16-03-2019 15:13

Hz. Peygamber`in (sas) tâlim ve terbiye usûlleri

Efendimiz (sas) ashabının usanmaması için nasihatte bulunmak ve öğretmek için münasip vakit ve hâlleri göz önünde bulundururdu. Her hususta olduğu gibi bu hususta da itidalli (orta yolu gözeterek) hareket ederdi; bu şefkatinin bir yansımasıdır.

Hz. Peygamber`in (sas) tâlim ve terbiye usûlleri

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

“Ey inananlar! And olsun ki sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir.” (Ahzâb, 21)     

*        *       *

İnsanlara bir şeyler öğretmenin, misal teşkil etmenin, gönüllere seslenmenin, ruhlara hitabın usûlünü gösterirken en faydalı, muhatabına en çok tesir edecek, anlayışına en münasip olanı seçerdi. Kim seçerdi? Elbette ki âlemlere rahmet, insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilen, faydasız ilimden sakındıran Habibullah (sas).

Her şeyin bir usûlü vardır; oluru olmazı, nizamı vardır. Mevzumuz, ilimde ve yetiştiricilikte usûl. Öğretilenlerin en hayırlısı olan Kur’ân-ı Kerim ve bildirilenleri en hayırlısı olan Efendimiz (sas)’in yolundaki belki ancak toz zerrelerinin peşinin peşine yetişerek yola revan olmak üzere incelediğimiz eserin ikinci bahsi yani “Öğretim Metodları” bahsi üzerinde duracağız nasibimiz kadar.

Bir hadisin gösterdikleri

Câbir (r.a) anlatıyor: [1]

Hz. Peygamber (sas) elinde İbn Tâb hurması dalı olduğu hâlde bize, şu mescidimize geldi. Mescidin duvarında bir balgam görünce onu elindeki dalla sildi. Sonra bize döndü ve “Hanginiz Allah’ın kendisinden yüz çevirmesini ister?” buyurdu. Biz başlarımızı yere eğdik. Sonra “Hanginiz Allah’ın kendisinden yüz çevirmesini ister?” buyurdu. Biz yine başlarımızı eğdik. Sonra “Hanginiz Allah’ın kendisinden yüz çevirmesini ister?” buyurdu. Biz, “Hayır. Hiçbirimiz istemez Ya Resulallah!” dedik. Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurdu: “Sizden biri namaza kalktığında Allah u Teâlâ onun yüzünü döndüğü taraftadır. Bu sebeple kişi sakın yüzünün döndüğü tarafa ve sağına tükürmesin. Sol tarafına, sol ayağının altına tükürsün. Eğer âni bir sıkıntıyla karşılaşırsa şöyle yapsın. Elbisesinin ağzına götürdü, sonra elbisesini ovdu ve ardından bana abîr kokusu getirin.” buyurdu. [2] Mahalleden bir genç hemen yerinden kalkarak evine koştu ve avucuyla halûk kokusu getirdi. Resulullah (sas) bunu aldı ve dalın ucuna sürdü. Peşinden onunla balgam izini sildi.

Bu hadiste terbiye yönünden bakılması gereken hususlar şöyledir:

Muhatapların gönüllerine hitap ve tesir etmesi için sözü üç kez tekrarlamak,

Öğretilmesi hedeflenen hususların akıl ve mantığa yerleşmesi ve anlaşılması için tatbik etmek yani uygulamak,

Tevazunun önemi,

Çirkin şeyi dille kötülemek,

Gücü yetenin çirkinliği elle gidermesi,

Mescidlere hürmet etmek ve mescidleri her türlü kirden korumak,

Kıbleye hürmet ve tazim etmek,

Daima huzurda olunduğunu hatırlatmak,

Mecbur kalındığı takdirde ne yapılması gerektiğini (uygulama ile) göstermek,

Haseneler işleyip dursa bile hasenatı çoğaltmaya teşvik etmek,

Hükümlerin tedrici olarak öğretilmesi

Ahkâmı öğretirken peyderpey giderdi Hz. Peygamber. Daha iyi anlaşılması, zihinlere yerleşmesi için önem sıralamasında bulunur ve kısım kısım öğretirdi. Misalen on ayet belirlendiyse bu ayetlerdeki bilgi ve amelleri öğrenmeden diğer on ayete geçilmezmiş.[3]

Davet ve öğretimlerde en mühimden başlamak lâzımdır zira birden istemek insanlarda nefrete ve kaçışa sebebiyet verir. Bütün bilgiyi bir anda öğrenciye vermek de hem ilmi hem öğrenciyi heba etmektir.

İmam Buhârî “İlim” bölümü, “Konuşmadan ve Uygulamadan Önce Öğrenmek Bahsi”nde şöyle der: “İnsanlara bilgilerin büyüklerinden önce küçüklerini öğretenler için rabbânî kelimesi kullanılır.” İbn Hacer; bilgilerin küçüklerini açık ve anlaşılabilir konular, büyüklerini ise ince konularak olarak yorumlar.

Eğitimde itidalli oluşu ve usandırmaması

Efendimiz (sas) ashabının usanmaması için nasihatte bulunmak ve öğretmek için münasip vakit ve hâlleri göz önünde bulundururdu. Her hususta olduğu gibi bu hususta da itidalli (orta yolu gözeterek) hareket ederdi; bu şefkatinin bir yansımasıdır.

Mü’minlere şefkati sebebiyle onların usanmalarını istemezdi. Zamanı, hâl ile hemhâl ederdi ki iştiyaklı olunsun ve ilimden faydalanılsın. Bıkkın ve isteksiz olarak dinlenildiği takdirde, dinleyenlerin faydalanamayacağı gibi gayelerin tesiri azalacak ve hatta büsbütün ortadan kalkacaktır. Nitekim Kur’ân ve sünnet ile öğretilen hükümlerin, tebliğin de tedricen (kısım kısım) gelerek “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. / Sevdiriniz (müjdeleyiniz), nefret ettirmeyiniz,” düstûrunun kıymetini hatırlatmakta ve bizlere yön tayin etmektedir.

Herkese anlayışına ve seviyesine göre hitap ederdi. Yeni başlayanların seviyesini göz önünde tutar, son noktaya gelmiş olanlara öğrettiklerini ilk noktadakilere öğretmezdi. Herkesin sorusuna ilminin karşılayacağı kadarıyla mukabele ederek durumuna uygun cevaplar verir ve ferdî farklılıkları göz önünde bulundururdu. Muallimin talebesine mutedil ve şefkatli yaklaşmasını, onun, iyiliğini gözetmesini nasihat ederdi.

Talebeye nasihatlerinden bazıları ise şöyledir:

Anne ve baban varsa onlara iyilikle davran ve elden geldiğince ihsanda bulunmaya çalış, hürmet et.

Her nerede olursan Allah u Teâlâ'dan kork. Günahın arkasından onu silecek bir sevap işle. İnsanlara güzel ahlâkla muamele et.

Sinirinin sana emrettiği şeyleri yapma, seni ittiği sözler ile fiillerden geri dur.

Dilin devamlı Allah (c.c) zikri ile ıslansın.

Allah u Teâlâ'ya iman ettim de ve istikamet üzere ol. (Bkz: Fussılet,30.)

Diline sahip ol, (fitnelere karşı) evin seni kuşatsın ve günahlarına ağla (tevbe et).

Sual sorarak öğretmesi

“Güzel soru ilmin yarısıdır.” [4]

Cehaletin ilacı sormaktır.

Dinleyenlerin dikkatlerini toparlamak, vereceği cevaba teksif etmek ve cevabın ne olabileceği noktasında fikir üretmeleri, istişare etmeleri için karşılıklı sualler sormaya teşvik ederdi. Bu usûl, bahsin üzerine düşünülmesi ve zihinlere yerleşmesi açısından önem taşır.

Efendimiz ashabın anlama-kavrama kabiliyetini canlandırmak için bilgiyi, bilmeceleştirerek sualler yöneltir ve ashabının sahip olduğu malumatı öğrenmek isterdi.

 Abdullah b. Ömer (r.a) anlatıyor:

Hz. Peygamber’in (sas) yanında otururken hurma ağacının göbeğinden bir parça getirildi. Hz. Peygamber (sas) onu yerken, “Ağaçlar içinde yeşil bir ağaç vardır. Bunun bereketi Müslümanın bereketi gibidir. Yaprağı düşmez, dökülüp yayılmaz. Rabbinin izniyle her mevsim meyve getirir. Müslüman gibidir. Şimdi bana söyleyin bu ağaç nedir? (...)”

