçbir sıkıntılarının olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Küfrün sistemindeki partilere kendi çıkarları geregi nasılda desteklediklerini bugün herkes biliyor. Size göre malının zekâtını veriyorsa namazını şekilselde olsa kılıyorsa birde risalelere gidiyorsa iş tamam mı oluyor.

Ben cemaatinize gelenleri şunu atın şunu satın demedim. Böyle bir şeyi yazının neresinden çıkardınız. Ama eğer İslam yerine kendinizi liderlerinizi kitaplarınızı anlatıyorsanız o zaman bize düşen bunu söylemektir. Gerçek olan islamı anlatın. Tagutu, şirki, tevhidi anlatın. Eğmeyin bükmeyin kurandan yola çıkarak İslami zihinlere nakşedin. Kuran yerine risaleleri insanların zihnine nakşetmeyin hele risaleler kuranı anlatıyor diyerek insanların kurana ulaşmasına engel olmayın. Risale kuranı anlatmıyor aksine sizlere göre bilmem kaç ayet risaleleri işaret ediyor diye kuran risaleyi anlatıyor. Lütfen insanlara hak olan gerçek olan islamı anlatınız. Gerçi anlatabilmeniz için önce kendinizin bilmesi gerekir. Çünkü insan bilmeden anlatamaz.
Ben size Allahın hesabına karın demiyorum. İsteseniz de karışamazsınız. Lakin Allah doğruları gösteren kitap ve peygamberler vermiş. Ve bunları değerlendirecek akıl vermiş. Bunlardan istifade edip arkadaş siz yanlış yapıyorsunuz dediğimizde Allahın hesabına mı karışmış oluyoruz. Yanlış yoldan zenginleşenlerinde hesabını Allah görecek o zaman hiç uyarmayalım. Uyarırsak Allahın işine karışmış olacağız! O zaman zalimlerin, kâfirlerin, müşriklerinde hesabını Allah görecek biz bunlara hiç karışmayalım. Bırakalım yapsınlar mı

“Orada bir partinin medhine yönelik olarak yaptığınız müsahade Risale-i Nur`u baglamaz. “ diye yazmışsınız. Peki, bana bu sistemin laik batıcı demokratik ve inkılâplara bağlı partilerini desteklemeyen bir nur camiası gösterebilir misiniz? Oy kullanmayan ve seçim dönemlerinde partilerin ziyaretini red eden kaç kişi gösterebilirsiniz. Gösteremezsiniz çünkü yok. Diyeceksiniz bunların İslam’la ne alakası var. Çünkü size anlatılan İslam buralara girmemiş.

“Bir eserin mütalaası esnasında beklentimiz İnsanların yazarın seviyesine çıkmaya gayret etmeleri olmalı değil midir?” ne güzel bir mantık! Ayrıca birilerinin durumunu anlamak için kalp yarmaya gerek yok. Allah kitap peygamber ve akıl vermiş bunun ışında bir şeyleri görmek yeterlidir. İki de bir kalbini mi yardınız mantığı hiç uygun degil. Kalbini yarsak ne göreceğiz. Kurani bilgi ışında göremediğimizi kalbini yarsakta göremeyiz. Camilerimizde okunan kuranı anlayanların yüzdesi yüzde birlerdedir. Sebebi ise insanlar kuranı anlamak için okumamaları ve dinlememeleri. Nasıl olsa anlamadıkları kuran onları kurtaracak ya! Zaten diyanet ve devlette bu durumdan baya baya memnun. Çünkü kuran anlaşıldığı zaman bir şeyler değişecek ve birileri rahatsız olacak. İşte bakın insanlar kuranla uyutuluyor. Kandırılıyor. Bu insanlara kandırıldıklarını anlatacak ve buna yönelik eleştiriler yapacak insanlara oldukça ihtiyaç var. Size tavsiyem bir an önce risaleye verdiğin zaman kadar kurana tavsiye ver ve kuran hakkında okumalar araştırmalar yap.
Müslümanların birliğini sağlayacak olan bazılarının kitabı olmadığı gibi yıkacak olan da eleştirler degildir. Aksine hurafeler, bidatler içerisinde boğulmuş ve kuranı anlamamış tevhidi anlamamış biriylerle birlik falan kurulmaz.

“Belki biraz ağır olacak ama dostlar risale onlar için Kuran’dan, Said Nursi de peygamberden önce konumlandırmışlar” Bu iddianizi tasdik eden bir tek Nur talebesi gösterebilir misiniz? Sorunuza sizi örnek verebilirim. Zaten çogu nur talebesi bu konumdadır. Dilleriyle buna hayır deselerde tavırları, bilgileri, gündemde tuttukları, kendilerine olmazsa olmaz dedikleri şeylere bakıp bunu anlayabilirsiniz. Fakat ne yapsam da anlamak istemeyene anlatacak bir şeyiniz olamaz. Mucızatı ahmediyey peygamberi tanırsanız peygamberi tanımamış olursunuz. Zaten bugün anlatılan peygamber karizmatik, ahlakçı, öğütçü, mucize ve olağanüstü şeyler gösteren, etliye butluya karışmayan bir peygamber. Siz buna peygamber diyebilirsiniz. Ama kuran buna peygamber demiyor. Asıl mesele bu değil. Bakın kuranda peygamberlerin mücadelelerine. Peygamber diye peygamberin mucizelerini zikretmek peygamberi asli kimliğinden soyutlamaktır.



“Bediüzzaman’ı Üstad; Risâle-i Nur’u, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeyi anlamada rehber kabul edenin, elbette onun ortaya koyduğu ölçülere uyması beklenir.” Peki, risaleyi nurda ve said nurside hata varsa. Ve bunlar kuarana aykırı şeylerse size düşen yine uymak mıdır? İlk kaynak olduğunu söylüyorsunuz ve kaynağınıza eleştirel bakmadan kuranın süzgecinden geçirmeden kabul edip uyguluyorsunuz. Peki, kaynak dediğiniz kurana aykırı ve uymayan şeyler söylüyorsa ve peygamberin mücadelesine ters bir hareket metodu ortaya koyuyorsa ne yapacaksınız. Cevabınız belli böyle şey olmayacağına göre…

“Bu risaleler Kuranın anlatıyor, tanımlıyor. Bu risaleler yok mu insana lazım olacak tüm bilgi buradadır. İnsanlar için rahmettir. Toplumlar için şifadır. Hayatımıza yön verecek olan bir deryadır. Allah risaleleri anlamayı yaşamayı nasip eylesin. İmanı İslam’ı hakikati kelimeyi Şehadeti buradan öğreneceğiz.“
Aynen öyledir diyorsunuz. Bakın siz bu sözlerinizle risaleyi kurana denk görür gibi algılıyor ve onun yerine koyuyorsunuz. Çünkü hiçbir kitap kurandan başka yukarıda söylenenleri sağlayamaz. Ve bu sıfatlat kuradan başka bir kitaba verilemez. Aldığım ilim elbette ki aklımın eseri değil. Bazı kaynaklara müracaat ettim. Sizin gibi tek kaynaktan beslenmedim. Ve başvurduğum kaynakları kuran süzgecinden geçirdim yanlış olanları kim yazarsa yazsın velev ki sahabede olsa bıraktım diğerlerini aldım. Birilerini isimlerini kitaplarını hayatımın merkezine koymadım. Aksine merkeze kuranı, tevhidi ameli koyarak diğerlerini konumlandırdım. Kalpler risaleyle değil ayette buyurduğu gibi kuranla mutmain olur. Fakat birileri kuran yerine sürekli risaleyi ileri sürünce mutmainlik kaynağı değişiveriyor.

Bu yazinizi okuduktan sonra „İslam’a zarar“ verenlerin kim olduğunu anlamış olduk: Nur cemaati! Evet, bugün belki göreceli bir İslam algısından dolayı bazı faydaları olabilir. Nice insanlara göreceli faydaları dokunabilir. Lakin gerçekten İslam anlaşıldığı zaman bu tür yapıların nerde islama zarar verdiklerini anlayacaksınız. Bunu sizlere ne kadar ifade etsem de anlamayacaksınız. Ancak kuranı ciddi araştırıp, tevhid, tagur, ilah, rabb, kulluk vb Kurani kavramları öğrendikten sonra bir de nebevi hareket metodunu iyice algıladıktan sonra fark edeceksiniz.
Siz hatalarınızı görmeden muhabbete devam edin ve sizlere uyarı ve eleştiri yazanları husumetle değerlendirin …

Selametle
 
mehmet maksut 23-09-2011, 22:54:59
tarihçi mahlasının ardına saklanıp yazan kardeşe

uçuruma giden birileri varsa o da küfür sistemlerini destekleyen, sistemin partilerine oy verip tevhidi şirki allahın hakimiyeti izah etmeyen, kuranı peygamberi yanlış anlatan, hurafeleri bidatleri din diye anlatıp insanları mistisizme edenlerdir. bunları söylediğimiz için ve birirlerinin yanlışlıkllarını kuranın ayetlerinden yola çıkarak ifade ettiğimiz için uçuruma gidiyorsak varsın uçuruma gidelim. eger bu uçrumsa bu uçuruma bilerek gidiyorum... ve siz kalın öylece

ayrıca sitelerde mahlas isminizle degil gerçek isminizle yazarsanız söyleyenden yola çıkarak söylenenleri söylenenlerden yola çıkarak söyleyenleri degerlendirme fırsatımız olur. selametle
 
TARİHÇİ 23-09-2011, 19:24:28
MEHMED MEÇİNE: UNUTMAYIN Kİ ÜSTADIN TALEBELERİ RİSALEYİ NURU OKUMUŞ VE O TALEBELERDEN ZÜBEYİR GÜNDÜZALP GİBİ ABİLER ÇIKMIŞ BU METOD YANLIŞ OLSAYDI ÜSTAD TAVSİYE ETMEZDİ.AMA SİZ BİR İKİ KİTAP OKUMUMŞSUNUZ DİYE BİLMEM OKUMUŞMUSUNUZ O DA AYRI BİR KONU KALKIP METOD GÖSTERİYORSUNUZ YAZIK YA SİZE DÜŞEN İLK GÖREV MİLYONLARCA NUR TALEBELERİNİ BULUN VE HELALLİK DİLEYİN NE OLUR YALVARIYORUM
 
Urfadan kardeşin 23-09-2011, 15:02:20
LAM U CIM DE bu yazıya yapılan yorumlar...
murat nur
Önce kılacağınız ilk namazda bütün risalei nur talebelerinden helallik dileyin dostum.risalelere duyulan sevgi, kuran’ın nurundan damlalar olduğu içindir.ve üstada duyulan sevgide peygamber izinde giden bir alim olduğu içindir.lütfen; bir müslümana hüsnü zan yakışır.ama siz açıkça ve çekinmeden milyonlarca nur talebesine iftira ediyorsunuz. siz önyargıyla gittiğiniz için dönüt alamamışsınız.ama 1925 ten 2011 yılına kadar dönüt alan,ibadetlerini kılıp,pislik yapmayan,topluma faydalı,ehli iman,ehli kıble milyonlarca nur talebesi yetişmiştir.bunlardan biride benim dostum.bana iftirandan dolayı sana hakkımı helal ediyorum.ama bu yaklaşımlarınızın ittihad-ı islama hiçbir katkısı yoktur.Biz Bedizzamandan şunu öğrendik:cehaletle,fakirlikle ve ihtilafla mücadele etmeliyiz.Nur talebeleri toplumda sevilen,temiz kalpli,çalışkan insanlardır.onları sevmekle birşey kaybetmeyiz dostum.artık o dar kalıplarımızdan kurtulma zamanı gelmiştir.
selametle……

Dostlarım,islamın ana kaynakları olan tefsir,siyer, fıkıh, felsefe,tasavvuf ve sünnetin tek amacı topluma faydalı, iyi bir insan olmaktır.
Nur talebeleri genellikle insanların onların elinden ve dilinden emin olduğu insanlardır.
Müslümanın tanımı da bu değil mi?
Nur talebelerininbüyük çoğunluğu okumuş kesimdir.Akademisyenlerdir.Dolaysıla sadece risale ile asla yetinmezler.
Sadece vakıflarda risale-i nur sohbet dersi olarak okunur.Bir tür birleştirici eserdir.
İttihadı islam için bütün ehli kıbleye hüsnü zanla bakalım dostlarım.
Selametle….

Mehmet Meçin

Mehmet Maksut!a…
Yazınızı gözlem gücünüzü somutlaştırma ve hikayeyi akıcı kılma noktasında başarılı buldum. İçeriğine gelince, İslamın bir bakıma mistik yorumu olan risale ve risale çevrelerine getirdiğiniz sapma gibi tarifleri biraz ağır buldum. Eksik olduğunu kabul ediyorum, hareket, heyecan, idrak, bilinçlenme, derinleşme gibi çok hayati yetersizliklerin varlığını kabul ediyorum. Ama bunların sonucunda yaptığınız sapma ve saptırma tanımlamalarını keskin buldum.

Filhakika, İslam bir sürü genç insanı bir araya getirmek, manevi bir narkozla onlara mistik bir hava solumak ve en nihayetinde sadece günah ortamlarından uzak tutmakla tamamlanan bir salt isevilik değil bununla beraber bireyi yetiştiren, islamın birincil kaynaklarına bizzat ulaşmasını sağlayan, pragramlarında bilinçlenme, derinleşme, kendini yetiştirme, hareket ve faaliyetin de bulunduğu devrimci bir dindir. İslamın budizimden, isevilikten farkı da budur belki de…
Yani işimiz sadece gençlerin kötü ortamlardan uzaklaşmalayla bitmez. Manevi bir tatminle tüm dinin yaşandığını zannetmeyelim. Şu nur talebeleri içerisinde Kuran dilini bilen, Kuranı çok iyi anlayan, islamın ana kaynakalrı olan tefsir, siyer, fıkıh, felsefe, tasavvuf gibi alanlarda birincil kaynakları okuyup araştıran kaç kişi var, samimiyetle cevap bekliyorum. Şimdi biz kalkıp öz eleştiri dahi yapamayacaksak ve en güzel programı yaptığımızı düşüneceksek o halde nasıl ilerleyeceğiz. Sabahtan akşama kadar tek bir kitap okunur mu Allah aşkına? Şu nur talebelerinin pırıl pırıl gençlerinden bunu aklı selimle düşünen hiç yok mu? Dindarlık bu mudur? Böyle mi dava adamı olunur?

TARIHÇI

MAKSUT BEYE :BU SÜREÇ İÇERİSİNDE KEŞKE KENDİNİZİ YETİŞTİREBİLSEYDİNİZ HELE RİSALEYİ KURANLA ÜSTADI PEYGAMBERLE KIYASLAMAN ALLAH SENİ VE BİZİ ISLAH ETSİN BU SÖZLER ALLAH HUZURUNDA YEMİN EDEBİLİRİM Kİ SENİ UÇURUMA GÖTÜRÜYOR NASIL BÖYLE DÜŞÜNÜRSÜN MİLYONLARIN GÜNAHINA GİRİYORSUN BİR MÜSLÜMAN BU CESARETİ NERDEN ALABİLİYOR YANİ SİZ DEĞERLİ KARDEŞİM! BİZ MÜSLÜMANLAR EN GÜZELE LAYIK DEĞİLMİYİZ BİZ ALLAHIN VE PEYGAMBERİN VE VARİSLERİNİN İSİMLERİ GÜZEL ORTAMLARDA GENÇLERE YAŞLILARA ANLATILIYORSA BU KÖTÜ BİR ŞEY Mİ? SANA TAVSİYEM KENDİN İÇİN ISLAH İSTE VESSELAM

HAŞA ELF U ELF KERE HAŞA NURCULAR HAKKINDA NASIL ÖYLE DÜŞÜNÜRSÜN ANLAŞILIYOR Kİ SEN ÖYLE DÜŞÜNÜYORSUN KARDEŞİM BELLİKİ NURCULUKTAN ÇOK UZAKSIN BENİM DE HER İKİ KELİMEMDE ÜSTAD VAR HÜLASA ÜSTADI VE ÜSTAD DİYENLERİ ANLAMAK İÇİN NURCU OLMAN LAZIM O DA ALLAH NASİP EDERSE MANEVİ ANLAMDA DERSİNİ VE İLMİNİ PEYGAMBER EFENDİMİZDEN ALAN BİR ZAT TABİKİ HALK ÜSTAD ÜSTAD DİYECEK VE SEN GALİBA ÜSTAD KELİMESİNİN MANASINI İDRAK ETMİŞ DEĞİLSİN NURCULAR ÜSTAD DİYORSA ALLAH NAMINA PEYGAMBER NAMINA DİYORLAR MURAT KARDEŞİME BU ARADA SELAMLAR VESSELAM
 
amedten serhıldan 23-09-2011, 13:05:11
sayın abdurrahman

yazara yönelik yapmış oldugunuz yorumdan yola çıkarak ben şahsen yazıyı ve yorumları anlamadan birşeyler yazmışsınız. yazar kardeşimiz hiçkimseye hakaret etmeden yılardan beri devam eden bazı problemleri dile getirmesi kardeşliğe verilen bir zarar degil aksine yanlışlıkları görüp düşünebilme noktasında oldukca faydalıdır. kardeşlik diyorsunuz sahi bu kardeşlik denilen şey nerede. kardeşliği kendi cemaatına hasredip sonrada buna kardeşlik diyenler gerçekten kardeş mi. sorarım size yıllardan beri kardeşlik diye diye, birileri üzülmesin diye dine sokulan yanlışlar ve insanlara anlatılan hurafe bilgilerin sorumlusu kim. ve birileri çıkıp bunu eleştirince hemen din kardeşliği diyorsunuz. önce dinimiz önemlidir.

hz hasan ve hüseyiden yola çıkarak örnek vermişsiniz. size sorayım kendinizi ne kadar adamın yerine koymaya tenezül ediyorsunuz ki gösterilen hataları göresiniz. kendilerine, degerlerine, kitaplarına, liderlerine eleştirel bakabilmeyi ögrenmeyen ve kurandan ayetlerden çogunlukla bi haber olanlar acaba ne zaman yanlışlıkla içinde olduklarını görecek. hadi birileri hasan hüseyin oldu siz onların dogru yaptıgını nerden bileceksiniz. çünkü kusura kalmayınız bu gün bu camiaların çogu dogru bilmiyor. bilmediği için din adına yapılan bir çok yanlış dogru kabul edip mutlaklaştırıyor.

yazar cemaate gelipte yanlış yapanları atın satın demiyor. bilgilendirin diyor. fakat sorun bilgilenmek isteyende degil bilgilendirende ise o zaman problemler daha da artar. maalesef bir çok insan bügün din adına yanlış bilgilendiriyor. egmeden bükmeden hak olanı korkmadan cemaat çıkarlarını gözetmeden allahın dinini anlatındiyor. ben yazar kardeşin yazısını okudugumda şunları atın bunları satın diye hiçbir şey dediğini görmedim.

ayrıca bu camianızın çogu bügün sistemin partileriyle içli dış bir şekilde yaşıyor. buna girmeyecgim. fakat yazara yönelik araba eleştirnizinde mantıksız ve yazarı anlamdıgınızı gösterme noktasında yerindedir. yazar bu arabalar haram yoldan kazanılmış, paraları gayrı meşru diye hiçbir şey yazmamış. sadece dikkatini çeken bir durum olarak aktarmış. çünkü yıllardan beri tevhidi müslümanlar hep fakir bırakıldı. ayrıca bugün müslümanlarda ve özellikle nur camiasında bir çok kişinin banka kredileriyle, faizin bilmem ne kadarıyla ne kadarmesafeli oldugunu biliyoruz.

"Siz de aynen bunu müsahade etmissiniz: „Bu risaleler Kuranın anlatıyor, tanımlıyor. Bu risaleler yok mu insana lazım olacak tüm bilgi buradadır. İnsanlar için rahmettir. Toplumlar için şifadır. Hayatımıza yön verecek olan bir deryadır. Allah risaleleri anlamayı yaşamayı nasip eylesin. İmanı İslam’ı hakikati kelimeyi Şehadeti buradan öğreneceğiz.“Aynen öyledir." eger halen bu yoruma aynen böyledir diyorsanız bende derimki yazar arkadaşın yaptıgı bunlar kuranı n önüne risaleyi geçirmiş sözü oldukça dogrudur

lütfen eletirirken insaflı olun ve leştirilerden biz kendimize nekadar pay çıkarabilir anlayışıyla yaklaşın. ayrıca kimse ve yazarda biz mutlak dogruyuz demiyor fakat ayetlerden ve siyerden yola çıkarak bazı yanlışlıkları dile getiriyor. aksine kendilerini dogrunun merkezi olarak kabul edenler varsa o da sizin yapılarınızdır. çünkü hiç eleştirilmeye tahammül edemiyorlar ve hemn itiraz ediyorlar.
 
serhat toprak 22-09-2011, 18:05:37
abdurahman kardeş'e

birlerinin yanlış yaptıgını söylemek için illaki kalbini mi yarmak lazım. hem kalbini yarsak ne göreceğiz birilerinin yanlışı görmek için dogrular yetmiyor mu. sorarım size bugüne kadar yapılan tenkitlerden siz hasan ve hüseyinin örneginde verdiniz gibi acaba ne kadar adam gibi biz yanlış yapıyoruz dediniz. kusura kalmayın ama hep biz haklıyız dogruyuz edasıyla davrandınız. yazdıklarınızla kendinizle çelişiyorsunuz. maalesef bunları yazar kardeşimiz ne kadar ortaya koysak da etkisi yok. islam anlaşılmadan yanlışlıklar anlaşılmaz. ve siz islamı anlamamışsınız. dolayısıyla yazar kardeşimiz ne yazsada hep anlaşılmadan kendisine dönülecek. bence yazar kardeş yorumlarda yeterince bilgi verdi. anlayan anlar anlamayan veya anlamak istemeyene de yapacak bir şey yok.
 
Abdurrahman 22-09-2011, 16:53:32
Cemaat dahilinde görünen bazi davranislarin o cemaatin tümüne tesmil edilmemesi icabeder. Bu tarz sathi yorumlarin ilmin kemaline hic bir katkisi olmaz. Sadece falanca yanlis yapiyor, filanca hata isliyor denmis olur. Öte yandan her tenkit ve elestiri umuma acik olarak ta yapilmaz. Netice itibari ile bazen insanlar bilmeden de “dogru yaptiklari” zanniyla bir takim ameller sergileyebilirler. Buna en güzel misal Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin`in yanlis abdest aldigini gördükleri bir zata, kendilerini abdest alirken seyredip not vermesini rica ettikleri o meshur hadisedir. Netice itibari ile yanlis abdest alan zat buradan dersini almistir. Yapilan tenkit ilmini artirmis, amelini daha salihane bir surette islemesine vesile olmustur. “Ey falanca kisi sen yanlis yapiyorsun, sen hata ediyorsun” seklindeki bir muameleye tabi tutulan kisinin nefsi müdafaaya gecmesi ve yanlis dahi olsa bir savunma hissine kapilacagi bilinen bir hakikattir. Netice itibari ile yazinizda bahsettiginiz “ilk göze çarpan yüksek model arabaların olmasıydı” ifadesi insanlara yaklasim acisindan esasli bir tahlile tabi tutulmali. Bu insanlarin zengin olmalarinin “haram yediklerinin” isareti olduguna dair Islami bir kaide mi var? Pekala bizlerin “acaba bunlar bu mali hakikaten helal yoldan mi kazaniyorlar, sunu bir takip edelim” seklinde bir arastirma yapmaya hakkimiz var mi? Bu Islami bir davranis olur mu? Malinin zekatini veriyor mu, namaz kiliyor mu diye arastiralim mi? Bu sorulara cevabimiz nedir?

Peki ne yapariz? Genel Islami kaideleri izah ederiz. Bu kaidelere uymamasina ragmen camiye/cemaate gelmekte israr eden birine „gelme“ denir mi, denmeli mi? Kendisini müslüman olarak tanittigi halde hal ve gidisati ile gayr-i Islami bir tutuma sahip olan birine „ben müslüman degilim“ demedigi müddetce, bizlerin „sen müslüman degilsin“ deme hakkimiz var mi?

Hepsinden önemlisi bize „ben müslümanim“ diyen birine karsi „su-i zan“ mi yoksa „hüsn-ü zan“ mi beslemeliyiz? Eger hüsn-ü zan esas ise, bu lüks otosu olan insanlardan nicin esirgensinki? Ben de derslere katildim. Arabam da yoktur. Bazen yürüme, bazen bisikletimle giderim. Ama lüks oto sahibi o insanlara bir su-i zan beslemedim. Onun hesabini Allah görecek? Allah`in görecegi hesaba ben nicin karisayim? Bu tarz yaklasim Müslümanlarin birlik beraberlik ve tesanüdüne hizmet eder mi?

Orada bir partinin medhine yönelik olarak yaptiginiz müsahade Risale-i Nur`u baglamaz. Yanlistir. „Bu insanlar İslam’ın neresinde diye sordum.“ demissiniz. Bunu sorarken kendinizin ihlas ve iman noktasinda nasil da saglam bir mevkide oldugunuzu ifade etmis oluyorsunuz. Bizler bazen baskalarinin yaptigi bir takim olaylara bakip, kendimizi saglamlar, emin olanlar sinifina dahil ediyoruz. Her bir insanin kendine mahsus bir takim imtahanlara tabi tutuldugunu unutuyoruz ve o imtahani veremeyip yanlis yollara sapmis olanlari elestiriyoruz. Ancak o esnada Allah-u Teala`nin bizi de ayni imtahana tabi tutmasi halinde ayni imtahani hakikaten verip veremiyecegimizi sorgulamiyoruz. Delikanli cok güzel bir kiza asik olmus. Onun ugrunda canini feda etmis. Ben „yahu deger mi?“ diyebilirim. Bu kadar kolay mi? Adam zengin olmus, lüks oto almis. Bir de ben zengin olsam, almam mi acaba? Alir miyim? Almam canim! Buna emin miyim? Elinizdeki bilgisayar kac yilllik? 20 sene öncesinin bilgisayari mi?


“Çoğu Osmanlıca ibareler olduğundan insanlara ağır gelen risaleyi bir de genç arkadaşın hızlı okuması eklenince ben hiçbir şey anlamadım”

Bir eserin mütalaasi esnasinda beklentimiz Insanlarin yazarin seviyesine cikmaya gayret etmeleri olmali degil midir?


“İnanın yüz kişinin içinde belki anlayan 10 kişi toplasan çıkmazdı.” Müsahadeniz dogru olabilir. Ancak soralim: Kalplerini mi yardiniz? Camilerimizde okunan Kur-an`i anlayanlarin yüzdesi kactir?
Anlamiyor diye bunlar “makbul insanlar degil, kaldir at, bunlardan ne köy olur ne kasaba” deyip yerden yere vurmak, Müslümanlarin birligine, dirligine, tesanüdüne, imanina ne gibi olumlu bir katki saglar?


“Belki biraz ağır olacak ama dostlar risale onlar için Kuran’dan, Said Nursi de peygamberden önce konumlandırmış. Abartmıyorum.”

Bal gibi bartiyiorsunuz! Bu iddianizi tasdik eden bir tek Nur talebesi gösterebilir misiniz? Eserler okunurken „Tarihce-i Hayat“ haric, digerlerinde nelerden bahsediliyor? Mucizat-i Ahmediyye okunurken söz konusu olan kimdir?

“Bediüzzaman’ı Üstad; Risâle-i Nur’u, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeyi anlamada rehber kabul edenin, elbette onun ortaya koyduğu ölçülere uyması beklenir.”

„….Sıralama şu: 1) Said nursi 2) risaleyi nur 3) Kuran 4) Sünnet.“

Siralamayi ben de farkettim. Hatta yaziyi iktibas ederken bu soru ile karsilasabilegimi bile düsündüm. Beni bu tarz düsünmeye sevkeden Ali Fersadoglu`nun yaptigi o siralama degil, sizin zihnen Risale-I Nur`a karsi olan zihni anlayisinizdir. O siralamayi kati surette Kur`ani ve Sünneti arka plana atan bir siralama olarak anlamadim. Aksine Nur cemaatinin gözünde Risale-I Nur`un Kur`ani ve Sünneti anlama, yorumlama, izah etme noktasinda ilk kaynak oldugunu anladim. Zaten Nur cemaati de bunu söylüyor.

Siz de aynen bunu müsahade etmissiniz: „Bu risaleler Kuranın anlatıyor, tanımlıyor. Bu risaleler yok mu insana lazım olacak tüm bilgi buradadır. İnsanlar için rahmettir. Toplumlar için şifadır. Hayatımıza yön verecek olan bir deryadır. Allah risaleleri anlamayı yaşamayı nasip eylesin. İmanı İslam’ı hakikati kelimeyi Şehadeti buradan öğreneceğiz.“

Aynen öyledir.

Yoksa siz ilmi birikiminizi belli bazi kaynaklara müracaat etmeden mi elde ettiniz? Söyle soralim: Kur-an ve sünnet`i anlama ve yorumla noktasindaki ilmi birikiminiz kendi aklinizin eseri mi? Bu birikimini Z. Beyaz`dan alan bir kisinin onu zikretmesinin nesi yanlis? Siz belki muhtelif kaynaklara müracaat etmenin daha faydali olabilecegini savunuyor olabilirsiniz. Anlayisla karsilarim. Bir baskasinin kalbi Risale ile mutmain oluyorsa bu nicin mesele olsun?

„. Ve birçoğu Said Nursi’yi zihinlerine peygamberden daha yüce bir konuma konumlandırmış. Kızacaksınız belki ama durum budur dostlar.“

Kalplerini mi yardiniz?

„ Neyse ki genç arkadaşımız bazı şeyleri dillendiremese de yanlışlıkların farkındaydı. İnşallah bizlerde bu tarz arkadaşlara yardımcı olup onların sağlıklı İslam’la tanışmalarına yardımcı oluruz.“

Diger bir deyisle: „Yanlisliklari farkettiler, oysa bizler ne kadar da saglam/muhkem konumdayiz, mutlak dogru biziz“…diyorsunuz.

