05-11-2012 09:56

`Hz. Peygamber, insanlığın vicdanını temsil eder`

İlahiyatçı Şakir Şahin, Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği’nde (TOKAD) “Nasıl Bir Peygamber Tasavvuru” başlıklı bir seminer sundu. Gelenekteki yanlış peygamber anlayışını Kur’an’dan delillerle tartışan Şahin, insanlığın vicdanı olan, tevhid ve adalet temelinde mücadele eden, bu uğurda bedel ödeyen bir peygamber anlayışı yerine tarih içerisinde Kur’an’da reddedilen gerçek dışı bir peygamber tasavvurunun ikame edildiğini söyledi ve ana hatlarıyla aşağıdaki tespitlerde bulundu...

`Hz. Peygamber, insanlığın vicdanını temsil eder`

İlahiyatçı Şakir Şahin, Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği’nde (TOKAD) “Nasıl Bir Peygamber Tasavvuru” başlıklı bir seminer sundu. Gelenekteki yanlış peygamber anlayışını Kur’an’dan delillerle tartışan Şahin, insanlığın vicdanı olan, tevhid ve adalet temelinde mücadele eden, bu uğurda bedel ödeyen bir peygamber anlayışı yerine tarih içerisinde Kur’an’da reddedilen gerçek dışı bir peygamber tasavvurunun ikame edildiğini söyledi ve ana hatlarıyla aşağıdaki tespitlerde bulundu:   

Burada günübirlik bir peygamber tasavvuru sunmayacağız elbette. Babadan, aileden İslami, dini bilgiyi devralarak geldik. Bu gelenekte rahatsız edici bir peygamber tasavvuru vardır.

Peki, nasıl bir peygamber?

Ailede doğuştan peygamberi bulduk. Araştırdıkça bulduğumuz peygamberi kaybettik. Bildiklerimiz boşa çıktı. Bugün Hz. Peygamber’in nasıl bir mücadele verdiğini kavramadığımı düşünüyorum. Bu şaşkınlığa beni Türkiye’nin kültürel ortamı getirdi. Bulduğumuz Peygamber portresinde şu var: O gelmeden yeryüzü ona hazırlandı. Onun doğuşuyla mucizevi olaylar oldu gibi… Her zaman peygamber anlayışımızda farklılaşmalar oldu. İHL ve ilahiyatta böyle devam etti. Sonra Kur’an’la karşılaştık. Meseleye uyanmamız zaman aldı. Onu Kur’an’dan tanımaya başladık.

İsra Sûresi, 90-95 ayetleri arasında farklı bir peygamber algısı vardır. O bölümdeki ayetler şöyle: “Nitekim, "Ey Muhammed, bize yerden gözeler fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" diyorlar, "yahut hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça; yahut, tehdit edip durduğun gibi, göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri bizimle yüz yüze getirmedikçe; yahut altından [yapılmış] bir evin olmadıkça; yahut göğe yükselmedikçe -kaldı ki göğe yükselmene dahî, bize (oradan, kendi gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız ya!"  [Ey peygamber] de ki: "Kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Rabbimdir! Ben ölümlü bir elçiden başka biri miyim ki?" (İşte bunun gibi,) insanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları [ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir. Onlara (şu sözümüzü) ilet: "Eğer yeryüzünde yurt tutup dolaşan melekler olsaydı, o zaman onlara elçi olarak şüphesiz gökten bir melek indirirdik!"

Demek ki peygamber pınarlar fışkırtmıyordu. Hurma ve üzüm bahçesi yok. Irmakları, suları yok. Gökyüzünü de parça parça düşüremiyor. Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin veya göğe çıkmalısın diyorlardı. Altından evi de yok. Bu bölümdeki müşriklerin talepleriyle bizim geleneğimizdeki peygamber anlayışı iyi mukayese edilmelidir.

Olağanüstü biri olma beklentisi sadece o çağın beklentisi değil. Her dönemde bu var. Meleklere melek elçi normaldir. Ancak müşrikler insan oldukları halde, anormal bir elçi istiyor.

Bu yanış anlayış bizim peygamber anlayışımızla aynı imiş. Biz en sonunda bunu anladık. Siyer literatürümüz bu anlayışa çok yakın bir literatürdür. Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed’i önemli bir kitaptır. İki hayali, bir gerçek peygamber var. Ya mucizevi ya da sadece iletici bir peygamber. Sadece haberci ise o gazetecidir. Halbuki o örnektir, büyük ahlak sahibidir diyor onun için Kur’an.  Kur’an hep Hz. Peygamberi anlatır. Kur’an’ın merkezinde Allah ve Peygamber vardır.