Hadis-i şerifin bu kısmını; dikkati toplama, zihinleri canlandırma, Müslümana vazifeleri hatırlatma bakımından incelediğimiz takdirde şunları göreceğiz:

Muhataplarını düşündürür ve fikir üretmelerini ister.

Cevap bulunduğu takdirde düşünmek ve zihni hareketlendirmek fiili devam eder zira hurma hikmetli ve çok yönden faydalı bir meyvedir fakat “Müslüman niçin hurmaya benzetilmiştir” sualini doğurur ve buna cevaplar aranması lâzım gelir. Üzerine düşündüğümüz takdirde anlarız ki Müslüman da her yönüyle hayır ve fayda sağlamalıdır. Müslüman bütün hâlleri ile bereketli olmalı ve bu bereketten kendisiyle beraber etrafındakiler de faydalanmalıdır. Hayatında olduğu gibi, ölümü sonrasında da ameli devam eder. İşte hurma, işte mü’min!

Bazı sualleri ashab sormadan anlatır, bazılarını sualin gerektirdiği kadar cevaplar, bazılarına gerektirdiğinden fazlasıyla cevap verirdi (ki mühim bir mevzunun kapısı açılsın ve sualler birbirine cevap olsun). Bazı durumlarda, hükmü tam olarak ifade etmek için sual yöneltenden sualini tekrarlamasını isterdi; bazı durumlarda ise; kendisine arz edilen sualin cevabını vermeyi bir sahabeye havale ederek o sahabeni ilmî meselelerde cevap vermeye alıştırırdı. 

Cevabın ne olduğunu, muhatapların ortaya çıkarması için müphem söylediği olurdu; bu muhatapların teşvik edilmesi ve sakındırılması gereken durumlarda kullandığı bir usûl idi. Bir şeyi bilen kişiyi övmek için sınadığı da hadislerden anlaşılır. Efendimiz (sas) bazen sahabeleri imtihan eder, zekâ ve bilgilerini tespit için onlara sual sorardı; doğru cevap verdiklerinde ise onları metheder ve göğüslerine vururdu. Böylece Allah Resulü’nün sevgisine mazhar oldukları ve O’nun (sas) mübarek zatı tarafından takdir edildikleri görülürdü.

Ebû’l Munzir Ubeyy b. Ka’b (r.a) anlatıyor:

Resulullah (sas) “Ey! Ebû’l Munzir! Allah’ın kitabından ezberinde olan hangi ayet daha büyüktür?” diye sordu. Ben, “Allah ve Resulü pekiyi bilir” dedim. Hz. Peygamber (sas), ““Ey! Ebû’l Munzir! Allah’ın kitabından ezberinde olan hangi ayet daha büyüktür, biliyor musun?” deyince, “Allah, O’ndan başka tanrı yoktur, kendisini uyuklama ve uyku tutmaz. O diridir, yarattıklarını an gözetip durandır.” [5] cevabını verdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) göğsüme vurdu ve “İlim sana kutlu olsun” buyurdu. [6]

Âlim, müfti veya bir başkasına bir mesele sorulduğunda cevabını yahut cevaplarını bilmiyorsa, bu kimselerin “Bilmiyorum” demesi gerekir. Böyle demeleri, onları küçültmez bilakis böylesi bir cevapla onun verâ sahibi, muttaki ve çok bilgili olduğu anlaşılır.[7]

Dikkati toparlayacak ve tesiri arttıracak usûller kullanması

Aklî ölçülerle konuşurdu.

Mukayese ve temsil yolunu gösterirdi.

Teşbihlerde bulunarak akılda -daha kolay- kalmasını sağlardı.

Yer-toprak üzerine çizdiği şekillerle görsel hafızanın kuvvetinden yararlanırdı.

Öğretim, tebliğ ve diğer işlerde yazıyı araç olarak kullanırdı.

Tekit için ima ve işaretlerden faydalanırdı; sözlü ifade, ima ve işaretleri bir arada kullandığı da olurdu.

Önünde vuku bulan olaylara sükût ile onay verdiği ve bu yolla öğrettiği görülürdü.

Anlattığının ehemmiyetini göstermek için oturuş şeklini değiştirir ve sözlerini tekrarlardı.

Dinleyenlerin dikkat kesilmesi için cevabı erteleyerek en uygun vakitte tekrar seslenirdi.

Dinleyenlerin dikkatini tamamen vermesi için muhatabın elini veya omzunu tutardı.

Daha iyi anlaşılması, bellenmesi için bir bilgiyi evvelâ özetle, daha sonrasında tafsilatlı olarak anlatırdı.

Kıssalarla, geçmiş ümmetlerden haberlerle, vaaz ve nasihatlerle (öğretilecek durumda hangisinin kullanılması gerekiyorsa en münasibini tercih ederek) bilgiyi öğrettiği görülürdü.

Hassas meselelerde yumuşak bir üslûp kullanırken gereken durumlarda da kızdığı veya sertleştiği olurdu.

Öğretim ve tebliğde ihtiyaç hissedilmesi sebebiyle yabancı dillerin öğrenilmesini isterdi. [8]

İnsanlar mütebessim yani güler yüzlü iken asık suratlı oldukları zamankinden daha kolay öğrenir. Sürekli ciddi durmak zihni yorar ve fikri durgunlaştırır. İşte bu gibi sebeplerle latife ile öğrettikleri de olurdu.

Muhataplarına akıl ve idraklerine göre muamele ederdi.

Öğrettiğini yeminle tekit ettiği görülürdü. Ebû Hureyre (r.a) anlatıyor: [9]

Efendimiz (sas) şöyle buyurdular: “Nefsim kudretinde olan Allah’a and olsun ki iman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmeden iman etmiş sayılmazsınız. Onu yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!”

Nevevî hadisi şöyle yorumluyor: (...) Selam vermekle nefs tevazuya alıştırılır, alçakgönüllülük sergilenir ve Müslümanların mukaddes değerlerine hürmet ve tazim gösterilmiş olur.

*      *      *

Bakınız hikmetin, tâlimin ve terbiyenin şu muazzam ahengine!

Hiç şüphesiz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü (sas) ilmin nurunu taşır ve muallimlerin en büyüğü, her mü’mini ilme davet eder.

“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumakta acele etme ve ‘Rabbim! İlmimi arttır’ de!” [10]

“İlim talep etmek kadın-erkek her Müslümana farzdır.” [11]

Not: Abdulfettâh  Ebû  Gudde’nin, OTTO yayınlarından çıkan “Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed (sas) ve Öğretim Metotları”  kitabının ikinci bölümü ele alınarak yazılmıştır. İlk bölümü “Bir Muallim Olarak Peygamber Efendimiz (sas)” başlığıyla yayınlanmıştı.

Büşra Ayar

 


[1]  Muslim, XVIII/ 136, Kitâbu’z-Zuhd ve’r-Rekâik, bâbu hadîsi Câbirin et-Tavîli ve kıssati Ebî’l-Yeser; Ebû Dâvûd, I/131, Kitâbu’s Salât, Bâbun fî kerâhiyyeti’l-buzâk fî’l-mescid(Hadisin lafzı Muslim’e aittir).

[2]  Ebû Dâvûd’un rivayetinde bahsin bu kısmı böyle açıklanır.

[3] Ahmed b. Hanbeli; Müsned, V/410.

[4] Bir Arap atasözü.

[5] 2/ Bakara, 255.

[6]  Muslim, VI / 193, Kitâbu Salâti’l-Musâfirîn, bâbu fadli Sûreti’l Kehf ve Âyeti’l Kursî.

[7] Nevevî, Şerhu Sahîh-i Muslim, I/158.

[8] O dönem için bahsi geçen yabancı dillerden birinin Süryanice olduğu Buhârî’nin Kitâb’ul Ahkâm’ında (XIII/185) ve Tirmizî’nin Kitâb’ul-İsti’zân ve’l Âdâb’ında geçer. Hadisin lafzı ise Tirmizî’ye aittir.

[9] Muslim, II / 35, Kitâbu’l- Îmân.

[10]  Tâ-Hâ, 20 / 114.

[11] İbn Mace, Mukaddime, 17.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !