YERELDE ENTEGRASYON, KÜRESELDE ENTEGRASYON

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

16-08-2026 05:37


2010 yılında mevcut laik-kemalist anayasada kısmi bir revizyon için referandum yapılmıştı hatırlanacağı üzere. Sonradan, aslında ağırlıklı olarak Fetullahçıların sistemde daha fazla yer ve imkân elde etmelerine yönelik düzenlemeler olduğu anlaşılan bu revizyon, o güne kadar “cahiliyeden akidevi/ilkesel mutlak ayrışma” duruş ve söylemini öne çıkaran bir çevrede beklenmedik bir heyecana sebep olmuştu.

O güne kadar “cahiliyeden akidevi/ilkesel mutlak ayrışma” söylemiyle tam anlamıyla özdeşleşmiş olan, bu söylem çerçevesinde “İslami Kimlik, İlkeler ve Hareket” adıyla ilke ve istikamet temelli bir hareketin hatlarına vurgu yapan bir kitap da neşretmiş olan söz konusu çevre, ani bir manevra ile, yıllarca özdeşleştiği söylemi terk edip “sistemin adalet kavramı çerçevesinde yeniden inşası” söylemine evriliyor, bu makas değişimini de zaman içinde “merhale fıkhı” kavramsallaştırmasıyla İslami açıdan meşrulaştırma çabasına yöneliyordu.

Söz konusu çevrenin öncülüğünde, o güne kadar Türkiye’de İslami hareket, İslami mücadele denilince akla gelen belli başlı çevrelerin bir kısmı, anayasa revizyonu konusuyla ilgili ortak bir bildiri yayınlıyor ve “sistemin yeniden inşası” vurgusuyla anayasa değişikliğine aktif desteklerini ilan ediyorlardı:

“Bizler aşağıda imzası bulunan İslami duyarlılık sahibi kuruluşlar olarak, bu süreci aktif biçimde izliyor ve değerlendiriyoruz. Sistemin anayasal ya da yasal mevzuattan öte adalet eksenli köklü bir inşa sürecine ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Bu temel mantıktan hareketle anayasanın çerçevesi hazırlanırken aşağıdaki hususların başta Meclis ve Hükümet olmak üzere tüm kurumlar ve kesimlerce göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade ediyoruz…”[1]

Bildiriye göre mevcut laik-kemalist anayasadaki temel sorun, Âlemlerin Rabbi’nin egemenliğini, ahkâmını esas almaması değildir,temel sorun anayasanın resmi ideoloji dayatmasıdır: “Biz aşağıda imzası bulunan kuruluşlar açısından asıl odaklanılması gereken husus, anayasanın ideolojik içeriği ve otoriter-bürokratik bütünlüğüdür. Temel sorun anayasanın resmi ideoloji dayatmasıdır.”

Yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı üzere bildiri, tastamam olarak demokratik bir yaklaşımın ürünü olarak, “demokratik hak talepleri” içeriğine sahipti. Oysa bildiriye öncülük eden çevre ve imza atan diğer çevreler, o güne değin “demokratik hak talebi” zemininde değil, İslam’ın temel akidevi öğretisi ve iddiası gereği “hakkın egemenliği” zemininde bir yaklaşım ve mücadele ile tanınan çevrelerdi.

Bu bildiriyle, kelime-i tevhidin bize talim ettiği, bâtılın her tür ve tonunu ve tüm bâtıl işleyişleri temelden reddetme ve hakla bâtılın arasını kesin hatlarla ayırıp hakkı hâkim bâtılı zâil kılma, Âlemlerin Rabbi’nin egemenliğine/ahkâmına dayalı bir işleyişi inşa etme yaklaşımı alenen terk edilerek, bâtılın demokratik zeminde revizyonuna ve “İslam’a ve Müslümanlara bâtılın egemenliği altında yaşama ve var olma hakkı” talebine indirgenen bir yaklaşım öne çıkarılıyordu.

