Yürek sürgünlerinden mülteci kamplarına (Şiir)
Suriye'de hastanelerde katliam yaşanıyor
KNKM'de "Umre Yolculuğu" konuşulacak
Hamza Er, Edremit'te konuşacak
İktibas'ın Mayıs sayısı okuyucuyla buluştu
Şanlıurfa’da “Sessiz mi kalacağız? Suriye konferansı   |   Lübnan'da yükselen tansiyona Nasrallah'tan itidal çağrısı   |   Bakan Şahin'den Uludere olayı hakkında ilginç açıklamalar   |   NATO'ya Türk sekreter konuşuluyor   |   Heniyye: Filistin topraklarında İsrail'e yer yoktur   |  
Ana Sayfa Künye İnternet Kullanma Kılavuzu Ziyaretçi Defteri İletişim
KUR'AN SİYER AKAİD FIKIH KAVRAMLAR RÖPORTAJLAR VİDEO İSLAM DÜNYASI GÜNCEL KÜLTÜR SANAT MEDYA OKUMA GÜNLÜĞÜ
Canlı Yayınlar
Kategoriler
KUR'AN
SİYER
AKAİD
FIKIH
KAVRAMLAR
RÖPORTAJLAR
VİDEO
ETKİNLİKLER
KARİKATÜR
İSLAM DÜNYASI
GÜNCEL
KÜLTÜR SANAT
SEÇME YAZILAR
MEDYA
E-KİTAP
İBRETLİK
ŞİİR
TAKVİMİMİZ
OKUMA GÜNLÜĞÜ
Şahit Olanlar
Okuma Günlügü
Kitaplar
Dergiler
Anket

Yönetici :..

Ak Parti en çok kimleri dönüştürdü?

Seçenekler
Sistemi
Sağcıları
Solcuları
Müslümanları

Sonuçları Göster

 
BATI’NIN DÜNÜ VE DÜNYANIN BUGÜNÜ
Bünyamin ZERAN - 05/09/2011 - 15:30
Türkiye liberalleşti ve dünyaya entegre oldu. Bölgesinde güçlenen bir değer oldu. Ortadoğu halklarına model ülke oldu. Bunu sekülerleşerek yaptı. Çünkü Amerikan İslamı denilen ılıman islama sahip çıkarak tevhidi iİlamı kapı dışarı etti.K imsenin alkol tüketmesine karışmayan, zinayı suç saymayan, eşcinselliği hoş gören bunun yanında liberal düzeni tehdit etmeyecek şekilde namaza, hacca, başörtüsüne serbestiyet veren tevhidle ilgisi ve bağı bulunmayan höşgörü dini peydah ederek yaptı. Öyleki bu hoşgörü dininin mimarlarından Aban toplantılarının baş köşe adamlarından olan Hayrettin Karaman’ı bile liberalizmin geldiği nokta bunaltmış olacak ki artık yeter dedirtmiş. Hoş göremem ama tahammül etmek zorunda olduğumuzu emir buyurmuş hazretler. Adama günaydın demezler mi!

   Biz sanayi devrimi sonrası Batı’yı bilimsel buluşların ve tekniğin hızla gelişmesinin yanında bu gelişmelerin neye mal olduğunu Karl Marx’tan okuduk. Zaman hızla akıp giderken dünyanın giderek daha iyi olduğu kanısına vardık. Artık üç yaşında ve dokuz yaşında çocuklar maden ocaklarında çalışmıyor, kadınlar ve kızlar erkeklerle aynı ortamda tuğla fabrikalarında, kibrit imalat hanelerinde yarı çıplak vaziyette çalışmıyor, onlarca yüzlerce hanım 30-40 m2’lik odaların içinde nefessizlikten boğuluncaya kadar dikiş dikmiyorlar olarak bildik. Çünkü artık hümanizm vardı ve herşey insanla başlıyordu. Öyleyse insan en üst değer olmalıydı. Batı, geçmişinden ders almış olmalıydı  ki bu kavramlar dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalandı  ve birçok insanı tesiri altına aldı. Acaba gerçekten öyle miydi? Yani Batı, kapitalizm ruhunu terkedip insan seven bir yaratığa mı dönüşmüştü?

