Kazım ŞENSALTIK

26 Temmuz 2023

GEÇMİŞE ÖYKÜNMEK Mİ GELECEĞİ İNŞÂ ETMEK Mİ?

Bundan önce yazdığım bir makalede Hz. Yusuf’u istismar edenleri kısaca anlatmıştım. Bu yazımız da Hz. Yusuf’u anlatanların neden Yusuf olamadıklarını anlatmaya gayret edeceğim inşallah.

Allah, Hz. Yusuf (a.s.), Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Muhammed (s.a.s.) örneklikleri üzerinden biz Müslümanlara bir yol ve metot sunuyor. Bu üç peygamberi özellikle yazıyorum.

Kur’an’ı açın ve iyice araştırın bir de bunların mücadelelerine bir bakın size çok şey anlatıyor olacaklar. Bu peygamberlerin öne çıkan özelliğinin ise düşmanlarının sarayların da büyüyüp yetişmeleri olduğunu hemen fark edeceksiniz. Hz. Musa Firavun’un sarayın da, Hz. Yusuf Mısır’da devlet işleriyle görevli olan Aziz’in yanında yetişmiştir. Hz. Muhammet (s.a.s) ise daha küçük yaşlardayken Daru’n-Nedve’ye gidebilen ayrıcalıklı insanlardan birisidir. Hz. Peygamber çocukken, yetim olması hasebiyle özel bir ilgi görüyordu. Dedesi Daru’n-Nedve’ye gittiğinde onu da yanın da götürürdü. Bu yüzden Daru’n-Nedve’yi iyi biliyordu.

Dikkat edin! Düşmanlarının sistemlerini içinde yetişerek o sistemleri çok iyi bilen, üstün zekâ sahibi ve üstün cesaret sahibi kişilerden Allah peygamber seçiyor. Size tavsiyem Hz. Peygamberi geleneğimizde ki anlatılardan bağımsız Kur’an bütünlüğünde okuyarak onu bir beşer olarak değerlendirin. Onun dünyaya teşriflerinde meydana geldiği söylenen harikulade olaylar vb. anlatımlar onun beşer yönünü perdelemek için yapılmış maalesef. Oysa onun, içinde bulunduğu toplumu ne kadar mükemmel okuduğunu ve analiz yeteneğine sahip olduğunu öne çıkarmamız gerekiyordu.

O, sadece Mekke’yi değil çevresin de yaşananları iyi okuyor ve yorumluyordu. Bizan’sı, Sasanileri ve çevresinde yaşananları çok iyi okuyor ona göre adımlar atıyordu. Bunu Hz. Musa’da (a.s.) Yusuf’da (a.s.) ve Hz. İbrahim’de (a.s.) aynısını görüyoruz. Biz Mekkelilerin Hz. Peygambere söylediklerini ona inananlar olarak kendimiz yaptık. Onlar, Hz. Peygamber için şöyle diyorlardı: “Allah eğer bir peygamber gönderecekse o bir melek olmalıydı?”. Biz Kur’an muhatapları olan Müslümanlar, peygamberleri, birer melek statüsüne büründürdük. İnsanlara; sanki onlar akletmez, Allah onların her davranışına karışıyor veya yönlendiriyor olarak anlattık. Oysa Kur’an; onlar “birer beşerdir” diyor yani sizler gibi iradesi elinde olan birer insandır diyor. İşte biz bu peygamberlerin beşer yönlerini sildik ve onlara birer melek statüsü verdik. Olağan üstü işler yapan, mucizeler gösteren birer varlık haline getirdik. Bütün bunlardan dolayıdır ki bizim toplumumuzda hocaların, âlimlerin en makbul olanları, keramet sahibi olduğu kabul edilen kimseler olmaktadırlar.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra gelelim bunları güncellemeye. Bizim toplum da gelenekten gelen bu anlayışa sahip ve önümüzde hoca olarak duran cemaat liderlerimiz bu yanlış anlayışı sıkı sıkıya sahipleniyorlar. Çevrelerinde bulunan insanlara bunları anlatıyorlar; acaba neden?

Ben bu konuda, bu tutumu sergileyen liderlerin kapasitelerinin anlatacakları peygambere yetmediği için kendi konumlarını muhafaza etme derdinde olduklarını düşünüyorum. Böyle değilse; Kur’an’ı okumuş, hafız olmuş, Arapça dil bilgisine sahip; tabir yerindeyse yalamış-yutmuş insanların, bunları en azından bizim gördüğümüz kadarını görmemeleri imkânsızdır. Kimileri gerçekten görmemiş, kimileri gördüyse de konumunu kaybetmemek adına anlatmamış. Bu yüzden Yusuf’u anlatanlar, Yusuf olamadılar diyorum. Bu yüzden Hz. Peygamberi anlatanlar. Muhammed olamadılar diyorum.

