Mustafa BOZACIOĞLU

23 Ekim 2021

YANGIN VAR, İNSANLIK YANIYOR

Ülkede olduğu gibi yakın zamanlardan beri dünya gündemi yangın olay ve afetleri ile dopdolu… Tüm gündemlerin ilk sırasında… Sırayla da değil, parayla da… Sun’i oluşu ile doğal oluşu arasında da sonuç olarak pek bir fark yok, neticede etkilenen yine bizzat insanın kendisi… Dolaylı veya direkt konusu da kendisi, öznesi de nesnesi de… Sebebi de o, istese de istemese de sonuçlarından etkilenen de… Sorunu yaşayan da, mağdur olan da…

Ülkemizin özellikle güney kıyılarını kuşatan ve hem nicel hem de nitel boyutlarıyla cereyan eden bu yangınların can, mal, zaman ve maddi kayıplar kadar, ekolojik denge, biyolojik çeşitlilik üzerinde de olumsuz etkileri —ki bunlar zaman içinde daha çok hissedilecektir— olmuştur, olmaktadır. Sosyal/içtimai hayat ve beşeri unsurlar/demografi üzerindeki etkileri de keza… Esasen bu noktadaki etkileri daha ağır, yıkıcı ve onarılması güç olacaktır.

Olay çok farklı boyutlarıyla ele alınıp incelenebilir. Ki zaten basın yayın üzerinden sosyal medya/mecra üzerinden sürdürülen paylaşımlara bakıldığında meselenin çok daha girift, çok bileşenli, tek bir boyutta ele alınamayacak içerikte bir olay, olgu olduğu görülecektir. Bu verilerin kaynağı, isabetliliği, kurgusal olup olmaması, sadra şifa sunup sunmaması da ayrıca düşünülüp değerlendirilmelidir, peşinen ötelenip yaftalanmadan…

Küresel ısınmanın yangınlara etkisi ile yangınların küresel ısınmaya etkileri de masaya yatırılmalıdır. İstatistiklerden mi bilgi alırız, bilgiler mi bizi istatistiklere sevk eder ve bunlar nasıl okunur, sürece katkısı nedir, tedbir ve önleyici çabalara ne kadar etki eder bilemiyoruz… 

Malum olan şu ki önümüzdeki yıllar, küresel ısınma, kuraklık, gıda sorunları, temiz su, kıtlık ve daha çok çevre sorunu gibi gündemlere gebe! Aleni ve gizli savaşlar, ajanlık faaliyetleri, ulusal refleksler bu çerçevede şekillenecek gibi… Bunun bütün fizibilitesi yapılmış, taşlar döşenmiş (pandemi meselesi de bir aşama gibi görünüyor, aşı olgusuyla beraber), senaryolar vizyona sürülmüş, roller taksim edilmiş, insanoğlu ‘kendi virüsünü kendi çöplüğünde üretip’ teknoloji, bilimsellik, deney ve akılcılık, yapay zekâ vs. diyerek kaosu üretip pazarlayarak, hızlandırıp yayacak politikalara girişerek ve ‘tarihin sonu’ diyerek kendi kıyametini hazırlamakta, odununu, ateşini biriktirmekte, yığmaktadır.

Dikilen ağaç türünden, yangınların çıkış sebeplerine, niye erken kontrol altına alınıp söndürülemediğine, neden ve niçin çıktığına, varsa kasıt, kimlerin parmağı olduğuna, ekip ve ekipmanlara, çıktığı yerden oralardaki yapılaşmalara, imar durumlarından olayın öncesinde, esnasında ve sonrasında olması gereken planlamalar, varsa ihmal ve ihlallere, yapılanlar, yapılmayanlar ve yanlış yapılanlara, uçağından helikopterine, kimyasal mücadeleden denetimlere vs. birçok meselenin sükûnet ve şeffaflık içinde, tüm kesimlerin de fikri, önerisi alınarak bir çözüm süreci işletilebilir, bu çok zor olmasa gerek! 

Basit bir matematikle bu afetin akabinde devletin yapacağı yardım ve desteklerin yekunu ile bu bedelin, süreç öncesinde yapılması gerekenler, alınması gereken tedbirler bağlamında değerlendirildiğini düşünsek, uygulasak, çözüm konusunda çok önemli bir adım atılmış olacaktır. İnanın çok daha ucuza mal olacak, bu badireler ve kaos da yaşanmayacaktır. Kaldı ki, hadi malların bedelini, diyelim fazlasıyla ödediniz (veya yine millete ödettiniz) yitirilen canların tazmini, acısının telafisi var mıdır? Acaba bundan sonrası için kulaklara küpe olabilecek midir, bu yaşananlar ve öneriler?! İşin içinde başka çapanoğulları yoksa olması gereken, beklenen tavır budur! Yalnız gel gör ki bunun gibi hemen herkesin ve kesimin etkilendiği, kişisel olmaktan çok uzak bir millet meselesinde dahi bir ortak hareket hattı oluşturulamayıp aksine kamplaşmaların, hizipleşmenin, tefrikanın değirmenine su taşınması —ki bu birilerine hep çok kolay ve nemalandırıcı bir yol gelmiştir, gelmektedir— görülen, yaşanan, bilinen durumlardır.  Daha önceki benzerlerine bakıldığında meselenin kendisi de çözüm yolları da bu konudaki uygulamalar da daha çok su kaldıracağa benzer! Ne ayıkan var, ne ders alan! Elinde körük ile yangınların bırakınız sönmesini daha da yayılmasını isteyen bir kesim, küresel ağaların yerli taşeronları hiç de az değil! Ateş düştüğü yeri yakıyor! İki haliyle de ciğerlerimiz yanıyor! Sonra mesele yangınlar akabindeki yaraların sarılması, zararların telafi edilmesi de değil! Zira bu bir kör döngü de olabilir! Hani savaşlar olur, ölen ölür, şehirler yıkılır, her şey alt üst olur ve savaşın fitilleyicileri, körükleyicileri, hem savaş zararı(!) diyerek maliyeti oranın vatandaşlarının üstüne yıkar hem de sözüm ona yakılıp yıkılan yerlerin dönüşüm işini, ihalesini de bila mecbur üstlenerek(!) bir taşla pek çok kuşu vurmuş olur, insanlık(!) gereği!

Daha kötüsü nedir biliyor musunuz (aslında hepimiz biliyoruz); şimdi kalkıp bir ‘günah keçisi’ bulunacak, yangın veya sel olsun, deprem, müsilaj veya yıkılan bir bina olsun hemen bir iki suçlu bulunacak —ki bunlar cürmü meşhut ile yakalanan veya süreçte gerçekten suçları olanlar olabilir—, işin tüm sorumlulukları onlara ihale edilecek, asıl sorumlular, işin başındakiler, silsile içinde işi tedvir edenler dikkatlerden kaçırılacak, bir kurban ile kamuoyunun diyeti ödenmiş, gazı alınmış olacaktır! Hatırlayınız yakın geçmişi bu da genellikle müteahhitlerden olur! Mesele kestirmeden kapanmış, üstelik de buralardan kahramanlık hikâyeleri ve devletlûlara da prim, oy devşirilmiş bile olunacaktır! Japonya örneği malum oysa; en tepeden başlayarak yetki kimdeyse (bakın topu taca atıp reddi miras yapmadan, öncekileri vs. suçlamadan üstelik) hemen istifa ediyor, töresel bir ciddiyet içinde intiharı —ki bizde ne dinsel ne örfi bir temeli asla ve kat’a yoktur, suç ceza mümaseleti vardır, olmalıdır!— dahi düşünebiliyor. Evet; dedik ya, işin başından sonuna, yetkilisinden etkisizine daha su kaldırır yanı çoktur!

İşin bir de ‘afakî/kevni’ ayetler değimiz kısmı var ki literal olanları doğru okumadığımız, tefekkür etmediğimiz gibi ve onun uzantısı, yansıması olarak, o tür ayetleri de doğru okumuyor, onları da dikkate almıyoruz. Bu sebeple de ne ders alıp tedbirlerimiz ne bugüne ne de yarınlara dair projeksiyonlarımız olmuyor! Her türlü yangınlara muhatap oluyoruz ve kalkıp sadece ah-vah ile üstlerini örtüyoruz, geçiştiriyoruz! Daha dün müsilaj meselesinde gördük, deniz —bilenler bilir— belli aralıklarla içine boca edilen atıkları dışarı atar ve ‘Alın pisliğinizi başınıza çalın!’ der ve kendini temizler ya o kabilden insanın dışındaki tüm varlıklarda da bu kabiliyet ve donanım vardır, yeter ki biz sürece çomak sokmayalım! Evrim mi dersiniz, determinasyon mu, sebep sonuç ilişkisi mi; eşyanın kaderinde içkin olan bir şekilde deveran ve cereyan ediyor, olacak olan oluyor ve olacak da! ‘Ağaca niye kurudun, rüzgara niye estin, aslana niye yedin, yağmura niye yağmadın?..’ denemeyeceği gibi bu soruların muhatabı olan insan, sorunların da kaynağıdır, çözümü de üretecek olan olduğu kadar! En genel anlamıyla ‘çevre sorunları’ olarak isimlendirilebilecek tüm olay ve olguların sebebinde de sonucunda da, sorununda da, sorunun çözümünde de merkezde olan insandır. İnsan da ‘temizlenme’ yeteneğine haizdir, temizleme olgusunda da etkendir, yeter ki fıtratına yabancılaşmasın, ‘kirlenmek güzeldir’ vesvesesine, şeytani dürtülere kapılmasın, kapı aralamasın! Dahası, kirliliğin farkına varmayıp (aslında çok farkında olup fark ettirmeyenlerin) virüs üreten çöplüklerin sahibi ve işletmecisi olan bu kirli zihin ve algı, temizliği, temizlenmeyi salık veren, arzulayan ve bu uğurda çabalayanları da engellemesin, karalamasın yeter ki!

Bu arada pek orijinal, özgün politikalar üretemeyip küresel rüzgârların etkisindeki yaprak misali oradan buraya savrulan, güdümlü ulusal piyon mu desek, aparat mı desek, atıştırmalık aperatifler mi desek, pek renksiz, omurgasız, aidiyetlerini yitirmiş/sırt dönmüş kitlelere —fayda verir mi bilmem amma— ‘Yusuf kıssasını… Oradaki kıtlık karşısındaki okumayı’ çok geçmeden bir kere olsun okumayı, tefekkür etmeyi, tünel öncesi son çıkış imkânını kaçırmamalarını salık veriyoruz! Tevbe 100’ü de hatırlatıyoruz ki kimse sonra ‘Eyvah… Keşke!’ deyip dövünmesin, tekraren dövülmesin! Elbette kıssadaki kıtlık olgusu ve tedbirleri farklı bir sömürü ve tekelleşmeye yol açmamalı, insani hasletleri ve diğerkâmlığı, yardımlaşma ve dayanışma olgularını gölgelememelidir, çözüm de oradan doğru okunmalıdır. Bu belki küresel anafora, gel-gitlere, manipülasyonlara karşı bir set ve liman oluşturabilir; insanlık nefes alır! 

Evet, asıl gelmek istediğimiz yere de gelmiş bulunuyoruz. ‘İnsanlık yanıyor!’ desek yeridir. Yanlış anlaşılma ihtimali yüksek ama yine de söyleyelim, dağ taş yanmış, ağaç yanmış ot yanmış çok mu, insanlık yangınının yanında! İnsanlık yanınca ot da yanar, ağaç da… Hatta ‘bazıları Allah korkusundan yuvarlanan’ taşlar da yanar! Bu insanlık yangını her şeyi yakar, kül eder, kendini bile… İnsan bozulunca, o müstağnileşen ve müstekbirleşen, aşağıların aşağısına düşen insanın/beşerin değdiği her şey, her yer yanıyor, kuruyor! Gerçi işin ‘tavuk-yumurta’ ikilemine benzetilebilecek boyutu da düşünülmelidir. Bu ikilemin ana boyutu olarak, zaten insanlık yandığı için —işin olağan ve doğal kısmı bir tarafa— börtü böcek, ot çiçek, ağaç orman yanıyor, ‘ekin ve nesil’ helake sürükleniyor, küresel ısınma başlığı etrafındaki bileşenler gün yüzüne çıkıyor, afetler artıyor, daha yıkıcı ve yakıcı hal alıyor.

Şükrü Hüseyinoğlu’nun ‘Yangında İlk Kurtarılacak’ kitabındaki vurgular ve muhteva çerçevesinde meselenin bam teli dikkatlerimizi başka yangınlara, yangınların başka ve ana yönlerine/kaynağına çevirmemiz, çekmemiz gerektiğini hatırlatıyor sarahaten… O yangın sönmeden, söndürülemeden diğer yangınlar sönmeyip sürecek, o ana yangın bitmeden can ve mal yitimleri bitmeyecek artacaktır! O yangının doğru teşhis ve tedavisine yönelmeden, yönelinecek tüm maddi, biri bittiğinde öbürü başlayan, bir yerde söndüğünde diğer yerlere sıçrayan yangınların zararları azaltılabilse dahi sonu gelmeyecek, getirilemeyecektir! Pekiyi, diyeceksiniz, demelisiniz ki; insanlık yangını biter, nihai olarak söndürülebilir, tedavi edilebilir mi? Evet, zor ama doğru olan soru bu! Cevabı da maalesef kesinlikle ‘evet’ değil! Tabi direkt olarak ‘hayır’ da değil! Bu dünya hayatının imtihan olduğunu, şeytanlıkla insanlık, hak ile batılın mücadelesinin kıyamete değin süreceği malumatına binaen, insanlığın seçeceği, kanaat getireceği, samimiyetle yöneleceği istikamet bunun cevabı için ana faktör olacaktır! İyiliğin çoğaltılması doğal olarak kötülüğü azaltacağından ve Kızılderili hikâyesindeki siyah (batıl) ve beyaz (hak) köpeklerden hangisinin kazanacağı, bizlerin hangisini daha iyi beslememizle alakalı olarak değişkenlik gösterecektir. Lakin şu ahval ve şerait içindeki hal ve gidişata bakıldığında ümitvar olmamızı gerektirecek olumlu işaretler ne yazık ki çok uzağımızda! Şeytanlık, cehalet kıtalar geziyor! Üstelik böyle giderse, bu ivmeyle hak ve hakikatten kopuş, insanlık yitimi sürerse bugünleri mumla (çırayla diyemiyoruz, ağaçları tüketince…) ve daha beterlerinden kaçacak delik arar, o deliklerden de defalarca ısırılmaya/sokulmaya mahkûm oluruz! Keşkeler işe yaramayacak, gelen gideni aratacaktır!

İnsan azıp istikametini yitireli beri, müstağnileşip nereden gelip nereye gittiğini unutunca hiç bir şey eskisi gibi olmayacak! Kendine gelmezse, gittiği yön ve çeldiricilerin de hayrını göremeyecektir. Bir eşya, nesne, aparat, robot misali çağırıcılarının elinde oyuncak olmaktan kurtulamayacaktır! Yeri ve zamanı geldiğinde duçar olduğu tüketim köleliğinin neticesinde kendisi de tükenecek, tüketilecektir!

‘Görünen köy kılavuz istemezmiş!’ demiyoruz, kılavuzunu yitirmek, insanoğlunun en büyük kaybı zaten… Her şey ters yüz olunca, bağ ve bağlantılar kopartılıp yanlış yerlere bağlanınca, işe sekülerleşmenin ve dolayısıyla bireyselleşmenin de tuz biber ekmesiyle uzak vehmedilen ahiret ertelenmiş, geçici ve imtihan mekânı ve esasında öteye kıyasla pek ucuz ve kısa olan dünya hayatı öne alınmış, ebedi ve kalıcı zannedilmiştir. Ahiret çok az bir bahaya dünya ile değiş tokuş edilmiştir! Tek dünyalılık yol olunca, artık ne bir değer ne bir hatır ne bir ilke gözetilmeden her şeyi tüketen insan kendini, neslini de tüketmeye, zehirlemeye başlamış, ‘az gülünüp çok ağlanılacak’ günlere erilmiş demektir! Böylesi bir vasatta eşyanın, börtü böceğin, otun çiçeğin, ağacın ormanın esamisi okunur, bir kıymeti harbisi olabilir mi, kalır mı? Bu, insanlık tarihinin bir serencamı ama inanın şu son zamane zamanlarda ivme öyle artmış, başkalaşma öylesine hızlanmış, değerler o kadar alt üst olmuş ki yokuş aşağı yuvarlanan ve çığa dönüşmesi mukadder kartopu gibi daha yıkıcı/yakıcı bir hal almış, hız duvarları ve kritik eşik aşılmış, ne dur-durak kalmıştır, ne de fren! Ne de ‘dur!’ diyenlere kulak kabartan! Bırakınız bu uyarılara kulak asmayı, kulaklar tıkanmış, gözler bağlanmış, uyarıcılar kınanır, taşlanır olmuştur! 

Dünya yangın yeri! Memleket de öyle! Mahalle de öyle, sokak da öyle! Şairin ‘Ahşap Konak’ imgesiyle evler öyle, odalar öyle!  Fikirler öyle, algılar öyle, eğilimler öyle! Tevhid ilkesinin terki, şirkin farklı renk ve tonlarda zaman ve mekânlara, zihinlere yerleş(tiril)mesi ile öyle! Her iki tarz yangın da yakıyor, yıkıyor! İstanbul Sözleşmesi’nin gelişi ve gidiyormuş yapıp bıraktıklarıyla öyle! Allah’ın hatırı unutulup kula kulluk yol olalı öyle! Truva atı (Yine Şükrü Hüseyinoğlu’nun aynı adlı kitabından mülhem…) tvler, diziler, filmler, sözüm ona edebiyat ürünleriyle öyle! ‘Haram ama yasal’ şirk mottosuyla öyle! Eğitiminden siyasetine, ticaretinden yasasına, hayatın her alanlarında Allah’ın buyruklarının terkiyle öyle! Öyle böyle değil, yangın yerine dönmüş dünya, gözü dönmüş insan marifetiyle! Elleriyle yaptıklarının bir kısmını tatsa, yaşasa, zararını kendi de görse, öyle bir aymazlık, uyuşukluk sürmektedir ki akla zarar! Dumandan (zanlar, kuruntular, heva ve hevesler, nefsin egosuna tapmalar, algı ve manipülasyonlar, kavurgalaşma, kanaralaşma vb.) göz gözü görmüyor, hakikat gölgelenmiş, üstü örtülmüş, dahası kalpler körelmiş! Aslında son tahlilde bizde bir keramet gözükmemekle beraber Rabbimiz imhal ettiğine/mühlet verdiğine göre bir imkân ve ihtimal vardır demektir! Kimimizin lehine, kimimizin yapıp ettikleri sebebiyle aleyhine… Allah’ın mühlet verip toplu helak etmiyor oluşu, insanın gözünün önünde sürekli vuku bulan bu küçük kıyametlerden ders alması, aklını başına devşirmesi, fıtratına dönmesi uyarıcıları dikkate alıp istikamete yönelmesi içindir. Allah kullarına zulmedici değil, adil karşılık verendir.

Öyle veya böyle, az veya çok, şiddetli veya hafif, açık veya gizli, yakın veya uzak, yavaş veya hızlı, öldürücü veya süründürücü, akut veya kronik, pansumanlık veya ameliyatlık farklı boyutlarıyla bir yangındır sürüyor! Yangın mekânlardan zihinlere ve kalplere sirayet etmiş durumda ne yazık ki! İnsan, elleriyle yakıp tutuşturduğu, körüklediği, nihai yakıtı da kendisinin olduğu bu yangının farkında değil ne yazık ki! 

Ne gariptir ne paradokstur ki insanın tutuşturduğu ve kendini de helake sürükleyen bu yangından kurtuluşun çaresi de kendi ellerinde, kendi tercihindedir. İnsanı bu yangından kurtaracak olan yine insanın kendisi, ‘insanlık’tır. İslam bunu içkin ve salık veren yegâne hak dindir. Görene, anlayana… Yeter ki bigâne kalınmasın, doğru bilinsin!

Ha, bir de şu son zamanların moda akımı, meşhur eğilimi ‘deist’ söylem var ki ‘teodise/kötülük problemi’ çerçevesinde unuttuğu, görmezden geldiği o Allah’tan ‘Hani nerede, niye söndürmüyor, niye can ve mal kayıplarına, masum börtü böceğin, otun çiçeğin yanmasına göz yumuyor?’ tarzında herze ve hezeyanlarla, kendi eğilimlerini ispat etme sevdasıyla, mal bulmuş mağribi’ gibi ortalığı velveleye vermeleri de işte o asıl yangına, yanılgıya, istikametten sapma olgusuna ateş/yakıt taşımak, körük tutmak mesabesindedir. Oysa kendilerine ‘Niye kötülükler yayılıyor, çoğalıyor. Bizler iyiliği çoğaltsak, onun yayılması için çabalasak acaba sonuç nasıl olur?’ diye sorabilseler, bu düşünceyi yaysalar karınca misali taraflarını belli etmiş olur ve yangının körükçüsü değil, söndürücüsü vasfını kazanabilirler. Ama ideolojiler de işte pratikten kopuk fikir/beyin(!) jimnastiği tarzında, hayattan ayakları kesik bir vaziyette, kafalarını kuma gömüp arkalarının açıkta kaldığını unutarak, kendini öncelemeyen bir pozisyonda, sadece buyurgan içerikleriyle ‘şişede durduğu gibi durmuyor’ sözünü ispatlar bir duruş içindedirler! Hak ve hakikatle bir bağları da olmayınca ‘ne olsa geçer’, ‘atış serbest’ tarzında salt bir muhaliflik pozlarına bürünmektedirler.

İnsanlık tarihi hak ile batılın bir mücadele sahnesi olarak sürmekte ve batılın izalesinin hakkın kaim kılınmasına bağlanmış durumdadır. Tarihe son ilahi müdahale ile ‘insanlık’ yeniden uyarılmış, geliş ve gidiş amacı kendine hatırlatılmış, doğruya kılavuzlanmış ve bunlar teoride bırakılmayarak son elçinin hayatıyla da örneklenmiş olarak hakkın kaim kılınması batılın zail oluşu tekraren gösterilmiştir. Bu aynı şartların tahakkukuyla aynıyla, formuyla olmasa da içeriği, değerleriyle birlikte tekrarlanabilir bir durumdur. Yeter ki insanlık zihnî dumur durumundan, aklı vahyin mihmandarlığından koparılmış vaziyetten, asılla irtibatı kesilmiş türedi tavırlardan, şeytani dürtülerin iğvasından koruyacak nitel bir donanımın yadsınmasından, algı sapmaları ve manipülasyonlardan kurtulup hak ve hakikate yönelsin, fıtratına dönsün, kılavuzuna tâbi olsun!

Kelime-i tevhid deklarasyonundaki önce izale ve akabindeki ikame hakkıyla gerçekleştirilip içtimai/sosyal görünürlük/bilinirlik/tanınırlık tahakkuk ettiğinde bu olgunun tekrarlanabilir olduğu görülecektir. Bu, hakka aidiyet izhar edenlerin, bâtılı olanca boyutları, renk ve dokusuyla tamamen izale/ret etmesiyle, hak ve hakikati de olanca berraklığıyla, aydınlığıyla teslimiyet akabindeki temsiliyet ile gerçekleşebilecek bir durumdur. Sebep sonuç bağlamında Allah’ın yardım ve inayeti de itici güç olarak, şartları gerçekleştiren, formülasyonu yerli yerinde uygulayan bir kadro, kitlenin teveccühünü de ardına alıp bu işi kotarabilecektir. Meseleyi ‘Biz sadece süreçten sorumluyuz, sonuç Allah’a aittir!’ diyerek o çift yönlülüğü ihlal eden bir bakış, hatalıdır. Allah niye kullarına yardım etmesin, kul elden geleni, olması gerektiği gibi gerçekleştirdiğinde —ki bunu yaratıcımız kendisi taahhüt etmiştir—. Ama meselenin bizden sudur edecek kısmında doğru ölçüp doğru biçmeli, bileşkeleri doğru hesap etmeli, imkânlarımızı olabildiğince, gücümüzü sonuna kadar seferber etmeliyiz. Burada insani olanın İslami olandan farkı yoktur ve bu bileşke de işe koşulabilir. Elbette sınır ve sorumlulukların başta belirlenip bilinmesi doğru olacaktır. ‘Hılful fudul’ örneği de burada doğru okunarak bir yöntem fırsatı sunabilir, keza İran İslam İnkılâbı denemesindeki vasat da…

Maddi, orijinal anlamıyla yangınları söndürmek, önlemek ve dahi etkilerini minimalize etmek çok daha kolay, ucuz ve mümkün iken, ‘insanlığı yakan/katleden’, ‘ekini ve nesli ifsat eden’, kaos, kibir, zulüm ve fitne eken ve akabinde yıkımlar, afetler, şeytanlıklar biçen süreç ve manevi yangınlar —ki bunların sonuçları da daha çok maddidir ve dönüp dolaşıp insanın kendini sarmalar— hem uzun soluklu mücadeleyi gerektirir, hem sonuçları çok kolay görünmez (Belediyelerin hem zahmetli hem masraflı hem de gözle görülemediğinden alt yapı çalışmalarından ziyade, göze gönle hitap eden üst yapı çalışmalarını öncelemesi gibi düşününüz!), teşhisi ve tedavisi (gönüllü olunmadığından) zor ve daha çok bedel isteyen bir karakterde, yapıdadır. İnsan ise unutkan, somut ve acil çözüm bekleyişinde, süreçleri yadsıyan bir sonuç odaklılık içinde, bireyselliği ön planda, çeldiricilere açık aceleci bir hırs, haz ve hız içinde meselelere bakma kolaycılığındadır.

Evet, insanlık yangınıyla mücadele azim ister kararlılık ister, çaba ister bedel ister, fedakârlık ister feragat ister, samimiyet ister liyakat ister, teslimiyet ister temsiliyet ister, birlik beraberlik yardımlaşma ve dayanışma ister, asla usule riayet ister… İhmal ve ihlallerin bedeli de ağır olur, yılların emekleriyle, tırnaklarla kazılarak meydana getirilen hâsıla bir çırpıda bir kibrit çakımıyla heba olabilir;  o sebeple itina ister, devamlılık ister, muhasebe ve murakabe ister, muavenet ister…

İşte bu aslî yangınların öncesini, sürecin, yapılan ihlal ve ihmalleri iyi tahlil edip doğru ve kalıcı dersler çıkararak, esnasında gerekli yükümlülükleri yükten yüksünmeden hakkıyla ifa etmek, sonrası için de gerekli tecrübe aktarımı için de kurumsallaşmayı gereği gibi temin edip sahih bir planlama, vizyon ile alt yapı öncelikli üst yapı tahkimini temin etmemiz gerekiyor. Geçmişin ‘keşkelerine’ ve geleceğin ‘kaygılarına’ kapılmadan sahih bir muhasebe içinde, içinde bulunduğumuz anlara vaziyet edecek, nizam verecek bilgi temelli, iman ve teslimiyet temelli, emanet ve ehliyet öncelikleriyle, takvaya yönelik ahlaki bir olgunluk içinde ahiret odaklı bir duruş ve düşünüş şiarımız olmalı… Bunu kadrolara, kitlelere tahvil edemesek bile yönümüzü değişmeden, özümüz başkalaşmadan, değer odaklı, ilkelerle muttasıf sabitkadem (Bu sabitelik atalet meskenet değil, değerlere ilkelere aidiyet ve bağlılık anlamındadır, sağa sola çekmeye gelmez! Son zamanlarda görülen sabit ayak, seyyar ayak metaforundaki bozulmalara, savrulmalara hiç tahvil edilemez!) olarak yaşamalı, yaşatmalıyız…

Devenin kılı tüyü (orman yangınları) ile bütünü (insanlık yangını) ikircikliğine hapsedilen mefkûreye nazaran, biz ikincisini önceleyip birinci kısmın ihmalinden de uzak bir bütünlük sergilemeye çabalıyoruz, sizlerden de doğrularımızda destek, olursa yanlışlarımızda da uyarı, ikaz ve tashihlerinizi bekliyoruz. Bu yangınlara beraber su taşıyalım… Burada olanlar (takiptekiler) olmayanlara da duyursunlar hassasiyetlerimizi ki, iyilikler çoğalsın! Büyük resme odaklanarak oradan projeksiyon yapabilelim ayrıntılara, parçalara… Bakış açımızı genişletelim, olgulara dikkat kesilelim; pür dikkat!