İRAN-ABD SAVAŞINA NASIL BAKMALIYIZ?

Asım ŞENSALTIK

24-03-2026 12:05


Öncelikler konumuza bir âyet-i kerimeyi hatırlatarak başlayalım.

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَۚ

“Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”[1]Bu âyet-i kerime, Müslümanların düşmanla mücadele halinde oldukları bir durumda nasıl hareket etmeleri gerektiğini beyan eden bir âyettir. Müslümanlar arası çekişmenin sebep olacağı sonuçları ifade etmektedir. Yine bu âyet, Müslüman halklar olarak yüz yıllardır yaşadığımız zilletin de sebeplerinin en önde gelenlerini ifade eden bir âyettir.

Yine bir Ramazan ayında, Müslümanların yaşadığı coğrafya kana bulandı. Dünyanın en büyük hayduttu Abd ve onun “kuduz köpeği” konumundaki güçle birlikte İran’a savaş açtılar. Söz konusu Müslümanlar olduğunda güçlerini birleştiren bu zalimler yine aynısı yaparak üzerimize saldırdılar. Saldırılarını bir okulda yüz ellinin üzerinde çocuğu katlederek başladılar. Yıllardır Filisitin’de yaptıkları katliamları nasıl ki çocuk, kadın, genç, yaşlı gözetmeden sürdürüyorlarsa İran’da da aynısını yaptılar ve yapıyorlar.

Bu savaşın sebebi neydi? Bu güçler, İran’a savaş açmalarının gerekçesi olarak neyi dünya kamuoyuna gerekçe olarak sundular?

1- Kimyasal başlıklı silahların bulunduğu,

2- Mevcut İranlı yöneticilerin İsrail için tehdit olması.

Gelin bu sebepleri biz Müslümanlar açımızdan kısaca değerlendirelim:

Birincisine gelince:İsrail’in elinde 100 ile 400 civarında nükleer başlılık silahı olduğun söyleniyor. Abd’de ise elinde 2000 ile 7000 arası kimyasal başlıklı silahlar olduğu söyleniyor. Peki Abd ve İsrail için meşru bir hak olan kimyasal silah bulundurma hakkı neden İran veya diğer Müslüman ülkeler için de söz konusu edilemiyor? Avrupa ve Asya ülkelerinin nicesinde kimyasal silahlar varken neden bu hak İran içinde söz konusu edilmiyor? İran’a savaş açıldığı gibi neden diğer kimyasal silah sahibi olan ülkelere de savaş açılmıyor? Eğer kimyasal silah bulundurmak suçsa ve bu suçu işleyenlerin cezalandırılmaları gerekiyorsa bu durumda öncelikle en fazla kimyasal silah bulunduran Abd’ye ve onun kuduz köpeği konumundaki İsrail’e karşı savaş açılması ve onların cezalandırılması gerekmiyor mu? Eğer suç değilse o zaman İran için nasıl suç oluyor ve bu bir savaş sebebi oluyor?

İkincisine gelince:Bölgede tüm devletler için asıl tehdit İsrail’in varlığıdır. Eğer bir tehdit ortadan kaldırılacaksa bu öncelikle İsrail olmalıdır. Bir devletin İsrail için tehdit olması cezalandırılması için sebep oluyor da söz gelimi Katar, Ürdün, Lübnan, Türkiye için tehdit olan bir ülke neden cezalandırılmıyor? Bölge ülkeleri arasında diğerleri için tehdit olan İsrail gibi ikinci bir ülke yoktur. Böylesi bir durumda öncelikli cezalandırılması gereken ülke İsrail olması gerekmiyor mu? Demek ki mesele, savaşın asıl sebebi İsrail denen kuduz köpeğin varlığı ve onun korunmasıdır. Bu yönüyle İran’ın İsrail için tehdit olması, bizim en fazla arzu edeceğimiz bir durumdur. Hatta yıllardır Müslüman olduğu söylenen ülkelerin Abd ve İsrail karşısında sünepe gibi durmaları, onların yaptıkları hiçbir zulme engel olmak için hiçbir şey yapmamalarının feryatları arşa yükseldi. Bizler bölge ülkelerinden hiç olmazsa bu zalimlerin ellerini tutarak zulümlerine engel olmalarını istiyoruz. Bunu yapmadıkları veya yapamadıkları için de onları kıyasıya eleştiriyor ve kınıyoruz. İşte İran, Gazze savaşı boyunca bunu yaptı ve şimdi bu yatıklarının bedelini ödüyor. Bizim “Müslüman” olduğu söylenen devletlerden beklediğimiz duruşu kısmen de olsa İran sergiliyor. En azından diğer devletler gibi Abd ve İsrail’e uşaklık yapmıyor. Bu duruş kısmen de olsa izzetli bir duruştur.