Yukarda isimlerini verdiğim peygamberlerin hayatlarını okuduğunuzda size bir mücadele örneği sunuyorlar. Bu örneklik bir yönüyle şöyledir; içinde yetiştikleri toplumu biliyor, yetmiyor, nerede ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar. İçinde bulundukları sistemin eksiklerini, kusurlarını çok iyi tahlil etmişler. Karşılarında bulunan güç sahiplerine öyle hamleler yapıyorlar ki tabir yerindeyse nefeslerini kesiyorlar. Çünkü sistemin içinde yetiştiler ve nasıl alaşağı edeceklerini çok iyi biliyorlar.

Gelelim bizim mahalleye, yani topluma! Bizim toplum da Müslümanlar genelde geleneğin peşinden koşarlar. Bu peygamberlerin mücadele örnekliklerini anlatırlar çevrelerine ve bunu da bir ibadet sanırlar. Bunu, kitabı anladık ve yaşadık olarak görürler. Oysa o anlattıkları peygamberler, vahyi okudular ve kendi toplumlarında gereğini yaptılar. Bu yüzden şu sözü iddialı olarak söylüyorum: Allah peygamberlerini kendi toplumlarından seçerken en zeki insanlardan seçti. Bu bize bir örneklik gösteriyor olmalı, bir mesaj var bu durumda. Sanki Allah Müslümanlara bunları anlatırken şunu söylüyor: “Cemaat liderleriniz, hocalarınız peygamberlerin varisleridir. Onları içinizden en zeki kişilerden seçin” diyor. Zekilik, sizin hafız olmanız, mükemmel kıraat makamlarıyla Kur’an-ı kumanız değildir. Eğer bu şekilde anlıyorsak ilk inen ayeti hatırlayalım: “Oku yaradan rabbin adıyla oku” diyordu. Peygamber: “Ben okuma bilmem” diyor. Kaynaklarımız bize Muhammed’in ümmî olduğunu söylüyor (yani okuma yazma bilmeyen). Peki, okuma yazma bilmeyen bir kişi nasıl ve neyi okuyacak? İşte bizim temel sorunumuz burası. Daru’n-Nedve’de ne olup bittiğinden haberdar, müşriklerin sistemini çok iyi bilen bir kişidir Muhammed (s.a.s.). İşte ona: “Bu bildiklerini Allah adına oku, Allah’ın vahyini Mekke’ye, kendi toplumuna götür, sen toplumu ve çevreni iyi bilen birisisin, bu bilgini Allah için kullan” diyordu aslında. “İçinde yaşadığın toplumda edindiğin tecrübeyle toplumdaki yanlışları iyi görüyorsun, bunları Allah’ın vahyiyle yeniden inşa et” diyordu.

Kur’an’ın bize anlattığı bu peygamberlerin kıssalarına, emin olun ki sağ elle yemek yemeğe verdiğimiz değeri veya hassasiyeti gösterseydik bugün çok farklı bir durumda olurduk.

Müslümanların Kur’an Kurslarında Medreselerinde misvağa ve sağ el ile yemeğe verdiğimiz önemi bunları anlamaya verseydik bir düşünün neler olurdu. Kur’an’ı belden yukarda taşıma, abdestsiz dokunmama hassasiyetini onun bize anlattığı peygamber kıssalarını okurken üzerinde uzun uzun düşünmeye ve bizlere verdiği mesajları almaya verseydik bugün durumumuz ne olurdu acaba, oturup bir düşünelim. Gerçi bunları öğrencilerine anlatacak, onların ufuklarını bu şekilde açacak kaç tane âlim veya hocamız var orası da ayrı bir konu.