    Batı’nın tarihine baktığımızda insan odaklı bir yönetimi asla olmamıştır. Örneğin Bizans’ın Hristiyanlığı din olarak seçmesinin altında yatan sebepte o dine inanıyor olması değildir. Aziz Pavlus’un budayıp kuşa çevirdiği ve Bizans’ın çıkarlarına dokunmayacak bir öğreti haline gelmesinden sonra Bizans’ın dini olarak kabul görmüş ve tevhidi Hristiyanlar ise sapkın olarak suçlanmış ve kimisi yakılarak, kimisi idamla kimisi de arenalarda arslanlara yem yapılarak öldürülmüştür. Batı, şovalyelik sistemiyle elit bir tabaka oluşturmuş ve halktan toplanan vergilerle ve toprakların ağır şartlarda kiraya verilmesiyle feodallıklar kurmuş  ve halka rağmen efendilerini korumuştur. Ortaçağ avrupasında kilise feodalların yerini almış ve ülkenin tüm ekonomik kaynaklarını  nerdeyse tek başına yönetir hale gelmiştir. Bu kilise cennetten arsa satacak kadar ileri giderek halkı sefalete ve köleliğe mecbur etmiştir. Sanayi devrimine geldiğimizde ise feodallık yerini fabrikatörlüğe terketmiş ve fabrika ağaları patronlar oluşmuş ve yine kazanmak duygusu adına insan iliğine kadar sömürülmüş ve yine kazanmak adına insanın sağlığksız koşullarda çalışması, uzun saatler çalışması, fıtratın kayboluşu  önemsenmemiş ve toplu ölümler, salgın hastalıklar, artan fuhuş ve bozulan toplumsal denge ve dinamikler efendileri hiç  rahatsız etmemiştir. Çünkü efendiler sürekli kazanmaya devam etmektedirler. Onları ilgilendiren de bu olmuştur. Batı, kendisine karşı geliştirilen işçi hareketleriyle birlikte yöntemini değiştirmiş  ve artık işçiyi daha kısa süre çalıştırarak ama bu kısa sürede de eskisinden daha fazla verim alacak yöntemlerle onu sömürmeye devam etmiştir. Hatta bir adım ötesi efendiler reklam ve tüketim unsuruyla çalışıp kazandığı ücreti yine kendisine döndermeyi becermiştir. Çünkü insan ihtiyacını sınırsız yapmış ve reklamlar yoluyla hiç işine yaramayan malları bile ihtiyaç  olarak kafasına dikte etmiştir.

     Peki bunca süre sonunda Batı, zihniyet değişikliğine uğramış olabilir mi? Özellikle 1980’lerden başlayan ama özellikle 1990 sonrası  dünyanın şekillenişine baktığımızda; demokrasi, özgürlük, hümanizm ve bireycilik konularının süratle dillendirildiği bir ortamda Batı işlemiş olduğu günahlardan pişman mı  olmuştur yoksa bu söylevler de gelecek yeni sömürülerin habercisi midir? Zira Irak’ın özgürlük ve demokrasi uğruna işgali, Libya’nın, Gürcistan’ın, Ukrayna’nın, Kırgızistan’ın, Tunus’un, Mısır’ın, Yemen’in devrimlerle sarsılması ve diktatörlerin giderek liberalizmin zafer kazanması ve beraberinde tüm dünya yönetimlerinin liberalizme göre kendilerini yeniden dizayn etmesi acaba gerçekten özgürlüğün, demokrasinin ve insan haklarının sağlam zemine oturması için midir? Biliyorum ki bu yazıyı okuyan birçoğunuz diktatörlerin gitmesinin ve halkı esas alan yönetimlerin gelmesinin neresi kötü diyeceksiniz. Benimde asıl problem ettiğim şey tam da burası. Gelen yeni yönetimlerin gerçekten adaleti ve hakkı ayakta tutmak için mi geldiği yoksa yeni dönem amerikancılığın zaferini ilan etmek için mi geldiğidir. Yine bir çoğunuz beni komploculukla ve paranoyaklıkla itham edebilirsiniz önemli değil. Önemli olan bir meseleyi doğru anlayabilmektir. Eğer bir meseleyi doğru anlamazsam hayatımı yanlışlar üzerine bina edebilirim. Böyle bir hataya düşmeyi paronayaya tercih ederim doğrusu.