Söz konusu bildiriye ve sonrasında, yaşanan bu keskin makas değişiminin “teolojik meşruiyet zeminini” oluşturmaya yönelik olarak ortaya atılan “merhale fıkhı” söylemine dair o dönemde çeşitli makaleler kaleme alarak bu keskin savrulmaya karşı emri bil maruf nehyi anil münker, hakkı ve sabrı tavsiye sorumluluğumu yerine getirmeye çalıştım.

Dahası, söz konusu savrulmayı/savrulmaları konu alan “Türkiyeli Müslümanlar ve İstikamet Krizi”, “Yangında İlk Kurtarılacak”, “İstikamet Krizinden Yeniden İstikamet Bilincine” başlıklı kitaplarla adeta “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” demeye gayret ettim.

“Tevhidden Bağımsız Adalet Söylemi”, “İdeolojisiz Anayasa Talebi ve Müslümanlar”, “Anayasa İçin Söylenecek Sözünüz Bu mu?”, “Unutulmaya Yüz Tutan Dil: Tevhidce”, “Terazinin Ayarlarıyla Oynamak”, “Cahiliyeye İslam Aşısı Bid’atı”, “Yaşanan İstikamet Krizi Süreci ve ‘Merhale Fıkhı’ Söylemi Üzerine” gibi makalelerle, cahiliyeden akidevi/ilkesel kopuş yaklaşımının terk edilip, cahiliyeyle demokratik zeminde entegrasyon yaklaşımına evrilme sürecine girilmesi ve bu savrulmanın giderek teolojik zemininin de oluşturularak kalıcı hale getirilmesine itiraz etmeye gayret ettim.

Bu makalelerin önemli kısmını kaleme aldığım dergimiz İktibas, bu süreçte tevhidi duruşun 40 yıllık sarsılmaz kalesi olarak hak sözü söylemeye devam etti.

Söz konusu İslami çevrelerin, bâtılın zâil hakkın hâkim kılınması, dolayısıyla İslam’ın devleti ve onun İslami anayasası yaklaşım ve söyleminden, “mevcut düzenin demokratik zeminde yeniden inşası”, “ideolojisiz anayasa” gibi söylemlere savrulmaları, kuşkusuz ki Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan tevhidi bilinçlenme ve ona dayalı İslami hareket açısından tarihi bir kırılmaya işaret ediyordu, aslında bu, düpedüz bir irtidat süreciydi.

Zira, bizzat söz konusu çevrelerin de yıllarca vurguladığı, hakkında makaleler yazıp kitaplar telif ettikleri, sohbetler konferanslar düzenledikleri üzere İslami hareketin temeli, cahiliyeden, bâtılın her türü ve tonundan teberri ve akidevi hicret idi.

İlk inzal olan Kur’an bölümlerinde yer alan “ruczdan ve ruczun taraftarlarından, Darun Nedve kurumsal işleyişlerinden hicret”[2], “tağutlara itaat etmeme ve onlarla ilkesel uzlaşmaya yönelmeme” tutumu[3] ve Rasulullah (a.s.) ve beraberindeki ilk neslin pratiği, bu konuyu tartışmasız bir netlikte beyan eden, başka bir tercihe ihtimal bırakmayan nitelikteydi zaten.

Darun Nedve’yi, Ebu Talib ve cahiliye dönemindeki doğal üyeleri olan Ebubekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) üzerinden “merhale fıkhı” çerçevesinde “içeriden  dönüştürme” gibi bir yaklaşım ve yönelim yerine, Darun Nedve’nin ve onun riyasetindeki mevcut toplumsal ve siyasal işleyişin meşruiyet temelinde reddi, ondan akidevi ve Ebu Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)’ın İslam’a ittiba ile birlikte oradan ayrılmalarıyla gerçekleşen fiili hicret, buna mukabil İslam’ın egemenliği sürecinin ilk “kurumsal” temelini teşkil eden Darul Erkam’ın işlevsel kılınması yoluna gidilmiştir.

İşte Kur’an’ın konuyla ilgili ölçü ve ilkeleri ve Rasulullah’ın bu ölçü ve ilkelere dayalı sünneti bu milvaldedir ve gayet açıktır.

Bizim belki en büyük talihsizliğimiz, bu apaçık Kur’ani/Nebevi ölçü ve ilkeleri, düne kadar bu ölçü ve ilkeleri savunmanın öncülüğünü yapmış kimi kişi ve çevrelere anlatmaya çalışmamız olsa gerek. Gerçi işin doğrusu şu ki, söz konusu kişi ve çevrelerin gözü, ampulün ışığıyla öylesine kamaşmış durumda ki, ne söz dinleyecek, ne nasihatlere kulak verecek durumdalar.

İslami Duruştan Muafiyet Girişimi

2010 yılında bâtıl anayasadaki demokratik revizyona aktif destek kararıyla başlayan yerel cahiliyeyle, cahiliyenin sağ-muhafazakâr kanadı üzerinden entegrasyon süreci hitama erdi. “Yetmez ama evet” denilerek çıkılan yolda, bu “evet”in, akidevi teberri, cahiliyeden ilkesel hicret gibi imani ilkelerden uzaklaşıp neticede cahiliyeye, onun anayasasına birtakım revize şartları temelinde evet demek olduğu acı bir gerçek olarak ortada idi. Kısacası ortada, tevhid akdinin lâ kısmının aleni bir ihlal ve terki söz konusuydu.

Evet, bu süreçte yerel cahiliye ile entegrasyonu “merhale merhale” gerçekleştirmiş olan söz konusu çevreler, Temmuz ayı içinde Ankara’da düzenlenen NATO liderler zirvesi öncesi cahiliye ile entegrasyon yöneliminde bir “merhale” daha kaydetmeyi başardılar!

En baştaki sloganları ne idi: “Yetmez ama evet”. Nihayetinde de yerel cahiliyeyle entegrasyon yetmedi, sıra küresel cahiliye ile entegrasyona geldi ve tıpkı 2010 yılındaki gibi bir araya geldiler, ölçtüler biçtiler, ıslah olasıcalar nasıl da ölçtü biçtiler ise, ezcümle Türkiye’nin NATO’da daha da aktif ve merkezi bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade eden bir bildiri yayınladılar.

Üstelik de kendilerine “İslami Müzakere Girişimi (İMG)” gibi cafcaflı bir isim yakıştırtarak. Tabi bu ismi “İslami Duruştan Muafiyet Girişimi” gibi açılımlarla ifade etmek de gayet mümkün, ki peydahlanan bildirinin tam karşılığı maalesef bu.

Samiri nasıl ki, Musa (a.s.)’ın izinden bir avuç toprak ve mücevverlerle İsrailoğulları’na put peydahlamıştı[4], bu girişime öncülük edenler de Kitab-ı Kerim’in kimi ayetlerini reel politika ve maslahat tenceresine atıp kaynatarak Müslümanlara NATO’culuk putu peydahlamaya kalkışmış oluyorlar.

Bildiriyi tevhidi bilinçle okuyan herkesin teslim edeceği üzere, söz konusu bildiri içerik ve argümanları itibariyle örümceğin evinden de zayıf. Lakin işte son 24 yıllık istikamet krizi ve irtifa kaybı, böyle bir bildiriyi bile mümkün kılıyor ve alıcısı da oluyor.

Gerçi açık söyleyeyim, şöyle bir paragrafı yazabilmek, bugün yaşasaydı Samiri’nin bile aklına gelmezdi herhalde:

“Düne kadar Türkiye dış vesayeti kabul ederek paktın doğu sınırlarının bekçiliğini yapıyordu. 0.3 yeni konsepte artık Türkiye, ABD’nin karargâhı olarak değil NATO’nun merkezinde karar alıcı ve içerik üretici pozisyonda bir ülke olarak Filistin’e de, ümmet coğrafyasına da, bizlerin dış vesayet kıskacından kurtulmasına da hizmet etmelidir. Ama Türkiye’nin böyle bir dirayeti sürdürmesi ümmet dayanışmasını ve dayanacağı Türkiye halkının desteğini göğertmesiyle mümkün olabilir.”[5]

Zira Samiri, yukarıdaki paragraf ile şu paragrafı aynı bildiride meczetme kıvraklığını gösteremezdi diye düşünüyorum:

“Bugün bizler de bir Şüheda nesli, bir Asım’ın Nesli, bir Kur’an Nesli, bir Diriliş veya Hizmet Nesli oluşturup Müslümanları yeniden iman etmeye (4/136) davet eden ve ümmetleşme bilincini (7/181) gerçekleştirmeye çalışan müminler olarak, varlığımızı ve tüm coğrafyamızı vesayet altında tutan dış güçlerin NATO Ankara Zirvesi’ni takip ederek gidişatı sabit cihanşumul değerlerimiz ölçüsünde müzakere etmek sorumluluğundayız.”

Bu metni kaleme alanlar (aslında ortada alanlar değil, bir alan var ve ben bunu kelime kelime, “merhale merhale” sezmekteyim), Rasulullah (a.s.) ve ilk sahabe halkasının Mekke’de nice meşakkatlerle tevhidi duruş ve mücadeleyi sürdürme azmi gösterdiği dönemde yaşasalardı (zann-ı galibimce bildiriyi kaleme alan malum kişi o dönemde yaşasaydı), Rasulullah’a, “Darun Nedve’yi terk etmek, ondan teberri etmek yerine, onun merkezinde karar alıcı ve içerik üretici pozisyonda yer alarak Müslümanlara hizmet edebiliriz” gibi yüksek fikirler verebilirlerdi/verebilirdi!

Açıkçası bu bildiriyi yazan ve imza atma talihsizliğinde bulunanlara asgari olarak şunu söylemek isterim:

Be adamlar! Küresel küfrün, emperyalizm ve siyonizmin savaş ve işgal örgütü NATO’dan teberri etmek bir tarafa, onun merkezinde yer alıp daha da işlevsel şekilde onunla bütünleşmeyi savunacak kadar reel politik bir yaklaşıma evrilmiş iseniz, bu çerçevede de NATO’culuk oynayıp bununla da kalmayıp NATO’culuk propagandası yapacaksanız, gidin az ötede dilediğinizi yapın.

Lakin Rabbimizin, zalimlerle değil bir arada olmak, onlarla meyletmeyi bile ateş azabıyla ikaz eden[6] Kitab-ı Kerim’ini, bâtılın ve zulmün her türü ve tonuna “Lâ” demekle başlayan din-i mübin-i İslam’ı, temel sünneti bâtılın her türü ve tonundan teberri etmek olan Rasulullah (a.s.)’ın pak sîretini rahat bırakın.

Muaviye’nin yaptığı gibi, Kitab-ı Kerim’in ayetlerini mızraklarınızın/kalemlerinizin ucuna takarak onları araçsallaştırmayın, bâtıla, bâtıl yönelimlere payanda kılmaya kalkışmayın.

Gelinen noktada biz, küresel cahiliyeden de yerel cahiliyeden de beri olduğumuz gibi, ilan ediyoruz ki her iki cahiliye karşısındaki teberri tutumlarını “merhale merhale” terk ederek entegrasyon yaklaşımına yönelenlerden de beriyiz. Şahit ol ya Rab.


[1] Haksöz Dergisi, Mayıs 2010, Sayı: 230

[2] Bkz: Müddessir, 74/5; Müzzemmil, 73/10

[3] Alak 96/19; Kalem 68/Kalem, 8-14 vb ayetler

[4] Bkz: Tâhâ, 20/96

[5] https://www.haksozhaber.net/img-turkiye-taseronlugu-asmali-ezilenlerin-ve-musluman-halklarin-sesi-olmalidir-256614h.htm

[6] Bkz: Hud, 11/113

(Not: Bu makale, İktibas Dergisi'nin Ağustos 2026 sayısında yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Makaleler

Hava Durumu


VAN