Bugün Müslümanlar şunu yapmak zorundalar: Dünyayı toplumu ve çevresini iyi okuyan ve analiz eden, yarınlar için Müslümanlara ufuklar açacak olan liderlere ihtiyacı vardır. Bu kapasitede olan insanları yetiştirmek zorundayız. Kafamızı kumdan çıkarıp, yaşadığımız çağın gereklerine ve gerçekliğine uygun yollar ve yöntemler üretmek zorundayız. Şöyle düşünün; Hz. Peygamber Mekke’de: “Atam İbrahim zaten topluma Allah’ın vahyini getirmiş, bende ona tabi olayım, olsun bitsin” mi dedi? Yoksa atası İbrahim’in getirdiği tevhit mesajının ortadan kaldırılmasına isyan eden, buradan çıkış için yolları arayan, bu yanlışları gördüğünde Hira’ya çekilip günlerce tefekkür eden Muhammed’i nereye koyacağız. Zaten nuzül sırasına göre inen ayetleri incelersek karşımıza oku, tefekkür et, anla ve tebliğ et gibi ilâhî emirler çıkacak karşımıza. Yani okuduğun ayetleri topluma bakarak tefekkür et mesajı çıkar ve insanlara hakikati duyur. Yanlışlardan uzaklaştır, hakikatlere yönlendir. Bugün bizim toplumda hocalara güven kalmadıysa, bunun sebebi din değil hocaların kendileridir. Çünkü onlar peygamber gibi kitaba uymakla mükellef idiler oysa onlar kitabı kendilerine uydurdular.

Bu toplumda dikkat edilirse “hacıdan, hocadan korkun” diye bir tabir kullanılır. Bunun altı tamamen de boş değil, laf olsun diye söylenmemiştir bu söz.

Bizim Müslümanların okullarından, kurslarından dünya gerçeklerini okuyan, dünya siyasetini kavrayan, güncel dünya ve toplum analizleri yapacak kaç tane siyasetçi veya davetçi yetiştirdi. Bizim davetçilerimiz; çevrelerini ötekileştiren, toplumu tekfir edenlerden ibaret. Çünkü peygamberi anlayamamış, kitabı ve kitabın verdiği mesajları anlayacak, yorumlayacak kapasite yok veya kimse buraları önemsemiyor. Topluma, kitabı okumak değil asıl olan okuduğun kitabın mesajlarını iyi anlayıp topluma çözüm götürecek insanlar lazımdır. Mekkeliler de İsrailoğulları da kendilerine vahyi okuyan değil, okudukları vahiyle topluma çözümler götüren kişiler gördüler karşılarında.

Bizler artık uçan, mucizeler gösteren peygamber anlayışından kurtulup onların beşer yönlerini inceleme ve okuma yoluna düşmeliyiz. Size bir örnek yazayım: Hudeybiye anlaşmasını hemen her Müslüman iyi bilir. Acaba Hz. Peygamber Medine’de o yıl, neden haydi umreye gidiyoruz dedi? Müslümanları neden o yıl ve o ayda Mekke yollarına çıkardı? Bu bir vahiy miydi, yani Allah böyle bir ayet mi indirdi yoksa kendi inisiyatifi miydi? Size ilginç bilgiler vereyim: O ayda, o dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sasaniler arasında Ninova’da savaş hazırlıkları vardı. Hz. Peygamber tamda bu savaşın başlamasını öngördü ve yola çıktı. Hudeybiye’de bir ay kaldı. Mekkelilerle müzakereler yaptı vb. İşte tamda o zaman Bizans ile Sasaniler arasında savaş vardı. Hudeybiye anlaşmasını bu savaşı ve sonrasını düşünerek yaptı. Yani anladığım odur ki büyük olasılıkla Hudeybiye anlaşmasını kendi inisiyatifiyle yaptı. Bunu Hz. Ömer’in ve sahabenin anlaşmaya karşı çıkışlarından anlıyoruz. Hz. Peygamber o gününün hesaplarını değil, yarınların hesaplarını yapıyordu. Hesap doğruydu, geri dönüş yolunda bu anlaşmanın doğruluğunu tescilleyen Fetih sûresi nazil oluyordu. Bu şekilde olayları ferasetle yöneten böyle peygamberin bizler gibi ümmeti olur mu varın onu da siz düşünün.  Bugün onun varisleri olduğu iddiasıyla toplumların önünde duranlar, günlük hesaplar peşindeler.