     Batı, sanayi devrimi ile birlikte birçok geleneksel bağını parçalamıştır. Tarım işçilğinin ve tarımsal ürünlerin fabrikaların, makinelerin karşısında değer kaybetmesiyle birlikte akın akın kırsaldan şehre hücum eden işçiler parasızlığın getirdiği açlıkla çocuklarını  satmaya veya kiralamaya başlamışlardır. Artık hanımlar bir fabrikanın işçisi olmasının ötesinde patronların zevkinide gideren cinsel obje haline gelmişlerdir. Açlık o kadar yoğundur ki ne kadınların ne kocalarının buna itiraz edebilecek güçleri yoktur. Yasalar efendilerin haklarını garantiye alırken işçilerin nerdeyse iş değiştimeleri bie mümkün değildir. Bir işçinin işten atılmasının karşılığı  kolu kesilir ve başka bir fabrikada onu işe almaz bu işçinin ölüm fermanı demektir. Aile giderek yok olur. Çocuklar kendi başına bir birey anne ve baba da ayrı iki birey haline gelir. Birbirlerine karşı sorumlu olmazlar zamanla. Erkek kadının; ebeveyn çocukların tercihine giyimine, yemesine içmesine karışamaz. Fuhuş artar ve beraberinde gayri meşru çocuk sayısı artar. Artık  çocukların babasız dünyaya gelmesi toplumca ayıplanan davranışlar arasında sayılmaz. Artık toplumda herşey normalleşir. Tüm sapkınlıklar, aşırılıklar, absürtlükler birey kavramı üzerinden meşrulaştırılır. Batı, bu sancılı süreci yaşayalı üzerinden nerdeyse üç-dört asır geçti. Üçüncü dünya ülkesi olarak tanımlanan Orta Asya, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu ülkeleri ise Batı’nın yıllar önce karşılaştığı bu süreçle yeni tanışmaya başladı. Türkiye ise bu süreçle Adnan Menderes’le başladı  ama esas kırılma noktasını Turgut Özal ile yaşadı. Ve AKP’nin iktidarı ile birlikte son sekiz yıl içinde ise inanılmaz yol aldı.

     İşçiler sanayi devrimi öncesinde nasıl sefalet içindeyse bugün konumları değişmemiştir. Efendiler yine çok kazanırken işçiler hep kaybetmektedirler. Demokrasi, hümanizm ve özgürlük kavramları kapitalizmin önünü açabilmek için ona yardımcı kuvvetlerdir. Çünkü insanın arzusuyla oluşturduğu egemenliğe devredilmiş hiçbir düzen, nizam asla adaleti ve tevhidi sağlayacak bir konuma ulaşamamıştır ve ulaşamayacaktır da. Gelin isterseniz sanayi devriminden yıllar sonrasına bugünümüze gelelim ve günümüz dünyasının gelir dağılımına göz atalım. Özgürlük ve demokrasi dedikleri, insan hakları dedikleri şeyin ne olduğunu birde elimizdeki bu bilgilerle irdeleyelim. Bu bilgiler bu doyumsuz Avrupa’nın içinden çıkan bir adama aittir. Jacques Attali “Geleceğin Kısa Tarihi” adlı kitabında bugünün dünyasının geldiği noktayı anlatıyor ama aslında anlatmaya çalıştığı  şey sömürü düzeni içindeki Avrupa’nın ayakta kalabilmesi için acil çözümler bulunması gayretidir. Çünkü kendisi Ceazir’de doğmuş bir Fransızdır. Sömürmeye, sömürdükleriyle ayakta kalmayı gelenek haline getirmiş yaşlı Avrupa’nın bir üyesidir.