„Bizi hatalarımızla ve kusurlarımızla pak İslam’a zarar verenlerden kılma.“

Bu yazinizi okuduktan sonra „İslam’a zarar“ verenlerin kim oldugunu anlamis olduk: Nur cemaati!


„Not: Amacım birilerini karalamak, küçük görmek, çalışmalarını hafife almak değildir.“

Yazinizin muhtavasi ile uyusmayan bir cümle.


Bediüzzaman diyor ki: „Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok“.



Selam ve muhabbetlerimle.
 
mehmet maksut 22-09-2011, 09:19:31
Abdurrahman kardeşime

Yorumunuzdan dolayı başta teşekkürlerimi sunarım. Başka bir yerden alıntı yaparak bir şeyler ima etmeye çalışmışsınız. Bana öyle geldi ki yazımızı ve yorumlarımızı tam olarak anlamadan yorum eklemişsiniz. Yine de katkılarınızdan dolayı teşekkürler. Yalnız birkaç izahatta bulunma ihtiyacının olduğunu düşünerek cevap veriyorum.
Kardeşim insanlar kitaplar ve cemaatler kusursuz olamaz sözlerinize aynen katılıyorum. Ve benim yazdığım yazıda buna yönelikti. Sözleri söylemekle yapmak arasında büyük farklar var. Risale camiasına mensup çoğu insan maalesef yukarıda dediğiniz sözleri belki söyleyebilir. Hatta Said Nursi de bunu kitaplarında söylemiş olabilir. Ama iş pratiğe gelince hiçte böyle olmadığını görüyoruz. Birçok insan laik mantığın yaptığı gibi eleştirilemez eleştirilmesi dahi düşünülemez tarzda risaleleri ve Said Nursiyi adeta kutsar tarzda yaklaşıyor. Tabi diyeceksiniz bu onların sorunu. Bende hayır diyorum bu sorunun kaynağı insanlar değil bu insanları yönlendirendir. Öyle bir yaklaşıyorlar ki sorgusuz sualsiz kendilerini risaleye bağlıyorlar. Hadi abdurahman kardeş diyorsun hiçbir insan ve eser kusursuz değildir. Bende size şöyle bir şey sorsam siz bu anlayıştan yola çıkarak said nursi ve risalelerde ne gibi hatalar gördünüz? Lütfen bu soruya cevap veriniz.

“Bediüzzaman’ı Üstad; Risâle-i Nur’u, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeyi anlamada rehber kabul edenin, elbette onun ortaya koyduğu ölçülere uyması beklenir.” Abdurahman kardeş bu cümleden yola çıkarak yukarıdaki sözleri söyleyen siz değilmiş gibi davranıyorsunuz. Sıralamaya bakınca kendi gerçekliğinizi ortaya koyuyorsunuz. Sıralama şu: 1) Said nursi 2) risaleyi nur 3) Kuran 4) Sünnet. Tabi sıralama böyle olunca bakış açıları da buna göre şekilleniyor. Ve baştakilerle yol alınıp sondakilere pek fazla gerek duyulmuyor. Hatta sondaki iki şık baştaki iki şıkın gölgesinde kalıyor ve baştakilerinin açıklamasını ve meşrulaştırımını sağlayacak şekilde izah ediliyor. Tüm sıkıntı ve yanlışlıklar burada yani sıralamada. Bu sıralama değişmediği sürece ne camianızda nede insanınızda istenilen ideal değişimler olmayacaktır. Değişim olmayacaktır demiyorum elbette ki değişimler olacak ama bu değişimler Allahın istediği düzeyde mi olacaktır. İşte orası muamma. Size soruyorum Kuran ve peygamberin önüne neden Said Nursiyi, risaleyi koyuyorsunuz? Kuran ve sünneti seniye sizin için neyi ifade ediyor ve yaptıklarınızı, liderlerinizi, kitaplarınızı ne kadar kuran ve sünneti seniyyeden geçiriyorsunuz? Sünneti seniyye derken gerçekten ne anlaşılıyor onu da merak ediyorum ve cevaplarsanız oldukça sevinirim.

Abdurahman kardeş neden birbirimizi yapıcı anlamda eleştirdiğimizde suç mu işliyoruz. Said Nursi eleştirmeyin diyor. Peki, eleştirmeden nasıl hakikati bulacağız. Eleştirilmeyen bir şey kutsanmaz mı? Kutsanan şahıslar ve eserler dogruyu görmemize engel olmaz mı? Zihnimizi körletmez mi. Hem neden eleştirmeye tenkide bu kadar kapalısınız. En büyük yanlışınız burada işte. Biz şahısların bireysel kusurlarını örteceğiz ama bu örtme onu meşrulaştırma onu hiç görmeme ve hataları üzerinde yaşamaya terke etmez. Hele yanlışlar itikadı meseleler de ise ve bu meseleler, bilgiler çerçevesinde insanlar hayatlarını şekillendiriyorsa bunları eleştirmek, sorgulamak imanımızın bir gereğidir. Kuran dışında tüm kitaplar ve şahıslar eleştiriye doğrultulmaya tabidir. Kardeşler birbirini eleştirmesin ve böyle yanlışlıklar devam etsin. O zaman Allah peygamberini niye uyarıyor. Peygamber neden sahabesine birbirinize hakkı ve doğruyu tavsiye edin diye sürekli tavsiye ediyordu. Eleştirmek onların ittihadını dağıtmıyordu. Aksine yanlışlıklar içerisinde boğulan, eleştirilmediği için hurafelere boğulan bilgilerle insanlar dağılıyordu. Sahabe bile peygamberi bazı meselelerde eleştirip düzeltirken biz niye sahih çizgiye gelmek için eleştiri ahlakına sahip olarak birbirimizi eleştirmeyelim. Evvela şunu ifade deyim ki biz günahkâr bir Müslüman hakkında konuşmuyoruz. Çünkü günahkârlık şahsi bir meseledir ve bireyi ilgilendirir. Ayrıca günahkâr Müslümanlar hakkında konuşmakta (ahlaki ve insani çerçevede) zararlı değildir. Çünkü konuşmadan gündeme getirmeden insanları günahların yükünden alıkoyamazsınız. Ayrıca mesele bir insan meselesi değil bir yapı, düşünce ve topluluk meselesidir. Biz böyle görüyoruz. Eğer birilerinin yanlışlıkları sistematikleştirilip kutsanıyorsa ve birileri de bu yanlışlara göre hayatını düzenleyip din olarak değerlendiriyorsa kalkıpta bunlar hakkında konuşmak uygun değildir demek aslında hiç uygun değildir. Birilerinin kırılmaması için dini çizgilerimiz, ilkelerimiz kırılıyorsa bırakalım da kırılan insan olsun İslam olmasın. Hiçbir yapının, şahsın, fikrin, bölgenin, kitabın hassasiyeti İslam’ın hassasiyetinin önüne geçilmemeli ve İslam’ın hassasiyeti bunlara kurban edilmemelidir.
Abdurahman âlimlerimize laf söylemiyorum. Eleştiri noktasında bakın size İslam tarihinden iki güzel örnek vereyim: Bakın Hz Ömer’in mehir hakkında yaşadığı olayı biliyorsunuz. Bir gün mescitte Hz Ömer mehir hakkındaki yüksek rakamdan şikâyetçi oluyor. Kadının biri oradan çıkıp o kadar sahabenin içinden ey Ömer Allahın sınır koymadığı ve serbest bıraktığı bir hak hakkında sen nasıl böyle bir şey dersin. Diyor ve itiraz ediyor. Hz Ömer kadının haklılığı karşısında susuyor. Ben sahabeyim, Hz Ömer’in, peygambere o kadar şahitlik etmişim, halifeyim emir-el mümininim, peygamberin istişare ettiği insanlardanım sen nasıl bana bunu dersin. Sen kim oluyorsun. İlmin ne kadar. Konuşman fitnedir. Halife düşmanısın demiyor. Müslümanlara zarar veriyorsun demiyor. Âlim olsun cahil olsun doğru benimdir demiyor. Kendisini sorguluyor ve susuyor. Orada olan sahabede hemen kovun bunu demiyor. Hz Ebubekir hilafeti sırasında ben yanlış yapacak olursam bana nasıl sahip çıkarsınız diyor. Sahabe kılıcını gösterip seni bununla düzeltiriz.

Abdurrahman “Risâle-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler.” İhlâs Risâlesi’nin ikinci düsturunda Nur talebelerini tenkitten şiddetle men eder: “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir” Diyorsunuz. Bende diyorum ki risaleyi nur kutsi bir vazife değildir. Ve kuranın dışındaki kitapların hesabına kutsal nazarıyla çalışmak hem çok yanlıştır. Velev ki bu kitap kuranın imbiğinden damıtılmış olsa da böyle yaklaşmak doğru değildir. Ayrıca kimse kendi eliyle yazdığı kitaba kutsallık hizmeti veremez fakat said nursi ve onun gibi birkaç şahsiyet maalesef vermiştir. Tabi kendi kutsallarına zarar gelmemesi için insanlara sorgulamayın, birbirinizi tenkit etmeyin ilim ehlini eleştirmeyin diye nasihatte de bulunarak sağlama almışlar kendilerini. Mümince Tenkit etmek hiçbir zaman yasaklanamaz. Çünkü eleştirmeyi ve murakabeyi Allah Resulü ve sahabesi uygulamıştır. Ve İslam ittihadına zarar vermemiştir. Aksine yanlışını gören sahabe hemen hakkı kendisine anlatan kişiye hayır dua ediyor. Ancak kendisinde problemler olanlar başkalarının eleştirmesine müsaade etmez. Alimler arasındaki onca eleştiri eserler olan reddiyeler yazılmış, islamda ihtilaf usulu diye usuller gelişmişken niye birileri eleştirilmeyi kötü görüyor. Ehli nifak birbirimizi hak çerçevede eleştirdiğimiz için üstün gelmiyor. Aksine hurafelerle bidatlerden dolayı asıl İslam’a yetişmediğimiz için, kuranın önüne başka kitaplar, peygamberlerin önüne başka peygamberler, dava bilincimizi kaybettiğimiz için ehli batıl üstün gelir.

“Hizmetimizde mihenk, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin çağdaş bir tefsiri olan Risâle-i Nur’dur. İster imanî, ister taabbüdî, ister ahlâkî, ister içtimâî ve siyâsî olsun mihenk Risâle-i Nur’dur.”

Abdurrahman kardeş yukarıdaki sözleriniz gerçekten bizim dediğimizi tasdik ediyor. Bakın diyorsunuz ki hizmetimizde mihenk taşı olan risaleyi nurdur. Oysa mümin isek kurandan başka bir mihenk taşımız olmamalıdır. Velev ki kitaplarımız, yazdıklarımız, liderlerimiz doğru olsa da hiçbir şey mihenk olamaz. İşte mihenk taşınız yanlış ve bundan dolayı yanlışları göremiyorsunuz. Oysa kuranın mihengiyle bakacak olacaksınız gerçekleri göreceksiniz. Ayrıca risaleyi nur çağdaş bir tefsir değildir. Bu klasikleşmiş sözlerden lütfen kurtulun. Risale tefsir değildir. Risale de 500 yakın ayetin olması ona tefsir hükmü kazandırmaz. O ayetlerde genelde said nursinin bir şeyleri ifade ederken söylediklerini delillendirmek için söylediği ayetlerdir. Bu ayetlerde genelde Allahın varlığını ispata yönelik kullanılmıştır. Tefsirde kurana aykırı şeyler olamaz. Tefsirde eğer belirli bir sınırlandırma yoksa tüm ayetler izah edilir. Evet, fizilali kuran, tefhimul kuran, hak dini kuran dili birer müstakil tefsirdir. Ama lütfen zaten risale kuranın tefsiridir diyerek insanları yanlış bilgilendirmeyin.

Selametle kalınız selamlarla














 
MEHMET MAKSUT 22-09-2011, 09:08:30
degerli kardeşim ATIF KUTUP yaptıgınız katkılardan dolayı Allah sizden razı olsun. konuya yaklaşımınız çok yerindedir.açıklamalarınızda güzel olmuş. Rabbim güzelliklerinize güzellik katsın. inşallah rabbim sizinle tanışmayı nasip eder. eger tanışabilecegimiz bir ortam varsa tanışalım. sizin gibi kardeşlerimizden haberdar olmak bizlere katkı sunacaktır. SELAMETLE
 
ATIF KUTUB 22-09-2011, 00:36:59
Selamun aleykum.Abdurrahman kardeşimizin risale-i nurdan tenkit konusundaki yaptığı alıntılar,islam kardeşliğine halel gelmemesi açısından kayda değer ve faydalıydı.

Elbette tenkit,"ne olursa olsun benim haklı çıkmam gerekir"mantığıyla yapılmamalıdır.Kardeşimizi üzerinde bulunduğu dalaletten en nezih şekilde çıkarmalı ve onu sahih islamın kollarına teslim etmeliyiz.Onu mezhebimize,meşrebimize,ekolümüze değil kur'ana çağırmalıyız.

Eleştiri bazen karşımızdakinin canınıda yaksa emin olun üzerinde bulunduğu dalaletten daha kötü değildir.Evvela kişi kendisinin dalalet üzerinde olduğunu kabul etmeyecektir.Çünkü hangi kişi ve ekole sorarsanız sorun hatta buna diğer dinleride ekleyebiliriz herkes ben hakkım diyecektir ve karşısındakinin dalalet içinde olduğunu söyleyecektir.

Bu durumdan mezheb ve üstad,şeyh,mürşid,hoca v.s taassubundan kurtulunarak ve dini yalnız Allah'a has kılarak kurtulunabilir.Çünkü din Allah'ın indirdiğidir.Falan üstadın,filan hocanın yazdığı çizdiği değildir.Bunlar olsa olsa onların din algısıdır.Yani din değildir. Eğer her hocanın yazdığı kitabı,söylediği sözü,dinden bir asıl olarak kabul etseydik hoca sayısınca dinimiz olurdu.Ve bazen eleştiriye ve tenkide karşı çıkanlar bu sahte dinlerinin sarsılmasından ve reislerinin karizmasına halel gelmesinden korkarlar.Çünkü tasavvurlarında hocaları kusurlu değildir,hadi el-insaf kusurlu olsa bile kusuru eleştirilemez sadece üstü örtülür.Üstü örtülür ama doğrusuda anlatılmaz.Doğrusu anlatılmayınca yanlışta doğru kılığına girer ve artık kişi yanlışın savunucusu olmuştur.Halbuki eleştiri bir şeyi elemek ve safını ortaya çıkarmak demektir.Tarihteki mürcie mezhebinin yaptığı gibi en-nehyi ani-l munkeri fitne saymak ise bu işin en ifrat tarafıdır.Mürcie tarihte dedik ama hiçte öyle değil.Bugün isimleri mürcie olmasa bile mahiyeti aynı olan gruplar hala vardır.

" Hizmetimizde mihenk, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin çağdaş bir tefsiri olan Risâle-i Nur’dur. İster imanî, ister taabbüdî, ister ahlâkî, ister içtimâî ve siyâsî olsun mihenk Risâle-i Nur’dur" Alıntıladığım bu kısım için sizi Allah için eleştirmek istiyorum.
Mihenk taşı bildiğiniz gibi değerli madenlerin kalitesini ölçmek için kullanılır.Biz hayatımızdaki bir olguyu değerlendirirken çeşitli ölçüler kullanırız.Eğer seküler bir bakış açımız varsa mihengimiz yine seküler kavramlar ve onun savunucuları olacaktır.Eğer müslümansak mihengimizde Allah'ın indirdiği ve efendimizin(a.s)ona mütabık uygulamaları olmalıdır.Siz ise hizmetinizde mihenginizin kur'anın çağdaş bir tefsiri olan risale-i nur olduğunu söylüyorsunuz.Bu bizce şu sebeplerden dolayı söylenebilir;1-Risale-i nur ilahi menşeilidir.2-İlahi menşeili değildir fakat kur'anla özdeşleşmiştir.3-Her alimin tefsiri müntesiblerince mihenk edilebilir.Tabi bu saydıklarım size karşı bir itham değil sadece benim öngörümdür.Yanlışım varsa Allah affetsin.

Her üç sebepte sorunludur.1.sebep,tercihiniz ise risaleler ilahi değil beşer iradesi ile yazılmıştır.İçerisinde hata barındırır ve mihenk olamaz ancak mihenke vurulur.2.sebep tercihiz ise kur'anla hiçbirşey özdeş değildir.Ancak yazılanlar müellifin kur'an algısıdır.Bu algı beşeri olduğu için mihenk olamaz.Kur'andaki hakikatleri güzel bir şekilde anlatsa bile bu delil değildir.bu ancak risaleleri kur'anın bir özdeşi onun bir özü ve süzülmüşü olarak kabul ettiğimizde mümküdür.Ama bu kabul edilemez bir iddiadır.Her iddia ısbat ister.Allah buyurur ki:"gul hatu burhanekum in kuntüm sadıgin"(de ki:eğer doğru söylüyorsanız hadi getirin burhanınızı)3.sebeb tercihiniz ise o zaman her ekol ve her mezhebin ve ya cemaatin okuduğu tefsir yegane mihenk sayılması gerekirdi.Oysa tefsir sadece müfessiri bağlar.Alimin yaptığı tefsir o konudaki kendi inancıdır.Ve inancını tek doğruymuş gibi izhar edemez.Tefsir konsundaki ihtilaf yeni değil sahabeye dayanır.O dönemde bile efendimizden sonra sahabe arasınsa ayetlerin anlamı konusunda ihtilaf olmuştur.Kaldı ki risaleler kur'anın tamamını ayet ayet tefsir etmez.Bu yüzden tek mihenk kur'andır.Kur'anın tafsiri sadedinde yazılanlar mihenk değil içerisnde hakikat ve hata payı bulunan açıklamalardır.Mecazen bu ayna gibidir aynadaki bana benzer ama asla ben değildir.

Çünkü tefsirlerdeki hatalar ve hurafeler islamın hanesine yazılma endişesi taşırlar.Kimsenin sözü son söz değildir.Son söz Allah'ın sözüdür.Çünkü Allah hatadan münezzehtir.İmani,taabbudi,ahlaki,içtimai ve siyasi konularda kur'an son sözü söylemiştir.Özellikle siyasi alanda Kur'an muhkem ayetlerle doludur.Muhkem ayetler ise yoruma gerek kalmayacak şekilde sarihtir.Diğer alanlarda bundan aşağı değildir.Bütün bu alanlar kabaca hayatın tamamını oluşturur.Bizim bu alanlardaki mihenkimiz kur'an olmalıdır.Başka isimler altında hayat nizamı düşleyip kur'anı başrol olmaktan çıkarmamalıyız.
Tüm alanlara mihenk olacak bir kitap varsa bu mahiyet olarakta,teleffuz ederkende isminin kur'an olması en doğru olandır.


 
Abdurrahman 21-09-2011, 13:15:27
İnsan kusursuz olmaz ve rakipsiz de olmaz.1 Zerratı (fertleri) kusurlulardan mürekkep bir cemaat de tamamıyla masum olamaz. Bu dünya imtihanında ve bu hizmet deveranında beşerin hatasız olabileceğini tevehhüm etmek de büyük bir kusurdur. Hâl böyle ise, bir cemaat mensubu, kardeşlerinin ve cemaatinin kusur ve hatalarına karşı nasıl bir tavır takınmalı? Bediüzzaman’ı Üstad; Risâle-i Nur’u, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeyi anlamada rehber kabul edenin, elbette onun ortaya koyduğu ölçülere uyması beklenir. Bu ölçülerden bazıları şunlardır:
* “Sakın! Dikkat ediniz! İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinizden ehl-i dalâlet istifade edip, birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz.” 2
* “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.” 3
* “Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkit etmemesi, Risâle-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler.” 4
* “Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki, o düsturu cidden nazara almalısınız: Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider. Tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar.”
* “Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var.” 5
* “Bu dünyada da adâlet-i İlâhiye noktasında muâmele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten (sayısal olarak) veya keyfiyeten (nitelik olarak) ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.” 6
* “Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: ‘Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir’ deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz.” 7
Dipnotlar:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 183. 2- Lem’alar, 164-165. 3- Kastamonu Lâhikası, s. 172. 4- Barla Lâhikası, s. 87. 5- Mektûbât, s. 354. 6- Lem’alar, s. 91; 7-Kastamonu Lâhikası, s. 181.
Ali Fersadoglu
 
Abdurrahman 21-09-2011, 13:12:18
Eleştiri bir kültür, hatta bir sanattır. Gerçeği bulmaya hizmet ettiği nisbette meşrû ve makbuldür. Bunun adı bizim günlük hayatta kullandığımız “tenkit” değil; “kritik etmek, ölçmek, biçmek, değerlendirmek, tahlil etmek” anlamındadır. Yani, bir eseri veya mevzuu, bir söz veya hareketi değer bakımından gözden geçirme, bununla ilgili hüküm yürütme, iyiyi-kötüden ayırma ve eleştirme anlamındadır.


Tenkidin saikı, sebebi, itici gücü, psikolojisi, “ya nefretin teşeffisi (rahatlaması), ya şefkatin tatminidir.”1
“O yapamıyor, beceremiyor, her şeyi batırdı, zaten böyledir, şöyledir!” diye yıpratmaya, çürütmeye yönelik eleştiriler, “nefretin teşeffisi”dir.
Münekkidde, gerçeği bulma, ifâde etme aşkı olmalı. Eğer eleştiriyi insaf işletirse, gerçeği parlatır.2 Bu da “şefkatin tatmini”dir. Yani, başkalarının, kardeşlerinin yanlışa düşmesine gönlü razı olmuyor, onun yanlıştan dönmesini istiyor.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle “nefretin teşeffîsi”nin mahsulü gurura dayanan tenkit ise, müthiş bir hastalık ve musîbettir.3 Hem hakikati incitir, hem de gayret ve şevki kırar. Mü’minlerin, ilim adamlarının lüzumsuz şeylerde birbirini tenkit etmeleri gayet zararlıdır. İlim ve fikir ehli, mal satın alan bir müşteri gibi yalnız kusurları görmekle yetinemez.4
Ve Üstad, İhlâs Risâlesi’nin ikinci düsturunda Nur talebelerini tenkitten şidetle men eder: “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.”5
Birinci düsturu hatırlayalım: “Amelinizde yalnız rıza-yı İlâhî olmalı.”
Tenkit eden vicdanen düşünmeli: “Tenkidimi Allah rızası için mi yapıyorum, nefsimin rızası için mi, nefretimin tatmini için mi, şefkatin gereği olarak mı?”
Peki, yanlışları nasıl düzelteceğiz? Akıllı ve samimi olan “mihenge vurur”, kusurları örter, eksikleri tamamlar, hizmetine yardım eder.
Hizmetimizde mihenk, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin çağdaş bir tefsiri olan Risâle-i Nur’dur. İster imanî, ister taabbüdî, ister ahlâkî, ister içtimâî ve siyâsî olsun mihenk Risâle-i Nur’dur. Bir kardeşimiz bir hata ettiğinde açar yerini gösterir veya okur veya hatırlatırız, ikaz ederiz.
Son olarak Uhuvvet Risâlesi’ndeki şu ölçüyü hatırlayalım: “Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.”6
Dipnotlar: 1-Bediüzzaman Said Nursi, İçtimâî Reçeteler, 1: 200; 2-Hutbe-i Şâmiye, s. 147; 3-Hutbe-i Şâmiye, s. 147; 4-Muhakemât, s. 105; 5-Lem’alar, s. 164. 6- Mektubat, s. 254


Ali Fersadoglu
 
birisi 20-09-2011, 16:46:09
şimdi habil size birşey soracam. namussuz ama sesi güzel bir sanatçı çıksa ve kuranı yanık ve güzel bir nida ile okusa bu kuran okunmuş mu olur. mesela bülent ersoyun sesi benim sesimden daha iyi. ve bu şahıs hadi tecvidide bitirp yanık yanık okusa okuma hasıl olmuş olur mu ? her harfi için on sevap mı kazanacak. iyi diyelimallah bana borozan gibi bir ses verdi ve ben güzel okuyamamayı allahtan aldıgım sesle yapamadım ne olacak.

kıraatlı okunan kuran degil kuraları yaşanılan kuran bizi kurtaracaktır. salt okunan kuran degil anlaşılıp yaşanılan kuran bizi kurtaracaktır. eger okumakla sevap kazanlacak olsa ve iş bitmiş olsa inanın en başya ebu cehil ebu süfyan okurdu. çünkü bu kolayçı zihniyet tam bu insanlara göre...
 
mehmet maksut 20-09-2011, 16:16:38
selam aleyküm HABİL KARDEŞİM.

onca yazdıklarımız üzerine son yorumda yazdıklarınızdan dolayı artık yorumlarınıza cevap vermeyecegim. kendi yanınızda bak kaçtı yazamadı diye belki içinizden söylenirsiniz. yazdıklarımın sizler tarafından anlaşılmadıgını, anlamak için bir ugraşınızın olmadıgını görmek ve bilakis anlamadıgınız gibi meseleleri çok yanlış idrak edip hiç umulmadık noktalara çekmenize üzüldüm. tertil üzere okumayı tecvitle okuma olarak izah edip konuya peygamber ashabından deliller getirmişsiniz. tecvid ilmi peygamberden çok sonraları çıkmasına ragmen tertil ayetini tecvide dönüştürmüşsünüz. güzel okumayı salt okuma olarak ses güzelliği olarak anlamışsınız. kuran anlamak için okunmalı yorumumuzdan yola çıkarak bizi sanki türk milliyetçilerinin herşey türkçe olmalı din türkçe olmalı diyenler pozisyonunda degerlendirmişsiniz... hamd olsun biz bunlardan beriyiz.

üniversite bitirmiş hatta yurd dışında egitim almış biri olarak onca yazılanlardan bunları çıkarmanıza bir şey demiyorum kardeşim. yanlız şunu ifade edeyim ki siz böyle algılayıp degerlendiriyorsanız egitim almamış sıradan esnaf, köylü insanlar nasıldır. eleştirmeyi bırakın eleştirel bile yaklaşamıyorsunuz liderlerinize, üstadlarınıza, kaynaklarınıza. oysa bunlar insan ve insan ürünür. eleştirmeyi bırakın eleştirel bakmaya bile tahammül etmiyorsunuz. siz kuranı salt okuma olarak okuyarak sevap hanelerinize sevap katmaya devam edin. lakin böyle bir okumayla ne evler aydınlanır ne insanlar aydınlanır ne de dogrular bulunur.

dil ırkçılıgından, ırk ırkçılıgından. lider ırkçılıgından, cemaat ırkçılıgından, mezhep ırkçılıgından şahıs ırkçılıgından bizi koruyan kitabı verdiği için rabbime hamd olsun.

selamlarımı sunarım... selametle kalınız habil arkadaş...
 
fatma 20-09-2011, 15:11:38
Bir de şunu ekleyeyim ki ; burada size açıklamalar yapmaya hala! çabalayan insanlarla, "Kuran Türkçe gelmeliydi", "Türkçe ibadet yapılsın" "Ne gerek var bu Arapçaya" ,deyip cumada başıaçık erkeklerin yanında saf tutan kesimi karıştırmayınız lütfen! Onlar başka bir camia.

"Devamlı okuyanın yavaş yavaş düşünme ve anlamaya da yol bulacağını sağlamak "demişsiniz.

İnsan önce okuduğunu anlar sonra üzerinde düşünür tefekkür eder.Neden Arap bir topluma Arapça bir kitap indirilmiştir diye sadece bunu düşünseniz bulacaksınız aslında.

Hadi bir test edelim,aşağıda yazacağım cümleyi günlerce okuyun...Bakalım ne anlayacak ve nasıl amel edeceksiniz?

Purity of Faith

(This chapter has 4 verses.)

In the Name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.