Hz. Ebubekir’le Hz. Peygamber’in mağaradaki birlikteliği gizli zikre delil kabul edilir. Bunun hiçbir delili yoktur. Asım Köksal’da bilginin sahihliği hususunda ayrım yapılmamıştır. Hamidullah biraz pozitivist akla uygun yorumlara meyyaldir. Müslümanlar karşıt görüşleri ayırmadan inanç oluşturuyorlar.

Okuma bilmem diyen peygambere neden “ikra” emri geldiğini düşünmedik. Kitabi bir okuma kültürü yokken, ilim meselesinde hemen bu olayı örneklendiriyorlar. Peygamber bir davet anlayışı içinde okuma yapar.

Fil suresi bu açıdan önemlidir: 

Hz. Peygamber, insanlığın vicdanını temsil eder. Gönül teline dokunacaksa insanlığın vicdanı olabilir zaten. Mesela Hasan El Benna’nın törenine Kıpti reis katılıyor. Onun insanlığın vicdanı olduğuna inanıyor. S. Kutub ABD’de iken, H. El Benna katledilince yaşananları görüyor, onun katledilişinden duyulan sevinci görüyor ve bundan çok etkileniyor. Bedavaya kanmayan bir peygamber anlayışıyla karşı karşıyayız. Bedelini ödemeden hiçbir peygamber mücadelede başarıya ulaşamaz.

Bir de Fil Suresi Işığında nasıl bir Peygamber tasavvuru olduğuna bakalım. Klasik Fil suresi yorumu biliniyor.

Daha önce Yemenliler savaşmış Mekkelilerle, ama o zaman Yemenliler’e bir şey olmamış. İlginç.

684’te Yezid Emevi hükümdarı. Abdullah bin Zübeyr ona karşı ve seçkin bir insan. Sahabe o zaman hayatta ve onu destekliyorlar. Mekke’deler. Yezid mancınıklarla Kabe’yi taşlıyor. Yıkıntılar oluşuyor. Kabe’yi tamir ediyorlar ama yıkanlara bir şey olmuyor.

693’te (9 sene sonra) zalim Haccac Irak valisi Abdullah Zübeyr’e karşı ordu gönderiyor. Kabe’yi mancınıkla taşlıyor bir şey olmuyor. Sahabe bu durumdan tedirgin olmuyor.

930’da Karmatiler (aşırı uç bir grup) Mekke’yi ele geçirmek için Hac mevsiminde saldırıyor. Hacılar katlediliyor, örtüyü parçalıyor, Hacer’ül Esved’i alıp götürüyorlar. Kimi hacı zemzem kuyusuna atılıyor. 22 yıl Hacer’ül Esved onların elinde kalıyor. Fatimiler yerine götürüyor. Yine bir şey olmuyor.

Liderleri Ebu Tahir; Ebabiller nerede? Üç kişi insanı sersem etti çoban (Hz. Musa) tabip (Hz. İsa) deveci (Hz. Muhammed). Benim kinim en çok deveciye diyor. Yine bir şey olmuyor.

1670’de Osmanlı askerleri kovuyor, şerif isyanında 200 hacı ölüyor isyanda. Yine bir şey olmuyor.

İranlı hacıların eyleminde Suudlar Kabe’ye sığınanları katlediyor. Elektrikle katliam yapıyor. Yine bir şey olmuyor. Neden Ebrehe’nin ordusu öyle oldu?

Bunlar kafa karıştırıyor. Bu iyi bir şeydir. Bilmek insanı ezer, rahatsız eder. Biz bilme sancısı içindeyiz.

Bu olay Mekkelilerin şöhret kazanmasına neden oldu. İmtiyaz elde etti liderler. Kabe’yi tavaf ederken ticari olarak fırsatlar elde ettiler.

Kabe, putlar varken korundu da, yokken korunmadı mı? Büyük fotoğrafta başka bir şey var. Sasaniler yönetiyor orayı. 50 yıl valileri yönetiyor. Bu durumda Habeş’i Bizans yönetiyor. O zaman durumun farklı olduğu anlaşılıyor.

Haber: Sedanur Tokel 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !