Mustafa BOZACIOĞLU

16 Temmuz 2021

İNSANIN NEYİ EKSİK OLURSA KURBAN OLMAZ?

Başlık, Çorum’dan yeni tanıştığımız bir kardeşimize, okumaları ile meşhur Rufi Tiryaki’ye ait. Veciz bir şekilde kurban olgusunu özetleyen, dahası anlatan bir ifade… Aforizma! Tüm ritüellerimize, ibadetlerimize uyarlayabilirsiniz!

Esasen başlık olarak atıp bırakmak, içini, altını doldurmayı okuyucuya ve/veya başlığı okuyucu ile baş başa bırakmak bile kifayet ederdi!

Kurban olgusunu klasik fıkhî bağlamındaki sıkışmışlıktan, indirgemecilikten kurtarabiliriz belki bu sayede! Olgu kurbanlıklar etrafında örülen ve yürütülen bir söylemle anılır ve anlaşılır durumda şu son zamanların zamane günlerinde! Ümmetin(!) kanı dökülürken kurban kanını konuşmak ne kadar sadra şifa olur bilinmez! Bilinç yitirilmiş, istikamet kaybedilmişken bu ritüelimiz/ibadetimiz bize bugünlerdeki algılanışıyla bir çıkış fırsatı sunar mı, bunu da bilemem! Her ibadetin bir muradı, bir hikmeti olduğuna göre ve bunlar bizim zanlarımızın da ötesine uzanan bir etki ve söylemi haiz ise bunlardan geri durmamız olası değildir! Ta ki, en güzeline, en doğrusuna, en takvalısına ulaşana değin! Bulduğumuzda, bunu Rabbimiz nasip ettiğinde Nasr sûresinin tezhürüne de şahit olabileceğiz doğal ve paralel olarak ve bunlara daha bir sarılacak, bunlarla daha korunaklı bir hale geleceğiz!

Kurbanlarımızın, evet, fıkhi boyutlarını göz ardı edemeyiz ve fakat mutlaka ve mutlaka bunların üst boyuttaki ibadî yönünü açığa çıkarmamız, bu yönde tutum ve duruşlar geliştirmemiz gerekiyor, hem de acilen! Kurbanın kolu bacağı eksik, burnu kulağı kesikse bunlar onun kabulü önünde birer engel olabilirler, ancak kurbanlarımızın kabulünün önündeki en büyük engel bizlerin İlahi egemenliğe ve hâkimiyete teslim oluşumuzdaki, kendimizi ve imkanlarımızı kurban kılışımızdaki eksiklikler, yanlışlıklar değil midir? Takvamızdaki sıkıntı ve kısıtlılıklar değil midir? Demiyor mu Rabbimiz; ‘..onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır, O’na ulaşacak olan sadece takvanızdır (kulluk bilinciniz ve bu uğurdaki samimiyet ve salihane yönelişiniz çabalarınızdır).’ diye!

Zanlarımızla ibadetlerin ardında, mesela orucun hikmetine binaen ‘Aç olanların haliyle hallenmek!’ gibi yüzeysel ve sadra şifa olmayacak sebepler üretiyor ve sonra kendimiz de bu kısır döngüye sıkışıp kalıyoruz, ibadetlerimiz de! O zaman soru şu; ‘Aç olanlar, fakir fukara niye oruç tutmakla yükümlüdür?’! Keza, kurban ile ilgili olarak da ‘İhtiyaç sahiplerinin, yıl boyu et göremeyenlerin, ete kavuşturulmasıdır!’ argümanı öne sürülür; bilirsiniz, duyarsınız! Bu da hakikaten bir bilgisizlik, duyarsızlıktır! Bu, işin ‘kasaplık’ kısmıdır, Ali Şeriati’nin ifadesiyle! Nisap karmaşasından(!) zekat veremeyen, hatta alacak durumda olanların, kurban kesme kararlılıkları, hatta bunu kendilerine vacip kılmaları nasıl anlamlandırılacaktır, o zaman! Keza yarım kuruluşlarının sair memleketlerdeki kurban ücretlendirmeleri (400 tl civarı) ile buradakine (1000 tl. civarı) kıyasen üç hisse alabilir, buradaki oranla üçte birini et olarak fakir fukaraya ayırsanız (ortalama 10 kg.) yine ortalamada 6 kat daha (üç hisse en az 60 kg. eder) az et dağıtmış olacaksınız, meseleyi et olarak düşünürseniz! Haydi çıkın işin içinden çıkabilirseniz! Kaldı ki meseleyi çoluk çocuk sahiplenme, bir talim terbiye meselesi olarak görme, teorinin pratik bir uzantısı olarak sosyalleşme olgularından kendi ellerimizle kopartmış oluyoruz ve sonra da ‘Nerde o eski bayramlar!’ diye şikayet ediyoruz!

Tüm ibadetlerimizi, bir üst bilinçten kaynaklanan ve birbirleriyle irtibatı kesilip kompartımanlara ayrılamayacak olan bir bütünlük içinde İslam davasının olmazsa olmazları nev’inden, kullun Mabuduna, ubudiyetin bir karşılığı olarak yönelişi tarzında, İslamî siyasetin doğal bileşenleri bilip bu bilinç içinde, samimiyetle ifa etmek zorunluluğumuz vardır.

Hâsılı, ibadetlerimizle ilgili ‘niçin’, ‘kim için’ sorularını doğru cevaplandırdıktan sonra ‘nasıl’ sorusu bir anlam kazanacaktır! Yoksa; yok! ‘Norm’ yoksa form da önemli değildir, anlamını yitirir! Norm ile form’u ayırmak hiç de normal bir hal değildir!

Tüm ibadetlerin bir içe doğru etkisi olduğu doğrudur ve doğru olan diğer husus da bu etkinin dışa dönük boyutunun, etkisinin de olduğudur; yakından uzağa, benden bize, aileden topluma, inanlardan tüm insanlara doğru, dahası kul ile Rabbi arasında! Bir iletişim, etkileşim ve iddiaların ispatı, göstergesi sadedinde!

Kurbanlarımız/ibadetlerimiz bizi iyi bir kul kılıyorsa, Rabbimize ve rızasına yaklaştırıyorsa, masivadan ve isyandan uzaklaştırıyorsa, samimiyetimize samimiyet, bilgi ve bilincimize artı değer katıyorsa, farkımızı fark ettirecek bir nitelik taşıyorsa, farkındalığımızı arttırıyorsa, duruş duyuş ve yürüyüşümüze ivme veriyorsa anlamlıdır, değerlidir! Bunlar bize değer katmak için vardırlar, bizden paye almak için değil! Gerçi salih ve samimi bir kulun çekim gücünü de yadsıyamayız!

Ademoğlu Habil’in dediği gibi Rabbimiz sadece takvalılarınkini, takva ile sunulanını kabul eder, yoksa gönülden ve fedakarca olmadan, yüksünerek, imtina ederek, çer çöp kabilinden başa kakarcasına ve müstağnice olarak değersizlerinden –paye almak için üstelik- ayrılan payları/kulluğu değil!

Kurbanın ibadetler içindeki yerini, ibadetlerin birbirleriyle olan kopmaz ilişkisini doğru tesbit edip ibadet siyaset ayırımının yersizliğini idrak ederek, kurbanın kurban olma, imkânları kurban kılabilme ve kurbanlıklar kadar tüm mahlûkatın da insan için musahhar kılınmasının/boyun eğdirilmesinin bir şükrü/tesbihatımız olarak görülmesi gerekmektedir. Tabi en öncesinde Yaratan yaratılan, dünya ahiret ilişkisini, gereklerini, nasıllığını doğru tesbit ve takdir etmemiz gerekiyor, gereklerini doğru ve doğrulardan ve de doğrularla beraber olarak hakkıyla yapabilmek için; Allah’ı doğru takdir etmekle başlayarak (En’am 91, Hac 74, Zumer 67)

(Bu makale ilk olarak 2015 yılında İslam ve Hayat Dergisi Hac-Kurban Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır.)