     Önce Amerika’dan başlayalım: Zengin Amerikalılar ile ötekiler arasında ki eşitsizlikller derinleşmektedir. 1975’te, ülkenin en zenginlerini oluşturan %0,01’lik kesimin geliri bir işçinin ortalama ücretinin 50 katıyken, otuz yıl sonra 250 katına çıkmıştır. 1990-2006 arasında yaratılan varsıllığın yarısı Amerikan ailelerin %1’ine yaramıştır. Amerikan işçisinin ücreti 1973’ten beri göçlerin ve yer değiştirmelerin rekbeti karşısında düşmektedir. 2006’da, Amerikalı ücretliler ortalama 46 hafta, yani Avrupalılardan 6 hafta fazla çalışmakta ve Avrupalılara kıyasla iki kat daha az izin yapmaktadırlar.

     2006’da, asgari saat başı ücretin ilkece 8 dolar olduğu Kaliforniya’da bile, beş çocuktan biri yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Yerleşik Amerikalıların 3,5 milyonu yılda en az üç ay barınaksız durumdadır. On zenci çocuktan biri, ispanyol kökenli yirmi çocuktan biri, yılda en az iki ay bir sığınakta barınmaktadır, yaşlıların durumu da aynıdır. New York’ta, 38.000’den fazla insan belediyeye ait barınaklarda gecelemektedir. Bunların 16.800’ü çocuklar ve hemen bir o kadarı da yaşlılardır. 2006’da 41 milyon Amerikalı  hiçbir sosyal yardımdan faydalanmamakta, 31 milyonu her türlü  sigortadan yoksun durumdadır.

     Çelişkiler dünya ölçeğinde de giderek aşırı düzeylere varmaktadır. 1950’de dünya nüfusunun yarısı yani 1,2 milyar insan günlük bir dolardan hesaplanan mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. 2006’da, insanlığın yarısı yeni yoksulluk sınırı olan günlük iki dolardan az bir gelirle hayatta kalmaya çalışmaktadır ve üstelik 1,3 milyar kişi 1 dolara bile sahip değildir. Bir Kaliforniyalının 1 saatlik asgari ücreti, insanlığın üçte birinin günlük ücretinden dört kat daha fazladır. Gezegende yaşayan insanların yarısı ne musluk suyuna, ne eğitime, ne sağlığa ne de konuta erişebilmektedir. Güneydeki kentlerin sakinleri barakalarda yaşamaktadır. Bunlar Etiyopya’da nüfusun %99,4’ünü oluşturmaktadır. Yeryüzünde 200.000’den fazla gecekondu kenti vardır. Dünya nüfusunun %11’ini barındıran en yoksul 49 ülke hala dünya GSH’sının %0,5’ini almaktadır. 2006 yılında, 850 milyon insan, daha önce hiç olmadığı kadar kötü beslenme koşullarındadır. 1 milyarı okuma yazma bilmemekte, 6-11 yaş arasındaki 150 milyonu aşkın çocuk okula gitmemektedir.

     Büyüme sefaleti de fazlasıyla ciddileştirmektedir. Çok düşük fiyatla Avrupa ve Amerika’daki mağazalara ihraç edilen malların  önemli bir kısmı (giysiler, oyuncaklar, spor malzemeleri), Asya ve Latin Amerika’nın yoksul ülkerinde aşırı biçimde sömürülen işçiler tarafından sömürülmektedir. 2006’da, yeryüzünde 250 milyon çocuk –bunların dörtte biri on yaşın altındadır- yasadışı  olarak bunların 180 milyou ise kabul edilmez sömürü koşulları  altında çalıştırılmaktadır. 10 milyonu köleliğin ve fahişeliğin kurbanıdır. Aynı yıl 22.000 çocuk iş kazaları  sonucu hayatını kaybetmiştir. Bangladeş’te, örneğin ihracat yapan işletmelerdeki aylık asgari ücret on doları geçmemekte ve ayaklanmalara rağmen, 1994’ten beri artırılmamaktadır. Çocuklar haftanın 7 günü çalışmaktadır. Oysa ücretler üretim maliyetlerinin %10’unun da altındadır ve hiç kimse hiçbir şeyi denetlememektedir.

