Mustafa BOZACIOĞLU

18 Haziran 2019

SINAVINIZ NASIL GEÇTİ?

Sınav geçti mi? Sınav biter mi? Sınavın nasıllığı mı, niçini mi? Evet, tarih tekerrür ediyor, ders alınmayınca… Günler aramızda dönüp duruyor, düşünüp taşınmamız, akletmemiz, aklımızı başımıza almamız fırsatı için, tekraren…

On yılı aşkın zaman geçti aynı isimli yazıyı yazalı… Tamam değişen, düzeltilen hayli mesele oldu ama genel anlamda ‘aynı tas, aynı hamam’ misali iş ve işleyiş sürüyor: Aklımızı işletmiyor, işletiliyoruz!

Geçtiğimiz hafta sınav haftası olarak, ilgi ve meşguliyetlerin bu konuya odaklandığı günler olarak geçti. Trafikte, günlük akışta, gündemlerde yoğunluk gözle görülür derecede hissedildi. Öncesinde de liselere giriş sınavında benzer bir keşmekeş yaşanmıştı, daha az yoğunlukla, sınavın derecesi ve atfedilen önem oranında doğal olarak…

Şu sınav trafiğine bir bakıp odaklandığımızda elde avuçta neler kalıyor, bir bakalım, analiz edelim etraflıca… Mottomuz neydi: Hayatın her an ve alanı imtihandır. Gelgelelim evdeki hesap çarşıya bir türlü uymuyor. Bir yerlerde hata oluyor, kesinti ve kopukluk meydana geliyor. Şeytan, nefis devreye giriyor, çeldiriciler albenili şekilde önümüzden ardımızdan, sağımızdan solumuzdan sokulup, yanaşıp duruyor. Aynı delikten defaatle ısırılıp duruyoruz.

Sözü nereye getireceğimiz anlaşılmıştır herhalde arif olanlarca… İş oraya kalmadan meseleye eğitim-öğretim iş ve işleyişi anlamında baktığımızda dahi sınav olgusu, getirisi götürüsü anlamında o kadar çok söz var ki söylenecek, tartışılacak haddi hesabı yok! Meselenin bileşenlerinin dahi bu konuda ortak bir kanaate sahip olmadıkları malumalinizdir. Kaldı ki bu konuda hemen herkesin söylenecek sözü olsa gerektir. Hele hemen her evde sınava tabi, farklı kademelerde en az bir öğrenci olduğu düşünüldüğünde… Bırakınız öncesini şu son yakın zamanlara baktığımızda da görebileceğimiz bir gerçek var en basitinden ki diğerlerine konuşmaya gerek de kalmıyor, buna vaktimiz de yetmez! O da şu: Milli Eğitim bakanlığındaki ve YÖK’teki en üst kademeden başlayarak yaşanan değişimlere ve müfredattaki oynamalara bakmak yeterlidir. Zaten sorunlarla ilgili bir talep de, ‘dostlar alış verişte görsün’ tarzı hariç işin başındakilerden gelmiyor, gelmez de! Hani bir söz var ya diğer sözleri askıda bırakan ‘Sizin eğitime dair sorun gördüğünüz şeyler, eğitimin bizzat kendisidir!’ diye o kabilden yani…

Düşünsenize on iki yıllık zorunlu eğitim, şimdilerde ana sınıfının da zorunlu hale getirilme planlamasıyla on üç yıllık bir süreç, akabinde dört-beş yıllık bir yükseköğretim dönemi, sonrasında yine farklı harflerle sembolize edilen göreve talip olma sınavları, mülakatları… Atama beklemeler, kadro meselesi, kontenjanlar, ‘nitelikli torpil’ arayışları…

Öyle bir cendere ile karşı karşıyayız ki genel anlamda kişiye tercih hakkı da sunmuyor. Sürü, kalabalık içinde eğitilip öğütülmeye, torna tesviyeden geçmeye mahkûmsunuz! Farklı ihtimallere yoğunlaşıp uygulamaktan kasten uzak tutulup men ediliyorsunuz’! Size sunulan dar alanda kısa paslaşmalara, ‘paslanmaya’, size dayatılan oyunu oynamaya, sormadan sorgulamadan mecbursunuz!

İlk yazı ‘başörtüsü’ problemi zamanlarında, sınava girişin o şekliyle devletlûlarca uygun görüldüğü vasatta yapıldığı bir zaman ve zeminde yazılmıştı ve o hengâmede sınava haklı sebeple girmeyen de, mazeret beyan ederek, açarak/çözerek(!) giren de esasen ‘tek yekûn içinde yazılıp çizilen’ kitle mensubu olarak, edilgen pozisyondan kurtulmuş olamamışlardı. Tek fark yazının da rengini oluşturması bakımından tabi olduğumuz asıl sınavın sonunda Rabbimize vereceğimiz hesabın muhasebesi anlamında değer kazanıyordu. Hep olması ve her zaman olması gerektiği gibi…

Kazanan, bu dünyaya ait hükme binaen, oyunu kuran, kuralları koyan, istediği zaman ‘helvadan put’ gibi bozan/yiyen seçkin elitler, egemenler olmaktadır. Bizim ise istatistik konusu olmaktan öte bir esamimizden dahi söz edilememektedir. Daha kötüsü ise bunun ayırdında olan, eleştirisi bulunan, şerh düşen azınlık kesimiz dahi genel akışa ve kayışa kapılması, gardını düşürüp sürece eklemlenmesidir. Asıl kaybettiğimiz nokta da burasıdır.

Bakınız bize dayatılan sınav endeksli yarışın, ‘varış noktası’ da olgunun bizatihi kendisi kadar sorunludur, muammadır. Bu dünya ile sınırlıdır. Tatmini de yoktur, sonu da! Sınırı da yoktur, ruhu da! Herkes birbirini rakip görmekte, engel olarak algılamakta, dostluk, arkadaşlık ‘kemik’ devreye girene kadar söz konusu edilmektedir. Bireyler kişilik değil kimlik peşinde, ‘at yarışına’ tabi tutulmakta ve ‘at gözlükleri’ de bizzat ebeveynler tarafından, sistemin talep ve oluruyla kendi elleriyle takılmaktadır. Harcana paraların, emeklerin haddi hesabı yoktur! Sonrasında ise diz boyu hadsizlik, densizlik, istismar ve hesapsız kitapsız bir yönelim… Eğilim! Evrilme ve başkalaşma!

Başımıza gelen kötülükler ellerimizle işlediklerimiz sebebiyledir, unutmayalım! Topu taca atmaya, günah keçisi aramaya, İsrail’e küfretmeye gerek yok!

Bizim tabi tutulduğumuz dünya imtihanında, eleme şirk- küfür ve zulüm dışında kategorik değildir. Kendi müntesipleri arasındaki yarış, ahiret varışlı olarak, çelme takmaya, birincilik, ikincilik ve üçüncülük gibi sınırlamaya, ekarteye dayanmaz! Dayanışma, yardımlaşma, kardeşlik ve velayet hukuku içerisinde el ekle, gönül gönüle sürdürülen, imkânların seferber edildiği ve birleştirildiği, herkesi kucaklamaya, felaha ve kurtuluşa çağıran bir içerikte cereyan etmektedir. (Edip etmediği, nasılı, niçini de elbette tartışılmalıdır!) Bu bir dava meselesidir. Elbette öne geçenler, geride kalanlar olabilecektir; bu bir nitelik ve farkındalık meselesidir. Doğal bir süreçtir. Ama ödül herkese yöneliktir, sadece ilk üçe değil! Başarı (sonuç değil) da zaten o el ele, omuz omuza veren nitel kadroyu artırmakla doğru orantılı olarak şekillenmektedir, o da bu dünyadaki tezahürü ile ilgili olarak…

Geçen on yıllık süreçte sınavın ‘başörtüsü’ ile girilip girilmemesinden başka değişen bir yönü var mı söyleyiniz Allah aşkınıza! Elbette birileri bu sözümüzü de zaid, haksız bulacak ve ‘eski ile yeni’ mukayesesini kendilerince yaparak bizi eleştirecektir. Şimdi bu bir lütuf mudur ki mihnet altında kalalım! Hz. Musa’nın Firavuna söylediği ‘Bu başıma kaktığım İsrailoğulları’ndan gasp ettiklerindir.’ Sözünü tekrarlamanın yeri ve zamanı değil midir? Yasağı koyanla, kaldıran aynı değil diye itiraz da gelebilir burada. Bu işletmeci ile patronun farklı olması gibi bir durum kısaca! Farkını da siz fark edin!

Bakınız sözü, biz, bize söylüyoruz. Doğrunun peşindeyiz, hakikatin talibiyiz. Hikmet ve furkan vasıflarına sahip olmanın gayretindeyiz. ‘Kendimize gelelim!’ diyoruz. Eklektizmden, edilgenlikten kurtulalım istiyoruz. Sözlerimizden ironik yaklaştığımız sınav olgusunu ‘yok sayalım, yadsıyalım, es geçelim’ anlamı kimse çıkarmasın! Biz o sınavın formatı ile ilgili bir tartışma yürütmek istemiyoruz. O bizim işimiz değil, en azından bu vasatta ve bu şartlarda! Bize soran da yok üstelik! Devenin tümüyle ilgileniyor, resmin bütününe ve hatta arka planına bakalım istiyoruz. Ayrıntıları ihmal etmeyelim, ama parçayı da bütünün yerine koymayalım! Varsa bir eksiklik veya aşırılık, buyurun, beraber konuşalım, düzeltelim. Sadece şunu doğru ölçüp biçelim yeter; bu sınavlar için yapılan feda/kâr/lıklar(!), harcanan emek ve paralar yan yana eklense, alt alta toplansa inanın Mekke’ye yol olurdu!

Bir elbette dünyevi meslek ve meşguliyetlerin peşinde de olacağız. Sınavlara da gireceğiz. Dahası yaptığımız işin hakkını vererek, ‘haram ama yasal’ ikircikliğine, paradoksuna, gafletine düşmeden en iyisini yapmaya gayret ederek, bunu da bir davet, misyon bilerek, salih ameller üretme cehdinde olacağız. Kişiliğimizi öne alarak, mihver kılarak sahih kimlikler, davetçi bir vizyon ve temsiliyet şiarında olacağız.

‘Eskiden hep veriyorduk, şimdi en azından bir şeyler de alıyoruz!’ edilgenliği ve pazarlıkçı tutumu ile, ‘alan açma’ pasifizmi ve faydacılığı bizi oyalayıp duruyor. Resmin tamamını görmemizi ve bizim oyun kuracak roller üstlenmemizi engelliyor. Sisteme ram ediyor! Omurgasızlaştırıyor! ‘Eski ve yeni’ mukayesesi yapayım derken, muhakemeyi, akletmeyi bir kenara bırakarak, neyi neyle kıyas ettiğimizi dahi fark etmeden, sapla samanı karıştırıyor, sonra da kalkıp ‘at izi, it izine karışmış’ diyerek sızlanıyor, şikâyet ediyoruz!

Sınav devam ediyor, total manadakinin zamanını bilmesek de her an görüp şahit olduğumuz ölüm hakikatine binaen bizimle ilgili olanın farkına vararak ona göre bir hazırlık içinde olmak, bu gerçeği ıskalamadan, unutmadan istikamet üzere, Rabbimizi razı edecek, verilebilir bir hesap muhasebesi bilinciyle davranmak, ahireti ertelemeden bir kulluk sergilemek durumundayız. Yarın çok geç olabilir! Hemen şimdi! İmtihan da bu, hakikat de… Gerisi oyun ve oynaş! Çokluk yarışı… Çelik çomak!