Dün nasıl Yusuf’a (a.s.) devlet teslim edildiyse bugün de bu toplumda kendilerini İslâm’a nispet eden insanlara da aynı imkân verildi. Tek fark bugünün Müslümanları! Yusuf (a.s.) kadar kaliteli değillerdi. Tarih tekerrür ederek karşımıza çıkıyor. Kişiler farklı, olaylar aynı. Yusuf olamayan bugünün Müslümanı, onu kendi menfaatine yontuyor. Tarih boyunca okuduğumuz kaynaklar, bütün zalimlerin çıkmaza düştüklerinde bir kurtarıcı aradıklarını yazar. Sistemi çöken melik, kurtuluşu Hz. Yusuf’ta bulur ve devleti kendisine teslim eder. Bugün de çok farklı değil. İçinde yaşadığımız sistem çıkmaza girince kendini ikame etmek için Müslümanlara kucak açar. Tek fark, bu toplum, Yusuf (a.s.) kalitesinde Müslüman yetiştiremiyor.

Bu toplumun Müslümanları, kendine kucak açan sisteme entegre oluyor, kendilerine menfaat alanları sağlıyorlar. Sistemin istediği de zaten buydu. Kendine entegre olacak, menfaatler elde edecek sonra bu menfaatleri kaybetmemek uğruna sistemin savunucusu olacak kimseler arıyorlardı. Oysa okuduğumuz Kitap, örnek aldığımız Peygamberler, Mekkelilerin bu tür tekliflerini ellerinin tersiyle ittiler. Sözüm ona bazı Müslümanlar Hz. Yusuf’u siyasi alanda kendine örnek aldığını söylüyorlar. Oysa Yusuf (a.s.), teslim aldığı sisteme entegre olmadı. Onu istediği gibi yönetti ve diğer adıyla sistemi İslâmî bir sisteme dönüştürdü. Toplumu dönüştüren Yusuf’tan, topluma entegre olan ümmete evrildik.

Hz. Peygamber de aynı mücadeleyi verdi yaşadığı toplumda. Şirki, tuğyanı görüyor, atası İbrahim’in tevhit mesajının silinmesine tabir yerindeyse isyan ediyordu. Onun bu arayışları, kendini toplumdan uzaklaştırıp Hira’ya sığınıp günlerce burada kalmasına sebep oluyordu. Bu inzivaların amacı dinlenmek, tatil yapmak, nefsini tezkiye etmeye yönelik değil; “bu gidişatı nasıl düzeltirim, insanları bu sapkınlıktan nasıl kurtarırım” amacına matuftu. Çözüm yolları arıyordu. Bu arayış onu, Cebrail’in “oku” emriyle Allah’ın vahyine muhatap kılacaktı, yani ona rahmanın yardımı gelecekti. Bu arayış peygamberliğin ilk yıllarında bile devam ediyordu. Çıkış yolları arıyor, panayırlara gidiyor olmuyor, Müslümanları dedesinin müttefiki olan Habeşistan kralı Necaşi’ye gönderiyordu. Bunlarla yetinmiyor Mekke’yi terk edip Taife gidiyor, buradan istediği çıkış yolunu bulamıyordu. Bu çıkışı netice vermediğinde dedesinin Mekke’de eski müttefiki olan Adiy b. Hatim’in korumasın da Mekke’ye geri geliyordu. Dikkat edin; Mekke’nin tüm baskısına rağmen topluma entegre olmuyor, mevcut düzeni reddediyordu. Bugün sözde onun takipçilerine baktığımızda bırakın reddetmeyi, girdikleri sistemin birer paçası haline geliyorlar. Hz. Peygamber, bütün bu zorluklara rağmen yarınları öngörebiliyor, bir avuç Müslümana; Mekke’nin, Bizans’ın ve Sasani’lerin yıkılacağını ve Müslümanların buraları yöneteceğini haber veriyordu. Eğer bulunduğunuz çağı okuyabiliyorsanız sadece bugünü değil, yarınları inşa edecek bir tasavvur sunarsınız topluma, tıpkı Hz. Peygamber gibi. Artık Müslümanlar nitelikli insanlar yetiştirmeli, yarınları bugünden inşa etmeliler. Kur’an’ın istediği yurdu inşa etme azmini göstermeliler. Bu yurdu kendileri inşa edemeseler de gelecek nesillere, bunun için gerekli fikri ufku, usûl ve yöntemleri miras olarak bırakmalılar. Hz. Peygamber, Kur’an’ın kendisinden istediği toplumu ve yurdu inşa etti ve kıyamete kadar ümmetine miras olarak bıraktı. Şimdi ümmetin işi daha kolay. Bu yurdu onun örnekliğiyle inşa etmeliler. Tabi önce böyle bir derdi olmalı ümmetin.