Şimdi gelelim biz Müslümanların bizim dışımızdaki ve bizim gibi düşünmeyen insanlarla ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusuna. Yüce kitabımıza baktığımıza konuyla ilgili şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız:

İslâm bize sadece ibadetleri nasıl yapmamızı gerektiğini değil, insanlarla ilişkilerimizde nasıl bir siyaset izlememizi de öğretmektedir. Müslümanlardan veya kâfir olan insanlarla ilişkilerimizin nasıl olması gerektiğine dair de ilkeler belirlemiştir.

Söz gelimi Kur’an-ı Kerim, bizden olmayanlarla ilişkilerimizde müşrikler ile Ehl-i kitabı eşit görmemiştir. Müşriklerle evliliği yasakladığı[2] halde, Ehl-i kitabın kadınlarıyla evliliği belirli şartlar altında izin vermiştir.[3] Hatta müşriklerin savaşçı olanları ile kendi halinde yaşayanlarını da bir görmemiştir. Mümtehine sûresinin 8 ve 9 âyetleri bize müşrik oldukları halde bizimle savaşan, yani düşmanlık eden ile bizimle savaşmayan müşrikleri eşit görmememiz gerektiğini beyan etmektedir. İlgili âyetler Mekkeliler hakkında nâzil olmuştur. Bu âyetler de bizlere düşmanlık etmeyen ve düşmanlarımıza yardım etmeyenlere iyilik etmemiz gerektiği, adil olmanın da bunu gerektirdiği ifade edilmektedir.

Yine Rûm sûresinin ilk âyetlerinde putperest Sasaniler ile kitap ehli olan Bizans arsındaki savaşta, Bizans’ın galibiyetine sevinmemizi ister.[4] Yine Ehl-i kitabı da kendi aralarında eşit görmeyerek Yahudilerin müminlere daha sert, Hıristiyanların ise daha yumuşak olduklarını söyler.[5] Ve ayrıca ehl-i kitabın hepsinin her konuda aynı olmadığını, bazılarının olumlu özelliklere sahip olduğunu da bildirir. Bütün bunlar bize bir bakış açısı ve siyasî kabiliyet kazandırmak içindir.

Dolayısıyla bizden olmayan toplumlara karşı tavrımızın nasıl olması gerektiği noktasında tekbir yöntem doğru görülmemiş ve bize yakınlık ve uzaklıklarına göre tavır geliştirmemiz bizden istenmiştir. Bize düşmanlık yapmayan kâfirde olsan insanlara yardım yapabileceğimiz ifade edilmiş ve tarih boyunca birçok Müslüman devlet bu ülküyle hareket etmiştir. Bütün bu bilgileri göz önünde bulundurarak ifade edelim ki, bize düşman olmayan kafirlere iyilik yapabiliyoruz da kitap ehli olan toplumun zafer kazanmasını istiyor ve böylesine bir duruma sevinebiliyorsak kendisini İslâm’a nispet eden ve tüm Müslümanların asıl düşmanı olan bir toplumla savaşta tabi ki kendisini İslâm’a nispet eden tarafın kazanmasına sevinmeli ve onlara yardım etmekte de bir beis görmemeliyiz.