     Afrika’da durum daha da beterdir: Kişi başına gelir 1987-2006 yılları  arasında dörtte bir oranında düşmüştür. 1970’ten 2006’ya kadar, Afrika’nın dünya pazarlarındaki payı yarı yarıya azalmıştır. Borçalrı 20 katına çıkmıştır ve şimdi toplam üretimine eşit hale gelmiştir. 1980’li yılların başında çıkan AIDS, 2006’da bu kıtada, çoğu en az 40 yaşındaki yetişkinler (öğretmenler, genç yöneticiler, polisler, askerler)olan 30 milyon kişiyi pençesine alırken Afrika ülkesinin insan alt yapısını yok etmektedir. Bunların ancak 27.000’i tedavi görürken, AIDS tedavisinin bedeli bir Afrikalının yıllık ilaç harcamalarının 12.000 katıdır.

     Ya Türkiye’de durum nasıldır? Türk-İş’in yaptığı araştırmaya göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 881 tl iken, yoksulluk sınırı 2.871 tl olarak hesaplanmıştır. Bu ülkede Aso’nun raporuna göre kayıtlı 2,5 milyon işçi asgari ücretle yani 711 tl’dir. Yani 2,5 milyon 18 yaş üstü işçi açlık sınırının altında ücrete tabidir. Tabii ki bu durumda ailenin her üyesi çalışmak zorundadır. Kapitalizm aileyi tıpkı sanayi devrimi döneminde olduğu gibi yine parçalamakta adına ekonomik özgürlük dediği söylevle bireycilği göklere çıkarmaktadır. Yine eşlerin bir birine karşı sadakate gerek duymadığı kendi parasını dilediği gibi harcayacağı, çocukların başına buyruk bir hayata kayışlarına göz yumulan, hazların çoğaldığı, fuhşun arttığı, kadının eskisinden daha çok cinsel bir obje haline geldiği, gayri meşru ilişklerin ve bunun sonucunda doğan çocukların arttığı, kreşlerin ekildiği huzurevlerinin biçildiği bir toplum inşa edilmektedir. Eşçinselliğin meşrulaştığı hatta eşcinsel evliliklerin serbestleşeceği, ilişkilerin tıpkı hayvanlarda olduğu gibi alenen yaşandığı, alkolün, uyuşturucun ulu orta kullanıldığı bir dünya varedilmektedir. Adına özgürlük dedikleri, adına demokrasi dedikleri adına hümanizm dedikleri dünya görüşleriyle Irak’ta 2.000.000 çocuğun ırzına geçildi ve bir o kadar kadının yine orda milyonlarca insan katledildi. Libya’da ve daha bir çok ülke’de diktatörler gitti ama yerine kan emen vampir Batı ve onların sermayedarları geçti. Petrol ve daha bir çok yer altı kaynakları Batı’nın denetimine verildi. Devrimler halklar için değil efendiler için yapıldı.

     Türkiye liberalleşti ve dünyaya entegre oldu. Bölgesinde güçlenen bir değer oldu. Ortadoğu halklarına model ülke oldu. Bunu sekülerleşerek yaptı. Çünkü Amerikan İslamı denilen ılıman islama sahip çıkarak tevhidi iİlamı kapı dışarı etti.K imsenin alkol tüketmesine karışmayan, zinayı suç saymayan, eşcinselliği hoş gören bunun yanında liberal düzeni tehdit etmeyecek şekilde namaza, hacca, başörtüsüne serbestiyet veren tevhidle ilgisi ve bağı bulunmayan höşgörü dini peydah ederek yaptı. Öyleki bu hoşgörü dininin mimarlarından Aban toplantılarının baş köşe adamlarından olan Hayrettin Karaman’ı bile liberalizmin geldiği nokta bunaltmış olacak ki artık yeter dedirtmiş. Hoş göremem ama tahammül etmek zorunda olduğumuzu emir buyurmuş hazretler. Adama günaydın demezler mi! İşte bu hoşgörü zihniyetinin yarattığı ülke budur ve bu iyi halleridir giderek tıpkı Batı’da olduğu gibi daha fazla ahlaki çöküntüye uğrayacaktır. Çocukların daha çok kuşatıldığı  ve öğütüldüğü bir dünya oluşturulacaktır. Bugünkü  hoşgörü dininin Martin Luther’in protestan Hristiyanlıktan hiçbir farkı yoktur. Luther Protestanlığı Batı’yı  ahlak ve ilke olarak nereye sürüklediyse hoşgörü dini de bu ülkeyi oraya sürükleyecektir.

     Netice olarak Batı’nın dünü ile onun oluşturduğu bugünün dünyası  aynı çıkarcı, kan emici ve zalimdir. Dini, dün nasıl kendi çıkarlarının hizmetkarı yapmışsa bugün de aynı şekilde dini sulandırarak yine hizmetkarı yapmıştır. Bu dinin adı  ister Hristiyanlık isterse İslam olsun isterse de Budizm olsun farketmez. Kendini mümin hissedenlerin böylesi kötü dünyaya karşın Allah’ın adaletini ve O’nun tevhid sözünü yüceltmesi ve haykırması gerekmez mi! Kur’an’a iman ederek ve Kur’anı  iman etmiş bir şekilde hayatın merkezine koyarak yaşamı  yeniden şekillendirmek ve O’nun ilkelerince kardeşlikler tesis etmek gerekmektedir. Müminler enerjilerini birazda kardeş olmaya harcamalıdırlar. Çünkü birliktelikler oluşturulmadan zulümle mücadele etmek elbette zordur. Tevhidi esas alan bir tavırla Allah’ın sözünü  yüceltmeye gayret etmek zorundayız. Çünkü bizim buna ihtiyacımız var ve dünya halklarının buna ihtiyacı var. “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” 4/75

605
YORUM LİSTESİ
ensar 23-09-2011, 17:08:07
emek verilmiş özenle detaylandırılmış bu yazı sırf Allah rızası için ortaya çıkmış ya.Allar razı olsun
 
cemali 10-09-2011, 21:40:37
Allah razı olsun.Son dönemlerde sılogandan öteye gitmeyen makalelere aşina olmuştuk. Doyurucu, bilgi ve belgeye dayalı yazılara hasret kalmıştık elinize sağlık ne güzel bir çalışma ortaya çıkarmışsınız.Rabbim ilminizi artırsın.
 
poyraz 09-09-2011, 17:07:14
insan bazen amacından sapıyor ne için yaşadığını unutuyor Allaha kulluk;her an teyakkuz halinde bir imanı zorunlu kılıyor.Makalenizi okuduğumda neleri kaçırmışız onu fark ettim.
Allah razı olsun
 
elif 06-09-2011, 23:53:43
Allah razı olsun dolu dolu bir çalışma olmuş istifade edilebilecek bir döküman hazırlamışsınız.Elinize sağlık
 
ilyas metin 06-09-2011, 23:27:26
Bünyamin kardeş ciddi araştırmanızden dolayı teşekkürlr.
bir yanlış hesabı düzeltmemiz gerekiyor
asgari ücret şu an 659 liradır ve açlık sınırının 222 lira altındadır
711 lira vergiden muaf olan yerlerde geçerlidir örneğin apartman görevlisi gibi
selamlar
 
fatma 05-09-2011, 23:17:31
Enfal 46- "Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. "

Güç nerede?
Allah a itaat etmekte,
Resule itaat etmekte,
Çekişip birbirimize düşmemekte,
Sabredip yalnız Allah a dayanmakta...

Rabbim gücümüzü artırsın, bunun için şartları yerine getirmemizi nasip eylesin. Amin.

Allah razı olsun. Çok bilgi dolu bir yazı olmuş. Ayrıca Sn.Erhan Toprak'ın "rüyalarını yaşatan azınlık ile rüya gören çoğunluğun mücadelesi" tabiri hafızalardan silinmeyecek bir tanımlama olmuş. Rabbim sizden de razı olsun.
 
Erhan TOPRAK 05-09-2011, 22:44:19
Evet!anlattıklarınız dünyanın gerçekleri ama ne yazık ki hafızalara kazılan,özlenen,uğruna bedeller ödenerek kavuşmak istenen "rüyalar ülkesi"yok.şu an rüyalarını yaşayan azınlıkla,rüya gören çoğunluğun mücadelesi var.araştırmanız malesef unuttuklarımız. Ne için var olmamız gerektiğini mütemadiyen hatırlatan,nasihat eden bu çalışmanız için sizi tebrik ediyorum.
Allah razı olsun.
 
DİĞER YAZILARI

16/05/2012 - 22:56 ALİM OLMAK MI ENTELEKTÜEL OLMAK MI?

12/04/2012 - 08:56 DÜŞÜNCE, KURUMLARDAN ÜSTÜN TUTULMALIDIR

15/03/2012 - 06:57 ÇAĞIN İLERİSİNDE VE GERİSİNDE OLMAK...

13/02/2012 - 22:15 MODERN DÜNYAYI İSLAM'LA YENİDEN TANIMLAMAK

13/01/2012 - 13:36 HAYATA RABB’İN ADIYLA BAKABİLMEK

22/11/2011 - 18:38 ÇAĞIN YENİ PUTÇULUĞU: MARKALAŞMA

04/11/2011 - 12:46 KUR’AN’DA İSİM KAVRAMI

26/10/2011 - 16:19 AÇLIK GÜNÜNDE YOKSULU DOYURMAK...

04/10/2011 - 06:58 BİR KUR'AN KAVRAMI OLARAK "İLİM"

05/09/2011 - 15:30 BATI’NIN DÜNÜ VE DÜNYANIN BUGÜNÜ

02/08/2011 - 12:51 MEKKE TOPLUMU VE YAŞADIĞIMIZ TOPLUM KARŞILAŞTIRMASI

20/06/2011 - 06:27 AKIL TOPLUMU

21/04/2011 - 06:17 MÜSLÜMANLARIN ZİHNİ SAVRULMALARINA DUR DENMELİDİR

24/12/2010 - 23:35 ÖLÜM ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

30/11/2010 - 22:51 AHLAKI ALLAH’LA TEMELLENDİRMEK GEREK

28/10/2010 - 22:00 KUR’AN’I TERSİNDEN OKUMAK

07/10/2010 - 11:15 DÜŞÜNCEYİ DİRİ TUTABİLMEK GEREK

20/09/2010 - 14:05 ÖZELEŞTİRİYE İHTİYACIMIZ VAR

23/08/2010 - 12:12 KULLUĞU ÖZGÜRLÜĞE TERCİH EDİYORUM

31/07/2010 - 10:40 ÇOCUKLAR NEYİN MİRASÇISIDIR?

15/07/2010 - 10:59 ZAMANIN FIRTINALARINDAN KORUNMAK GEREK

05/07/2010 - 11:53 NİTELİK Mİ NİCELİK Mİ?

21/06/2010 - 08:37 GÜNDEMLER GÜNDEM OLA

07/06/2010 - 17:55 GELİŞİM Mİ, BAŞKALAŞIM MI?

25/05/2010 - 12:37 MÜSLÜMAN OLMAK TARAF OLMAKTIR

11/05/2010 - 11:39 SALİH AMEL KÂFİRLERİ NİÇİN ÖFKELENDİRMELİDİR?

25/04/2010 - 21:44 NUH’UN GEMİSİNE BİNMEK

14/04/2010 - 12:50 SORULAR VE SORUMLULUKLARIMIZ

30/03/2010 - 18:30 DOKUNULMAZLIKLARIMIZI KALDIRALIM

18/03/2010 - 12:14 HAYATA HİKMETLE DOKUNABİLMEK GEREK

25/02/2010 - 19:09 BİZ HANGİ SINIRLARIN ADAMIYIZ?