Ümmeti olmakla övündüğümüz peygamberin engin bilgisine, dünyayı okuyan eşsiz tefekkürüne ve üstün analiz yeteneğine hiç dönüp bakmadık. Böyle bir peygamberin sadece adıyla övünmekten öteye geçemedik. Bugün eğer zillet içindeysek bu bizim Kur’an’ı ve onun bize örnek olarak sunduğu peygamberi anlayamadığımızdan dolayıdır. Onun yetiştirdiği insanlar dünya siyasetine yön veriyorlardı. Onun yetiştirdiği nesiller onun önderliğinde kendi dönemlerinde bile hep gündem belirleyen, attıkları her adımda kendilerinden söz ettiren bir nesil oldular. İyi okuyun! Onun her yaptığı, kendi toplumunda gündemin ilk sırasındaydı. Sunduğu çözümler, halk nazarında kabul görüyordu.

Peki, bugün onun ümmeti olmakla övünen Müslümanlar ne yapıyor dersiniz! Yaptıklarıyla ona benzeyen bir cemaat veya topluluk var mı dersiniz? Kısacası bugün kendini onun ümmeti olarak görenler maalesef ona hiç benzemiyorlar. Âlimlerimiz ve cemaat liderlerimizin hepsi kendi cemaatlerinin çıkarlarından öteye geçemediler. Tıpkı Mekkelilerin kabile taassubu gibi bizimde cemaat taassubumuz oluverdi. Oysa şu hadisi sürekli okur fakat hiç düşünmeyiz: “Abdullah b. Amr (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v.) Fetih günü Mekke'de halka hi­tabetti. ''Haberiniz olsun! Mal veya kandan, câhiliyye devrinde anılıp zikredilen tüm övünme vesilesi olan şeyler ayaklarımın altındadır. (Kaldırılmıştır.) Sadece Hacılara su vermek (sikâyetu'l-Hac) ve Kâbe hizmeti (Sidânetû'l-Beyt) bundan müstesnadır. Haberiniz olsun! Şüphesiz, kamçı ve sopa ile olan amde benze­yen hata ile öldürmenin diyeti yüz devedir. Bunlardan kırkının karın­larında yavruları olacak.” İyi düşünün! Bugün cemaatlerimizin durumu eski kabilecilik taassubuna benzemiyor mu dersiniz?! Yorumu size bırakıyorum.

Bugün Müslümanlar, şikâyet ettikleri her alanda maalesef dünyayı iyi okuyamadılar. Bugün dünyaya fikirlerini, davetlerini ulaştırmak için kullandıkları tüm platformları maalesef düşmanları yönetiyor. Kendi fikirlerini yayıyorlar fakat Müslümanların içeriklerini kısıtlıyorlar. Sosyal ağların kötülüğünü sürekli anlatırız amma alternatif hiçbir çözüm sunmayız. TV kanallarından şikâyet ederiz fakat koskoca ümmet olarak dünyaya yayılmış bir TV kanalı kurup yönetemeyiz. Peki, neden; çünkü “onu kurup yönetecek benim cemaatim olmalı, bundan başkasına destek olmam, eğer destek olacaksam onu ben yönetmeliyim” anlayışı hemen herkeste hâkim bir düşüncede ondan. Peki, peygamber olsaydı bunumu yapardı. Veya yarın Müslümanların liderlerine: “Neden yapmadınız” diye hesap sorsa ne cevap verecekler merak ediyorum.

Konuyu uzatmadan şöyle bağlayalım: Bugün Müslümanlar, eski yöntemleri taklit ederek yeni hiçbir iş yapamazlar. Peygamberleri iyi okuyun! Hiç biri diğerinin taklitçisi olmamış, her peygamber kendi toplumuna ve yaşadığı çağa uygun yöntemlerle topluma mesaj götürmüşler. Bugün bizlerde bilim çağında olduğumuzun farkında olarak bilim ve teknoloji çağının gereksinimlerini iyi okuyup ilâhî vahyin kılavuzluğunda ve peygamberlerin örnekliğinde toplumlara bu çağa uygun bir tasavvur oluşturmalıyız. Bu çağın insanına hitap ettiğimizi unutmayalım ve biz bu çağda imtihan oluyoruz ve yarın Allah’a hesabı da bu toplumla olan mücadelemizle vereceğiz. Eskiler kendi toplumlarıyla imtihan oldular ve rablerine yürüdüler. Bizlerde bu çağda imtihan oluyoruz ve yarın rabbimizin huzuruna gideceğiz. Yarınları inşa etme derdiyle yaşamak amel defterleri sağdan verilenlerden olmak duasıyla.