Yıllardır bizler, bölgemizdeki devletlerin Abd ve İsrail’e karşı bir güç oluşturmamalarını, bu zalim devletlerin bölgemizde çok rahat bir şekilde Müslüman halklara katliam yapmalarına fırsat vermelerinden dolayı kızıyoruz. Bölgedeki ülkelerin büyük çoğunluğu, -büyük olasılıkla rekabetten dolayı- İran’ın güçlenmesini istemiyor ve bu sebeple de İran’la olan savaşa Abd ve İsrail lehine direk katılmasalar da ülkelerindeki üstleri ve hava sahalarını Abd ve İsrail’e kullandırıyorlar. Bir Müslüman için bu durum çok büyük bir zillettir. Düşmanla iş birliği yaparak kendisini bize nispet eden bir toplumu yok etmeye veya gücünü kırmaya çalışmak, düşmanlarımızın bizden olanları katletmesi için yardımcı olmak çok büyük bir ihanettir. Müslüman olduğu söylenen bu ülkelerin asıl düşmanlarımız karşısında birbirleriyle dayanışma, güç birliği vb. adımlar atılmaları gerekirken, bir başka “Müslüman” iddiasındaki devletin zarar görmesini istemek, hatta düşmanla işbirliği yaparak ona zarar vermeye çalışmak ne İslâm’ın ne de aklın doğru göreceği bir durumdur.

Müslümanların en büyük düşmanı olan Abd ve İsrail’in Türkiye, Kuzey Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suud, Ürdün ve Umman gibi kendilerini “Sünnîliğe” nispet eden tüm bu devletlerde üstleri var. Hepsi gönüllü veya zillet içerisinde boyun eğmiş bir şekilde Müslümanların bu düşmanlarıyla işbirliği içindeler ve onlara hizmet ediyorlar. Ve bizler, bu sebepten dolayı da bu devletlere karşı bir duruş sergiliyoruz. İran ise Abd ve onun bölgedeki “kuduz köpeği” olan İsrail’e boyun eğmediği gibi yıllardır da bunun bedelini ödüyor. Ayrıca İran bugün, Filistin’deki direnişe verdiği desteğin de bedelini ödüyor. O da diğer bölge ülkeleri gibi İsrail ve Abd ile dost olabilir, onlarla kurduğu dostluk ilişkileri sebebiyle ulusal çıkarlarını muhafaza edebilir, yöneticileri saraylarında güllük ve gülistanlık bir şekilde hayatlarını yaşayabilirlerdi. Lakin onlar bunu yapmak yerine devrimden bu yana 45 yıldır Abd ve İsrail karşısında aldıkları tavır sebebiyle ambargo ve zulümlere uğratılıyorlar.

Bugün İran’daki katliam ve kayıplara sevinen sözüm ona Müslümanlar, şayet Abd ve İsrail, İran’a değil de Suudi Arabistan’a veya Mısır’a savaş açsaydı, o zaman da yine de sevinecekler miydi? Eğer sevinmeyecekler ve Suud veya Mısır’ın tarafını tutacaklarsa, asıl o zaman bu Müslümanlara kızmamız veya daha başka bir ifadeyle acımamız gerekmiyor mu? İran Müslümanların kanını döktü de bunlar dökmüyorlar mı? Mısır’da İhvan-ı Müslimin’den olan kardeşlerimiz halen katledilmiyor mu? Suud’ta helan hapishaneler Müslümanlarla dolu değil mi? Bu devletler Abd ve İsrail’e uşaklık yapmıyorlar mı? Uşaklıktan daha büyük bir suç mu vardır?

İran’ın Suriye’de Esad’a destek vermesini ve orada yapılan katliamlar yapmasını tabi ki hiçbir Müslüman kabul edemez ve bunu reddeder. Bu konuda İranlı yetkililerin Allah’a ve o mazlum halka verecekleri çok büyük bir hesap var. İran’ın Suriye’deki kazanımlarını korumak için başvuracağı başka yollar da olabilirdi ve olmalıydı. Söz gelimi halkın taleplerini karşılayacak bir lideri halkın önüne getirerek o katliamların yaşanmasını engelleyebilirdi. Lakin oda, tarihte çokça örneğine rastladığımız gibi ayaklanan halkına şiddetle karşı koymak isteyen yöneticiler gibi hareket eden zalim Esad rejimine destek vererek yüzbinlerce insanın kanını akıttı.

Bütün bunlara rağmen İran’ın Suriye’de Esad’a destek vermesini ve orada yapılan katliamları mezhep taassubu üzerinden değerlendirmek doğru olmasa gerekir. Hemen her devlet, kendisine veya menfaatlerine karşı ayaklanan kim olursa olsun Esad ve İran gibi yapar, onlara mezhep ayrımı yapmadan aynı muameleyi yapardı. Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de oluşacak bir Kürt oluşumun olmasına fırsat vermeyerek oraları şiddet kullanarak hizaya getirmek istemesi örneğinde olduğu gibi. Her ne kadar medyaya yansımasa da birkaç ay önce İran’da başlayan gösteriler ve ayaklanma girişimi sırasında 3-4 bin civarında insan öldürüldüğü ifade edilmektedir. Bu ayaklanan insanlar Sünnî oldukları için değil -ki büyük olasılıkla çoğu Şii’dir- devlete karşı ayaklandıkları için, diğer bir ifadeyle Abd ve İsrail’in İran’da istediğini eldem etmek için halkı bir vasıta olarak kullanmak istemeleri ve göstericilerin de buna hizmet ettikleri için öldürdüler. Bu durum sadece İran’a özgü bir durum da değildir. Söz gelimi Türkiye’de, kim olursa olun devlete karşı ayaklansa, eline silah asa devletin refleksi nasıl olurdu? Hadi diyelim bu devlet laik bir devlet. Örnek ve model aldığının bir İslâm devleti olsa, hatta sizin iktidar olduğunuz bir devlet olsa ve o devlete karşı insanlar ayaklansa ve ellerine silah alsalar siz nasıl davranırdınız? Söz gelimi Hz. Ebu Bekir efendimiz ne yapmıştı? Hz. Ali efendimiz Sıffın’da “bağı” olan Muaviye’ye, Cemel’de Hz. Aişe annemizin komuta ettiği orduya ve daha sonra da Haricilere karşı ne yapmıştı?

Eğer İran’a, Müslümanları öldürülmesinden dolayı lanet ediliyor ve şu girdiği savaşta İsrail ve ABD karşısında yenilmesi isteniyorsa, sormak lazım Hz. Aişe ve Ali, Muaviye ve Hz. Ali ve ondan sonrada nice Müslümanlar arası savaşlarda birbirini kıran Müslümanlar hakkında da aynı şeyler söyleniyor mu? Söz gelimi İran’ın Suriye’de sebep olduğu katliama Muaviye’ye de, Hz. Ali efendimize baş kaldırarak aynısı yapmadı mı? Bu savaşlarda 10 binlerde Müslüman katledilmedi mi? O günün şartlarında bu rakamlar şimdinin milyonlarına tekabül etmiyor mu?

İran veya diğer Müslümanların karıştıkları Müslüman kanları için en azından şimdilik Hz. Peygamberin Cezimelileri katleden Halid b. Velid için söylediği “Allah’ın ben Halid’in yaptıklarından beriyim” dememiz daha doğru bir yol değil midir? Veya umutla beklediğimiz gibi yarın Müslümanların güç birliği yapıp sonra da İran’a, Suriye’de yaptıklarının hesabını sormalarını beklemek daha hikmetli bir durum değil midir? Ayrıca İran’ın başından beridir söylediği: “Suriye’de yönetim düşerse bu durum Abd ve İsrail’in emellerine hizmet eder” söylemlerinin hiçte yabana atılır bir iddia olmadığını, gelinen noktada bu iddiaları teyit edici gelişmelerin yaşandığını görmekteyiz. Suriye, muhaliflerin eline geçmesiyle birlikte İran, direk olarak İsrail ve Abd’nin hedefi haline geldi. Irak ve Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah grubu gibi ekipler İsrail tarafından etkisiz hale getirilince İran’a direk müdahale başladı. Filistin direnişine uzanacak her türlü yardım elinin önü kesilmiş oldu. Suriye’de yönetime gelen muhaliflerin izlediği politikalar, -bunun sebebi, zayıflıkları, tüm askeri kabiliyetlerinin yok edilmesi, kendilerine devrimi lütfeden güçlerin izin vermemesi gibi daha başka sebepler de olabilir- İran’ın söylemlerini haklı çıkaracak şekilde ilerlemektedir.

Müslümanların asıl düşmanı olan Siyonist devlet kurulduğu günden beridir, Müslüman gruplar ve devletler arasında en fazla bedeli ödeyenler mazlum Filistinliler, İran ve onun destek verdiği Yemen’de Zeydiler ve Lübnan’da Hizbullah olmak üzere Şii gruplar olduğunu görüyoruz. Hiç olmazsa ödedikleri bu bedel ve ortaya koydukları izzetli duruşlarından dolayı takdir edilmeyi hak emiyorlar mı? Filistin davasına, Batı’da sokaklara çıkıp bağırıp çağırmanın ötesinde başka bir şey yapmayan insanlar kadar da mı taktiri hak etmiyorlar? Bizler neden Batı’daki bu vicdan sahibi insanların sokaklara çıkarak Filistinliler lehine ve İsrail aleyhine slogan atmalarını taktirle karşılıyoruz da Müslüman olan ve lider kadrolarını bile bedel olarak veren bir topluğun ödediği bedelleri görmezden gelerek onları takdir edemiyoruz? Batı’lı insanları, sadece slogan attıkları ve sonra da evlerine dönerek yaşamlarına devam ettikleri için takdir eden bizler, bizatihi İsrail ile savaşan, katliamlara tabi tutulan bir topluluğu daha takdir edemiyorsak, vay bizim halimize ve adalet anlayışımıza demektir. Kur’an bize: “Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe sevketmesin”[6] diyerek bizleri uyardığı halde, ne yazıktır ki Şii oldukları için veya Suriye’de karıştıkları katliamlar sebebiyle şu an bizlerin arzu ettiği şeyi yapan -İsrail ve Abd’ye karşı izzetli bir duruş sergileyen ve bununla da yetinmeyerek onlarla bir savaşın içerine giren- bir devlete adil bir yaklaşımla yaklaşmıyoruz.

Düşman üzerimize geldiği bir durumda, üzerimize gelen düşmana değil de kendi aramızdaki çekişmelere odaklanırsak o zaman düşman bizi bize kırdırmak veya bize rağmen bizi yok etmek için fırsat bulmuş olmayacak mı?

İran’cı olmayalım, Şii hiç olmayalım, İran’ın Suriye’de yaptıklarını, Suud’un Yemende yaptıklarını hiç mi hiç unutmayalım. Zulme ufakta olsa meyletmemeli, zulüm kimden gelirse gelsin ona kaşı durmalı, zulüm şayet -Halid b. Velid örneğinde görüldüğü üzere- bizden olursa, ondan beri olduğumuzu en yüksek sesle haykırmalıyız. Ayrıca her yapılanı unutmayacak bir Rabbimizin olduğunu da asla unutmayalım. Lakin şu an, asıl düşmanlarımızla savaşan, onlara zarar veren, bedel ödeyen, izzetli bir duruş sergileyen kimselere hiç olmasa dua edelim, edelimde attığı füzeler düşmanın kalbine iyileşmesi mümkün olmayan yaralar açsın. Gücünü ve kuvvetini bir daha Müslümanlara savaş açamayacak şekilde kırsın! Kırsın da Şii’siyle ve Sünni’siyle ve ayrıca da mazlum halklar, onların zulümlerinden azat olsun! Filistinimiz tekrardan işgalden kurtularak özgür olsun! Hatırlanacağı üzere kendi beyanları şu şekildeydi: “Hedefimiz bölgede Sünni ve Şii hiçbir radikal grup kalmayana kadar mücadeleye davam edeceğiz.” Bu zalimlerin “radikal” diye tanımladıkları kimseler, kendilerine boyun eğmeyecek olan tüm Müslüman grupları içine almaktadır. Yani onlara göre bizler de radikal grubuz ve yok edilmemiz gerekiyor. Yarın eline daha fazla güç geçtiğinde bizi yok edecek bir zalimin eli, şayet bir Müslüman tarafından kırılmak isteniyorsa o zaman bize ne düşmektedir? Nasıl bir pozisyon lamamız gerekiyor? İran’a karşı geçmişte yaptıklarından dolayı ve bizden olmadığı için eleştirmek veya yaşadığı katliamlardan dolayı oh çekmek midir yoksa yardım ederek o zalimin elini kırmasını sağlamak mıdır? Müslüman coğrafyanın boynuna geçirilmiş olan “emperyalist ipler” çıkarılmadan Müslümanların buralarda varlık göstermelerinin mümkün olmadığını, ortaya çıkan tüm oluşumların bu “emperyalist ipler” tarafından boğularak yok edildiğini daha ne zaman göreceğiz? İslâmî oluşumlar olarak ortaya çıkarak varlık gösterebilmemiz için emperyalist etkilerden topraklarımızı kurtulmamız gerekmektedir. Çünkü dünya üzerinde egemenlik oluşturmak isteyen “emperyalist güçler” kendilerine karşı duracak hiçbir İslâmî oluşuma hayat hakkı tanımamaktadırlar. Tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan nice İslâmî oluşumların başına gelenler bunun en açık örneğidir. Cezayir’de Fis hareketinin; Tunus, Sudan, Mısır, Suriye’de İhvan hareketinin; Filistin’de Hamas hareketinin başına gelenler bunun en açık örnekleridir.

Konjonktür gereği ve yıllarca düşmanlarımızın bizleri birbirimize kırdıracak bir silah gibi kullandıkları mezhep taassubu üzerinden hareket etmemeliyiz. Söylemlerimizin buna hizmet edip etmediğine çok dikkat etmeliyiz. Mezhepçi olmayacağız. Mezheplerin tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan olgular olduğunu ve asla din olmadıklarını unutmayacağız. Kendilerini Ehl-i Sünnete nispet etikleri halde çok sapkın inançlara sahip olan insanlar olduğu gibi kendilerini Şiiliğe nispet eden ve aşırı sapkın inançları olan insanlar da olduğunu biliyoruz. Bu insanlara karşı uyarı ve nasihat görevimizi saklı tutarak, bunların asıl düşmanlarımızla girdikleri savaşta aşırı olan yönlerini öne sürerek, onlarla Müslüman oldukları ve kendi uşaklıklarını yapmadıkları için savaşan asıl düşmanlarımıza karşı onların yanında durmaktan asla vaz geçmemeliyiz. Çünkü düşmanlarımız onlarla aşırılıklarından dolayı değil, Müslüman oldukları için ve birde kendi çıkarlarına hizmet etmedikleri için savaşmaktadırlar. Şiileri ve benzeri Müslüman ekipleri, “Yahudilerler” veya başka İslâm düşmanı topluluklardan daha fazla düşman olarak gören zavallılardan asla olmamalıyız. Şiileri ve İran devletini, adete “Sünnî vampiri” olarak gören, köşe bucak bir Sünnî bulsak da kanını emsek diye arayan yaratıklar gibi göstermeye çalışan bir algı var. Oysa İran’da yaşayan milyonlarca Sünnî Müslüman var. Şiiler ve İran devleti de onların kanlarını içmiyorlar. Yani bu algı mezhepçi algının oluşturduğu bir algıdır ve kabul edilemez.

Şunu da asla unutmayacağız ki; Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyalarda Kur’an’ın tanımladığı şekilde bir İslâmî düzen/devlet kurulmadığı sürece, Müslümanlar arasında ki problemlerin belirli oranda da olsa nihayete ermeyeceğini bilmeliyiz. Ulus devlet anlayışlarının çözüm değil sorun ürettiğini unutmayacağız. Ne İran gibi mezhep ve Fars kültürü üzerine kurulan bir devlet, ne de Türküye ve Arap devletleri gibi ırk temelli kurulan devletler hep sorun üretmişlerdir. Ve üretmeye de devam edeceklerdir. Dolayısıyla biz Müslümanlar için nihai çözüm Kur’an’ın referans alındığı siyasal ve toplumsal hayatla mümkün olduğunu asla unutmayacağız. Bugün asıl düşmanlarımızla savaşan İran’ın yanında yer almamız gerektiğini söylememiz onları Müslümanlar için referans gördüğümüzden dolayı değil, Müslümanların yaşadıkları sorunları çözeceklerine inandığımızdan dolayı değil, Kur’an’ı ve sahih sünneti referans aldıklarına inandığımız için değil asıl düşmanlarımıza karşı savaştıkları içindir. Sapkın birtakım inançları olsa da bir Şii’nin veya Sünnî’nin bir tırnağına tüm Siyonistleri değişmeyiz. Allah’ın lanet ettiği bir inancın müntesiplerini Allah’a, kitabullaha, Rasûlüllaha iman eden birisiyle aynı görmek en açık ifadeyle akıl tutulmasıdır.

Her zaman asıl düşmanlarımıza yönelmeliyiz. Bu düşmanlarımız dururken kendimize, bizden olanları düşman bellememeliyiz. Düşmanlarımızı sevindirecek söylem ve eylemlerden sakınmalıyız. Kurt, yanız başına kalan avı her zaman çok daha kolay av haline getirir. Onun süreden ayrılmasını bir fırsat bilir. Sürüden dışlanmış bir hayvan her zaman avcı hayvanlar için yem olur. Bu anlamda kendilerini İslâm’a nispet eden hiçbir topluluğu yalnızlaştırarak asıl düşmanlarımız için av ahine getirmemeliyiz. Çünkü bugün onları düşmanlarımıza av yapmamız yarın bizleri de av haline getirecektir. Düşmanlarımız yarın bizim yalnız kalışımızdan istifade ederek bizi de kendisine av yapacaktır. Düşmanlarımız için av haline gelmemek için de bugünden birbirimize sahip çıkmamız gerekmektedir. İsrail’in bugün bölgemizde istediği gibi at koşturmasının ve istediği ülkede katliamlar yapmasının asıl sebebi de bizleri birbirimizden uzaklaştırması, aramıza sınırlar koymaları, mezhebî yaklaşımları sürekli aramızda alevlendirerek bizleri yalnızlaştırmalarıdır.

Herkesin yaptığının karşılığının alınacağı ilâhî bir mahkemenin kurulacağını ve hiçbir kimseye kıl kadar zulmedilmeyeceğini unutmamalıyız. Bizler bazen insanları sahip oldukları inançlarından dolayı cezalandırma hakkını kendimizden görerek nice yanlışların içerisine düşmekteyiz. Herkesin kendimizi gibi düşünmesi gerektiğine olan insancımız bize, bir başkalarına farklı bir inanç benimseme fırsatı vermemekte, bu durum bizi elimizde güç olduğunda bu kimseleri cezalandırma yanlışlığına itmektedir. Oysa Rabbimiz, kimseyi inanç belirlemeye zorlamamıştır. Herkesin dünyada inanç seçme hakkının olduğunu hükme bağlamıştır. Dolayısıyla bir kimse İslâmî olan bir toplumda insancından dolayı değil, toplum için oluşturacağı fesattan dolayı ancak cezalandırılabilir. Kâfirler bile İslâmî bir toplumda fesat çıkarmadıkları sürece özgürce dinlerini yaşayabilirler. İnsanlar dünyadayken benimsedikleri inançlarının karşılığını ahirette alacaklardır. Yani insanlara inançlarının hesabını soracak varlık Allah’tır. Bu role bizim soyunarak insanları mahkûm etme yoluna din adına girmemiz, Allah’tan hâşâ rol çalmamaya kalkmaktır.

Son olarak şunu da ifade edelim ki başta İran olmak üzere asıl düşmanlarımıza kim zarar vermek istiyorsa, o zararı verebilmesi noktasında onlara duacı olmalıyız. Olmalıyız ki artık ağlayan anneler, babasız kalan çocuklar, tonlarca bombanın altına katliamlara tabi tutulan bizim insanlarımız, şehirlerimiz değil, asıl düşmanlarımızın olsun. Ağıtlar artık İbranice ve İngilizce yakılsın. Gazze’de ve Filistin’de akan Müslümanların intikamı alınmış olsun. Yıllar önce işgal ettikleri topraklarımızdan kaçarak geldikleri yerlere geri dönmek zorunda kalsınlar. Zalimler için yaşasın cehennem. Onlara hak ettikleri bu cehennemi yaşatacak olan Müslüman kim olursa olsun, onların duacısı olmalıyız. Allah, onlar eliyle bu zalimlere azap etsin. İki yüz yıldır bu coğrafyada döktükleri milyonlarca Müslüman kanının bedelini tüm yönleriyle yaşasınlar. Gazze’li annelerin yakarışları, İran’ın attığı füzeler üzerinden kabul görsün.

Son söz olarak da şunu ifade edelim ki; İran’ın şu an asıl düşmanlarımızla giriştiği mücadele ve onlara karşı izzetli bir şekilde durması, dana önce yaptıkları zulümleri örtmez. Duygusal bir yaklaşımla, şu an ortaya koydukları ve bizlerin de arkalarında durduğumuz mücadeleyi gerekçe göstererek daha önce karıştıkları zulümler yok sayılmamalıdır. Yapılan bir zulüm, başkalarının yaşattığı bir mağduriyetlerle örtülemez. Geçmişte yaptıkları zulümler, bugün tüm Müslümanların hatta tüm insanlığın asıl düşmanlarıyla giriştikleri bu savaşta yanlarında durmamıza da engel olmamalıdır. Bizler Müslümanız! Nasıl ki Suriye’de katliam yaparken İran’ın karşısında durarak ona zalim olduğunu haykırıyor ve karşısında duruyorduk ise, şimdi de zulme uğratıldığı için ve daha da önemlisi asıl düşmanlarımızla savaştıkları için onların yanında olmalıyız.

Tüm mezhebî ve beşerî görüşlerini dinin önüne geçirmeyen, Kur’an ve sahih sünneti kendisine rehber edinen, Müslümanları kendisine dost, İslâm düşmanı kâfirleri ise düşman bilerek onlarla olması gerektiği gibi bir mücadelenin içerisine giren samimi mü’minlere selam olsun!

 


[1] Enfâl, 8/46.

[2] Bakara, 2/221.

[3] Mâide, 5/5.

[4] Rûm, 30/2-4.

Makaleler

Hava Durumu


VAN