13/02/2010 - 19:56 BEN DEĞİŞMEDEN DÜNYA NE KADAR DEĞİŞİR?

05/02/2010 - 18:52 AÇILIMDAN YANA MIYIZ HİCRETTEN YANA MI?

01/02/2010 - 08:47 AHLAK, İNSANIN KENDİNE YABANCILAŞMASINA ENGELDİR

17/01/2010 - 22:30 BİLİNCİME SAHİP MİYİM!

07/01/2010 - 18:52 FARK EDEBİLİYOR MUYUZ?

22/12/2009 - 10:55 UZUN BİR YOLCULUĞUN İMGELERİ

31/07/2009 - 15:29 İÇE DÖNÜK ŞAHİTLİK VE BİREY OLGUSU

04/02/2009 - 11:01 BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

18/01/2009 - 11:36 KUŞANMAK YA DA SLOGANLARLA DEŞARZ OLMAK

31/12/2008 - 19:46 GAZZE’DE GÖZÜ YAŞLI ÇOCUKLAR

29/11/2008 - 13:59 YAŞAMAYA DAİR...

16/11/2008 - 14:33 AYNADA KENDİMİZİ SEYRETMEK

03/11/2008 - 11:25 ŞEHADET ANCAK ŞAHİTLİK YAPANLARINDIR

07/10/2008 - 12:01 "VE SİZLER ÜÇ SINIF OLDUĞUNUZ ZAMAN..."

05/09/2008 - 10:29 KUR'AN "AYKIRI" BİR MESAJDIR
YAZARLAR
Sabiha ATEŞ ALPAT
HAYAT BİR İMTİHANDIR
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
UMRE YOLCULUĞUNUN ÖĞRETTİKLERİ
Ömer KARAKAŞ
MÜTEŞABİHATA SARILMAK!
Fatih PALA
BAHADDİN YILDIZ VE KADİR KIYMET BİLMEK
Bünyamin ZERAN
ALİM OLMAK MI ENTELEKTÜEL OLMAK MI?
Mükerrem BULUT
DÜNYA; KALBİMİZDE Mİ ELİMİZDE Mİ?
Cemil ARSLAN
YENİ BİR DÜNYA KURMALIYIZ!
Mustafa ATAV
DURDURUN TRENİ, İNECEK VAR!
Mehmet PAMAK
MODERN PUTPERESTLİK: FUTBOL FANATİZMİ
Mehmed MAKSUT
GEZİ VE MUHASEBE
Hikmet ERTÜRK
MÜSLÜMAN OLARAK YAŞLANMAK
Ahmed KALKAN
4+4+4, MÜSLÜMANLAR İÇİN NE İFADE EDİYOR?
M. Kürşat GÜRSOY
BİR KONFERANSTAN İZLENİMLER
Fatma CEREN
BAŞLIKLI MASAL -3-
Şinasi ULUDOĞAN
AYAĞI YORGANA GÖRE UZATMAK!
ENÇOK OKUNANLAR
MEKKE VE MEDİNE`YE SAHİP ÇIKALIM
İSLAM SADECE ANLATILMAZ, YAŞANIR
MÜSLÜMAN GENÇLERDE BURÇ SAPMASI
MÜSLÜMAN OLMAK YETMİYOR MU?
TEVHİD VE ŞİRK ÜZERİNE
İNTERNETİ MÜSLÜMANCA KULLANMAK
RADİKAL AYNA
TOPLUMSAL EŞİTSİZLİK VE TABAKALAŞMA
NEYİ ANLATACAĞIZ?
SÜTÇÜ İMAM BUGÜN YAŞASAYDI NE YAPARDI?
GÜNÜN KONUSU
BİR AYET
BİR HADİS
BİR SÖZ
VİDEO
 
 
Copyright © 2009 İslam ve Hayat
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Evden Eve Nakliyat Evden Eve Nakliyat