1. Say: He is Allah, the One;

2. Allah, the Eternal, Absolute;

3. He begetteth not, nor is He begotten;

4. And there is none like unto Him.

Selametle...


 
fatma 20-09-2011, 14:47:13
Sn.Habil size üç sorum var:
1-Said Nursi Risaleyi neden sırf Arapça yazmamıştır?(Sizin risale algınıza göre bir sorudur bu)
2- Siz bu yorumu neden Türkçe yazdınız?
3-Bir sonraki müceddid Japonya dan çıkarsa hepimiz Japonca mı öğreneceğiz?
 
habil 20-09-2011, 12:21:56
tecvitli okumanın hükmü nedir?
Kuranı Kerimi tecvitli okumanın hükmü nedir?
Tecvid: Her bir harfin hakkını vererek telaffuz etmek anlamını taşır Bu bakımdan Kuranı Kerim Tecvidli okunduğu gibi duaları da tecvitli okumak en güzelidir Ancak Tecvid bilmeyen bir kişinin Kuranı Kerim ve duaları okuması caiz olduğu gibi Kuranı Kerimi ve namaz dualarını tecvitli okumamak namazı bozmaz

Tecvdin gayesi, Yüce Allah'ın "Kur'an'ı açık açık, tane tane oku" (el-Müzemmil, 73/4) buyruğunu gerçekleştirmektir Buna göre Kur'an-ı Kerim, ağır ağır, harflerini belli ede ede, öyle ki, dinleyenlerin adeta harflerini sayabileceği şekilde okunmalıdır Bu ayette Kur'an'ın güzel, ahenkli ve tane tane okunması, telaffuzu ve harflerin çıkış yerlerine uygun bir şekilde tilavet edilmesine dikkat çekilmektedir

Kur'an-ı Kerim Allah katından lafız ve manasıyla birlikte inmiş olduğu için, Kur'an bütünlüğünü oluşturan lafız ve mana örgüsüne önem vermek gerekmektedir Kur'an-ı Kerim'in arapça olması onun bu dilin özelliklerine göre okunmasını da gerekli kılmaktadır Kur'an'ın belirli kurallara göre okunması gerektiğine göre, bu kuralların bir çeşit toplamı demek olan tecvîd de, Kur'an tilâvetinin ayrılmaz parçası durumundadır

Hz Peygamber, Kur'an'ın tecvîdle okunmasına büyük önem vermiş ve böyle okuyanları da takdirle karşılayarak bu kimselere iltifatta bulunmuştur Meselâ, Kur'an'ı güzel okuma konusunda ün yapmış bir sahabe olan İbn Mes'ud için; "Kim Kur'an'ı ilk indiği şekilde okumayı severse, İbn Mes'ud'un kıraatini okusun" (İbn Mâce, Mukaddime, 11, I, 49, no: 138) buyurmuşlardır

İbn Mes'ud'un "Kur'an'ı tecvîd ile okuyun, güzel seslerle onu süsleyin ve Arapça kurallara uygun olarak okuyun" (İbnü'l-Cezerî, en-Neşr fî Kıraati'l-Aşr, I, 210) şeklindeki sözleri de tecvîde uyma konusunda Sahabenin titizliğini göstermesi açısından önemlidir Özetle söylenecek olursa; tecvîdin konusu, Kur'an kelimelerini oluşturan harfler; gayesi de, Kur'an-ı Kerîm'i hatasız ve güzel bir şekilde okumaktır (Bu konuda daha geniş bilgi için bkz İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerim 'in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, 173-185)
Kur'an'ı Kerim'i Arapça Okumanın Hikmetleri
Kur`an-ı Kerim`i indirildiği Arapça ile okumanın fayda ve hikmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Onlardan sadece bir kaç tanesini arz ediyoruz:
1. Kur`an`ı orijinal Arabçası ile okuyan ibadet etmiş olur, bu okuma insanı Allah`a yaklaştırır, anlamaksızın dahi olsa okuyorsa sevap kazanır. Anlayarak okuyan ise ücret üstüne ücret elde eder. Yüce Allah`ın:

"Allah`ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükafatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Çünkü O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir."1 âyet-i celilesinde de ifade edildiği gibi, Allah`ın kitabını okuyanlar methedilmiş, Kur`an`ı mücerret okumak dahi namaz kılmak gibi ibadetlerden sayılmış, hatta Kur`an tilaveti namaz kılmak gibi çok önemli bir ibadetten önce zikredilmiştir.

Hz. Peygamber (a.s.m)`da: "Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevab verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum."2 hadislerinde Kur`an`ı bizzat okumanın ibadet sevabı kazandıracağına dikkat çekmişlerdir. Ki, Kur`an bu özelliği ile ayrıcalık kazanmış, başkalarına fark atmıştır.

2. Kur’an-ı Kerim’i Arapça okumak, Allah`ın bundan önceki kitaplarının başına gelen tebdil ve tahriften O’nu korumak içindir. Cenab-ı Hakkın mânâsını anlamasa dahi Kur`an`ı okuyanlara büyük mükafat va`d etmesi, Kur`an`ın koruması ve bekası için en mühim saiklerden biri olmuştur.

Onun için insanlar Kur`an okumaya aşırı düşkünlük göstermişler, hatta bir kısmı Kur`an`ın hâfızı olmuştur. Kıraatın, Kurra ve hafızların çoğalıp her tarafa yayılması, Kur`an`ın dillerde deveranını netice vermiştir. Dolayısıyla hiç kimse onu değiştirmeye cür`et edememiş, çünkü Kur`an`ın ârifleri tarafından şiddetle kınanacağını hesaba katmışlardır. Nitekim buna cüret eden İslâm düşmanları, Kur`an ârifi, âlimi, kurra ve hâfızları tarafından ağızlarının payını almışlardır.

3. Müslümanlar arasında dil birliğini sağlamak, dinî birliklerini kuvvetlendirmek, aralarında anlaşma ve yardımlaşma vesilelerini kolaylaştırmak, böylece saflarını kuvvetlendirmek, güçlerini artırmak, sözlerini yüceltmek.

Bu ilahî ve yüce bir siyasettir. Bu siyaset başarılı olmuştur.
4. Devamlı okuyanın yavaş yavaş düşünme ve anlamaya da yol bulacağını sağlamak ve onunla amel etme imkanını temin etmek. Bu gün onu gafil okuyan, yarın onu hatırlayarak, düşünerek okur, yarın düşünerek okuyan da onun rehberliğinde amel etmeye başlar. Böylece okuyucu bir dereceden daha yüksek bir dereceye intikal eder.3

Şimdi Sorabilir miyiz?
Şimdi şu soruyu sorabilir miyiz?
Kur`an`ın orijinal Arabçasını istemeyenler veya Türkçe Kur`an isteyenler bu saydığımız maddelerin aksini söyleyebilirler mi? Yani müslüman oldukları halde:
Biz Kur`an`ın Arabçasını okumanın ibadet olduğuna inanmıyoruz, ondan sevab da beklemiyoruz, diyebilirler mi?

Ve yine diyebilirler mi ki, bizim, Kur`an`ın kıyamete kadar korunması, tahrif ve tağyirden uzak kalması gibi, müslümanların birliğini korumak gibi bir derdimiz yok, diyebilirler mi?

Müslüman oldukları için bunu diyemeyeceklerdir. Diyemeyeceklerine göre Kur`an`ın Arabçasına sahip olmalıdırlar, Türkçe ibadet, Türkçe Kur`an, Türkçe kâmet gibi basit, hiç bir ilmî ve dinî değeri olmayan heva ve heveslerden vazgeçmelidirler.

"Çünkü aziz Kitab`ın, arşını terk etmesi mümkün değildir. Onun arşı Arabçadır. Kur`an`ı o arşa oturtan da Yüce Allah`tır. Padişah tahtını boşaltırsa izzet ve kuvvetten padişah için ne kalır? İşte bu Kur`an`ı Allah, sözlerin padişahı yapmış, ona i`caz tâcını giydirmiş, onun Arabçasını da bu i`caz ve i`tizaza bir ayna yapmıştır.4 "O bir Kitab-ı Azizdir. Ne önünden ne arkasından batıl ona yaklaşamaz. O, çok övülen hikmet sahibi Allah`dan indirilmiştir."5

Biz milletimizi, vatanımızı, milli değerlerimizi, Türkçemizi seviyoruz. Ama aynı zamanda biz en mukaddes varlığımız olan Dinimizi, Kur`an`ımızı ve Kur`an`ın dili olan Arabçayı da seviyoruz.

Türkçe ibadet konusunda ısrar edenler Arabçaya olan düşmanlıklarını da îlan ve itiraf etmektedirler. Arapçaya olan düşmanlıklarından nerdeyse Kur`an`a da düşmanlıklarını söyleyecekler ama hamdolsun ki, bir İslâm ülkesinde yaşamakta ve kendilerinin de müslüman olduklarını söylemektedirler.

Zaman zaman öylesine garip tutum ve tavır içine girmektedirler ki, ırkçılık sevdasından mıdır yoksa din düşmanlığından mıdır sözü: "Neden Kur`an Türkçe gelmedi de Arabça geldi, neden Peygamber Araplardan çıktı da Türklerden çıkmadı?" demeye getiriyorlar. Bu benim aklıma şu ayeti getirdi: "İsrailoğulları Hz. Musa (a.s)`ya: "Ey Musa, onların tanrıları olduğu gibi, bizim için de bir ilah yap." dediler. Musa: "Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz." dedi.6 Halbuki bu tavır ve anlayış ne kadar yanlıştır.

Biz aciz bir mahluk olarak, âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı olan Allah`ı yargılamaya hakkımız var mı?

O Allah, dilediğini yapmakta ve istediği gibi hükmetmede serbest olmasaydı Allah olamazdı. O böyle yapmışsa mutlaka bunun bir hikmeti vardır, deyip Allah`ın hükmüne boyun eğmemiz gerekir, müslümana da yakışan budur.

İmam Şafii`nin Risalesinde şu ifadelere rastlıyoruz:
Arap olmayanların, Arap lisanına tâbi olmaları gerekir. Çünkü o bütün insanlığa elçi olarak gönderilen Allah Resulu (a.s)`nün dilidir. Onun dinini kabul edenler dilini de seve seve kabul ederler.

Her müslüman elinden geldiği kadar Arap dilini öğrenmesi lazımdır. Ta ki, Allah`dan başka ilah olmadığına, Muhammed`in O`nun kulu ve Resulu olduğuna şehadet edebilsin. Allah`ın kitabını okuyabilsin, tekbir ve tesbihlerle Allah`ı zikredebilsin.7

Yüce Allah Peygamberini Türklerden, kitabını da Türkçe gönderseydi bu sefer de başka milletler neden peygamber bizden çıkmadı, kitab bizim dilimizle gönderilmedi diyebilirlerdi ve bu soruların ardı arkası kesilmezdi.

Öyleyse bize düşen Allah ne yaparsa doğru yapar deyip O`nun son Peygamberinin dinini ve dilini benimsemek, onu anlamak ve o istikamette yaşamaktır. Hepsi bu kadar.

Bu Gün Gelinen Nokta
Kur`an, Türkçe`yi kanatlandırmış ve Kur`an`ın ana kavramlarını, fiillerini, tabirlerini ve kültürünü hayranlık uyandıracak bir marifetle Türkçe`ye taşıyan ecdadımızın kendi dillerini beynelmilel ve beynel İslam çapta bir kemal derecesine ulaştırmıştır. Dil ırkçılarının Türkçe`den kovmaya çalıştıkları şey Arapça`dan ibaret değildi; onlar Türkçe`deki Kur`anî kültür ve muhtevayı kazımaya kararlı idiler.8

Bu gün artık gelinen nokta ve hâkim olan kanaat şudur: Kur`an Arapçasız olmaz. Arapça`nın dışında bir dille ortaya konan da Kur`an sayılmaz. Çünkü Üstad Bediüzzaman`ın ifadesiyle "Lisan-ı nahvi olan Arapça`dan başka Kur`an`ın meziyetlerini ve nüktelerini hiçbir lisan muhafaza edemez."9

Kaynaklar:
1. Fatır, 35/29-30.
2. Tirmizi Hakim`de bunun bir benzerini merfu olarak rivayet etmiştir. ez-Zerkanî, s. 129.
3. Ez-Zerkânî, Muhammed Abdul`azim, Menâhilu`l-İrfan fi Ulûmi`l-Kur`an, ty., s. 129-130.
4. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 137.
5. Fussilet, 41/42.
6. A`raf, 7/138.
7. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 151.
8. Alkan, A. Turan, "Kur`an`ın Kanatlandırdığı Türkçe", Zaman Gazetesi, 27 Kasım 1997.
9. Bediüzzaman, Şualar, s. 213.
 
mehmet maksut 20-09-2011, 10:23:43
Said KARDEŞ’e selamlarla (yeni)

Sizleri Allahın selamıyla selamlarım. ATIF KUTUP kardeşimin yazdığı makul yorumdan dolayı ve katkılarından dolayı kendisini can-u gönülden selamlıyor hayır dualarımı kendisine ve ailesine sunuyorum. Yorumunuzdan istifade ettim. Allah razı olsun.
Sait ağabey her şeyden önce olaylara, ilişkilere ilkeli ve tutarlı yaklaşma yeteneğimiz olmalı ve bunu tüm yaşantımıza yansıtmalıyız: elhamdülillah sizlerde bizlerde bilginin ahlakını ve murakabenin gereklilikleri içerisinde bir dil ve üslupla derdimizi ifade ediyoruz. Bundan dolayı sizlere de teşekkürler. Yine ifade ediyorum amacımız birilerini, karalamak, yargılamak, küçük düşürmek, bilgiyle böbürlenmek ve kibir taslamak, birilerine üstün gelmek değildir. Tüm bu hastalıklardan Allaha azze ve celle’ye sığınırım. Bilerek veya bilmeyerek bu duruma düşürecek tüm durumlardan Allaha sığınırım. Fakat şunu ifade edeyim ki hiç kimse eleştiriden, murakabeden, hatadan azad değildir. Ve bizde sahih İslami düşüncenin teşekkülü için her zaman birbirimizi murakabe edip nasihatleşeceğiz. Varsa hatalarımız, yanlışlarımız onları düzenleyeceğiz. Yoksa yanlışlarımız birbirimizin hayırlı çalışmalarını ve sahih amellerini artırmak ve hayatımızı güzelleştirmek için bir cehd içerisinde olacağız.
Said ağabey “fayda vermeyen ve kırıcı olan bir münazara zarar verir.” Sözünüze katılıyorum. Fakat buna delil olarak verdiğiniz pasajımızın bu durma hizmet etmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca iddialı falan bir paragrafta değil. Sadece gerçeği ifade eden bir vakıadır. Bizlerde bu vakıayı delilleriyle ifade ediyoruz. Şunu da ifade edeyim ki ne kadar anlatırsak anlatalım. Sonucu verecek olan okumalar ve bakış açılarlar olmadıktan sonra birileri için yazdıklarımız tartışma cedelleşme olarak algılanıp zihne nakşedilecek. Yazımızın ana mihengini de belki de bu pasaj oluşturuyor. İnsanlar din adına dini ne duruma getiriyorların bir sitemiydi o paragraf. Şunu da ifade edeyim ki hata ve yanlış şahıslara ait olduğu gibi yapılara da aittir. Ve en büyük hata yapıların yaptığı hatadır. Birilerinin kırılmaması için, üzülmemesi için eğer İslam yanlış anlatılıyor ve gösteriliyorsa ve bizlerde bazı gerekçelerle bunlara göz yumuyorsak bu ciddi bir problemdir. Zaten bu düşünceden dolayı bugün birçok yanlışlık günümüzde mutlak doğrularmış gibi algılanıyor. Ve din denilen disiplin zamanla anlam ve mahiyetini ismi kalmış bir şekilde sürdürüyor. Ağabey size bir tavsiyem olursa yapar mısınız: mesela Hrıstıyanlık dininin nasıl ve kimler tarafından tahribata uğratıldığını araştırır mısınız? Özellikle Bizans döneminde yapılanlara bakın. Ve buradan yola çıkarak bu gün Hrıstıyanlıgın asli unsurlarından uzaklaşarak tahrife sürükleyen durumların aynısının İslam’ın başına da getirildiğini göreceksiniz.
Said ağabey “bir Müslüman hakkında velev ki günahkâr olsa dahi bu şekilde kesin konuşmak doğrusu büyük bir cüret” demişsin. Evvela şunu ifade deyim ki biz günahkâr bir Müslüman hakkında konuşmuyoruz. Çünkü günahkârlık şahsi bir meseledir ve bireyi ilgilendirir. Ayrıca günahkâr Müslümanlar hakkında konuşmakta (ahlaki ve insani çerçevede) zararlı değildir. Çünkü konuşmadan gündeme getirmeden insanları günahların yükünden alıkoyamazsınız. Ayrıca mesele bir insan meselesi değil bir yapı, düşünce ve topluluk meselesidir. Biz böyle görüyoruz. Eğer birilerinin yanlışlıkları sistematikleştirilip kutsanıyorsa ve birileri de bu yanlışlara göre hayatını düzenleyip din olarak değerlendiriyorsa kalkıpta bunlar hakkında konuşmak uygun değildir demek aslında hiç uygun değildir. Birilerinin kırılmaması için için dini çizgilerimiz, ilkelerimiz kırılıyorsa bırakalım da kırılan insan olsun İslam olmasın. Hiçbir yapının, şahsın, fikrin, bölgenin, kitabın hassasiyeti İslam’ın hassasiyetinin önüne geçilmemeli ve İslam’ın hassasiyeti bunlara kurban edilmemelidir.
Said ağabey “senin İslam’dan ve Kuran’dan anladığın ile peygamberin(s.a) veya h.z Ali’nin Kurandan anladığı aynı mı? Hz. Ebüzer’in (r.a) kafasındaki Kuran anlayışı ile Hz. Osman'ın kafasındaki İslam/kuran anlayışı bir mi ki biri bunların aynı olduğunu iddia edemez. Senin Kuran’dan anladığın ile benim anladığım neden aynı olsun soruyorum sana? Kurandaki muhkematlar dışındaki müteşabihatlar herkes âlimler dahi üzerinde konsensüs sağlamamıştır. Müslümanların imanlarını hiyerarşiye tabi tutmak ne derece doğrudur söyler misiniz?”
Bu konudaki yorumunuzun yine yanlış olduğunu söylüyorum. Rölativizim denilen görecelilik olgusu hiçbir zaman Kuran ve İslam’a uygulanamaz. Yani sana göre Kuran İslam budur, bana göre budur demek hiçbir zaman islamla ve imanla bağdaşmaz. Eğer böyle bir algıyla bizi İslam’ı değerlendiriyorsak ve bu bizim kendimizi ve algımızı İslam’ın önüne koyduğumuzu gösteriri. Oysaki biz algımızla İslam’ı değil İslam ile algımızı algılıyor ve değerlendiriyoruz. Hz Ali’nin, Ebubekir’in Ömer’in Osman’ın kuran anlayışıyla İslam anlayışıyla bizim kuran anlayışımız ve peygamberin kuran anlayışı hep aynı olmalıdır. Ne yani şimdi biri çıkıp efendim bana göre iman için tagutu red etmek olmaz ben kurandan bunu anlıyorum. Biri çıkıp tagutu red etmek imanımızın bir gereğidir derse her ikisi doğru mu olacak. Sana göre doğru bana göre doğru. Ya böyle bir şey hiçbir zaman mümkün olmaz. Olursa İslam’ın ölçüsü zihniniz algınız olur. Yoksa çeşit çeşit kuran anlayışları İslam anlayışları ortaya çıkacaktır. Bu anlayışlarla birçok zulümler işlenecektir. Mesela size bir örnek vereyim: Emevi döneminde bir sultan yüzlerce insanı fetvayla sorgusuz idam ediyor. Daha sonradan suçsuz oldukları ortaya çıkıyor. Fakat sultan paranın gücüyle dini çıkarlarına alet edip alim denilen okumuş kişilerden bunun hakkında fetva istiyor. İmanlarını keselere satan âlimler İslam’dan yola çıkarak fetva verdikleri yetmiyor birde bu yaşanılan vahşet üzerinden sevaplanıyor. Nasıl mı? Şöyle izah edelim. Âlimler bunu kader kaza meselesine indiriyorlar. Ve bunların kaderinde bunlar vardı ve sizde bu kaderi uyguladınız. Efendim yazılmamış olsaydı uygulanmayacaktı. Peki, nasıl sevaplanıyorlar buna bakalım. Onun da cevap hazır. Âlimler bir meseledeki hükmünde isabet ederse iki sevap yanlış yaparsa bir sevap. Karar yanlış olsa da yaptıklarına birde sevap almasınlar mı? Şimdi bu âlim denilen insanlarda şöyle ya da böyle İslam’dan bir şeylerle çıkıyor değil mi. İyi onun anladığı İslam budur benim anladığım İslam budur mu diyeceğiz. Veya şunu söyleyeyim Osmanlıdaki kardeş katliamları ve padişahların yaptığı bazı İslam dışı haramlar. Bunlar fetvalara dayanıyor. Onun anladığı İslam’da kardeş katlı olabilir benim kinde olamaz mı diyeceğiz. Veya son dönemlerde moda olan bir anlayış var. İslam’ın içinden …. çıkar. Sanki cambazların şapkası İslam. Efendim İslam’ın içinden bana göre demokrasi çıkar, diğeri sosyalizm çıkar, diğeri kapitalizm çıkar, diğeri liberalizm çıkar, diğeri ılımlı çıkar, diğeri laiklik çıkar. Çıkarda çıkar. Hani şovlarda gösterilerde bir cambaz şapkanın içinde cambazlık yeteneğine göre bir tavşan çıkarıyor, bir kuş çıkarıyor, bir tavuk çıkarıyor. Kusura kalmasın kimse ama İslam’dan bunlar çıkmazken biz biraz fazlaca cambazlık yapıp illaki çıkacak deyip ne isteniyorsa çıkarıyoruz. Bunlarda İslam bu da İslam. Veya entelektüel söyle: “geniş düşünelim.” Her şeyi içine alacak kadar geniş düşün. Allah hangi sınırlar çerçevesinde düşüneceğimizi ne kadar genişleyeceğimiz ne kadar daralacağımızı ifade etmiyorsa ve imanımız bunu yönlendirmiyorsa geniş geniş düşünerek bugün İslam’ın içine birçok şeyi katabiliriz. Bir başka misal “sarhoşken İslam yaklaşmayın” şimdi sarhoş çıkar benim bu ayetten anladığım budur dese İslam bu mu olacak. Bir çıkıp örtüden kast budur dese örtü o mu olacak. Mesela geçenlerde Zekeriyya beyaz çıktı örtü namus değildir. Ve örtü İslam’da yoktur dedi. Sonra namuslaştırılacak bir şey varsa o da tenzih ederek söylüyor iç elbiselerdir. Diyeceksin en abes örnekleri vermişsin. Değil işte. Bu mantık İslam’a her şeyi koyduğu gibi bir çok şeyi çıkarır… Onun anladığı budur benim ki budur demekle çok şeyler yazılır neyse… Sizin yorum farkı dediğiniz konuya da şöyle bir örnek vereyim. Mesela asr süresinin tefsirine bakarken “asr” kavramını değişik şekillerde ifade eden var. Biri çıkar burada asırdan kasıt 100 bir zamandır demiş, biri “asr’dan kasıt geniş bir zaman dilimidir demiş, biri ikindi vaktidir demiş. Bunlar normaldir. Ve bu konudaki farklı yorumlar kuranın ve İslam’ın ne mesajına, ne içeriğine bir sıkıntı vermemiştir veremezde. Böyle İslam’ın içeriğine zarar vermeyen meselelerdeki yorum farklılığı normal karşılanır. Ama benim anladığım İslam budur diyerek İslam’ı tanımlamak yanlıştır. Bu yetki peygambere dahi verilmemiştir. Yani peygamber ben bunu böyle anlıyorum böyle uyguluyorum dememiştir…
Said ağabey ben kimsenin imanını hiyerarşiye tabii tutmuyorum. Böyle bir yetkiyi kendimde görmüyorum. Ancak İslam’dan yola çıkarak iman ve tavır hakkında bir şeyler yazıyorum. Said nursiyi okuyupta imana gelen bir sürü insan varsa bu kötümüdür sorunuza gelince gerçekten iman nedir. Allah’ı tanımak varlığını kabullenmek iman mıdır? Bu nasıl bir iman ki tagutlarla şirkle iç içe. Bu nasıl bir iman ki retleri yok. Bu nasıl bir iman ki demokrasiye, laikliğe cevaz veriyor. Bu nasıl bir iman ki sistemin tüm imkânlarından istifade etmeyi kabulleniyor. İman bu değil. Nasıl bir iman ki biri inanıyor zindanlara giriyor biri inanıyor sistemin başına geçiyor. Size bir yaşadığımız bir olayı anlatayım. Güneydoğunun zindanlarında işkencelerde inim inim acı çeken bir kardeşimizin yanına biri geliyor. Bu arkadaş nur risaleleriyle imana gelmiş. İnsanlığın en alçak eylemini yapmaktan çekinmemiş. Ve bende devlet memuruyum diyerek kendisini temize çıkarıyor. Olay şu. Genç kardeşimizin mahrem yerine “bismillahirahmanirahim” diyerek jop sokuyor. Evet, bu adamda imanlı olduğunu söylüyor ve devlet memuru. Ve bu adamın, imanı bunu yaptırabiliyor. İnanın bunu ilk defa yazıyorum. Çünkü alçaklığın dine bulaştırıldığı başka bir olay bunun kadar alçakça olamaz. Ve bu adamda imanlı öyle mi. Devlete inandıkları kadar, risaleye iman ettikleri kadar, Said nursi’ye iman ettikleri kadar yine söylüyorum kurana ve peygambere iman etmemişlerdir. Etmişlerse bile çok pasif bir iman. Nasıl Müslümanlık nasıl bir İslam kardeş bu. Yıllardır yüzde 99 müslümanız. Anadan dogma Müslüman. Ne yapsa da Müslüman!
Said ağabey iman, Müslüman hidayet kavramını bence biraz araştıralım. İftihar mı edelim. Ağabey kusura bakma ben iftihar edemiyorum. Ve üzülüyorum. Bu kadar pasif mistik insanlarla iftihar edemiyorum. Bu insanlarla iman tavır noktasında iftihar etsem sahabeden utanırım. Peygamberden utanırım
Said ağabey “bizler hiç kimseye ne kendisine ne de eserine masumiyet ve ulûhiyet atfetme hatasına düşmedik düşmeyiz de inşallah” diyorsunuz “Allah bu iş için said nursi'yi seçmişse biz de bundan neden faydalanmayalım? “ sonrada bu soruyu soruyorsunuz. Allah bu iş için said nursiyi seçmişse. Peygamberlerden başka seçilmiş hiç kimse yoktur. Eğer birilerine seçilmiş derseniz onu kutsarsınız. Peygamberden başka bir görev için başka biri seçilmemiştir. Bu bile kusura kalmayın nasıl bir çelişki oldugunu gösteriyor. Zaten seçilmiş diye kutsayanlar o insana hatalı olabilir nazarıyla bakmıyor. Kaç gündür risaleye dair bazı yanlışlıkları ifade etmeme rağmen kimse bunlar üzerinden bize bir şey yamadı. Ama gelen yorumların çoğu hep said nursiyi risaleyi savunmakta. Ya kimse demiyor hele birde böyle bakalım. Bizi tövbeye çağıranlar, görmeye çağıranlar, hidayete çağıranlar, sapıklıkla suçlayanlar, kendini beğenmişsin diyenler. Yaptığımız bir şeyde değil. İnan söyleyemediklerimiz söylediklerimizden daha çok. Ama ne derse desinler biz yinede yanlışları ortaya koyacağız ve insanları biliçlendirecegiz. Görevimiz budur.
Said ağabey âlimlerimize laf söylemiyorum. Bakın Hz Ömer’in mehir hakkında yaşadığı olayı biliyorsunuz. Bir gün mescitte Hz Ömer mehir hakkındaki yüksek rakamdan şikâyetçi oluyor. Kadının biri oradan çıkıp o kadar sahabenin içinden ey Ömer Allahın sınır koymadığı ve serbest bıraktığı bir hak hakkında sen nasıl böyle bir şey dersin. Diyor ve itiraz ediyor. Hz Ömer kadının haklılığı karşısında susuyor. Ben sahabeyim, Hz Ömer’in, peygambere o kadar şahitlik etmişim, halifeyim emir-el mümininim, peygamberin istişare ettiği insanlardanım sen nasıl bana bunu dersin. Sen kim oluyorsun. İlmin ne kadar. Konuşman fitnedir. Halife düşmanısın demiyor. Müslümanlara zarar veriyorsun demiyor. Âlim olsun cahil olsun doğru benimdir demiyor. Kendisini sorguluyor ve susuyor. Orada olan sahabede hemen kovun bunu demiyor.
Hz Ebubekir hilafeti sırasında ben yanlış yapacak olursam bana nasıl sahip çıkarsınız diyor. Sahabe kılıcını gösterip seni bununla düzeltiriz. Diyor. Ya Said ağabey biz değil kılıçla birkaç yanlışı sözle yazıyla söyledik ki bunlar ne halife ne sahabedir bu kadar tepki. Hayırlısı ağabey. Ben size niye said nursiyi okuyorsunuz, niye bunu okuyorsunuz demiyorum. Elbette Said Nursiyi de, Şeyh Saidi de, Seyyid Kutubu da, Mevdudiyi de, Şeriatiyi de okuyun. Kimi okuyorsanız okuyun ona itirazım yok. Sanki ben bu okumalarınız eleştiryomuşum gibi bir ittiba uyanmış sizde. Ben biraz dahasını söyleyeyim. Yabancı düşünürleride okuyun. Klavuzunuz ve eleginiz saglam olduktan sonra bunda hiçbir problem yok. Musa kadar firavunu, İbrahim kadar nemrudu, talut kadar calutu da tanıyacagız… Âlimler dediğiniz ve ismini zikrettiğiniz bazılarına alim yerine bilgin desek bence daha faydalı olur. Ve alim kavramının ruhuna daha uygun hareket etmiş oluruz. Ayrıca ilham yerine bilgilenme ,istifade etme dersek daha iyi.
Said ağabey bu yukarıda sizin alim benim bilgin diye nitelediğim insanlar nasıl alimler ki ılımlı İslamlarla, Amerikalarla, müşrik, kafirlerle birlikte olabiliyor. İşgal altında bu kadar Müslüman varken al gülüm ver gülüm diyebiliyor. Bunlar nasıl alim ki faiz sistemlerine onay veriyor. Küfür sistemlerine akıl hocalığını yapıyor. Allahın hakkını gasb edenleri meşrulaştırıyor. Nasıl alimler ki Abant toplantılarında İslam hakkı da uzlaştırıcı sözlerin temsilci oluyorlar. İslam’ın amacının demokrasi olduğunu İslam’ın en nihai hedefinin bu olduğunu söylüyorlar. Bu nasıl alimler ki sistemin birkaç göreceli yasası üzerinden oy vermeye ibadet algısını yerleştiriyor. Bu nasıl âlim ki küfür ve yanlış sistemlerle hiçbir sıkıntısı yok... said ağabey lütfen alim kavramına biraz daha dikkat edelim ve bunlara bilgin diyelim.
Son olarak bunu yazarak bitireyim. Seyyid kutup mısır zindanlarında idama götürülürken bir alim (bilgin) geliyor ve geleneksel olarak son görev olarak kelimeyi Şehadeti söylettiriyor. Seyyid kutup adama dönüyor ve şöyle diyor: ben bu kelimeye inanıp anlattığım için ölüme mahkûm edilirken sen bunu söyletmek için geliyor ve karşılığında para alıyorsun… Hangisi âlim… Hangisi Müslüman… Hangisi iman…
Sizleri Allahın selamıyla selamlar hayırlı dualarımı sunarım…
Selametle…
 
mehmet maksut 19-09-2011, 21:37:31
habil kardeş' selamlarımla
Said nursi peygamber konumunda işlevleştiren, risaleyi kuran konumuna koyan sizlersiniz biz değiliz hamdolsun. biz bu hatalardan beriyiz ve bunu İnancımıza bulaştırmıyoruz. ayrıca ben önyargılarımla her şeye değil hiçbir şeye bakmıyorum fakat ben şunu söyleyeyim ki siz maşallah bunu iyi yapıyorsunuz. ve onca yazdığım yazıya bu yorumla cevap veriyorsunuz. Hiç eleştirel risaleye bakmıyor kendinizi yapınızı sorgulamıyorsunuz. bunu böyle yapanları hidayete davet ediyorsunuz. Eğer İnancınızı risaleye göre inşa etmişseniz doğrudur inancımızda hata görebilirsiniz ama eğer İnancınızı kurandan yola çıkarak inşa etmişseniz risaledeki inançsal problemleri göreceksiniz. Ayrıca ben risale dersine bir defa değil bir müdet takip ettim. hemde said nursi’nin kitaplarını araştırdım. Fakat bunu biliyorum sizi eleştiren herkes ya bilmiyordur, ya cahildir, yada saldırgandır. Hep böyle değerlendiriyorsunuz. Bu değerlendirmeniz bile sizin risale ve said nursiye nasıl bir kutsallıkla yaklaştığını göstermeye yetiyor. tabi görebilirseniz. Hakkın hakikatin öğrenme adresi risale yuvalarıdır kitaplarıdır. Bakın bu bile sizi ele veriyor.
Tarih hakkında, laiklik hakkında inkılaplar hakkında yazdığım onca yazıdan eğer yazdığın yorumu çıkarıyorsan ben sana ne anlatsam boş... Hiç bir şey demiyorum aziz kardeşim.
Siz hala okumaktan kast salt okumayı ele almışsınız. vahye muhatap olan sahabe salt okumuştur. Kuran salt okuma olsaydı niye onca eziyet niye onca tehdit. her harfe onlarca sevap. Sevap makinesi. Bak kardeş ayetlerden yola çıkarak kuranın indiriliş amacını oku. Ayetlerden oku. Ayrıca sen bu hadisi bile böyle değerlendirmekle yanlış yapıyorsun. peki kuran okunan evler niye aydınlanmıyor. hem siz bu aydınlanmayı nasıl değerlendiriyorsunuz.
kardeş kuranı tertil üzere okumaktan siz tecvidi mi anlıyorsunuz. yapmayın bunu yaw. yav tecvit ilmi ne zaman ortaya çıktı. bu ayet mekkede inen ilke ayetlerden. resulullah ilk ayetlerde gelin sahabler kalkaleyi, gunneyi, meddi munfasılı mı ögretti. resulullahtan sonra çıkarılan bu tecvit kurallarını bu ayetle eş tutman kuranın ayetlerine ne kadar vakıf olduğunuzu gösteriyor!
birilerinin yanlışlığını söylediğim için Allahtan korkmuyorum; Allahtan korktuğum için din adına yanlış yapan birilerini eleştiriyorum... ayrıca size faydalanabileceginiz bir yazıyı aşagıya ekliyorum. Umarım okursunuz.

Kur'an hayat kitabıdır, sevap makinası değil!
Yaşadığımız coğrafyada bundan yaklaşık 100 yıl önce bir yanık yürek, alemlerin Rabbi yüce Allah’ın hidayet rehberi olarak insanlığa bildirdiği Kur’an’ın adeta bir ölüler ve mezarlıklar kitabı muamelesine tabi kılınması karşısında şu feryadı dile getirmişti manzum olarak:

“…
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu ayetlerde?

Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’an’ın:

Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mananın

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;

Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!
…”

Kur’an şairi Mehmed (Muhammed) Akif’in bu feryadının aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen hala üstelik kendisini öve öve bitiremeyen geniş kesimlerde yankı bulmamış olmasını nasıl karşılayacağız, nasıl değerlendireceğiz?

Yüce Rabbimiz, insanlığa rehber olsun için inzal buyurdu Kitab-ı Kerimini;

Ölülere değil diri olanlara indirdiğini, Kur’an’ın yaşayan insanlara hitap ettiğini, onları uyarmak, hesap gününden haberdar etmek için gönderildiğini (Kehf 18/2, Secde 32/3, Yasin 36/70, Fussilet 41/4);

- Onu, insanları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarmak ve doğruz yola iletmek için indirdiğini (Maide 5/16, İbrahim 14/1, 33/43, 57/9, 65/11);

- Üzerinde düşünülsün ve öğüt alınsın diye onu insanlara bahşettiğini (47/24, 54/17, 50/45, 38/29);

- Evlere muska niyetine asılsın diye değil, insanlara okunsun diye gönderdiğini (17/106)

- Onun apaçık ve kolaylaştırılmış bir kitap olduğunu (Hicr 15/1, Hacc 22/16, Şuara 26/2, Neml 27/1, Kasas 28/2, Yasin 36/69, Duhan 44/2, Kamer 54/17, 22, 32, 40);

- Onun hidayet ve rahmet kaynağı olduğunu (Yunus 10/57)
beyan buyurmaktadır.

Bu apaçık hakikatlere rağmen, tarihsel süreçte ne yazık ki, onu yüceltmek adına, Kuran, kolay anlaşılmaz bir kitap olarak algılanıp anlatılmaya başlanmış, hürmet adı altında onu okumak yüce Allahın öngörmediği şartlara bağlanarak zamanla hayat alanlarından uzaklaştırılmış ve yüksek raflara mahkum edilmiştir. Hayat alanlarından uzaklaştırılan Kur’an zamanla ölüler ve mezarlıklar kitabı muamelesi görmeye başlamıştır.

İşte Kur’an şairi Akif’in yukarıdaki satırlardaki isyanı, Kur’an’ın anlam ve amacını ters yüz eden bu yanlış yaklaşımlaradır.

Bugüne geldiğimizde hala Kur’an’ı dirilerin idrakine değil ölülerin ruhuna okumayı sürdüren milyonlarca Müslümanın varlığını görmek üzücüdür. Son zamanlarda bir furya halini alan ölmüşler için hatim indirme kampanyaları ise bu yanlış din anlayışına, Kur’an’ı işlevsizleştiren bu çarpık yaklaşıma tuz biber olmuştur. Müslümanlara yönelik yayın yapan gazetelerde, radyolarda gün aşırı yeni bir “hatim kampanyası” duyurusuyla karşılaşıyoruz. Sevabı ölmüş insanların ruhlarına gönderilmek üzere (Oysa Rabbimiz herkesin sevabının kendine, günahının da kendine olduğunu buyurmaktadır Kur’an’da; Bakara 2/286) hatimler sipariş ediliyor ve belirlenen sayıda hatime ulaşmak için reklamlar yapılıyor.

Bu uygulama kesinlikle Kur’an’ın anlam ve amacına aykırıdır, onun Hz. Peygamber’e inzal olunma amacını, hikmetini ters yüz etmektir.
Hayır, hayır, Kur’an asla ölmüşlere hatim göndermek için indirilmemiştir. Onun mesajı ölülere değil dirilere yöneliktir. O asla mezarlıkların kitabı değildir, meydanların parlamentoların, çarşıların, okulların, iş yerlerinin, evlerin kitabıdır Kur’an.

İlk nesil, Kur’an’ı ne ucuz sevap kazanmak veya ölülere cevap göndermek için, ne de bilgi olsun, akademik kariyer olsun vs diye okumuyordu. Onlar Kur’an’ı düşünce ve eylemlerinin belirleyicisi olması için, tamamen pratiğe yönelik olarak okuyordu. Bu yüzden de Kur2An’ı Rabbimizn istediği gibi tertil üzere, sindire sindire okuyorlardı. Hatim kampanyalarına hatim yetiştirmek için değil!

Asr-ı Saadet’te hayatın tam ortasında, belirleyen, yönlendiren, dönüştüren bir hayat kitabıydı Kur’an. Ölülere değil yaşayanlara hitap ediyor, mezarlıklarda değil şehirlerin meydanlarında okunuyordu. İşte o zaman müşrik ve zalimler rahatsız oluyordu onun okunmasından. Şimdi İsrail radyolarında bile Kur’an okunuyor, müslümanlara ninni niyetine. Çünkü onlar da biliyor ki dinleyenlerin çoğu manasının kaydında olmaksızın onun cezbeden tilavetine kulak kabartacaktır.

Kur’an’ın fert ve toplumlara yol gösteren, dünya hayatında insanoğluna rehberlik eden bir kılavuz değil de, okunuşu insanı cezbeden bir edebi şaheser, törensel bir kitap, bir ölüler kitabı, bir ucuz sevap kazanma kitabı olarak görülmesi, geleneksel din anlayışlarının en büyük sorunudur. Bu anlayışın hakim olmasıyla Kur’an hayat sahnesinden koparılmış, indiriliş gayesiyle yakından uzaktan ilgisi bulunmayan alanlara terkedilmiştir.

İnsanlar, artık Kur’an’ı ölüler için okumanın ona haksızlık olduğunu anlamalıdır. Bilinmelidir ki Kur’an’a saygı onun mesajlarının öğrenilip hayata hakim kılınmasıyla mümkündür.

İnsanlığın tek çaresi, yegane çıkış yolu olan vahyin son temsilcisi Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an; kaoslarla, bunalımlarla, krizlerle boğuşan günümüz insanının alternatifsiz kurtuluş reçetesi, tek çıkış yoludur. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki, insanoğlu ile Kur’an arasına konulan her engel, Kur’an mesajının insanlara ulaşmasını engelleyen her barikat, insanın dünya ve ahiret saadetine vurulmuş bir pranga anlamını taşır. Mekke’de, Hz. Peygamber Kur’an mesajını insanlara ulaştırma uğraşı verirken müşrik önderlerin gürültü çıkararak ve çıkarttırarak Kur’an’ın okunmasını engellemeye çalıştıklarını Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Bu karşı konulmaz kitabın mesajı önünde durulamayacağını anlayan ve gürültü çıkararak onun insanlara ulaşmasını engellemeye çalışan Mekkeli müşriklerin bu davranışı çeşitli şekillerde günümüze kadar sürdürülegelmiştir ve bugün de sürdürülmektedir.

Zaten İslam’ın cihad ve fetih anlayışının temelinde de, Kur’an’la toplumlar arasına çekilen perdelerin, konulan engellerin ortadan kaldırılması, Kur’an mesajının tüm insanlara ulaştırılması gayesi yatmaktadır. Yüce Allah’ın mesajının kullarına ulaşmasını engellemeye dönük her tutum ve anlayış ortadan kaldırılmalıdır ki, insanlar hakla batıl arasında tercihlerini sağlıklı bir şekilde yapabilsinler. Fakat Kur’an mesajının gücü ve etkisiyle tahtlarını sarsmasından, tezgahlarını bozmasından endişelenenler insanları bu güçlü mesajdan uzak tutmak için ellerinden geleni yapmışlardır/yapmaktadırlar/yapacaklardır.

Müslümanların yapması gereken, Kur’an mesajıyla insanlar arasına konulmuş engellerin kaldırılması ve insanların doğrudan Kur’an’la buluşmalarını sağlamaktır. Bu da Kur’an’la ilgili tüm yanlış anlayış ve yönelimlerin bertaraf edilmesini, Kur’an’ın vasıf ve amaçlarının doğru bilinmesini gerektirir.

Kur’an şifa yolunu gösterir

Kur’an’ın kendini takdimiyle, zaman zaman insanların ona yaklaşımları ve ondan beklentileri arasında uçurumlar oluşmuştur. Kur’an insanların ilgisini daima içerdiği İlahi mesaja çekmeyi amaçlarken, tarihi süreçte çeşitli yanlış anlayışların etkisiyle Kur’an’a farklı ilgi ve beklentilerle yaklaşılabilmiştir. Bunların başında da, Kur’an’ın gerek tilavetinden, gerek ayetlerinin yazılıp taşınmasından veya evlere ve işyerlerine asılmasından, gerekse okunup üflenmesinden dertlere deva, hastalıklara şifa beklemek vardır.
Kur’an’ın insanoğlu için şifa olduğunda kuşku yoktur. (Bkz. Fussilet 44, İsra 82, Yunus 57) Lakin Kur’an’ın şifa oluşu, onun hükümlerinin gereğinin yapılmasına bağlıdır. O, alemlerin Rabbinin insanoğlu için bildirdiği reçetedir. Bu reçete gereği yapılmayıp, evlere, boyunlara vs asılmakla kimseye şifa olmaz.

Baştan sona yaşayanlara, dünya ve ahiret yaşamına yönelik mesajlar ve ölçüler içeren, insanların dünyevi ve uhrevi saadetleri için ilkeler ve yasalar beyan eden Kur’an-ı Azimüşşan, maalesef tarihsel süreçte ortaya çıkmış olan yanlış ilgi ve beklentilerle zamanla hayattan koparılmış, yaşamın dışına itilmiştir. 70. ayet-i kerimesinde, “(Kur’an) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir)” ifadeleri yer alan Yasin Suresi’nin, yaygın bir gelenek olarak ölüler için okunuyor olması, Kur’an’la ilgili yanlış yönelim ve beklentilerin ne boyuta vardığıyla ilgili ilginç bir örnek teşkil eder.

Mesela Kur’an sosyal adaletin nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgili hükümler bildirmiştir. Sosyal adaletin gerçekleşmesi isteniyorsa bu hükümlerin hayata geçirilmesi zorunludur. Aksi halde söz konusu hükümleri içeren ayetlerin binlerce kez okunmasıyla veya yazılıp duvarlara asılmasıyla sosyal adalet gerçekleşmez. Faize dayalı rant ekonomisinin ortadan kaldırılması, zekat ve infak müessesesinin yerleştirilmesi ve böylece servetin topluma yayılması, sosyal adaletin olmazsa olmaz şartlarındandır. Tıpkı doktorun yazdığı reçetenin, onda yazılı ilaçlar alınıp kullanılmadıkça hastayı iyileştirmeyeceği gibi. Bu anlamda Kur’an ayetleri de reçete hükmündedir. İlaç, onların gereğinin yerine getirilmesi, hükümlerinin hayata geçirilmesidir. Kur’an’ı hayatın dışına iterek, onun yazılı olduğu sayfalardan, okunup üflenmesinden medet ummak Kur’an’ı işlevsizleştirmektir ve bu, Kur’an’a yapılan büyük bir haksızlıktır.

selametle
 
ahmet babur 19-09-2011, 18:54:10
bir adam tanıdım cebinde çek koçanları ,altındaki araba deri koltuklu,arka cebinde düğme varsa arabaya oturamazsın ne den mi ceylan derisi koltuğa zarar verebilirsin ,ve bu adam her sene mercan da toplar esnaflardan yıllık nur kokan çek aidatlarını altında gezdiği mercedesle,bu adam dı yıllarca tanıdığım insanlara nur sohbetleri yapan şahıs adı bende saklı olan ve bunun gibi daha niceleri kardeşimin tasvirine uyan ,Rabbim Bizi kendi başımıza bırakma
 
Atıf Kutub 19-09-2011, 16:17:24
Problem kendilerini said nursiye nisbet edenlerde olduğu gibi,bizatihi said nursi'nin şahsında da vardır.Aşırı derecede said nursiyi yüceltenler birazda kendisinden cesaret almışlardır.Bediüzzaman ne demektir?Bu lakabı said nursi kullanırken hiç rahatsız olmamışmıdır.Yoksa bu lakab kendisine gayri ihtiyarı müntesibleri tarafından ona rağmen mi kullanılmıştır.Zamanın bir alimi tarafından verildiği söylenir bu lakabın.Fakat bu lakabı kendisine veren zat hiçmi kur'andan nasibi yoktu

.Bedi,eşsiz yaratan demektir.Kur'anda yalnız Allah için kullanılır.Bir başkası için bu ismi kullanmak bu kavramı tahriftir.Bir takım yan manaları olduğunu söyleyip durumu kurtarmaya gitmek bu işi bilmemektir.Halık,yani yaradan kelimesi kur'anda insan için de kullanılır.Hz.isa buna örnektir.Ama bedi sadece Allah'a has bir isimdir.Başkası için kullanılamaz.Yani said nursi müfrit müntesiplerine risalelerini överek,onları kusurdan münezzeh göstererek,ilahi müdahele sonucu yazıldığını söyleyerek v.s çıkarımlarıyla zaten bu konuda onları belki bilmeyerek aşırı yüceltmeciliğe kanalize etmiştir.Şunu herkes bilmelidir ki teori ve pratik her zaman birbirini tutmayabilir.

Said nursinin müntesipleri elbette risaleleri ve Nursiyi kur'an ve Peygamberin önüne koymadıklarını söyleyeceklerdir.Fakat pratikte öyle olmadığı farklı kişilerin farklı zamanlarda müşahadeleri sonucu gün gibi ortaya çıkmaktadır.Şeyh uçmaz müridleri uçurur derler ama şeyhinde uçmaya gönüllü olmaması lazımdır.
 
habil 19-09-2011, 11:48:32
s.a kardeşlerim mehmed maksut kardeşimiz hayatında birdefa sohbete katılmış ve buna daynarak yaptığı yorumu aynen aktarıyorum Said Nursi fikirsel, anlamsal ve şekilsel noktada onlar için değişmez modeldir. Kaynak insandır. Ve birçoğu Said Nursi’yi zihinlerine peygamberden daha yüce bir konuma konumlandırmış.Kendi içimden ya Rabbi senin dinini ne hale getirdiler diye sitem ettim.Senin kitabının önüne kitaplar, senin üsve-i hasene dediğin peygamberin önüne liderler, tevhid şiarının önüne şiarlar, ilkelerin yerine çıkar ilişkilerini koyan bu insanlara ne demeli. Küfre, şirke, sisteme rahmet okuyacak kadar ileri gidenlere ne demeli? Hakkın şahitliğinin bedeline katlanamayıp üst üste kat diken bu insanlar nasıl hesap verecek kardeşim eyer sen kurandan üstün bir kitap,efendimizden üstün said nursiyi göryorsan senin inancında büyük bir prıoblem var hiç bir nur talebesinin aklından bile geçmediği yorumalar yapmışsın düşünyorum da sen her konuya böyle önyargılarınlamı bakıyorsun. bak güzel kardeşim senin hakı hakikatı öğrenmen,önyargılarından kurtulman için risale-i nur sohbetine git ve orda sor buranın vakıfı kim onunla görüşmek istiyorum eyer sen gidemiyorsan ben sana adres ve tel. numarayı verim git ve konuş eleştirme demiyorum ama konuya vakıf olduktan sonra eleştir.umumiyetle tarihten haberin yok laiklik ve inklapı da jöntürklere bağlıyorsan o senin büyük eksikliğin.beni dinlemiyorsun artık hadis ve ayetlerle cevap vermek istiyorum belki dinlersin Yüce Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

“Kur’an okuyarak evlerinizi nurlandırın; Yahudiler ve Nasraniler gibi evlerinizi mezarlar edinmeyin. Onlar manastır ve havralarda ibadete durdu ve evlerinde ibadet etmediler. Oysa ki evde ne kadar çok Kur’an okunacak olsa, o kadar hayrı artar ve ehli çoğalır. Gökyüzündeki yıldızların dünya sakinlerine ışık tuttuğu gibi o ev de gökyüzü sakinlerine ışık tutar.”

15- İbn-i Mes'ud ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) "Allah'ın kitabından bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla değerlendirilir. Elif, Lâm, Mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir, lâm da harftir, mim de harftir" buyurmaktadır (Hadis hasen-sahîhtir, Tirmizî ) mehmet maksut nerdeyse ayetleri bile inkar edecen allah korusun yazdığın cümleye bakar mısın Ben Kuran’ı Arapça okumayı boş ve kuru bir okuma olarak değil Kuran’ın istediği okuma olmadığını vurguluyorum. Kuran’ı anlamadan okumak, okumak mıdır sizce? Allah’ın istediği okuma tarzı bumudur. Bilgisayar yükle o zaman o da okuyacaktır. Kuranı öncelikle tecvitli okumak gerekir diyorsunuz nerde yazıyor hangi ayette geçiyor. Tecvitle okumayı allah mı farz kılıyor evet kardeş allah farz kılıyor. ayeti kerimde der ki
''kuranı terti ile okuyun'' yani tane tane her harfe hakını vererek ve ne dediği anlaşıacak şekild okumak bu çok uzatmamak veya çok kısaltmadan okumak yani kısacası tecvitli okumak
kurandan üstün risale pegamberden üstün said nursi acaba bunu derken hiç mi yüreyin sızlamıyor hiç mi allahtan korkmuyorsun allah sana ve senin gibi düşünenlere hidayet versin başka da bir şey demiyorum.
 
atıf kutub 18-09-2011, 23:50:23
Said nursi vesilesi ile islamla tanışan,daha iyi müslüman olan yüzlerce binlerce milyonlarca kişiden bahsedilir.Milyonlar belki abartılı olsada birçok kişinin bu vesile ile önceki halini ıslah ettiği doğrudur.Doğrudur da fakat bu sözde muhtedi kitlenin ne kadar Allah'ın murad ettiği ideal kitle olduğu mechuldür.Genellemeden uzak olarak düşünürsek,said nursi vesilesi ile islamla barışıp kendisine sırat-ı müstakimi güzergah edinenlerde elbette yok değildir.Belki de bu benim iyi niyet temennimdir.Geriye kalan sözde muhtedi ise said nursinin risalelerini eleştirilemez ve dokunulmaz addederek kutsayan üstad dediyse bir hikmeti vardır mantığıyla yaklaşan mukallid ve Allah'a iman noktasında zaaf içerisinde olan kesim oluşturmaktadır.Tabi ki bu kesim Allah'ın varlığını inkar etmiyor.Ama Allah'a aid olan sıfatları onun kuluna yakıştırıyor.Bunu bazı tarikatlarda görmekte mümkündür.Şimdi biri diyebilir ki bu cahillere bakıpta mı risale okuyan ve said nursiye gönül vermiş kişileri değerlendireceğiz.O zaman bizde deriz ki risale okuyan ve said nursiye gönül vermiş bir avuç aklı başında hurafelere sapmamış,muvahhide göre mi hüküm vereceğiz.Eğer böyle yapacaksak o zaman kimse milyonlarca insanın said nursi vesilesi ile sağlıklı bir iman içerisinde olduğundan bahsedemez.Bir hristiyan düşünün müslüman olmuş ama kendisine vesile olan cemaatin birtakım kimseleri sapıklık içinde ve bu yeni muhtedi islamı bunların yaptığı zannedip tabi oluyor.Biz şimdi bu eski hristiyanın müslüman olduğuna sevinebilirmiyiz.Belkide yağmurdan kaçarken doluya tutuldu haberi yok.Biz bu ülkede haşa Allah=Muhammed diyenleri gördük.Tabi nur talebesi kardeşlerimizi böyle sapıklıklardan tanzih ederim.Fakat vakıa bu.Asıl olan said nursi vesilesi ile islama girmek değil sıratı müstakim ile yola devam etmektir.Bu diğer islam alimleri içinde geçerlidir.Nur talebesi bir çok kişinin Said nursi'nin olağanüstü kerametleri,gaybı bilmesi,şu an yardım için geldiği,kendilerini görebildiği,duyabildiği ve buna benzer Allaha aid olan bazı özellikleri üstadlarını yüceltmek adına said nursiye yakıştırdıkları hiçte gerçekten uzak değildir.İşin acı tarafı böyle zulme uğrayan sadece Said nurside değildir.Bir çok islam düşünürü müridleri tarafından bu yaklaşıma maruz kalmıştır.işin özü said nursinin hurafeden uzak olan düşünce ve kurani yaklaşımlarından faydalanmak kötü değildir.Ebced-cifir,gaybı bilmesi,risale-i nur'u kendi iradesi dışında ilahi müdahale sonucu yazdığını iddia etmesi,kur'andaki bazı ayetleri kendine ve risalelere hamletmesi bütün bunlar doğruluğu kabul edildiği takdirde içinden çıkılmaz bir istismar vesilesi olur.Eğer said nursi cebriyye ekolünü benimsemişse risalelerin gayri ihtiyari yazılması ona göre değerlendirilir.Fakat benimsememişse ilahi müdahele sonucu yazılan şeyden kasıt nedir?Bunu Allah yazdırdıysa iman etmek ve haşa sorgulamamak gerekir.Tıpkı kur'an gibi.Gördüğünüz gibi bu meseleye girince promlemler hemen sırıtıyor.Bütün bu yukarıdaki iddiaları said nursinin hatası olarak kabul edip onun hanesine yazalım.İslamın pak alnına kendi hevamızı sürüp bu islamdandır,makuldür demeyelim.Herkes hata yapar said nurside yapmıştır.Son olarak risale-i nuru okuyalım ama tahkik ederek ve kur'an mihengine vurarak ve vurdurarak okuyalım.Vururken risale-i nura birşey olurmu demeyelim isterse kafası kırılsın ama kazanan Allah'ın kelamı olsun.
 
Said 18-09-2011, 21:33:53
Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi müslüman kardeşlerimin üzerine olsun.

Maksud kardeşin uzun açıklamasını okudum. mütavazi bir şahsiyet olsa gerek kendileri. Nazik tavırları kalemine/yorumuna yansımış. bu bağlamda kendisini kutlarım. çünkü bir müslümanın her şeyden önce nezaket kurallarına iyi riayet etmesi gerektiğini düüşünüyorum. ve burada yorum yazan Abdullah kardeşi de sakin olmaya ve adaba davet ediyorum.
Bu mukaddimeden sonra bir kaç ekleme yapmak istiyorum yoruma;
Maksud hocam bakınız fayda vermeyen ve kırıcı olan bir munazara zarar verir. ve ben bir kaç yormda bunu gördüm. sizde de gördüm. mesela yazıdan size bir pasaj sunayım;

"Kendi içimden ya Rabbi senin dinini ne hale getirdiler diye sitem ettim. Senin kitabının önüne kitaplar, senin üsve-i hasene dediğin peygamberin önüne liderler, tevhid şiarının önüne şiarlar, ilkelerin yerine çıkar ilişkilerini koyan bu insanlara ne demeli. Küfre, şirke, sisteme rahmet okuyacak kadar ileri gidenlere ne demeli? Hakkın şahitliğinin bedeline katlanamayıp üst üste kat diken bu insanlar nasıl hesap verecek." demişsiniz.
bence bunlar iddaalı ve yıpratıcı cümleler...
bir müslüman hakkında velevki günahkar olsa dahi bu şekilde kesin konuşmak doğrusu büyük bir cürret...!

Birinci yorumumda dedim ya amacımız eğer polemik değil ise kesinllikle eğer eleştiri oklarımız bir müslümana ise çok hassas olamılıyız.

ayrıca mesela sen diyorsun ki yorumun bir kısmında;
""Dolayısıyla ona göre İslam da kuran da odur” söyleminiz hiç uygun değil. Herkes kendisine göre anlayacak ve herkesin anladığı İslam kuran olacak öylemi… Bu düşünceye tüm hurafeleri, bidatleri yükleyebiliriz. Hatta inançsızlığı bile yükleyebiliriz. İslam kuran bizim anladığımız mı yoksa bizim anlamamız gereken midir? Çok yanlış hem de çok yanlış bir düşünce ve algıdır"""
benim yorumuma bu şekilde cevap vermişsiniz.

peki siz soruyorum şimdi: senin islamdan ve kurandan anladığın ile peygamberin(s.a) veya h.z Ali'nin kurandan anladığı aynı mı? hz. ebüzerin(r.a) kafasındaki kuran anlayışı ile hz. Osman'ın kafasındaki islam/kuran anlayışı bir mi? kiç biri bunların aynı olduğunu iddia edemez. senin kurandan anladığın ile benim anladığım neden aynı olsun soruyorum sana? Kurandaki muhkematlar dışındaki müteşabihatlar her kes alimler dahi üzerinde konsensü sağlamamıştır. müslümanların imanlarını hiyerarşiye tabi tutmak ne derece doğrudur söyler misiniz?

bu bağlamda fazla sözü uzatmadan, ustat said nürsiyi okuyup imana gelen bir sürü kişi varsa kötü huyları bırakıp anladığı kadarıyla islamı yaşamauya çalışıyorlarsa onların imanlarının sahihliğini ölçmek değerlendirmek bize mi düşer sence? eğer bu gün yurt içi ve yurt dışında binlerce kişi ustat ve risale sayesinde müslüman olup islamla tanışmışsa bizim bununla iftihar etmemiz gerekmez mi? eğer senin elinle bir kişi hidayete ermişse bu senin için daha hayırlıdır diyen bizim için üsve-i hasene olan peygamber söylemiyor mu? Allah bu iş için said nursi'yi seçmişse biz de bundan neden faydalanmayalım?

beşer olma noktasına değinmiştim zaten. peygamber bile uyarılmış. bizler hiç kimseye ne kendisine ne de eserine öasumiyyet ve uluhiyyet atfetme hatasına düşmedik düşmeyiz de inşaallah. ama söz konusu bir alimimizi ve getirmiş oldu yorumu beğenebiliriz. benim anladığım islamla senin ki motamod aynı olmayabilir. akidevi bir mesele değil ki. ben bu gün ustat Bediuzzamandan ilham aldığım kadar Ali Şeriati den de , imam kumeyniden de , seyyid den de, said havadan da, islamoğludan da hayrettin karamanoğludan da, fethüllah gülenden de, şex said den de, ve sizin/bizim sitede yazan ahmed K. hocamızdan da ve ... hepsinden de ilham alıyor onların islamdan anladıklarını karşılaştırıyor v zümer 18. inşaallah uyguluyorum . bu hepsinin tüm dediklerine katılıyorum anlamına mı geliyor elbetteki hayır. ama bunlar alimdir. birikimli insanlardır. ve bizler eğer onlara eleştiri de yöneltirsek bu nokta da çok ama çok hassas olmalıyız. çünkü bunlar islamı temsil ediyor. çünkü bunlar birilerinin islam la ve kuranla tanışmasına vesile olmuşlar. çünkü bunlar islam davası için- kendilerince- çalışmışlar, çabalamışlar. bu yazdıklarımın geneli statuko tarafından geneldde zülüm gören kesimdir. ve her şeyden önce ilim ehlidirler.
we selam...

 
ASÖZ 18-09-2011, 17:07:16
yıllardır insanlara okunan,her okunduğunda farklı anlamlar çıcağı söylenen,insanların anlamakta güçlük çektikleri külliyatlar işte budur.

hayata müdahele etmeyen,dua ile anlmadığı halde anlamış gibi yapıp ikiyüzlülük yapan,günü kurtarma peşinde,İslam'dan Bihaber yaşayan ,vahyden habersiz onlarca şakirt ve okuyucular! sizde hiç akıl yokmu? bir kitap anlaşılmak ve hayata dair size birşey kazandırmayacaksa niye okuyup durursunuz.

çağın sorunalrına,sıkıntılarına ve hsatalıklarına çözümü neden hem üstatlarda arıyorsunuz.hesabı üstadınıza mı vereceksiniz? yoksa Allah'a mı?
sizde Kur'an okuyun;anladığınız dilde anlaşılmak için okuyun ozaman üstadınızı belki daha iyi anlarsınız!
 
mehmet maksut 18-09-2011, 14:50:20
abdullah kardeş diyorsınki "belki dogru olabilir ama sallıyorsun" sorarım size dogru olan şey nasıl sallanır. hamdolsun kör idik rabbimiz bize hidayet gözünü ve kuranla herşeye bakabilmmeyi luutfetti. eger ortada kör olan birileri varsa o da kendilerine, eserlerine gözü kapalı bakıp anlamadan eleştirmeden dogru diyenlerdir. görmüyorsunuz demiyorum görmek istemiyorsunuz. eger görmek istemiş olsaydınız yazılarımızı ve yorumları okuyup sallıyorsunuz, körsünüz, göreceksiniz, okuyacaksınız demeyecektiniz. ama maalesef eger okuduysanız ve bu yorumu çıkarıp yazıyorsanız maşşallah sizler çok iyi görüyorsunuz. ve böyle görmeye devam edeceksiniz. lütfen eleştirilerinizi yazın. sorarım size neyi görmem gerekecek, neyi okumam gerekecek. neyi sallamışım ve neye karşı körüm. yazıda ve yorumda yanlışlar varsa yazmanızı beklerdim. yoksa birilerini itham edip kötülemek maharet degildir. bunu herkes yapar. yorumunuzu gerekçelendirirseniz sevinirim. SELAMETLE
 
abdullah 18-09-2011, 03:47:02
kardeş dediklerin belki doğru ama.
sen kör misali sallıyorsun .
çünkü daha çok görecek ve okuyacaksın.
sonra yazacaksın.

EDİTÖRÜN NOTU: abdullah bey, yorum yapmamış, açıkça hakaret etmişsiniz. Oysa yazarımız, Müslümanca ve kardeşçe bir üslupla izahlarda bulunuyor. Siz de düşüncenizi yazabilirdiniz. Varsa yazarımızın yazı ve yorumlarında yanlış hususlar belirtebilirdiniz.
 
mehmet maksut 17-09-2011, 21:55:26
Said KARDEŞİME SELAMLARLA

Sizleri Allahın selamıyla selamlarım. İslami bir sitedesiniz ve hamdolsun İslam’a aykırı ne bir bilgi ne de bir hal ve tavır var. Bundan dolayı İslam ve Hayat sitesine teşekkür ediyorum. İstikrarlı çalışmalar diliyorum. Risaleyi nur izlenimlerimiz hakkında yaptığımız yazının ardından bize gelen bazı yorumlarla hamdolsun yazımız daha da bereketlendi. Amacımız tartışma, cedelleşme, birini yanlışlıklarının içerisinde küçük düşürme değildir. Hele biraz bilgisiyle bilgiçlik taslama hiç değildir. Tüm faydasız ilimlerden, kibir’e, böbürlenmeye dönüşecek bilgilendirmelerden Allah’a sığınırım. Şunu ifade edeyim ki Habil kardeşimin yorumları yazımıza oldukça katkı sundu. Umarım bizlerde kendisine katkı sunmuşuz. Ben bunları yazarken sadece Habil kardeşime yazmıyorum. İnternete herkes giriyor ve ilgisi ve ihtiyacı olanlar okuyor. Ele aldığımız sorun bir şahsın veya kişinin sorunu değil bugün Türkiye’deki birçok kişinin sorunudur. Yani yazarken birine yazıyor gibi görünebilir ama İnancınız olsun amacım alt etmek değildir. Sözü söylemek ve sözün en güzeline uymaktır. Doğruları yazıp yanlışlar konusunda kişileri uyarmaktır. Kısaca said ağabey eleştirilerimiz hataları elemek içindir. Tartışmamız hatalarımızı tartmak içindir, öz eleştirimiz özgünlüğümüzü yakalamak içindir.
“hakkı insanlarda aramayın, insanları hakka göre değerlendirin" işte temel sıkıntımız burada. Bakın sizde HZ Ali’den alıntı yaparak ne güzel ifade etmişsiniz. Bugün birçok insan hakkı öyle bir yorumlamış ve saptırmış ki hakkı öğrenmek adına bir çok insan batıl ve hurafeleri öğrenmektedir. İşin en tehlikesi de hak denilen batıllara insanların bağlanmasıdır. Peki, bugün insanları ne kadar hakka göre tartıyoruz. Veya şunu söyleyeyim hakkı ne kadar tanıyoruz ki insanları ona göre değerlendireceğiz. Ve eğer birileri çıkıp da hak adına yanlışlıkları bilerek veya bilmeyerek ortaya koyuyorsa ne yapmalıyız. Yaww efendim adamın niyeti temiz deyip hak adına yapılan yanlışlıkların karşısında sukuta mı bürünelim. Yok dediğinizi duyar gibiyim işte bizim yazımızda buna yöneliktir. Ve birçok kişi bugün hak adına yanlışlıkların içerisinde kaybolmaktadır. Bu durum inanın işkencelerden psikolojik baskılardan daha çok yüreklerimizi incitmektedir.
Biz insanlara bakıp bir düşünceyi değerlendirmiyoruz. Ama insanlarda sonuçta bir fenomenin veya düşüncenin bağlısıdır. Ben insanlar üzerinden gittim yazımda. Fakat yorumlarımda bu insanlara rehberlik eden risalelerden cevaplar verdi. Yanlışlık bu insanlarda değil bu insanların çıra olarak ellerine aldığı kitaplarda. Ben hepsi yanlıştır faydasızdır demiyorum. Birkaç yanlışı ortaya koydum. Hala bu insanların çoğu risaleye eleştirel bakamıyor. Sanki günah ve inanç meselesidir. Evet bizler risale’ye de, Fizilali- Kuran’a da, seyyid kutub’a da, ali şeriatiye de eleştirel bakacağız. Birine eleştirel bakıp diğerine âşık olup hatalarını görmemek olmaz. Sırf hata için bir çalışma yapmaktan da uzak kalmalıyız. Bakın resulullaha atfedilen sözlere bile eleştirel bakacağız. Ki bunu sahabe yapmış.. Yani hadis tenkidinde bulunmuştur. Doğruysa alacağız. Faydalıysa kullanacağız. Fakat doğru olup olmadığını eleştiriye bile vurmayacak derecede kutsayan bir yapı nasıl doğruyu bulacak. Hocamızdır, âlimimizdir, büyük insandır, deyip Allahın verdiği kuranı, rabbani hareket metodunu ve aklı bir tarafa bırakmak olmaz. Her şey ve herkes Kuran’ın ışığında eleştiriye tabidir.
Tahrife uğramamış önceki kitaplara, peygamberlere inanmak İnancımızın bir gereğidir. Müslümanların kötü davranışlar da bulunmaları İslam’a bir leke getirmez. Doğrudur. Ama Müslümanların kötü davranışları İslam’ın yayılmasına ve algılanmasına sizce zarar vermez mi? İslam lekesizdir, paktır. Risaleyi bu balgamda değerlendiremeyiz. Çünkü risalede hatalar var. Pak değildir, hatalardan münezzeh değildir... Dolayısıyla kuran örneğinden yola çıkarak risaleye kıyas yapmanız ve çıkarımda bulunmanız yanlıştır... Risaleyi eline alan herkes nurcu değildir biliyorum. Sait ağabey inanın risaleyi tam olarak anlayıp istediği gibi yaşasa da yine sorun var. Sorun uygulayanda değil uygulananda. Yanlışlık buradan kaynaklanmaktadır. Mesela Urfa’da Said Nursi’nin yaşayan talebesi İsmail Badıllı var. Git yanına aynı hatalar var… said kardeş ben onların zenginlikleri üzerinden risaleyi değerlendirmedim. Siz yanlış anlamışsınızdır. Elbette helal yoldan rızayı ilahinin sınırları çerçevesinde ve gereken ibadadi sorumlulukları yerine getirdikten sonra Müslümanlar niye zengin olmasın ki. Benim onların zenginlikleriyle risaleye leke vermek gibi bir uğraşım olmaz. Amaç leke temizlemek. Zaten yeterince leke var… Birileri temizlemek için uğraşıyorsa bunun adını leke koymak lekenin kendisidir.
Ben risalenin kuranın tefsiri olmadığını ve kuranın sanki risaleye ihtiyacı varmış gibi sunulmasına karşıyım. Ve kuranı diğer tüm kitaplardan ayırıyorum lakin diğer tüm İslami kitapların ondan ayrılmayacağını ayrıldığı zamanda bunun İslami kitaplar olarak değerlendirilmeyeceğini söylüyorum. Ve eleştirdiğim ayrıldığı halde birilerin halen bazı kitapları kuranın önüne geçirmesi ve bu kitaplar üzerinden bir din algısı ortaya koymasıdır. Bu hassasiyettir said ağabey hastalık değildir. Ayrıca “o kendisine göre kurandan o kadar anlamıştır. Dolayısıyla ona göre İslam da kuran da odur” söyleminiz hiç uygun değil. Herkes kendisine göre anlayacak ve herkesin anladığı İslam kuran olacak öylemi… Bu düşünceye tüm hurafeleri, bidatleri yükleyebiliriz. Hatta inançsızlığı bile yükleyebiliriz. İslam kuran bizim anladığımız mı yoksa bizim anlamamız gereken midir? Çok yanlış hem de çok yanlış bir düşünce ve algıdır.
“bir mezhep demesin ki tek benin davam haktır ama diyebilir ki en doğru dava benimdir.” Sözünüzün müellifi Sait nursidir. Benim davam haktır demekle en doğru dava benimdir demek arasında hiçbir fark görmüyorum. Zaten kendinize en doğru benim derseniz siz hak olursunuz. Çünkü en doğru olan haktır. Hakkın kendisidir. Ve bu sözlerden dolayı bugün bu yapılar kendileri en doğru görüyor. Sorarım en doğru denilen bir yapıdan veya şahıstan dogrulugun yegâne kaynağı olan Kurana aykırı şeyler çıkar mı? Çıkarsa hangisini hangisine göre ölçeceğiz. Evet, risalenin olumluluklarını alacağız fakat olumsuzluklarını da hasıraltı etmeyip ifade edeceğiz. Bunları gizlemeyeceğiz. Hele yorumlamalarla meşrulaştırmayacağız, temize çıkarmayacağız...

Sait ağabey bizler âlimlerimize sahip çıkmakla ilk etapta sorumlu değiliz. Sorumlu olduğumuz ve sahip çıkmamız gereken Kuran’dır, İslam’dır, tevhittir. Âlimlerimiz buna aykırı şeyler yaptığı zaman eleştirmek onlara sahip çıktığı sürece sahip çıkmak gerekir. Ayrıca âlimler hatadan, yanlıştan münezzeh değil. Her şeyiyle kabullenmek onları rab edinmektir. Bak şunu ifade etsem belki kızacaksın. Ama sorun değil. Bugün birçok âlim denilen kişi nice insanların nazarında rab konumunda. Ve âlim denilenlerin çoğu bu durumdan rahatsız değil… Âlimlerimize sahip çıkalım. Evet çıkalım. Ama her yönüyle değil. Hatalarıyla birlikte değil. Hem bir soru sorayım sahip çıkmak analmadan eleştirmeden, sürekli yüceltmek midir? Bence âlimleri varsa hataları, yanlışları ahlaki ilkeler çerçevesinde eleştirmek, hatalarını düzeltmelerine yardımcı olmak en büyük sahiplenmedir. Şunu da ifade edeyim biz İslam’ın değerinin yücelmesi için uğraşalım âlimlerimizin değil…
Sait ağabey risaledeki cifr ve gaybi haberler varmış, konusundaki görüşünüze bir şey yazmıyorum. Yalnızca şunu diyorum bu mesele öyle sizin gördüğünüz gibi basit ona buna bırakalım. Şahsi tarzında bir mesele değildir. Bu konuyu itikadi ve ameli sahalarda araştırmanızı bir kardeşiniz olarak tavsiye ediyorum
Bu yazdıklarımızın bir tartışma olarak değil bir murakabe olarak okunmasını diler ve dileğe hizmet etmesini isterim… Hatalarımız varsa söylemeniz bizi yenileyecektir. Ve İslami sahadaki çalışmamalarımızda yardımcı olacaktır. Her dem hataya müsait bir beşer olarak hatalarımız varsa düzeltmenizi ve gerekli eleştirileri yapmanızı isteriz yok ise vermiş olduğunuz zümer süresi ayetini uygulayalım.
Selametle …
 
Selahattin Baybars 17-09-2011, 17:33:45
Saidi Nursi çok çileler çekmiş, rus harbinde esir düşmüş, bazı kerametler olmuş başkaca zehirlenmemiş vs.. diyorlar mesele bu değilki, mesele Tevhid/Şirk meselesidir; kaldı ki cihad etmeyen, belki zehirlenmeyen bir çok peygamber vardır.

Mesala Hz İsa cihad etmemiştir.

Ve "BEN MÜSLÜMANIM" diyen peygamberlerin mesleği tevhiddir. Bizde müslümanız diyorsak mesleğimiz tevhid olmalıdır. Tevhidede Allaha imanada Mehmed Maksut abimiz yeterince değinmiş.
 
fatma 16-09-2011, 23:10:50
Sn. yazara bu hassasiyetinden ve uzun açıklamalarından dolayı teşekkür ve takdirlerimizi sunarız.

Sn.Nurcu arkadaşlar: bugün okuduğum bir haberden vereceğim bir pasajı değerlendirmenizi ve siyasete düşman olduğunu iddia ettiğiniz şahsın eserlerinin, düşmanları tarafından övgüyle tavsiyesini lütfen uzun uzun düşününüz...

Alıntı:
"Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, "İman tarihimizin en zor zamanlarında Risale-i Nur müsbet ilimlerin ilahî Kanunların bir parçası olduğunu anlatarak akıl ile vahy arasına gerilen perdeleri kaldırmıştır." dedi."

"Modern zamanlarda iman hakikatlerini anlatmak ve insanın anlayabileceği bir dil ve üslup ile anlaşılabilir kılmak güçleşmiştir. Kur'ân'ın ayetlerini Kâinatın ayetleri ile yoğurmalı din ile müsbet ilimi telif etmek başka bir ifade ile müsbet ilim dediğimiz şeyler ilahî Kanunların bir parçası olduğunu anlatmak, akıl ile vahy arasına gerilen perdeleri kaldırmak herkesin kârı değildir. İşte İman tarihimizin en zor zamanlarında Risale-i Nur bunu gerçekleştirmiştir. Hem de milletimizin bir değeri olarak ortaya çıkmıştır."
............................................

Bu eserlerin yazarı olan Said Nursi nin , kendisinin şiddetle uzak durduğu ve hayatı pahasına düşman tuttuğu, talebelerini de men ettiği sistem, bugün imana mı geldi?

İmana gelmediyse bu tavsiyeler ne hikmettir?
(Yoksa ikinci müceddid Mehmet Görmez'mi?)

İmana geldiyse siz neden sistemden ve siyasetten hala uzak duruyorsunuz?

 
MÜELLİF 16-09-2011, 21:20:45
SAİD KARDEŞ. gereksiz tartışmalardan Allaha sıgınıyorum. ayrıca sonra vaktimiz olursa yorumunuza bir şeyler yazarım. SELAMETLE KALINIZ
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:17:22
DİPNOTLAR

Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin
Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.

Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur
ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir; Bediüzzaman Said Nursî (Bundan sonra bu kitabı Tarihçei
Hayat şeklinde göstereceğiz), 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar.
Tarihçe-i Hayat, 277, Kastamonu Hayatı/Âhiret Kardeşlerime Mühim Bir İhtar.
Tarihçe-i Hayat, 312, Kastamonu Hayatı/Bir cüz'î hadise münasebetiyle İnebolu’ya yazılan ve o gibi çirkin
hadiseleri köküyle kesen bir mektubun suretidir.

Kastamonu Lâhikası, 47, Yirmiyedinci Mektubdan/Ahmed Nazif’in bir fıkrasıdır.
Kastamonu Lâhikası, 144, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
İşârâtü’l-İ’caz, 333, Birkaç Defa Beraet Kazanan Risale-i Nur’un Birkaç Vilâyette Haksız Müsaderesine Dâir,
Nur’un Yüksek Bir Talebesinin Mahkemesindeki Müdafaasından Bir Parçadır.

Tarihçe-i Hayat, 381, Denizli Hayatı/Bediüzzaman Said Nursî’nin Denizli Mahkemesinde Yaptığı Müdafaadan
Bazı Kısımlar; 535, Afyon Hayatı/Bediüzzaman Said Nursî’nin Afyon Mahkemesi/Büyük Müdafaatından
Parçalar/Altıncı Esas; Şuâlar, 241, Onikinci Şua/Denizli Mahkemesi Müdâfaatından; Siracü’n-Nûr, 188, Denizli
Müdâfası/En mühim parça budur. Bir cum'a gününün, birkaç saatinin mahsülüdür/Altıncı Esas.

Tarihçe-i Hayat, 651, Din Düşmanları ve Ehl-i Dalâlet Tarafından Nur Talebelerine Yapılan Son Taarruzlara
Mukabil, Üniversite Nur Talebelerinin Tedâfüî Bir Tarzla Âcizâne Bir Müdâfaası Olarak Nur Kardaşlarımıza Arz
Ediyoruz.

Müdâfaalar, 104, Denizli Müdâfâsı/Efendiler, Hâkimler.
Tarihçe-i Hayat, 666, Risale-i Nur ve Hariç Memleketler.
Tarihçe-i Hayat, 666, Risale-i Nur ve Hariç Memleketler.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 167, Onsekizinci Lem'a.
Emirdağ Lâhikası I, 91, Yirmiyedinci Mektuptan/Muhterem, Sevgili, Mübarek Kardeşlerim!/Milâs ve havalisi
Risale-i Nur Talebeleri namına duanıza muhtaç Halil İbrahim (R.H.).

Emirdağ Lâhikası I, 164, Yirmiyedinci Mektuptan/Bu günlerde rahatsızlık için "Evrad-ı Bahaiye"yi ezber değil,
kitaba bakarak okudum.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 178-179, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin -kendinden sekizyüz sene sonra- gayb
âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'aniyedir.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 181-182, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin, Fıkrasiyle Kerametkârane Verdiği Haber-i
Gaybinin Tetimmesidir.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 184-185, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin, Fıkrasiyle Kerametkârane Verdiği Haber-i
Gaybinin Tetimmesidir/Said Kendi Söylüyor.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 188-189, Sekizinci Lem'a/Risale-i Nur Şakirdlerinin Bir Fıkrasıdır.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 204, Sekizinci Lem'a/Kerâmet-i Gaybiye-i Gavsiye’nin Bir Tetimmesidir.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 9, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Aziz, Sıddık Kardeşlerim.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 163, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 75, Birinci Şua/İki Acib Suale Karşı Def'aten Hatıra Gelen Garib Cevaptır/İkinci Bir
İhtar.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 106, Birinci Şua/Yirmidokuzuncu Ayet.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 168-169, Onsekizinci Lem'a.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 138, Sekizinci Şua/Altıncı Remz.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 145, Sekizinci Şua/Sekizinci Remz/İkinci Sual/Üçüncüsü.
Siracü’n-Nûr, 251, Hasan Feyzi’nin Mersiyesi.
Şuâlar, 589, Sekizinci Şua/Yedinci Remz.
Rehberler, 261, İhlâs Risalesi/Üçüncü Düsturunuz.
Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Sadakatta Meşhur Olan Barlalı Süleyman’ın
Vazife-i Sadakatını Tamamiyle Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır.
Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 102; Şuâlar, 564, Birinci Şua/Yirmialtıncı Âyet.
Rehberler, 141, Gençlik Rehberi/Risale-i Nur Nedir? Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri adına, Risale-i Nur hakkında görüşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği bir konferanstır.
Müdâfaalar, 300, Afyon Müdâfâsı/Zübeyir’in Müdafaasıdır.
Müdâfaalar, 347, Afyon Müdâfâsı/Afyon Mahkemesi Kararnâmesinden/Sanıklardan Bilahere Yakalanmış
Şuâlar, 534-535, Birinci Şua/İki Acip Suale Cevaplar/İşârât-ı Kur'aniye Hakkında Lahika; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî
Sözler, 178; Tılsımlar Mecmûası, 29, Onaltıncı Söz/Birinci Şua/Üçüncüsü;

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 15-16, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Şamlı Hâfız Tevfik.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 180, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin -kendinden sekizyüz sene sonra- gayb âşinâ
gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'aniyedir/Beşinci Vecih.

Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 187, Sekizinci Lem'a/Şu Keramet-i Gavsiye Münasebetiyle Üç Nokta Beyan
Edilecek/Üçüncü Nokta
Rehberler, 261; Lem'alar, 162, Yirminci Lem'a/İhlâs Hakkında/Üçüncü Düsturunuz;
Mektubat, 54, Onbeşinci Mektub/Dördüncü Suâlinizin Meâli.
Mektubat, 6. Birinci Mektub/Dördüncü Tabaka-i Hayat.
Zümer, 39/62.
Bakara, 2/107.
Âl-i İmrân, 3/189.
Tevbe, 9/116.
Şuâlar, 223; Âsâ-yı Mûsa, 69, Meyve Risalesi/Onbirinci Mesele.
Zümer suresi 3
Zümer suresi 43
Zümer suresi 44
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:15:24
10. bölüm
Ölüler tasarruf edebilir mi?

Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-ı A’zam, "ol" der "olur" dairesinin kutbu (...)1404 Hazret-i Mevlânâ (K.S.) Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi, Şâh-ı Geylânî’nin (K.S.) ba’delmemat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ’nın (K.S.) tasarrufu cây-ı kabûl göremedi. Şâh-ı Nakşibend’le (K.S.) İmam-ı Rabbâninin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: Mevlânâ Hâlid (K.S.) senin evladındır, kabûl et. Şâh-ı Geylanî (K.S.) onların iltimasını kabûl ederek Mevlânâ Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra birden Mevlânâ Hâlid (K.S.) parlamış… Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufları ehl-i velâyetce kabûl edilen üç evliya-yı azîmenin en âzamı o Hazret-i Gavs-ı Geylânî’dir. mematında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velâyet Hazret-i Ali (R.A.) o mûcizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (K.S.) o hârika keramet-i gaybiyesiyle sizlere, bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârâne teselli verip hizmetimizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlasa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. (Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. ruhânîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i mesâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl Hattâ Seyyid-üş-şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş.

bir kaç ayet:
Şüphesiz ki; işleri evirip çevirmede, yönetmede, âlemlere tasarrufta yüce Allah’ın hiçbir şeriki (ortağı) yoktur. O, şöyle buyurur: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin yöneticisidir." "Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı vardır." "Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye kadirdir." "Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Yaşatan, öldüren odur. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır." "Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) onundur. O, bir çocuk edinmemiştir,

Bir gün bir duâda, "Ya Rabbî! Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azraîl hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhafaza eyle" meâlindeki duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail nâmını zikrettiğim vakit gayet tatlı ve tesellidâr ve sevimli bir hâlet hissettim.

"Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz."

Yoksa Allah'tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: "Ya onlar, hiç bir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?" De ki: "Şefaatin tümü Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz."

- Şüphesiz, sana Biz Kitab'ı insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete ererse, bu kendi lehinedir; kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.( zümer süresi 41)

rabbim yazdıklarım senin dinini anlatmaya yöneliktir. sen hidayetlere ve bilinçlenmelere vesile kıl... AMİN

 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:09:50
9. bölüm
Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hîzan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya
görür:Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Saik, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir: "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân-ı İzam hazarâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır. Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için büyük bir şevk uyandırır. O rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Saik, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevab vermiştir.25 Bu rü'yalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rü'ya-yı sâdıkadır. Çünkü, Hadisçe sabittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rü'yada şeytan o rü'yaya karışamıyor. Bu rü'ya-yı sâdıkadan her biri, gerçi rü'yadır, delil ve hüccet olamaz, fakat her birinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle Radıyallahu Anh’a emrediyor:
"Çık hutbe oku" Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: "Bu söylediğim hakikatların: Birincisi: Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Ebu Bekir-is-Sıddîk izahatı "Yirmidokuzuncu Söz"dedir..."

İkincisi: Risale-i Nur’un şâkirdlerinden Osman Nûri diyor ki: Rü'yamda, Şemâil-i Şerife muvafık, nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.

Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rü'yada ona diyorlar ki: "Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş." O da koşarak gidip, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı çok nuranî ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.

Dördüncüsü: Risale-i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rü'yasında ona diyorlar ki:
Risale-i Nur şâkirdleri îmansız ölmezler, kabre îmanla girerler. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zata rü'yada (ona) deniliyor ki: "RESAİL-İN-NUR ŞAKİRDLERİ, İMAN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ VEFAT ETMEZLER."
Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik.

İlmi tedrisen almayan ya da alamayan, fakat buna rağmen ilim adına çok büyük iddialarda bulunan kişinin artık başvuracağı tek yol kalmıştır: Kesbî olamadığına göre, ilminin vehbî olduğunu iddia etmek... Tarihçe-i Hayat’ta Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Saik Nursî’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla ilm-i Kur'an’ın öğretileceğini müjdelediği iddia edilmiştir. Saik Nursî, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, Kur'an ilmi öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. İslâm, ilim edinme yollarını, bilgi kaynaklarını göstermiştir. Saik Nursî bununla da kalmamış, hüccet teşkil etmeyen bu rüyaları, Nur Risaleleri’nin makbuliyeti (?) ve Hz. Peygamber’in bu risalelerden rızası (?) gibi büyük iddialarının da delili olarak göstermiştir. Onun bu iddiaları tıpkı, samandan bir temelin üzerine sağlam bir ev inşa ettiğini ileri süren birinin iddiasına benzemektedir.

RİSALE-İ NUR, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle
yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisaniyle yazılmış bir eserdir. Bu hakikatlardan anladım ki, Risale-i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır. Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. "Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um."

Benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz (...) bulunan bir adam, (...) Risale-i Nur’a sahip değildir. ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi mu’cize-i mâneviyyesi olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki; bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile te'min ediyorum ki: Eski Said’in (R.A.) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyle, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum, ve o bir günde altı saatlik risale olan "Otuzuncu Söz"ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkezâ...


...mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm…
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:08:54
8. bölüm
Said Nursî ve Nur Risaleleri hakkında verilen bunca haberin (!) yanı sıra daha başka haberler de (!) vardır. Bunların en yoğun olanı "Keramet-i Gavsiye" adıyla takdim edilen Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin haberleridir. Bu kez, Şeyh Geylânî sadece Saik Nursî’ye işaret etmekle yetinmez, onun talebelerine de işaret eder! İmam Gazalî, Bahauddin Nakşibend, Ahmed-i Farukî ve Osman-ı Halidî de Saik Nursî’yi haber veren, ona işaret eden zevattandır!...

... Risale-i Nur mev'id-i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde-i Haydarî (R.A.) ve
beşaret ve teavün-ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye-i Gazalî (K.S.) ve ihbar-ı Fârukî (K.S.)
dir. "Evrad-ı Bahaiye"de bir sahifede ve uzun altı buçuk satırında, ondokuz def'a
"nur nur nur" kelimeleri... Kat'î kanaatım geldi ki "Şâh-ı Nakşibend", "Gavs-ı A’zam"
gibi Risale-i Nuru ve kudsî hizmetini keşfen müşahede edip tahsinkârane haber
vererek ona işaret ediyorlar. Şeyh-i Geylânî kasidesinde "teîşu saîden" ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. (...) Aynı satırın başında "ve kün kādiriyyu’l-vakti" fıkrasiyle o müridine diyor ki: "Vaktin Abdülkâdiriîsi ol." Bu "kādirî" kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmi beşeder. Üstadımızın lâkabı "Nursî" olduğu cihetle, "Nursî"nin makam-ı ebcedîsini üçyüz yirmi altı ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin mânasında "elf"e remzeder. Demekbin üçyüz yirmi beşte Şeyh-i Geylânî’ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylânî tarzındahakikat-ı Kur'aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak, hakikaten üstadımız bin üçyüzyirmialtı senesinde mücahede-i mâneviyeye atılmıştır.Onun iki ismi var: "Saik", "Bediüzzaman." Bu iki ismin mecmuunun makam-ıebcedîsi "Ez-zaman"daki şeddesayılmazsa üçyüz yirmi dokuz ediyor. İki "dal" birsayılsa üçyüz yirmi beş, aynen "kün kādiriyyu’l-vakti" deki muhatab o olmasına işaretediyor, belki delâlet ediyor. "ene limürîdî" fıkrasında "mürîdî" "Molla Saik" kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i Sarfiyece "elfün" okunur. Elfin ise, bindir.
Demek bin ikiyüz doksan dörtte dünyaya gelecek bir müridi, bu "muridî" lâfzında
muraddır. Çünkü "limurîdî" de lâm sayılsa ikiyüz doksan dört eder ki, bir tek fark ile
Saidin tarih-i velâdetine tevafuk eder. (...) Şu zamanda dellâl-ı Kur'an ve hâdim-i Fürkan olan o zatın iki ismi ve iki lâkabı var. "Elkürdî" lâkabı ile "Molla Saik" ismi, "ene limürîdî" fıkrasında zâhir görünüyor. "Nursî" lâkabiyle "Bediüzzaman Saik" ismi "kün kādiriyyu’l-vakti" fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulûsi Beye "lillâhi muhlisan teîşu saîden sâdıkan bimuhabbeti" fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine de işaretler var. "feyâ münşiden nazmî fekulhu ve lâ tehaf" fıkrasının meâl-i gaybîsi şudur ki: "yâ müellifu risâleti’n-nûri câhid bihâ fekul ve lâ tehaf" yâni: "Yâ Risalet-ün-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma. Bin üçyüz otuz ikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!" Filhakika Saik Hazret-i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr-ı Kur'âniyeyi neşretmiş.

"vekün kādiriyyu’l-vakti lillâhi muhlisan 􀂿 teîşu saîden sâdıkan bimuhabbetî"
İlm-i Cifirle Mânası: "Ey Saik! Sen, zamanın Abdülkadiri ol, ihlâs-ı tâmmı kazan, fakrinle beraber maişetini düşünme, nâsdan minnet alma, ismin "Saik" olduğu gibi maişette de mes'ud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş." Evet, Lillâhilhamd, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku bulmuştur. (...) "ene limürîdî hâfızan mâ yehâfuhu 􀂿 ve ahrusuhu fî külli şerrin ve fitnetin"

İlm-i Cifirle Mânası: "On dördüncü asırda "El-Kürdî" lâkabiyle yâdedilen Molla Saik, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım." Evet Hürriyetten yirmi-otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir surette Gavs’ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur."mürîdî izâ mâ kâne şarkan ve mağriben 􀂿 eğishu izâ mâ sârifî eyyi beldetin"İlm-i Cifirle Mânası:"O Gavs’ın müridi olan Saik-ül-Kürdî, Rusya’da esaretle Asyanın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid'anın eliyle Asyanın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeye mecbu olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdad etmişim ve istimdadına yetişmişim." Evet Hazret-i Gavs’ın müridi ünvaniyle Saik (R.A.), üç sene esaretle Asyanın şark-ı şimâlîsinde mehâlik içinde mahfuz kalıp, üç-dört aylık mesafeyi firar suretiyle kat' ederek çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfuz kalmıştır. "feyâ münşiden nazmî fekulhu ve lâ tehaf 􀂿 feinneke mahrûsun biayni’linâyeti" İlm-i Cifirle Mânası:"Bediüzzaman Molla Saik" namiyle yâdolunan ve evrad-ı muntazamasınıokuyan müridine der ki: "Benim nazmımı, yâni meslek ve meşrebimi vemücâhedatımı gösteren makalâtımı söyle; yâni nazmımdan murad, senin risalelerinve Sözlerin ve Mektubatındır. Bin üçyüz otuz ikide o Sözler ile mücadeleye başla. Sen inayet-i İlâhiyyenin hıfzındasın."Evet, "münşiden" İlm-i Cifirle "Molla Said"i gösterdiği gibi "nazmî" ile Risaletün-Nuru gösterir. Ve "zâ" ile hem Mektubat’ı hem "mî" "kelimâtu saîdi’l-kürdî" gösterir."Kelimat" Sözler demektir."fekulhu ve lâ tehaf" bin üçyüz otuz ikiyi gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte "İşârat-ül-İ’caz Tefsiri"nin neşriyle mücahedeye başlamış. "tevessel binâ fî külli hevlin ve şiddetin 􀂿 eğîsuke fi’l-eşyâi bihimmetî" İlm-i Cifirle mânası: "Yâ Saik!.. Ahirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşaallah, senin her şeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar... yâni, bin ikiyüz doksan dörtten, tâ, bin üçyüz kırkbeş, belki altmış dörde, daha ziyade bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim." Nurun fevkalâde has şâkirdleri, "Sikke-i Gaybiye" müştemilâtiyle, o evliyayı meşhûreden, kırk günde bir def'a ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî’ninsarih ihbarı ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Isparta’nın meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dava edip, fakat iki iltibas içinde bu bîçâre, ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyade hisse vermişler. On senedenberi kanaatlarını tâdile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlarında ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektup’taki iki ehl-i kalb çobanın macerası gibi, hak bir hakikatı görmüşler, fakat tâbire muhtaçtır. O hakikat da şudur: Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zâtın (Hz. Mehdî’nin) üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan îman-ı tahkikîyi neşr ve ehl-i îmanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmiha Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, gelecek o zâtın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatdan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek. O zâtın ikinci vazifesi, Şeriat’ı icra ve tatbik etmektir…

Madem Hz. Ali (R.A.) "ene medînetu’l-‘ilmi ve ‘aliyyun bâbuhâ" hadisine mazhardır. Hem madem Şah-ı Velayet ünvanını alarak harika kerametlerini göstermiştir. Hem ahir zamanda gelen hadiselere karşı Kur'an ve Al-i Beyt cihetinde herkesten ziyade alâkadardır. Hem madem esrarlı Kaside-i Er cüziyede ve meşhur Kaside-i Celcelûtiyesinde vâkıat-ı istikbaliyeden haber veriyor. Ve "esrar-ı gaybiyeyi benden sorunuz" diye iddia ederek kısmen davasını ihbarat-i sadıka-i gaybiye ile isbat etmiştir.

İmam-ı Ali (R.A.) Kaside-i Celcelûtiyesinde sarahat derecesinde Risale-in-Nur’a bakmış ve ona işaret ederek demiş… Hazret-i Ali (R.A.) Ercüze’sinde ve Gavs-ı A’zam (R.A.) Kasidesinde Resaili’n- Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit Hz. Ali (R.A.) İbn-i Ebu Talib Keramullahü vechehü ihbarat-ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale-i Nur şakirdlerine bilhassa baktığına müteaddit emareler var. O da Gavs-ı Geylani gibi Risale-i Nur’un makbuliyetini imza ediyor ve alkışlıyor. İmam-ı Ali (R.A.) bir def'a "ekıd kevkebî" fıkrasiyle âhir zamanda Risale-i Nur’u dua ile Allahtan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduğundan, yalnız oniki Risalesine işaret ediyor. İkinci def'ada "tükādü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle daha sarih bir surette Risale-i Nur’u medih ve senâ ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözleri ve Mektupları ve Lem'aları remzen haber verir. Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) "tükādü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle Risale-i Nur’u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslariyle ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra Celcelutiyye Saik Nursî’ye Bedi’ demiş. Bundan daha güzel medh ve bundan daha a’lâ ve ezka bir vasıf mı olur. bilâperva hükmediyoruz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) hem Risale-i Nur’dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mâna-yı hakikî ve mecazî ile işârî ve remzî ve imai ve telvihi bir surette haber veriyor. Hazret-i Ali o mûcizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (K.S.) o hârika keramet-i gaybiyesiyle sizlere (Risâle-i Nur şakirtlerine), sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar.


 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:07:53
7. bölüm
13) Ben o dönemde olsaydım bu dönemde olsaydım ayrımı yok. İslami ilkeler ve tavırlar dönemlere göre değil Kurana ve tevhidi ilkelere göre belirlenir. Demokrasiyi, beşeri anayasaları, laikliği, bilmem kimin ilkelerini, egemenliği yeter söz milletindir diyerek egemenliği demokrasiye verenleri ben red ederdim bugün red ettiğim gibi. “Kesinlikle desteklemen gerekir diyorsun” bu konuda yanılıyorsunuz. Kesinlik için var mı bir ayet ki böyle sanki imanın bir umdesiymiş gibi başka seçenek görmüyorsunuz. Ama ben size araştırırsanız, red etmeniz için ayetler gönderebilirim… Peki, Demokrat Parti ne yaptı. Allah için söyleyin. Ben tarihçiyim ve kendimi abartmak gibi olmasın ama o dediğiniz tarihleri çok iyi biliyorum. ABD emperyalizminin nasıl Türkiye'ye girdini, Türkiye'nin nasıl batıya yönlendirildiğini, hangi paktlarda nelerin imzalandığını ve bu dönemde nelerin İslam'a aykırı olduğunu yazsam yazdığımın belki iki katı tutar ama baya baya uzattık. Eğer gerçekten doğruyu bulmak ve doğruda yol almak için varsa bir gayretiniz yardımcı olmam İslam’ı davetimizin bir gereğidir. Yok, eğer ben halimden memnunum derseniz ne yazarsak yazalım etki etmeyecektir. Rabbim yardımcınız olsun. Ve hakkıyla kuranı okuyup anlayıp yaşamayı nasip etsin…
“Allah aşkına bana söyler misin risale-i nurun ne gibi hatalarına vakıf olmuşsun? Kardeşlerim külliyatı alın okuyun lütfen eleştiri yaparken lütfen eleştireceğiniz konulara önce vakıf olun” bunu bir soru olarak sizden alıyor ve cevaplıyorum. Fakat şunu da hatırlatayım ki bir şeyin yanlış olduğunu bilmek için önce doğruyu bilmek lazımdır. İşte problem burada. Ben ne kadar size yazsam da siz onları hata olarak değerlendirmeyeceksiniz. Çünkü hataların hata olduğunu gösterecek ölçünüz farklı. Yani Furkan’ınız farklı... Yine de birkaç şey delilleriyle birlikte yazayım: Keşke vaktim olsaydı size nerelerinin yanlış olduğunu açıklayabilseydim. İzahını ayetlerle ispatlayabilseydim. Sizden isteğim risaleyi nur hatasızdır gözlüğünüzü çıkarmanızdır. Ve dediğim tavsiyeler ışığında meseleye bakmanızdır. O zaman yanlışlıkları göreceksiniz. Daha toplu ve çok yazabilirdim. Ama bu kadarın kafi geldiğini düşünmekteyim. Ayrıca risalede siyer noktasında da ve bazı uydurma hadislerinde olduğunu söyleyeyim. Hiç bunlara girmeyeyim. Kalın sağlıcakla. Allah zihin açıklığı versin kardeş. Rabbim anlayabilmeyi lütfetsin. SELAMETLE… birkaç hatayla başlayalım:

Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde Evet o
zat (Saik Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır … alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.12
Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur
müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.

... işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki: "Risale-i Nur dâiresi içine
girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete
gidecekler." diye müjde verirler. Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor. Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.

... kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali’nin (R.A.) üç ihbarı ve keramet-i
gaybiye-i Gavs-ı Âzam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşareti ve Kur'an-ı
Mu’ciz-ül-Beyan’ın kuvvetli işaretle o hâlis şâkirdler ehl-i saadet ve ashab-ı Cennet
olacaklarına müjdesi pek kat'î isbat ederler. İşârât-ı Kur'aniye’nin, yirmialtıncı âyetinin fefi’l-cenneti hâlidîne sırrıyle,"Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir" tebşîratının...

Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmana tecavüz eder. Evet muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyade, RİSALE-İ NURUN muhâkemesidir. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyanın semavî ve kudsî hakaikının tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur'ana âittir. Şu halde, muhakeme de Kur'anın muhakemesidir. Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'an’a bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli
ipleri çözsün.
Risale-i Nur, Kur'ân’ın malıdır. Kur'ân-ı Hakîm’den süzülmüştür. Kur'an ise, Arşı Ferşle bağlayan bir zincir-i nûranidir... Kimin haddi var ki ona el uzatsın. Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur'aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur. Bütün beşeriyet, Kur'âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır. Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat'i bir hükmüdür. (...) Nasıl Kur'an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir. "evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur"

 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:06:06
6. bölüm
10) Yorumlara yaptığınız yazı ya gelince siz risaleye tefsir diye bakarsanız adamlar sormamız mı tefsirse niye tüm ayetler alınmamış. Ve tefsirse tefsir niye ayetlere aykırı… Bu soruyu önemsemekle birlikte makul karşılıyorum. Kurtlar vadisi için yaşadığı olayı paylaşan Fatma bacımız değil Selahattin Baybars adlı kardeşimizdir. Ayrıca dini filmler dışındaki filimler niçin yasak olsun. Mesela birisi çıkıp “Güneşi Gördüm, Azadıya Wenda, Umut” filmini izlese siz buna yasak mı diyeceksiniz. Allahın yasaklamadığı bir hususta bazı isteklerde bulunanlara, bu dini değil deyip onları sınırlandırmanız ne kadar doğru. Bunu kitaplar içinde düşünelim. Gazeteler için de düşünelim. Çoğu kere risale dışında ve belirlenmiş kitaplar dışında kitaplar okuyan, gazeteler takip eden kişilere nasıl bakıldığını biliyorum ve bizzat şahidiyim. Kendi içinde farklı seslerin nasıl karşılandığını da biliyorum. Soruyorum size dini filimlerin dışındaki filimler neden yasaktır. Bu yasaklar konulunca hangi ayetler ve hadislerle deliller getiriliyor. Buna yasak demek insanın özgür iradesine ve haklarına engel koymak olmaz mı?
11) Kardeş yurtdışında bulunuyorsunuz. Rabbim yardımcınız olsun. Bakın Kuran ve risale diyorsunuz. Her şeyde Kuran ve risale deyiminiz var. Sanki Kuran’ı tek söyleseniz bir şeyler eksik kalıyor gibi bir ittiba var. Birçok insanın namaz kılması yetiyor mu? Veya şöyle diyelim tevhid olmadan, tağutlar inkâr edilmeden ve kılınan ameller ne kadar makbul ve sağlıklı. Bugün yüzde doksan dokuzu Müslüman diye nitelenen Türkiye'de namazın fonksiyonu nerde? Çoğunluğa kapılmak ve çoğunluğun gölgesini hakikat zan etmek çok yanlış kardeş. Desem ki kardeş namazı Kuran’ın ve Nebevi sünnetin ekseninde hiç inceledin mi. Nasıl bir namaz kılmışlar ve bugün sizin milyonlar diye nitelendirdiğiniz namaz nasıl. Şunu söylüyor şekiller benzese de amaç ve içerik işlev çok farklı. Bunu tevhid çizgisinde Kuranı okunca anlayacaksın. Şimdi bunu dediğim için kim bilir beni nasıl tanımlayacaksın.
12) “risale-i nuru bizim ayetlerde göremediğimiz o güzellikleri bize gösteriyor” bu ifade ne kadar doğru arkadaş. Allah apaçık güzellikleri bize ifade etmişken niye bunu bazı kitapların içine gizliyorsunuz. Allah kendi kitabıyla göremeyeceğimiz güzellikleri niye veriyor. Şöyle düşünelim acaba kuran eksik mi ki bunu diyorsunuz. Kardeş yazdıklarınızda hep şu çıkıyor: Kuran risaleye muhtaç. Risale olmadan kuran anlaşılmıyor. Peki, risalenin ömrü yüzyıllık olsun. Ondan öncekiler ne olacak. Bu güzellikleri göremeyecek mi. Birde soruyorum hangi güzellikleridir. Verilen örnekler mi. Çiçekler, böcekler mi? Ben yurt dışında veya içinde kalsaydım ve çevremde Allaha inanmayanlar olsaydı kurandan başka bir kitaba ihtiyaç duymazdım. Çünkü bu bize yetiyor. Yeter ki siz Kuran hakkında gerekli bilgiye sahip olun ve bunu muhatabınızın durumuna göre anlatın. Kuranın bilgisine gerekli düzeyde sahip olmayanlar başka şeylerle anlatıyor. Allahın varlığını ispatladınız ve adama bunu ispatlandırdınız. Ya sonrası… İnanmak yetiyor mu? Sahabe başka kitaplara ihtiyaç duymuş mudur? Tefsirleri küçük görme, gereksiz görme anlaşılmasın. Veya şöyle diyelim Allah Resulü Allah’ı anlatırken nereden beslenmiştir. Ve nasıl bir Allah anlatmıştır.
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:05:04
5. bölüm
7) Ben Kuran’ı Arapça okumayı boş ve kuru bir okuma olarak değil Kuran’ın istediği okuma olmadığını vurguluyorum. Kuran’ı anlamadan okumak, okumak mıdır sizce? Allah’ın istediği okuma tarzı bumudur. Bilgisayar yükle o zaman o da okuyacaktır. Kuranı öncelikle tecvitli okumak gerekir diyorsunuz nerde yazıyor hangi ayette geçiyor. Öncelik Kuran’ı tecvitli okumakta, yedi kıraat üzere bitirmekte, hatmetmekte değil anlamaktadır. Tecvitle okumayı Allah mı farz kılıyor. Bu şu anlama gelmemelidir. Tecvitli okumak, kıraatli okumak boştur gereksizdir. Ben diyorum ki asıl olan bunlar değildir. Asıl olan anlamak ve yaşamaktır. Bunlar olmadıktan sonra Kuran amacına hizmet etmeyecektir. Ve bugün insanların çoğu böyle yanlış okumayla ve algıyla kandırılıyor. Kuran ilimlerini sistematikleştirmek adına bugün Kuranı anlaşılmaz derecede zorlaştıran bir medrese ve geleneğin etkisinden dolayı insanlar Kuran’dan koparıldı. Bazıları Kuranı tekellerine almak için çeşitli ilimleri Kuran’ın olmazsa olmazı kıldı. Siz bile tecvidi önemsiyorsunuz yazınızda. Keşke tecvitten önce tevhidi anlamayı önemsemiş olsaydınız… Bu konuda bir an önce uyanmak lazım. Sizler Kuranı böyle okuyorsunuz. Çünkü ben bu camianın içerisinde bulunmuş ve bulunanları tanıyan biriyim. Eğer gerçekten yapınız veya bu hataları yapan herhangi biri Kuran’ı meramına uygun okusaydı; neyin imanın esasları, neyin öncelenmesi gerektiğini ve yukarıdaki ayetlerin günümüzdeki yerlerinin ne olması gerektiğini bilecektiniz. Sadece okumak. Veya bir din kitabını okuyup haneye sevap yüklemek için okumak. Günceleştirmeden okumak, kimseye zara vermeden kimsenin tavuğunu ürkütmeden okumak okumak değildir. Böyle bir okumayla Kuranı ve bu denilenleri anlayamazsınız. Korkum bu ve bende bundan dolayı yazıyorum… Bilmeden değil bilerek yazıyorum. Kardeş… Hemen eleştireni bilmemekle değerlendirmek yanlış. O zaman eleştirenler bilmiyor eleştirenler biliyor öyle mi. Eminim eleştirenler sizi sizden daha iyi biliyor. Sizi derken yapıyı kast ediyorum.
8) Cemaate gitme teklifinize bende desem ki sizde tavsiye ettiklerimi yapın ve sizleri aydınlatacak bir yerleri adres göstersem gider misiniz? Amacınız gerçekten doğruyu bulmak ve bu doğruyla yol almaksa buyurun karşılıklı kabul edelim. Ben sizin mensup olduğunuz cemaate gideyim sizde benim size tavsiye edeceğim şeyleri araştırın. Bana söz hakkı vermeleri ve kovulmama şartımı da sunsam kızmasın değil mi kardeş!
9) “hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.” Bu sözü sloganlaştırmışsınız. Ama gerçekten hakikati barındıran bir ifade. Fakat bilinç ve bilgiden yoksun oldu mu değil kâinata meydan okuma, öğrenci olduğunuzu tahmin ederek, bir hocaya bile bir şey diyemezsiniz. Hem niye kâinata meydan okuyalım meydan okumamız gerekenleri peygamberlerin şahsında Allah bizlere söylemiştir. Size şöyle birkaç soru sorsam: Bu hakiki iman nedir, nasıl olur ve elde edilir? Ve hakiki imanı elde ettikten sonra sizce günümüzde neye meydan okumalıyız. Bunu örneklerle izah ederseniz duacı olurum size. Günümüzün müşrikleri kim, putları ne, kırılması gerekenler nelerdir? Camialarınız sloganlaştırdığı üç amacı nasıl izah ediyorsunuz nebevi sünnet ekseninde.
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:04:19
4. bölüm
5) Her hareket kendini kalabalıklara ifade etmek için çoğu kere lider miti oluştur. En onulmadık kahramanlıkları, doğaüstü yetenekleri ve hasletleri o lidere yükleyerek onu kutsallaştırır vaziyette halka sunar. Maalesef bu durum tüm genel liderlerde var. İslam’ın peygamberi bile kendisini mitleştirmemeleri için uyarılar yaparken maalesef halk tarafından ve çoğu cemaatlerinde desteğiyle bu akıbete uğradı. Oysaki hastalana, ağlayan, çözüm arayan, bilmeyince soran danışan biriydi. Ayette o içinizden biridir fark Sadece bana vahyedilmektedir… Saik Nursininde aşırı derecede abartılarak mitleştirildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Küçüklüğünden vefatına kadar her şeyi adeta olağanüstü görülüyor. Hemen diyeceksiniz bunu talebeleri yapıyor bunda Saik Nursinin suçu ne. Kendisi bizzat bu duruma göz yummuş ve mitin oluşturulmasına yönelik ifadelerde bulunmuştur. Habil Kardeş, kaç defa zehirletildiği konusunda 24 defa diye biliyorum. Bunun abartıldığını ve kutsallığına kutsallık katmak için birileri tarafından söylendiğini söylüyorum. Amaç Saik Nursiyi ortadan kaldırmaksa ya zehir bir defa etki etmez dozunu artırırsın. 24 defa mı tutmaz. Bunu yapan insanlar çok mu salak. Hemen kızacaksın sende mi onun öldürülmesini istiyorsun. Amacım bu değil bu mitosun sebeplerini sorgulamak… Van kalesinden düşünce hiçbir şey olmamış. Bir başka kutsama söylemi. İnsan Van kalesinden bakınca başı dönüyor. Nasıl oluyor da düşünce burnu dahi kanamıyor… Mirza bey çocuklarına haram lokma yedirmemek için koyunlarını otlatırken koyunların başka tarlalarda ot yememesi için ağızlarını bağladığı bir başka kahramanlaştırma söylemi… Yaw koyunlar saatlerce yürüyor. Nasıl nefes alıyorlar anlamıyorum... Saik Nursinin doğumundan önce ve çocukluk dönemlerindeki harikulade hissiyatlar… Her şeyi bildiği söylemi… Çocukken bile herkesle tartışıp ilimle yendiği söylemi… Kuranı bir günde ezberleyip hıfzettiği söylemi… Diğer öğrencilerin 10 yılda öğrendiği ilm-i tedrisatı Saik Nursinin üç ayda bitirdiği… Hz peygamberin, Hz Ebubekirin, Hz Ömer’in, Hz Osman’ın, Hz Ali’nin ve hatta Kuran'ın çeşitli yollarla Saik Nursiyi ve risaleleri işaret ettiği… Uzatıp gidebilirim. Yani peygamber bile beni Yahudi ve Hıristiyanların övdüğü gibi övmeyin derken tüm bu yapılanları bir şahsiyet adına yapmak neyin nesi… Bakın, inanın bu yazdıklarımı bir başka şahsiyet hakkında yapsaydım inanıyorum Habil kardeş bu tepkileri ve savunmayı yapmayacaktınız. Ama biz diyoruz kim olursa olsun herkes insandır ve eleştiriye tabidir. Kurana göre ve nebevi mücadeleye göre hata kimdeyse düzeltelim… Allah peygambere bile bir sınır belirlemiştir. Ve ona çok üstün olağan üstü yetenekler vermemiştir. Her insan hata edebilir; hatadan masun olan yalnızca yüce Allah’tır. İsmet ise, peygamberlere mahsustur. Kurban dışında hiçbir kitap da yanlıştan arî değildir. İslâmî tenkit düşüncesi; bunu pratiğine de yansıtmış, beşer mahsulü her kitabın sorgulanıp tenkit edilebileceğini binlerce eserden müteşekkil muazzam "Reddiye" edebiyatıyla ortaya koymuştur. Unutulmamalıdır ki, Müslüman’ın yıkamayacağı hiçbir tabu, hiçbir mitos olmamak gerekir.

6) “Bediüzzaman hür adamların, hür memleketinin ilahi kuruluş felsefesini, akılara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.” Kardeş bu cümlede kullandığın kavramlarda bile bazı sıkıntılar var. Mesela din adamı deyimi. İslam’ın ruhuna uygun değil. Din adamı deyimi ve mantığı Hrıstıyanlık öğretisinde var olan bir sınıftır.
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:03:23
3. bölüm
4) “Said Nursi inkılâba ve laikliğe aykırı hareket ediyor diye zindanlarda atılıyor diyorsunuz.” Laikliğin ve inkılâpların başlangıcı sayılabilecek Jöntürkler hareketi içinde niye bulundu. Laiklik hareketinin başlangıcını bunlar oluşturmuyor muydu? Hani Saik Nursi çok ileri görüşlüydü, gelecek hakkında bilgi veriyordu. Niye bunların ileride yaptıklarını veya yapacaklarını görmedi veya göremedi! Peki, inkılâpların takipçisi ve laikliği parti programında uygulayan ve bunu Türkiye'de pekiştiren Adnan Menderese niye destek veriyor. O parti laik değil miydi? İnkılâplara bağlı degilmiydi. Adı üstünde Demokrat Parti. Ve sloganı “yeter söz milletin.” “Egemenlik milletin.” Peki, ayetlerde ifade edilen “egemenliğin Allahın olduğunu bildiren ayetler neredeydi. Kaynağı Kuran olanın bunları es geçmesi düşünülebilir mi… Siz demokrasinin küfür olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorsunuzdur. Çünkü size anlatanlar Demokrasinin İslam'a yakın olduğunu ve İslam'ın demokrasiyle hiçbir sıkıntısının olmadığını kim bilir kaç defa söylemişlerdir. Bakın Demokrat partinin çıkardığı yasalara ve uyguladıklarına. Diyeceksin 27 yıllık tek parti diktatoryası dönemi bitti. Ezan Türkçeleştirildi. Müslümanlar biraz nefes aldı. Peki, ezanın Türkçeleştirilmesi, 27 yıllık tek parti zulmünün bitmesi, bilinçten yoksun Müslümanların nefes alması inkılâplara ve laikliğe zarar verdimi… Ezanı Arapça aslına dönüştürmekle adamları kahraman yapmak gerekiyorsa buyurun Kenan Evren’de din dersini müfredata koydu. Hadi onu da destekleyelim… Gerçi Fethullah Gülen bu yaptığı işten dolayı bu şahsın cenneti umabileceğine dair sözleri vardı… Ben tek parti dönemi doğrudur veya demokrat parti dönemi gelişmelerinin hepsine değil olayı okumanıza eleştir getiriyorum... Arkadaş, o dönem zindanlara atılan sadece bunlar değildi. Mevcut var olan, sistem kendisine muhalif olanların çoğunu tasfiye etmek için elinden geleni yapmıştır. Kürdistan’da yapmadığını bırakmamış, Dersimde, Ağrı Zilan’da, Süleyman Hilmi, Zaid Korkut, Saik Nursi kadar sol kesimden bir çok kişi aynı akıbete uğramış en büyük bedeli de Şeyh Saik ödemiştir. 48 arkadaşıyla birlikte fecrin ilk ışıklarında idam edilmiştir. Ve sistem kendi adamlarını bile yiyebilecek derecede merkeziydi. Yani devrim kendi evlatlarını yiyebilecek kadar zalimdi. Birçok kurtuluş savaşındaki komutan ve şahsiyetin başına da aynı şeyler geldi. Yani demek istediğim o ki Saik Nursinin yaşadığı zulümlerin tümü İslami çalışmalarından kaynaklanmıyor. Sistem karşısında hiçbir gücü istemiyordu. En gariban insanlar bile tehlikeli olarak görülüp keyfi olarak yargılanıyordu… Şapka kanunu muhalif kadınlar bile asılıyor. Saik Nursi inkılâbın ruhuna aykırı değildi. Laikliğe karşıda değildi. Sadece inkılâbın kısmi uygulamalarına karşıydı. Yani sistem onlara ve çalışmalarına karışmamış olsaydı belki de hiç ses çıkarmayacaktılar. Laikliğe ve inkılâba karşı çıksaydı bu iki unsurun merkezi olan meclise gitmez ve ben sizin meclisinizi tanımıyorum. İmanın esası olan “LA” bunu emrediyor derdi. Hadi gitti diyelim orada o konuşmayı mı yapar. Namaz kılmayanların meclisine katılmam falan. Ya arkadaş adamlar biz ilhamı gökten, vahiyden değil; akıldan alıyoruz deyip vahyi red edenlerin liderlerine, namazı kılmadığınız için teklifinizi reddediyorum diyorsunuz. Yani namaz kılsa laikliğin ve inkılâpların uygulayıcısı olan meclisin tekliflerini kabul edecek miydi? Peki, inkılâba ve laikliğe karşı çıkan biri nasıl olurda bu inkılâpların mimarı olan şâhısa İslam kahramanı, çalışmalarınızı kutlarım diye ifadeleri mektuplarında kullanır… Hele Şeyh Said’in yardım isteğine verdiği cevap hala yürekleri burkmakta…
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:02:25
2. bölüm
2) Kaynağı Kuran olanların, kaynağa uymayan şeyler söylemesi mümkün müdür soruyorum size? Evet, Saik Nursi Kuran’ın bazı ayetlerini açıklamış ve çeşitli yazılarında ifade etmiştir. Hepsi yanlıştır demiyorum. Fakat şunu ifade edeyim ki çoğu kereler risale ayetleri değil ayetler risaleyi açıklar tarzda sunuyorlar. Ayrıca kaynağı Kuran olanın; gerçek payı olmayan, tamamıyla eski mitolojik ve hurafe inançlardan kalma olan ebced hesaplarıyla, zifirlerle, yıldızlarla, hurafelerin kaynağı çoğu tasavvuf şahsiyetleriyle ne işi var. Kaynak Kuran ise gizli hesaplarla gerçekler nasıl açıklanır. Ve oralardan kendilerine mahsus meşrulaştırıcı deliller çıkarılır. “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan apaçık bir kitaptır.” (Bakara 2) denilen Kuran’ı çeşitli hesaplar kitabına dönüştürmek ne kadar doğru. Bu ayeti bilen biri nasıl olur da Kuranı anlamak zor, eeeeee onun için Kuran’ı anlamak için risale okumak lazım... Bence Kuranı anlayın sonra risale okuyun. Yani Kuran’ı risaleden değil Kuran’dan örgenin. O zaman göreceksiniz görmediklerinizi... Risale olmadan Kuran’ı anlamak zor. Ya arkadaş inan risale, Osmanlıcası iyi olan bir tarihçi olarak söylüyorum, daha zor ve karışık… Onun kaynağı yalnız Kuran değildi. Başka şeylerde vardı anlayacağın…
3) Saik Nursi'yi Sokratla kıyaslamanız doğru değil. İkincisi benim için Sokrat değil peygamber önemlidir. Onların mücadelesi örnek mücadeledir. Kimdir Sokrat Allaha inanmayan vahyi kabul etmeyen, heva ve hevesini rehber edinmiş Yunan filozoflarından biri.
 
mehmet maksut 16-09-2011, 21:00:53
HABİL KARDEŞ SELAMLAR… (1)
Yaptığınız yoruma yorumla cevap verme hakkımı kullanıyorum. Umarım okursunuz.
“Kardeşlerim Saik Nursi yalnız Kuran’ın tesis ettiği tevhid ve iman esasları üzerinde işlemiş. Onun kaynağı yalnız Kuran.
1) “Saik Nursi Kuran’ın tesis ettiği tevhid ve iman esasları üzerinde işlemiş diyorsunuz.” Sorarım size o zaman risalede tevhid ve imanın esasları denilen şeyler nelerdir. Gerçekten bu konuda yanılıyorsunuz. Bir defa kardeş iman ve tevhidi yanlış anlatmışlar size bunu araştırmamak sizin kusurunuz ama en büyük kusur size tevhid ve imanın esaslarını yanlış ve kesik anlatanlardadır. Eğer bu iki kavramı yeterince bilmiş olsaydınız inanın bugün hakikatleri görmüş olacaktınız. Tevhid sadece birkaç olay üzerinden Allahın varlığını ispat etmek olarak çoğu kere risalede tanımlanmış ve bu insanların zihinlerine böyle nakşedilmiştir. Şunu ifade edelim ki Allahın varlığını ispat etmek tevhid değildir. Eğer bu böyle olsaydı inanın şeytanın da ve Mekkeli müşrikleri de tevhid ehlinden saymamız gerekecekti. Çünkü ayetleri incelerseniz şeytan hiçbir zaman Allahın varlığını inkâr etmiyordu. Ayrıca Mekkeli müşrikler ve Muhammedi mesaja en çok karşı çıkan Mekke'deki yapı bile Allah'ı inkâr etmiyor varlığını kabul ediyor. Çocuklarının çoğuna Abdullah ismini veriyor. Yani Allahın kulu. Mekke'yi Allahın evi olarak görüyor onun için kutsuyorlardı. Haram aylarda saygıdan dolayı savaşmıyorlardı. Allahın adına kurban kesiyorlardı. Yani bu insanlar Allah’ı ahreti kabulleniyor varlığına inanıyorlar. Ama nasıl bir kabul ve inanç orası önemlidir. Yani birilerine Allahın varlığını kabullendirmekle tevhid gerçekleşmiyor. Eğer olsaydı dediğimiz gibi şeytan ve müşrikleri, kafirleri de o zaman tevhid ehlinden ve müminlerden saymamız lazımdı. Bakın kuran sor anlara diyor. ” Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette "Allah" diyecekler” ( Zümre süresi 38) yani müşrikler bile varlık anlamında yaratıcı anlamında Allah’ı kabul ediyor. Dolayısıyla Allah’ı varlık ve yanlış bir birlik anlamında kabullenmekle tevhid hasıl olmuyor. Tabi size öğretilen yanlış tevhid bilgilerinden dolayı hasıl olmuş gibi bir durumla hayatınızı sürdürüyorsunuz. Yine başka bir ayet verelim. “Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan kimseyi hidayete erdirmez. (Zümre süresi 3) bakınız müşrikler putların taş olduğunu cansız olduğunu biliyorlar. Bunu bilmeyecek derecede salak değiller. Mantık şu bizi Allaha daha çok yaklaştırsın diye tapıyorlar. Yani adamların demek ki Allaha yaklaşma niyetleri var. Tümden allahı ren etmiyorlar. Put, onların hayatlarına, ekonomilerine, siyasetlerine, ahlaklarına karışmayan bir tapınak onlar için. Gökte Allah yerde biz mantığı yani. Ve modern anlamıyla din ayrı devlet ayrı zihniyeti. Yani laiklik. İman esasları diyorsunuz. İmanın en büyük esası tağutları red etmektir. Bu red ve arınma gerçekleşmeden imanın altı esasını değil tüm esaslarını kabul etseniz bile iman gerçek anlamda gerçekleşmiyor. Beklide imandan daha önemli bir meseledir tagutluk. Ama tahmin ediyorum ki siz bunu dahi ya duymamış veya duymuş olsanız bile doğru okuyamamışsınız anlatılmamıştır size.” Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara 256)” Şimdi en yalın haliyle bu ayete bakalım. İman için iki şart önce tagutu tanımayıp, inkâr edip sonra imandan bahsediyor değil mi. Peki imanın esaslarında neyi reddettiğinizi bilmeden nasıl Allah’ı kabul edeceksiniz. Önce abdest sonra namaz misali. Lailaheillahlah diyoruz değil mi kardeş. Mesela “LA” diyoruz. Arapça hayır demek, kabul etmemek demek. Neyi kabul etmiyoruz, neye hayır diyoruz. Peygamberin hayır dediği ve mücadele ettiği şeyler günümüzde neye tekâmül ediyor. Hiç bunları siyer derslerinizde anlattılar mı? Veya bu ayetleri okurken neler anlaşılıyor soruyorum size. "La" dan sonra ilah geliyor. Nedir ilah. Yaratan yaşatan öldüren, rızık veren mi? Böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir kardeş tavsiyesi olarak başta verdiğim ayetlerin tefsirine bak. Tefsir denilince hemen zihninize risale geldiği için gidip ona bakıyorsanız yanılıyorsunuz. Mesela bu ayetleri Tefhimul Kurandan, Fizillali Kuran’dan ve diğer tefsirlerden okuyabilirsiniz. Ayrıca kardeş size tavsiyem tevhid, tağut, la, ilah, rab, ibadet, iman, şirk, gibi İslam'ın temel kavramlarını araştırmanız. Bunları özgün bir çalışmayla araştırmadığınız sürece hep aynı eksende kalırsınız. Bu konuda gereken yazıları, çalışmaları, kitapları istiyorsanız hediye olarak gönderebilirim.
 
nuri 16-09-2011, 17:38:44
İnsanlar nasıl aldatılır yada nasıl yanlışlık yapar acaba diye düşündüm. Burada görüyorum ki Kur'anı insanların hayatından uzaklaştırınca işlem tamamlanıyor.Sonucunda Kur'an ortada olmayınca insanların, KUR'anın bu anlatılanlardan ibaret oluşunu ''düşündürtüyorlar''. Rabbim bu insanları aldatanlara lanetini, aldatılanlarada hidayetini versin
 
Said 16-09-2011, 15:00:54
Bismillahirrahmanirrahim.
"Bismillah her hayrın başıdır."

İslami bir sitede olduğumu hissediyor ve ona göre konuşuyorum. İslamda "cedel" değil muzakere ve munazara vardır. bilgi paylaşımı vardır. muhattaba pusu kurmak ve muhattabı alt edip yenmek yoktur. sozkonusu islami bir mevzu ise daha bir hassas olmalı, müslüman kardeşin kalbini kırmamalıyız.
H.z Ali'ye bir gün soruyorlar ya Ali sen sıffında kiminle savaştığının farkında mısın? Kiminle diyor H.z Ali? bedirde, uhutta, hendekte savaşan ashapla savaşıyorsun bunu biliyor musun? H.z Ali evet diyor ben biliyorum. Peki diyorlar ya onlar haklı ise? hazreti Ali o zaman şu mehur sözü söyliyor:" hakkı insanlarda aramayın, insanları hakka göre değerlendirin"
evet, bizler insanların yaptığına bakıp bir fenomeni ya da inancı ya da düşünceyi değerlendiremeyiz. bu gün yahudilik kötü değildir, incil veya tevrata biz müslümalar da inanıyoruz, inanmalıyız. müslümanların kötü davaranışlarda bulunmaları islama bir leke getirmez getirmemeli.
bu bağlamda Risaleyi de öyle değerlendirelim. yorumları okudum. risaleyi eline alan herkes nurcu değil ya da risaleyi tam anlamış diyemeyiz. aynı zamanda kuranı da okuyan herkes muhammedi değil olmaz.
maksud kardeşimizin risaleden girip mevcud bazı cemaatleri, oradaki konforu, zenginliği örnekler vermesi risaleye leke getirmez. ve habil kardeşimizin de illa da yaw sen anlamamışsın onları, bilmiyorsun, onların arasına bir daha gir demesine ve bu şekilde risaleyi kurtarmaya çalışmasına da gerek yok. yani şunu rahatlıkla sözleyebiliriz bu gün risale ile nurculuk bir değildir.

ama biz risaleyi konuşabilir, risaleden nasıl istifade edebiliriz onu paylaşabiliriz. risaleye kuran gibi bakmamız mevzu bahis olmazken aynı zamanda kuran ayrı risale ayrı demek de bir anlamda hatadır bence. yani seyyid kutup'un fizilali için de, ali şeriatinin kitapları için de aynı şeyleri söyliyorum ben. yani bir hastalıktır bence bu: neymiş efendim kuran ayrı o ayrı. yaw neden ayrı olsun ki. o kendisine göre kurandan o kadar analamıştır. dolayısıyla ona göre islam da kuran da odur. zaten kendisi de belirtiyor usta: risalede size lazım olanları alın diğeri benimdir. ve başka yerde de diyor ki, bir mezhep demesin ki tek bein davam haktır ama diyebilir ki en doğru dava benimdir.

yani demem o ki eğer amacımız karalama kampanyası değil ise bazılarını ki değildir, ben öyle inanıyorum, biz kişileri değil düşünceleri konuşalım ve bize lazım olanını alalım.
bakınız rabbimiz kura-ı mübinde, zümer süresinin 18. ayetinde şöyle buyuruyor: "o müminlerki sözün tamamını dinlerler, ama doğru olanına inanırlar. akıl sahipleri ve kurtuluş ehli olnlardır."

bu gün eğer marks'tandan da bazıları -müslümanlar- ilham alabiliyorsa. valla marks burada haklı diyebiliyorlarsa bizler ne diye alimlerimize sahip çıkmayalım söyler misiniz bana? elbetteki masım değilller kimse, peygamber bile uyarılmışsa, bizler kalkıp kimseye masumuyyet dmagasını vurmamız doğru olmaz. bunun dışında eğer amacımız bilgi paylaşımı ise bunu yapalım. değilse yaw işte risalede cifr varmış, gaybi haberler varmış, bunlar akıl karı mıdır? bunları da ayrıca konuşalım şimdi bizim için risaledeki bize lazım olan üzerinde konsensü sağladığımız psajlar olmalı değil midir?
böyle yaparsak ustat bediüzzamanın sözü yerine gelmiş olur. bizi ilgilendirmeyen ya da inanmadığımız(cifr gibi gaybi meselelr) onlar ustada kalsın.
wesselam...
 
nuri 16-09-2011, 12:02:18
İnsanlar nasıl aldatılır yada nasıl yanlışlık yapar acaba diye düşündüm. Burada görüyorum ki Kur'anı insanların hayatından uzaklaştırınca işlem tamamlanıyor.Sonucunda Kur'an ortada olmayınca insanların, KUR'anın bu anlatılanlardan ibaret oluşunu ''düşündürtüyorlar''. Rabbim bu insanları aldatanlara lanetini, aldatılanlarada hidayetini versin
 
uğur 16-09-2011, 02:09:47
siyasete karşı olduğunu iddia eden bu cemaat kendi görüşlerini topluma empoze etmeye çalışmakla siyaset yapmış olmuyor mu?
ayrıca seçim dönemlerinde akp için propaganda yapmak siyaset değil mi?
geçmişte yine durum bundan farksızdı.
özal döneminde özalcı,ecevit döneminde ecevitçi oldular.siyaset yapıyorlar hem de en omurgasız biçimde.bunlar herhalde aynı çizgide giden dürüst siyasete karşılar.
ayrıca dindarlık konusunda samimi değiller.
cemaatlerinin çıkarını ön planda tutuyorlar.
lise döneminde şahid olduğum bir olayı aktarayım:okul sorumlusu öğrencilerden biri o gün cemaat evine gidileceğini arkadaşlarına söyledi.arkadaşlarından biri uygun durumda olmadığını,cünüp olduğunu okul sorumlusuna söyleyerek gelmek istemediğini beyan etti.ancak okul sorumlusu ısrar etti ve gence "sen de namaz kılınınca namaz kılmış gibi hareketleri yaparsın"dedi.bunu duyduğum anda onlardan midem bulandı.
 
M EMİN DEMİR 15-09-2011, 22:17:04
ALAH RAZI OLSUN YÜREGİNE SAGLIK
 
HABİL 15-09-2011, 19:05:28
kardeşlerim said nursi yalnız kuranın tesis ettiği tevhid ve iman esasları üzerinde işlemiş. onun kaynağı yalnız kuran. islam cemiyetinin ana direği budur. bu sarsıldığı gün cemiyet yoktur.niçin sokrat bu kadar büyüktür bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi?said nur en az bir sokratır.fakat islam düşmanları tarafından bir mürteci,bir softa diye taktim olundu.gözlerinin nuru sönmüş ,iç alemlerinin ışğs sönmüş, harabeye dönmüş olan körler ;bu nurdan bu ışıktan kortular bu aziz adamı dilerden hiç eksik etmediler . inkılaba -laikliğe aykırı hareket ediyor diye tekrar tekra mahkemeye verdiler tekrar tekrar hapishanelere attılar. kaç kere zehirlemek istediler ... ona zehirler ,panzehir oldu zindanlar dershane.. neden bilyor musunuz kardeşlerim söyleyim çünkü onun nuru kuran nuruydu tek rehperi kurandı. haşa ve kela onu pegamber olarak düşünmek dalaletin bataklığında yüzmek demektir. bediüzzaman hür adamların .hür memleketinin ilahi kuruluş felsefesini,akılara ve gönüllere nakşeden din adamıdır.güzel kardeşim sen kuranın aslını okumakla boş ve kuru bir okuma olarak görüyorsun bu çok yalnış. kuranı öncelikle aslını teçvitli okumak gerekir. tabiki bu yetmez her ayetin mealine bakmak ve anlamak lazım ama sen cemaate kuranın ne şekilde okuduğunu bilmiyorsun ve bilmedem yine yorumlarını çekinmeden yazmışsın. bak kardeşim git cemaate kal kendi gözlerinle orda yapılan icratları gör eminim bunu yaparsan bu tür yorumlar yapmazsın çünkü bilmeden yorum yapıyorsun.ben sana imanin kısaca ne olduğunu söyledim ama sen yine kendine göre yorumlamışsın sadece şunu söyleyeyim hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir. islamın gayet-ül gayesi olan 'tevhid've 'allaha iman'esası,onun ve risale-i nurun en büyük umdesidir.devri sadete müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, hazreti peygamber kabedeki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. şirke ve putperesliğe o derece düşmandır.şöyle yorumlara baktığım zaman gülmemek için kendimi zor tutuyorum. birisi diyor kuran ayetlerini neden hepsini almamış bu kardeşime şu soruyu sormak isterim allah aşkına risale-i nur nedir?fatma bacım diyor ki kurtlar vadisini izlemek için o günkü sohbeti başka güne almışlar kardeşim emin ol sen başka cemaate kalmışsın cemaate dini filimler dışına filim izlenilmiyor çünkü yasak.(bir insana islamiyeti kabul etirmek sahralar dolusu kırmızı koyundan hayırlıdır).ben yurt dışında kaldım allah izniyle,kuran ve nurlar sayesinde milyonlarca insan namaz kılıyor. kuran okuyor bu güzeliğe sebep kim bilyor musunuz kendini bu büyük davaya adayan insanlar...mehmet kardeşim yurt dışında kalsaydın ve çevrende allaha inanmyanlar insanlar olsaydı risale-i nura çok ihtiyacın olacaktı çünkü o insanları ayetlerin sadece mealerini söyleyerek ikna edemezdin adam zaten ayeti inkar ediyor.ama risale-i nurun bizim ayetlerde göremediğimiz o güzelikleri bize gösteriyor o güzeliği , o delileri anlatığın zaman insanların inanmaktan başka çereleri olmadığını görecektin evet üstat demokrat partiyi destklemiş şunu sormak istiyorum sen o dönemde olsaydın desteklermiydin? kesinlikle desteklemen gerekir nedenini öğrenmek istersen türkiye tarihinin 1950-60 yılarına bakmanı isterim.kardeşlerim unutmayin ki risale-i nur eczaları iman ilminden ibaretir.(dünya savaşında sonra istanbulu resmen işgale eden ingiltere dış işler bakanı şöyle der bu kuran müslümanların elinde varken biz onlara hakiki hakim olamayız,bunun kaldırılmasına ve çürütülmesine çalışmalıyız)said nursi bunu duyunca tüm talebeleriye sokağa dökülür ve der cennet ucuz değil cehennemde gereksiz deyil zalimler için yaşasın cehennem...mehmet maksut kardeş allah aşkına bana söylermisin risale-i nurun ne gibi hatalarına vakıf olmuşsun?kardeşlerim külyatı alın okuyun lütfen eleştiri yaparken lütfen eleştireceğiniz konulara önce vakıf olun SELAM VE DUALARLA.....
 
mehmet maksut 15-09-2011, 02:08:11
“senin gerçekten risale-i nurla yakından uzaktan ilgin yok bilmiyorsun bilmediğin şeye düşman hatta yetişmediğin şeye de zıt oluyorsun”
Öyle değerlendiriyorsanız ben bir şey demiyorum. Yalnız şunu ifade edeyim ki risaleyi sizin kadar incelemiş ve bazı hatalarına vakıf olmuşum. Bilmemeyi bir eksiklik olarak da görmüyorum. Yalnız şunu ifade edeyim ki Kuran’ı bilmemek ve anlamamak çok büyük bir eksikliktir. Rabbimiz bizi Kuran’dan sorguya çekecektir risaleden değil. Her eleştireni bilmemekle itham ederseniz ve ona yetişememeyi büyük bir eksiklik olarak görürseniz benim dediklerimi kabullenmiş olursunuz. Yani yine diyorum siz risaleyi Kuran’dan üstün tutuyorsunuz, sözleriniz hep bu ruhu yansıtıyor. Ve Kuran’ı da sağlıklı okuyamıyorsunuz. Size tavsiyem kardeş, Kuran’ı risalenin gölgesinde değil de risaleyi Kuran’ın gölgesinde okuyun o zaman hakikatleri anlayacaksınız. Bilmediğim şeye düşman değilim. Olmuş olsaydım sizi de bilmiyorum o zaman size de mi düşman olacağım. Arkadaş düşmanlık falan yaptığımız yok. Yanlışı söylemek düşmanlık olarak değerlendiriliyorsa bu büyük bir eksikliktir. Çünkü Kuran’da vera ve bera kavramları var. Kime dost kime düşman olacağımızı Allah belirliyor. Orada bilmediğinize düşman olun diye bir şey yok. Ama bu camiaların çoğu kime dost kime düşman olacağını Kuran’dan hakkıyla öğrenmediği için red edilmesi gerekenleri dost, dost edinilmesi gerekenleri terörist radikal diye nitelendirebiliyor. Hiçbir zaman benim amacım risaleye yetişmek olmadı olmazda. Her kelimeniz risaleyi kutsuyor ve Kuran’ı gölgede bırakıyor. Benim amacım ve hayat kitabım Kuran’dır ve ben onun belirlediği hedeflere ulaşmak için uğraşıyorum. Bu hedefin dışında hedefler belirlemek veya başka kitapları ulaşılacak hedef olarak belirlemek insanı yanlışlıklara götürür. Bu çok doğru kitaplar dahi olsa. Onlar Kuran’ı terk ettiler ayetini günümüzde çok canlı yaşıyoruz. Bakara süresinde Allah şöyle buyuruyor.” Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için bu Allah katındandır diyenlere. Artık vay elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına” ( bakara 79) ayrıca bu ayetin tefsirine bakın kardeş.
“Sait nursi kendisi siyasetten uzak durmuş ve talebelerini de siyaseten şiddetle men etmiştir tabi bu yeni Sait dönemi olarak geçer bunu bence araştır cemaat hiç bir partiyi desteklemedi destekleyen var ve sen malesef onlarla karıştırıyorsun.”
” Said nursi kendisini siyasetten men etmemiştir. Hiç kimse kendisini siyasetten uzak tutamaz. Said nursi sadece bir partide yönetici olmamıştır. Yönetici olmamak siyasetle uğraşmadı anlamında okunmamalıdır. Kendisi jön-türk hareketi içerisinde bulunmuş bir şahsiyettir. Dönemin hürriyet fırkasını desteklemiş ve onlara çoğu yerde fikir vermiştir. Meclisin içerisinde bulunmuştur. Adalet partisiyle birebir olmuş onları desteklemiştir. Hem talebelerini men etmiştir diyorsunuz peki kendisi niye oy vermiştir. Ve talebelerinin oy vermesine ve bir partinin destekleme işine katkı vermiştir. Ve bugün o akımdan gelen tüm yapıların bir dönem demireli, mesut yılmazı, anapı, dogru yolu, msp, daha birçok yapıyı desteklememiş midir? Ben desteklemeyenleri bilmiyorum. Varsa niçin desteklemedikleriyle birlikte açıklarsanız memnun olurum. Ayrıca said nursinin siyaseti şeytan işi görmesi kabul edilecek bir durum degildir. Ve hatadır. Bunu deyince belki said nursi nasıl hata yaptı diyebilirsin diye kızacaksın.
Siyasetin ne olduğuna bakalım: "Siyaset" Arapça kökenli bir sözcük olup, at eğitimi anlamına gelmektedir. Bunun yanında aynı kavrama karşılık Batı'dan alınan "politika" sözcüğü Yunan kökenli bir sözcüktür. "Siyaset" sözcüğünün günümüzdeki anlamıyla siyaseti ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamak olanaklıdır. Siyaset bilimini bir bilim olarak da, siyasal otorite ile ilgili kurumların ve bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan davranışların bilimi olarak tanımlayabiliriz. (Siyaset Bilimi, Kışlalı, 17-18)
Evvela şunu ifade edeyim ki din ile siyaset hiçbir zaman ayrı olamaz. Siyaset başka din başka gibi ifadeler hiçbir zaman gerçeği yansıtmamaktadır. Bunu söylemek laikliği kabul etmektir. Laikliği kabul etmek ise İslama aykırıdır. Hayat bir bütünse bu bütünün içinde olan her şeyde birlikte hareket etmelidir. Siyaset denilen şey toplumları yönetme, idare etme, etkin olma ise İslam zaten insanların nasıl yaşayacağını, nasıl ve nelerle yöneltileceğini belirlemiştir. Allah'ın istediği din, siyasetle ilgilenmemizi bırakın siyasetin içinde Allah'ın istediklerini uygulamamız için bizden bazı sorumluluklar istiyor. Ama hangi siyaset sorusunu da kendimize soruyoruz? Sistemin içindeki kuralları kabul ederek siyaset yapmak degil bizim dediğimiz. Evet Müslümanlar, toplumu yönetme sanatı olarak değerlendirilen alanı hiçbir zaman nefsi ve insani iradelere bırakamaz. Bundan dolayı hüküm ve hakimiyetin Allaha ait olduğunu ifade edip inanan her mümin Allahın dediklerinin olması için siyaset yapmalıdır. Tutarlı, tevhidi ilkeli ve kurallarını İslam’ın belirlediği bir siyaset tabi ki. Evet biz İslam’ın hayata hakim olması için inancımızın bizlere yüklediği bir vecibe olarak siyasetle, ekonomiyle, ahlakla, uğraşıyoruz. Çünkü Rabbimizin dini hiçbir şeyi boş bırakmamıştır. Allah insanı yaratmış ve başıboş bırakmamıştır. Yarattığı toplumu ve insanı bir yere bırakıp gitmemişte. Toplumun nasıl yaşayacağını, nasıl yönetileceğini, nelere dikkat edileceğini ve nelerden sakınılacağını kendi kitabında belirtmiştir. Bireysel, sosyal ve siyasal tüm alanları Rabbimiz çeşitli Kuran’i ilkelerle donatmıştır. Siyaset gibi toplumu ve insanı doğrudan ilgilendiren bir konuda Müslümanların duyarsız kalması bu düşünülemez. Kardeşim siyaset yapma yapmama tercihe bırakılmış bir şey değildir. Toplumsal bir varlık olan insan ister istemez bir şekilde siyasetle ilgilenir. Ama siyaseti sadece sistem içi partilerle ilgili bir şey olarak değerlendirmeyiniz lütfen. Çünkü siyaset sadece parti veya sistem endeksli bir şey değildir. Bir partide olmamak, oy vermemek siyasetten uzak durmak olarak değerlendirilmemelidir.
“İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını ifade etmektir.”
İmanı böyle bilmeniz sizin kusurunuz değil size böyle anlatanların kusurudur. Gerçekten böyle ise bu tanımın birçoğuna Mekkeli müşriklerde katılırdı. İnanmak ve inandığını ifade etmekle imanı tamamlıyor tanımlıyorsunuz. Ne kadar doğru bu. Belki risaleye göre doğru olabilir ama kurana göre bu tanım eksiktir. Hadi birisi çıktı bende inandım ve bunu ifade ettim dese imanlı mı oluyor. İman söylemek olsaydı herkes söylerdi ve iş biterdi. Ama öyle değil arkadaş. Yok öyle ucuz yoldan cennet. Birileri cenneti kendilerin olduğunu sanarak öyle bir kolaylaştırıyor ki gelen giriyor giden giriyor. Bence biraz iman kavramını böyle tanımlamayın eğer böyle inanıyorsanız kardeş imanınızdaki eksiklikleri gidermek için lütfen Allah için araştırın iman konusunu. İmandan önce redler vardır. Yani kabulden önce red edilmesi gerekenler. Bunları araştır. İstersen bu konuda birkaç yazı size gönderebilirim. Ve yardımcı olabilirim. Ama en iyi kendinizin bulmasıdır. Fakat kardeş konuyu önemsiyor ve gerçekten amaç hakikate ulaşmaksa bunu mutlaka araştırın olur mu?
“cemaate her zaman kuranı kerim okunur fakat ön yargılarınızdan hareket ederek yine kuranı kerimin okunmadığını söylüyorsunuz her gün kuran dersi oluyor ve her hafta hatim yapılıyor 5 vakit namaz cemaatle kılınıyor efendimizin hayatından tutun ilmihal konularına kadar hepsi öğreniliyor”
Önyargılarla hareket edip birilerini itham etmekten Allaha sığınırım. Ama size uymayanları yanlış, önyargılı gibi ifadelerle değerlendirmenizin de doğru bir tutum olmadığını ifade edeyim. Cemaat Kuran’ı nasıl okuyor. Sadece yüzünden Arapça lafzını okumaya okuma diyorsanız kuranı hakkıyla okumuş olmazsınız. Anlamdan salt bir şeyi okumak kişiye bir şey sağlamaz. Bugün çoğu insana sağlayamadığı gibi. Yıllardan beri bize anlamından yoksun bir şekilde Kuran telaffuz edildi. Acaba ne yazıyor ve rabbimiz bizlere ne diyor diye merak ederek ve hayatımızı kontrole çekecek bir kitap olarak okuduk mu? Arkadaş anlamından ve tefekkürden yoksun bir okuyuşun okuyuş olmadığı gibi hiçbir faydada vermeyecektir bize. Her gün kuran dersi olan bir yapıda kurana aykırı bu kadar durum çıkıyorsa Kuran anlaşılmıyor demektir. Sahi merak ettim. Ne işleniliyor derslerde. Biraz bahsetsen iyi olur kardeş. Hatim için Kuran, ölüler için kuran, taziyeler için kuran, sevaplar için kuran, ziyafet için kuran, senfoni için kuran. Ne kadar acı değil mi. Keşke kuranın indiriliş amacını ayetlerden yola çıkarak araştırabilseydiniz. Hatimlerin hayatına ne katkısı oluyor söyler misin? Şunu ifade edeyim ki siz bu okuma anlayışıyla değil beş günde bir hatim her gün bile kuranı okusanız bir şey değişmeyecek. Çünkü başta Kuranı bilmiyor, ikincisi Kuranı nasıl okumanız gerektiğini üçüncüsü Kuranın okunuş amacını ve indirilişini idrak edemiyorsunuz. Bu belki size ağır gelebilir lakin arkadaş durum bu. Peygamberin hayatı anlatılıyor diyorsunuz. Bence oraya girmeyelim ve siz önce kuran hakkındaki gerekli çalışmaları yapınız olur mu kardeş. Bu çok önemli ve gereklidir. Kuranı doğru okuyup anlamadan siyeri ve peygamberi de doğru anlayamayacağız.
“kendi bakış açınızdan yola çıkarak bu camiaların kuranı kendilerine rehber edemediklerini çoğunun risaleye hayatını idame ettiklerini söylüyorsun siz hayatınızda bu davaya kendini vakf etmiş kaç kişi gördünüz kesinlikle görmediniz çünkü görseydiniz bu şekilde konuşmazdınız”
Kendi bakış açımdan yola çıksaydım beklide bunları görmeyecektim. Ama Kuranın kazandırdığı bakış açısıyla olaylara ve vakaya bakınca her şey anlaşılıyor. Bu bakış açısıyla baktığınızda sizde aynı hakikatleri göreceksiniz. Hangi dava eğer risale davasıysa bazılarının adandığı biliyorum ama eğer davadan kastınız Kuran ve nebevi dava ise şimdiye kadar ben şahsım adına görmedim.. Ama diyorum risale davasına kendini adayanları gördüm. Varsa Kuran davasına kendisini adayan bilgilendirirseniz sevinirim. Böylelikle bilgi paylaşımı yapmış oluruz.
“risalenin kuranın malı olduğunu kuranında alahın kelamı olduğunu unutmayalım Allahın kelamından ve süneti senyeden bahs eden bir kitaba bukadar karşı olmanızın kesinlikle inanç eksikliğinden kaynaklandığını söyliyebilirim cenabı hak hidayete erdirsin inşallah”
Risale Kuranın malı, Kuran Allahın kelamı o zaman risalede Allahın malı mı oluyor. Mantık yıllardan beri böyle işliyor. Çok yanlış ve sakat bir düşünce bu. Bu düşünce imana zara verir. Karşı çıkıldığında inanç eksikliği olarak sayılacak tek kitap Kurandır arkadaş. Bakın bu cümlenizde bile siz risaleyi nasıl konumlandırmışsınız. Olmuyor işte. Bakış ve konum yanlış olunca ürünlerde, fikirlerde tavırlarda yanlış oluyor. İnanç eksikliğimiz bir kitabın eksiklerini söylemekle, bir yapının hatalarını ve eksikliklerini ifade etmekle belirlenemez. Hamd olsun inançta eksikliğimiz yok. Ben bu kitaba karşı değilim. Karşı olduğum hatalardır ve bu hataları katmerleştirerek din adına bir şey yapanlardır. Hidayet kuranla oluyor risaleyle değil. Hamdolsun hidayete rabbimizin lütfüyle ulaştık. Bizi hidayete ulaştıran kurandı. Risale değildi. Bu eleştirileri yaptığımız için bizi hidayete çağırıyorsun. Demek ki risaleye uymayanları ve eleştirenler hidayete muhtaç öylemi? Bakın yine kuranın yerine risale nasıl geçmiş onu görüyoruz…
Rabbim yanlışlarımızı, eksiklerimizi Kuranı okuyup giderenlerden eylesin. Ve bir an önce hatalarımızı Kuranla görüp düzenlemeyi lütfedecek girişimler versin. Sizleri Allahın selamıyla selamlarım Habil kardeş. Uzun oldu. Ama faydalı oldu diye düşünmekteyim. İnşallah okuyup gereken girişimleri yaparsınız. Bu yazdıklarım İslami tebliğimizin ve sorumluluğumuzun bir gereği olarak bilinmesini isterim.
Onlar sözü dinleyip en güzeline uyarlar şiarıyla sözün en güzeli olan kuran davasında beraber yürümek duasıyla….
SELAMETLE…


 
Abdi Keçeli 15-09-2011, 01:56:48
Risalenin Bir kuran tefsiri/açıklaması olduğunu bizzat risale yazmaktadır. Küllüyatın tamamında tekrarları ile birlikte Altıyüz civarında ayetten bahsederki bunlarda genelde sevgi,hoşgörü ayetleri.Sorarım size Habil ve Muhammet Beşir, Kuranın Altıbin küsür ayetinden ancak dörtyüz (en iyimser siz nurcuların ifadesiyle Altıyüz sekiz)ayetinin tefsirini okumanız sizi hiç düşündürmüyormu?Kuranın geri kalan ayetleri nerede neden bunlar bu tefsirin(!) içerisinde yok diye sorgulayamıyormusunuz? Yada sahi siz kuranın onda birinemi itaat ediyorsunuz? Biliyorum bana olmadık yaftayı takacaksınız bizim gibi kafanızı bulandıranların kesinlikle dinden haberinin olmadığını söyleyecek ve hatta tekfir edeceksiniz belki de?

Acaba,siyasetten uzak dediğiniz Said Nursi, 1957 seçimlerinde şawrolet marka otomobil ile DP’ye oy toplamasını,1958 Yılı sonlarındada yine Menderesle il il dolaştığını siyasetten saymıyormusunuz? Siz hangi siyaseti kastediyorsunuz?

Mehmet Maksut kardeşim tebrikler ellerine sağlık selam ile…
 
Hamdi Kul 14-09-2011, 23:01:00
"İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin DOĞRU YOL'un üstüne oturacağım." Araf 16

"Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların! "bakara 79

"Ve elçi dedi ki: 'Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.'" furkan 30
 
Hamdi Kul 14-09-2011, 23:00:24
Habil kardeşim , ya senin risaleyi nurun içeriğinden haberin yok. Yahut göz göre göre doğru yoldan sapıyorsun. Allahtan kork ve ölüm gelmeden şu yanlış yolundan dön.Hakla batılı birbirine karşıtırma. Burada sana tek tek risaleyi nur eleştirisi yapamayacağım için aşağıdaki linki güzelce okumanı tavsiye ediyorum. Sadece onu da okuma o eleştiriye nurcuların verdiği cevapları da oku. Sonra güzelce düşün. Umarım doğruyu görürsün.

http://www.islah.de/menhec/men00015.pdf


 
ilyas metin 14-09-2011, 19:57:15
Halit ertuğrul'un dört tane kitabını okuduğumda şu sonuca varmıştım,Kuran yerine risaleler Resulullah yerine Saidi nursiden örnekler veriliyordu. Yav bu adamın peygamberi saidi nursi kitabı da risaleler demiştim.
Mehmet kardeş de aynı şeyleri farketmiş.

"Belki biraz ağır olacak ama dostlar malesef risale bu düşünceye sahip olanlar için pratikte Kuran’dan, Said Nursi de pratikte Hz. Peygamberden önce konumlandırılmış. Abartmıyorum. Adamlar yatıp kalkıp Risale diyor,"

Risalerin anlaşılmadıgı konusuna gelince, geçmişte olan bir olayı paylaşayım.
Bir abimiz Çorumda saygın bilinen kitapçı olan Süleyman abiye Ercümend abiyi tanıştırmak için götürür. Ercümend abi anlatır anlatır,(şu an hayatta olmayan) kitapçı Süleyman abi aynen şunu der: Söylediklerin çok güzel çok doğru ama büyük alim değilsin, çünkü her dediğin anlaşılıyor. Selametle
 
habil 14-09-2011, 16:39:54
A.S kardeş senin gerçekten risale-i nurla yakından uzaktan ilgin yok bilmiyorsun bilmediğin şeye düşman hatta yetişmediğin şeyede zıt oluyorsun said nursi kendisi siyasetten uzak durmuş ve talebelerinide siyaseten şiddetle men etmiştir tabi bu yeni said dönemi olarak geçer bunu bence araştır cemaat hiç bir partiyi desteklemedi destekleyen var ve sen malesef onlarla karıştıryorsun İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını ifade etmektir.cemaate herzaman kuranı kerim okunur fakat ön yargılarınızdan hareket ederek yine kuranı kerimin okunmadığını söylüyorsunuz her gün kuran dersi oluyor ve her hafta hatim yapılıyor 5 vakit namaz cemaatle kılınıyor efendimizin hayatından tutun ilmihal konularına kadar hepsi öğreniliyor kendi bakış açınızdan yola çıkarak bu camiaların kuranı kendilerine rehber edemediklerini çoğunun risaleye hayatını idame ettiklerini söylüyorsun siz hayatınızda bu davaya kendini vakf etmiş kaç kişi gördünüz kesinlikle görmediniz çünkü görseydiniz bu şekilde konuşmazdınız risalenin kuranın malı olduğunu kuranında alahın kelamı olduğunu unutmayalım allahın kelamından ve süneti senyeden bahs eden bir kitaba bukadar karşı olmanızın kesinlikle inanç eksikliğinden kaynaklandığını söyliyebilirim cenabı hak hidayete erdirsin inşallah

 
Selahattin Baybars 14-09-2011, 15:01:47
137 cilt Risalei Nur külliyatı. Allah'tan kork ya, 137 cilt kitap.

Ne bir tam tefsir kitabı, ne bir tam hadis kitabı, ne bir tam fıkıh kitabı, ne bir tam ilmihal kitabı, hiç biri tam değil... Tabi bunlar tam olmayınca kesinlikle iman hakikatlarının anlatılmasıda tam olmuyor.
///
Mehmet Maksud abim de güzel anlatmış Allah razı olsun...
///
Benim de bir hatıram var. Dersleri Perşembe günleri yapamazlardı, çünkü o gün "Kurtlar Vadisi" vardı. İmanlarının Akidelerinin hakikatını, Akidevi/imani şirki bu kadar anlamışlardı...

 
ebu muhammed aydın 14-09-2011, 14:44:35
Allah razı olsun maksut kardeşim yapılan tespitlere katılmamak mümkün değil. tüm tespitler yerinde ve isabetli olduğuna inanıyorum ve tespitlerin abartılmadan yapıldığına inanıyorum. bu camianın risaleyi ne denli ön plana çıkardığını da biliyorum hatta nur yazarların romanlarında bile risaleyi yegane kurtarıcı ve ölmüş olmasına rağmen said nursinin hala gelip insanları talebeliğe kabul ettiğini yazacak kadar ileri gittiğini de biliyorum. Allah kalemine kuvvet versin.
 
fatma 14-09-2011, 13:40:55
Sn.Habil;

İlk araştırdığım cemaat sizinkiydi. Kitaplarınızı da çok okudum, ortamlarınızda da bulundum. Yargılardan ne ön olanına ne de geride duranına sahiptim..
Ş.H. nun açıkladığı durumla karşılaştığım dakikada zaten olay bitmişti de, bu seferde sırf "bukadar insan buna nasıl inanır " merakından araştırmalara devam ettim...Cevabını da hamdolsun herbaşım sıkıştığında bana rehberlik eden,Kuran'da buldum.
Siz Allah ın varlığını dellillerle ispatını gördüğünüzü söylüyorsunuz bu kitaplarda, biz zaten Kuran okuduğumuzda her gün her zaman bunu görüyoruz.Hem de ilk okumada! Sizin Kuran da göremediğiniz, risalede gördüğünüz benim farkedemediğim ispat nedir? Kaldı ki sözkonusu Allah ın varlığını ispat! ise; bukonuda Harunyahya kitapları daha ikna edici, bunu da ifade edeyim..
Diyelim bukonuda samimiyenizi ifadelerinizden anladığımız iknayı oldunuz ve göreceğinizi gördünüz,yada ilhamınızı aldınız ; Yüceler Yücesi Azze ve Celle Allah ın , son peygamber Resulu Ekrem efendimiz Hz.Muhammed(sas) e , Cebrail (as) vasıtasıyla vahyedilen son kitap olan Yüce kitabımız, Kuran-ı Kerim 'i şimdi niye okumuyorsunuz? (Lütfen okuyoruz konularına girmeyin,neyi kastettiğimi anladınız) Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim de Allah(cc) buyurur ki "o bir hidayet rehberidir", "düşünenler için bir öğüttür"(önce okuyanlar için de) , "doğruyu yanlıştan ayırdeder" , "bu Kuran'da sana her örnekten verdik"...vs...ayetler çok tabiki...

Şimdi size soruyorum, önyargısız olmama,risaleyi okuyup anlamama, topluluklarınız içinde de bulunmama rağmen aranızda olmama sebebimi ne ile açıklarsınız? Nasip mi olmadı en basitinden?
Allah bana hidayet mi etmedi? Ama çabaladım,hatta sizinkilerden pekçoğundan fazlaca bir gayret bile gösterdiğime inanın, Allahulalem ..Hak mı etmedim? Daha ne yapmalıydım?

Bir "kabil" olarak değil , yine bir "habil" kardeşiniz olarak size tavsiyem siz o soruyu kendinize tekrar sorun. İşte sizin sorunuz...
"şu insanların yaptığına bakın Kuran-ı Kerim dururken neden bu adamlar kırmızı kitaplar okuyor??"
 
Ş. Hüseyinoğlu 14-09-2011, 12:57:37
Sorun Said Nursi'yi yanlış anlayanlarda olsaydı, yanlışlara karşı duran "gerçek nurcular"dan söz edilebilir ve mesele bu minvalde tartışılabilirdi. Ne var ki, sorun bizatihi Said Nursi'nin din anlayışında ve bu anlayışla kaleme alınmış olan Risale-i Nur külliyatında. Bu eserlerin kendi ürünü olmayıp Allah tarafından kendisine yazdırıldığı, Kur'an'ın 33 ayetinin Risale-i Nur'u haber verdiği, Hz. Ali ve Abdulkadir Geylani'nin "keramet"leriyle Risale-i Nur'u haber verdiği gibi bir yığın bâtıl iddia var bu eserlerde. Özellikle de Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eser tam bir facia. Ebced-cifirle gayb avcılığı da Risale-i Nur'un bir başka çıkmazı. Dolayısıyla kimse "gerçek nurculuk" filan diye kendisini kandırmasın. Yegâne kurtuluş yolu Kur'an ve Hz. Peygamber'in Kur'an'a dayalı örnekliğine tâbi olmaktır. Hem Rabbimiz bize Müslüman ismini verdiğini beyan buyurmaktadır (Hacc Sûresi 78), "nurculuk", "gerçek nurculuk" da ne ola ki?
 
mehmet maksut 14-09-2011, 12:33:33
habil kardeş selamlarımı sunarım.

nurcuların partisi yoktur demişsiniz. bir yapının partisi olmayabilir. ama bu insanlar yıllardan beri sistemn içerisindeki partilere oy vermekten onlardan yardım almaktan ve seçim dönemlerinde onlara çalışmaktan geri durmamışlardır. red etmeleri gereken partileri çıkarları ve işlerini kolaylaştırdıkları için gönül rahatlıgıyla kabullenmişler. hatta bu meseleyi dini bir mesele olarak bile bakmamışlar. risale de bu konu dini bir mesele olmaya bilir ama kuranda bu mesele imani bir meseledir.her dönem farklı kulvarlarda demokrasinin laikliğin ılımlı islamların öncülüğünü yapan insanlara destek vermemişler mi. çıkarlarını kurani ilkelere kurban etmemişler mi. ya siz bunları görmüyorsunuz yada bunları görecek tarzda bir islami birikim ve deneyim eksikliğiniz var. risale kurandan zaten üstün olamaz ama bugünkü duruma bakınca bu camialerın kuranı kendilerine rehber ve klavuz edinmedikleri çogunun risaleyle hayatını idame ettiklerini görüyoruz. oysaki sözlerle mevcut var olan vaka çok farklı.

sözlerinizle biz kuranı risalenin önüne geçirmeyiz diyebilirsiniz ama pratikte risale kuranı çok geçmiş durumda sizlerde.


iman demişsiniz merak ediyorum imanı nasıl tarif ediyorsunuz acaba. nasıl bir iman. bu imanın kabulleri ve redleri neler? demokrasiden yana sistemin partilerinden yana laiklikten yana tercihte bulunacak kadar gevşetilen bir iman acaba iman mıdır.? gerçekten soruyorum iman nedir sizce?

yaptıgım her gözleme cevap yazınız olur mu. çünkü genel vaka bu . dogudada böyle batıda da böyle . ben de size gerçekten hakkını vererek kuranı okyun araştırındiyorum. ve islamı risalecilerin dışında hakıyla anlatan insanlardan dinleyim diye tavsiyede bulunsam olurmu.ben zaten risaleyi okuyorum. ama risaleyi kutsamıyorum. onu hayatın merkezine oturtmuyorum. yanlışları ve dogruları olan bir kitaptır istifade edilir diyorum. yaptıgınız yorumda bile risalenin kutsallıgına dair bir ruh dünyası var...

sizleri selamlıyor ve herşeyi bir tarafa bırakarak Kuran okumaya çagırıyorum. hepimizin çagrısı Kurana olmalı. bu konuda gerekli ve ihtiyaç duyarsanız yardımcı olabiliriz...

selametle
 
mehmet maksut 14-09-2011, 12:12:03
muhammed beşir kardeş
said kürdiyi(nursiyi), risaleyi tanımadıgımı nereden biliyorsun. ayrıca herkes kendisini gerçek nurcu olarak tanımlıyor. kimdir bu sizin bahsettiğiniz gerçek nurcular. kimlerdir zindanlarda yatanlar. eski "ilim" çevresini mi kastediyorsunuz. açıklama yaparsanız sevinirim
 
ali 14-09-2011, 11:20:18
allah razı olsun kardeş gerçektende bu tür gruplar camialar islami hareketin önünde büyük engel teşkil etmektedirler. rabbim o kardeşlerimize de hakkı hakikati görecek bir şuur basiret nasip etsin inş.
 
habil 14-09-2011, 02:24:59
sayın kardeşim bilmiyorum kaç sohbette bulunmuşsun kısa ve öz bir şekilde nurculuk nedir söyleyeyim bunların mekanı yoktur partisi patırtısı alayışı numayışı yoktur bu bilinmezlerin ermişlerin kendini büyük bir davaya vermişlerin imanlı inanlı şurlu kalabalığıdır risaleyi anlamak istiyorsan mütalalı dersler var o derlere katıla bilirsin risale-i nur haşa kurandan üstün değildir risale-i nur asrın fehmine ve idrakine uygun yazılmış bir derstir müslümanlar için kemiyet değil kefiyet önemlidir kendi ön yargılarını kırmalısın bunun içinde sohbetlere katılmalısın sohbetlere katıldığın her zaman dilimi içerisinde gözlemlerin nekadar yanlış olduğunu göreceksin beliki risale-i nur okumamışsın risale-i nurun sadece bir dersine katılarak geneleme yapmak yanlıştır ben kendim bu cemaatle tanıştığımda kendi kendime sordum şu insanların yapığına bakın kuranı kerim dururken neden bu adamlar kırmızı kitaplar okuyor tabi bu benim ön yargılarımdı fakat risale-i nur okurken düşüncelerim değişti çünkü risale-i nur alahın varlığını delilerle ıspatlıyordu güzel kardeşim sana tafsiyem kesinlikle risale-i nuru okumalısın birimiz şarkta olsun birimiz garpta birimiz şimalde olsun birimiz cenupta unutmayalım ki biz kardeşiz kalbimiz aynı şeyler için atıyor bizim davamız aynı cenabı hak bizledir dalaletin bataklığını kurutmak hepimizin görevidir avrupanın hisiyatını dünyanın her yerinde tatbik edenleri engelemeliyiz allah yar ve yardımcımız olsın....YAPTIĞIN HER GÖZLEME CEVAP YAZMAK İSTERDİM AMA RİSALE OKUDUKCA KENDİ SORULARINA CEVAP BULACAKSIN
 
Muhammed Beşir 14-09-2011, 00:55:09
Sen Risale-i Nur okuyucularını ve Üstad'ın yolundan gidenleri değil, Nurcuları görmüşsün. Gerçek Risale-i Nur talebelerini tanımadan bilmeden hatalı değerlendirmelerde bulunuyorsun. Gerçek Nur talebeleri zindanlarda yatıyor, Üstadları gibi Hakk'ı söylemekten başka bir dertleri yok. Kur'an ve sünneti müdafa eden bu büyük mücahitleri görmeyip Risale-i Nurla ve hatta dinle alakası olmayan hizipleri görüp Risale-i Nur'u okumaman ve Üstadı tanımaman, bugünkü dünya müslümanlarını görüp de Kur'ana yanaşmayan kimsenin haklılığı kadar bir haklılık verir. Rabbim seni hakiki Nur talebeleriyle karşılaştırsın inşallah..
 
DİĞER YAZILARI

20/12/2012 - 14:05 SURİYE’DE KAZANAN YOK KAYBEDEN ÇOK

24/11/2012 - 09:57 ÖNCELİĞİ DOĞRU KAVRAMAK

06/10/2012 - 08:16 “SELAM YÜREKLİ DOSTUM”A MEKTUP

15/09/2012 - 12:13 EY ÖRTÜSÜNE BÜRÜNENLER! GENÇLİK ELDEN GİDİYOR

03/09/2012 - 08:23 HAYATI ISKALAYAN BİR İSLAMİ MÜCADELE OLABİLİR Mİ?

16/06/2012 - 00:10 UZUN VADELİ DEĞERLERİ, KISA VADELİ KAZANIMLARA KURBAN ETMEK!

01/06/2012 - 13:49 NE YAPIYORUZ, NEYİ TALEP EDİYORUZ?

12/05/2012 - 08:16 GEZİ VE MUHASEBE

19/04/2012 - 03:11 KUTLU DAVADAN KUTLU DOĞUMA

15/03/2012 - 07:14 NEFES ALMANIN ÖLÜM OLDUĞU YER: HALEPÇE

10/03/2012 - 06:30 ANNEME MEKTUP – PEPÛK DAYÎKAN -I-

26/02/2012 - 07:31 İRAN’IN DIŞ SİYASETİ ve SURİYE’DEKİ OLAYLARA BAKIŞI

15/02/2012 - 19:50 İRAN İZLENİMLERİ -2-

09/02/2012 - 12:12 İRAN İZLENİMLERİ -1-

15/01/2012 - 00:13 MOLLA MANSUR GÜZELSOY'UN ARDINDAN...

09/01/2012 - 08:19 LÂ TURKİYYE, LÂ KURDİYYE, İSLÂMİYYE, İSLÂMİYYE!

30/12/2011 - 00:52 KATIRLARIN SIRTINDA UMUD'A KAN, TOPRAĞA CAN DÜŞTÜ...

20/12/2011 - 22:44 HURAFE- BİDAT’İN VAHİY VE AKILLA MÜCADELESİ

30/11/2011 - 21:59 BU NE DUYARSIZLIK, BU NE TUTARSIZLIK...

19/11/2011 - 12:35 ŞAHISLARI KUTSALLAŞTIRMA HASTALIĞI VE ELEŞTİRİ

06/11/2011 - 15:44 SENSİZLİK VE SESSİZLİK

03/11/2011 - 07:31 DEPREM GÜNLÜĞÜ -SON-

31/10/2011 - 21:44 DEPREM GÜNLÜĞÜ -3-

30/10/2011 - 09:09 DEPREM GÜNLÜĞÜ - 2

28/10/2011 - 10:27 DEPREM GÜNLÜĞÜ -1-

17/10/2011 - 08:31 DİN ADINA DİN ÜRETME SORUNU

13/09/2011 - 23:49 BİR RİSALE-İ NUR DERSİ İZLENİMLERİ

08/09/2011 - 23:10 KAYIP BİR FİDAN

02/09/2011 - 10:50 UMUDUN GÜCÜ

20/08/2011 - 04:53 KÜRESEL SALDIRILAR KARŞISINDA MÜSLÜMANLAR

12/08/2011 - 12:20 KUR'AN, RAMAZAN VE SAMİMİYET SINAVI

12/07/2011 - 22:55 ÜNİVERSİTEYE YÖNELİK İSLAMİ ÇALIŞMALARIN GEREKLİLİĞİ

23/06/2011 - 23:00 MÜSLÜMANLAR GENÇLERE SAHİP ÇIKMALI

11/06/2011 - 16:46 İSLAMİ KİTLELERİ AMACINDAN SAPTIRMA SİLAHI: DEMOKRASİ

31/05/2011 - 06:14 İZZET GÖMLEĞİNİ GİYMEK

08/05/2011 - 13:33 KÜRTLER, MUSTAZAF-DER, PKK VE SON OLAYLAR

25/04/2011 - 19:49 MİLLİYETÇİLİK TÜRLERİ VE TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİK

12/04/2011 - 23:21 ÇOCUK VE TAŞ (ŞİİR)

02/04/2011 - 00:55 SORUN - SORU - SORUMLULUK ÜÇGENİ

03/03/2011 - 06:42 HAL-i PÜRMELALİMİZE DAİR HASBİHAL

02/02/2011 - 19:12 ŞEHADET BİR ÇAĞRIDIR...

28/12/2010 - 22:40 Dâvâ gençliksiz olmaz

09/12/2010 - 22:11 UZLAŞMA TEKLİFLERİ KARŞISINDA MUHAMMEDİ TAVIR

09/11/2010 - 12:38 İSLAMİ MÜCADELE ÜMİTSİZLİK GİRDABINA MAHKÛM EDİLMEMELİ

21/10/2010 - 16:29 SAVRULMALARIN SEBEBİ: SABIR EKSİKLİĞİ

01/10/2010 - 17:45 ÜNİVERSİTELERDEKİ İSLAMİ ÇABALAR ÜZERİNE HASBİHAL

11/09/2010 - 12:26 SABRA DAVET

26/08/2010 - 15:19 MESAJ KIVILCIMLARI

03/08/2010 - 20:09 LOKMAN (A.S.)'IN ÖĞÜTLERİNE KULAK VERMEK

08/07/2010 - 19:40 KİMLİĞİN İNŞASI

28/06/2010 - 09:48 YOL KONTROLU

10/06/2010 - 18:03 FİRAVUNİ BASKILARA KARŞI İHMAL ETTİĞİMİZ SIĞINAKLARIMIZ

20/05/2010 - 10:48 ALLAH KİMLERİ SEVMEZ?

02/05/2010 - 15:24 MARUFUN İNŞASI, MÜNKERİN İMHASI İÇİN

17/04/2010 - 11:33 KURTULUŞ FAKAT NASIL?

30/03/2010 - 18:25 OKU: HAYATI YENİDEN İNŞA İÇİN

11/03/2010 - 10:15 İSTİKAMETİ ŞAŞMAMAK

24/02/2010 - 13:22 KAYBIN EN BÜYÜĞÜNDEN SAKINMAK İÇİN

10/02/2010 - 14:23 KURTULUŞUMUZ DAVETİ DİRİLTMEKTE

29/01/2010 - 18:43 BİLEBİLMELİYİZ…

19/01/2010 - 12:13 GENÇLER EN BÜYÜK ZENGİNLİĞİMİZDİR

31/12/2009 - 16:50 BİRAZ DA KENDİMİZİ KONUŞALIM!

19/12/2009 - 10:15 BİZ VE SORUMLULUKLARIMIZA DAİR
YAZARLAR
Şinasi ULUDOĞAN
İNSANLIK İÇİN ÇAĞLARIN VEBASI: DÜNYEVİLEŞME
Ahmed KALKAN
NEREDESİN EY GÜZEL İSYAN?
Hikmet ERTÜRK
FARKINDA OLMADAN YAŞANAN HAYATLAR
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
GAZZE HALKI İZZETİ ÖĞRETİYOR
İslam BAŞARAN
AİLE BİLİNCİ VE SORUMLULUĞUMUZ
Mehmet ÇOBAN
BUGÜN DE BÖYLE OLSUN
Şahin YETİK
GENÇLİK ÜZERİNE BİR ÖZ ELEŞTİRİ
Musab İÇEN
SİYASET ALGISI VE DİN ANLAYIŞINA ETKİLERİ
Ebubekir MERCAN
HEY GİDİ ESKİ RAMAZANLAR HEY...
Fatma CEREN
ALLAH İÇİN!
Mehmet PAMAK
ERTELENEMEZ ve TERK EDİLEMEZ SORUMLULUĞUMUZ
Coşkun UZUN
‘BEKRİ MUSTAFA’LARLA MECLİSTE KUR’AN HALKASI
Emrullah AYAN
ŞEHİDLİĞİN YOLU ŞAHİDLİKTEN GEÇER
Akif KARATAŞ
PİRAMİTİN ÖZGÜR KÖLELERİ
Furkan ULUDOĞAN
FURKAN'IN GÖZÜYLE
Mehmet TEKKAYMAZ
PARÇALANAN TAKVA, ÇOĞALTILAN RABLER
Hamza KARAHAN
ÇOCUKLARIMIZ KİME EMANET?
Bünyamin ZERAN
RACHEL CORRİE
İlyas METİN
KÜFÜR TEK MİLLET, MÜSLÜMANLAR BİN PARÇA!
Ömer TÜMER
YÖNETİM MODELİ OLARAK İSLAM VE DEMOKRASİ
Züleyha KAYIŞLI
ÇOCUKLARIMIZI İYİ YETİŞTİRMEK
Kemal SONGÜR
RİSALET/NÜBÜVVET VE İNSANLIĞIN SERÜVENİ
Yusuf HAKSÖZLÜ
KUR'AN'I ANLAMAK
Süleyman DİLMEN
DAİMA ÜMİTLİ OLMAK
Mustafa KOCAMAN
"KUR’ANSIZ İSLAM" İŞTE BÖYLE OLUR
Ömer KARAKAŞ
TÜRKİYE'DE "CEMAAT", SURİYE'DE IŞİD
Sabiha ATEŞ ALPAT
TEMİZLİK İMANİ BİR SORUMLULUKTUR
Mustafa BOZACIOĞLU
KURBAN (ŞİİR)
Ahmed Turgut ULUCAK
VAHYİN ÖLÇEĞİNDE KÜFÜR KAVRAMI
ENÇOK OKUNANLAR
MEKKE VE MEDİNE`YE SAHİP ÇIKALIM
İSLAM SADECE ANLATILMAZ, YAŞANIR
MÜSLÜMAN GENÇLERDE BURÇ SAPMASI
TEVHİD VE ŞİRK ÜZERİNE
MÜSLÜMAN OLMAK YETMİYOR MU?
İNTERNETİ MÜSLÜMANCA KULLANMAK
SÜTÇÜ İMAM BUGÜN YAŞASAYDI NE YAPARDI?
RADİKAL AYNA
NEYİ ANLATACAĞIZ?
TOPLUMSAL EŞİTSİZLİK VE TABAKALAŞMA
GÜNÜN KONUSU
BİR AYET
BİR HADİS
BİR SÖZ
 
Copyright © 2009 İslam ve Hayat
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Evden Eve Nakliyat Evden Eve Nakliyat