Yürek sürgünlerinden mülteci kamplarına (Şiir)
Suriye'de hastanelerde katliam yaşanıyor
KNKM'de "Umre Yolculuğu" konuşulacak
Hamza Er, Edremit'te konuşacak
İktibas'ın Mayıs sayısı okuyucuyla buluştu
Şanlıurfa’da “Sessiz mi kalacağız? Suriye konferansı   |   Lübnan'da yükselen tansiyona Nasrallah'tan itidal çağrısı   |   Bakan Şahin'den Uludere olayı hakkında ilginç açıklamalar   |   NATO'ya Türk sekreter konuşuluyor   |   Heniyye: Filistin topraklarında İsrail'e yer yoktur   |  
Ana Sayfa Künye İnternet Kullanma Kılavuzu Ziyaretçi Defteri İletişim
KUR'AN SİYER AKAİD FIKIH KAVRAMLAR RÖPORTAJLAR VİDEO İSLAM DÜNYASI GÜNCEL KÜLTÜR SANAT MEDYA OKUMA GÜNLÜĞÜ
Canlı Yayınlar
Kategoriler
KUR'AN
SİYER
AKAİD
FIKIH
KAVRAMLAR
RÖPORTAJLAR
VİDEO
ETKİNLİKLER
KARİKATÜR
İSLAM DÜNYASI
GÜNCEL
KÜLTÜR SANAT
SEÇME YAZILAR
MEDYA
E-KİTAP
İBRETLİK
ŞİİR
TAKVİMİMİZ
OKUMA GÜNLÜĞÜ
Şahit Olanlar
Okuma Günlügü
Kitaplar
Dergiler
Anket

Yönetici :..

Ak Parti en çok kimleri dönüştürdü?

Seçenekler
Sistemi
Sağcıları
Solcuları
Müslümanları

Sonuçları Göster

 
İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -VI-
Hüseyin ALAN - 27/09/2011 - 11:40
Araplar okuma-yazma işine aşinadır. Ticari ve sosyal hayattaki işlevleri açısından buna ihtiyaçları vardı ve belli amaçlarla bu gereklilik karşılanıyordu. Bunun için bile yazı ve hesap bilgisi gereklidir zaten. Mekke’de vahiylerin yazılması olayını düşündüğümüzde bu işlerin önceden de bilindiğine dair işaretleri görürüz. Bu manada Hudeybiye anlaşmasının yazılı yapıldığını, panayırlarda seçilen şiirlerin Kabe’ye yazılarak asıldığını, boykot anlaşmasının da yine yazılı olarak Kabe’nin içine takıldığını hatırlayabiliriz…

MEKKE’DE OKUMA-YAZMA DURUMU

Siyer yazarlarımızın çoğunun düştüğü garip bir durum var; o da, cahiliyye Arap toplumunun okuma yazma konusunda çok geri olduklarına dair genel kabuldür. Hatta cahiliyyenin bu anlama geldiğinden yola çıkarak yanlış bir yargı da üretilmiş ve Peygamberin Kuran’ı kendisinin yazamayacağını ispat bağlamında, onun okuma ve yazma bilmez (ümmi!) birisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kuran’ın bizzat kendisinin okuryazar olanlara, okuryazarlığın her türlüsüne, bilenlere ve iddia sahiplerine her türden meydan okumasına rağmen! Oysa cahiliye her zaman ve her toplumsal şartta İslam’ın zıddı, inzal edilmiş hakkın karşıtı olandır. İslam’da ilim vahiydir, dolayısıyla vahyi, ilmin ve hakikatin kaynağı kabul etmek, cahiliye de ise bu hakkı bilmemek, kabul etmemek, yerine başka bir kaynak kabulü vardır…

Her yeninin kabulü, eskinin ötekileştirilmesi ve küçük gösterilmesini de beraberinde getirir. Klasik siyerler, yanlış bir anlayışla, Kuran’ın getirdiklerinin daha iyi olduğunu ve Hz. Peygamberin yaptıklarını daha güzel göstermek için, cahiliyyeye kötü bir kılıf geçirdiler. Dolayısıyla onlara yanlış bir misyon biçtiler. Böylece onları, gerçeklerin dışında tarif ederek biçimlendirdiler. Bu da bir takım gerçeklerin örtülmesine, bazı hususların öne çıkartılıp bazılarının da göz ardı edilmesine yol açan yanlış bir bakış açısı geliştirdi. Buna göre oradan peygamberi tanımak da, ne yaptığını öğrenmek de zorlaştı. Dolayısı ile Bu bakış Kuran’ı doğru anlamaya da bir engel teşkil etti…

Oysa Kuran’ın getirdiklerinin ve Peygamberin söyleyip örnekleştirdiklerinin üstünlüğü, özgün ve hak olması, bir diğerinin düşük olmasına bağlı, bir başkasının anti tezi veya alternatif olmasına karşılık değil, “kendiliğinden” olmasındandır. İslam ta başından beri onlar yokken de özgün, kendine has, sadece kendi başına hak olandır. Bu nedenle Kuran’ın ilk muhatapları dahil onlar yok olduktan sonra da sonuna kadar tüm diğerleri de, İslam’a göre değerlendirilmelidir.

Siyer konusunda bizleri yanıltan bu durum, günümüz toplumları için de geçerli olmak kaydıyla cahiliyyeyi olduğu kadar İslam’ı da doğru anlamamıza engel teşkil etmiştir. Ayrıca birçok bâtılın da kabulüne sebep oldu. Tümü olmasa da modern düşünüşün etkide kalmış siyercilerin, genel manada olumsuzluğa yol açan görüşleri, bu defa modern olanı veri kabul etmekten kaynaklanıyor. Bu kez eskiyi (bu defa eski, şartlarla sınırlı ve kendi dönemine has peygamberi uygulamalardır) “ötekileştirerek” hakikatin dışında tarif edip biçimlendirmek oldu. Bu şartlarda ortalama bir dindarın, özel merakı ve arayışı da yoksa peygamberi doğru tanıması ve İslam’ı anlaması da zorlaştı…  

Araplar okuma-yazma işine aşinadır. Ticari ve sosyal hayattaki işlevleri açısından buna ihtiyaçları vardı ve belli amaçlarla bu gereklilik karşılanıyordu. Bunun için bile yazı ve hesap bilgisi gereklidir zaten. Mekke’de vahiylerin yazılması olayını düşündüğümüzde bu işlerin önceden de bilindiğine dair işaretleri görürüz. Bu manada Hudeybiye anlaşmasının yazılı yapıldığını, panayırlarda seçilen şiirlerin Kabe’ye yazılarak asıldığını, boykot anlaşmasının da yine yazılı olarak Kabe’nin içine takıldığını hatırlayabiliriz… Bunlara ilaveten şahıslar ve kabileler arasında yazılı anlaşma metinleri vardır. Köle mülkiyet senetleri, emanlara dair vesikalar, mezar kitabeleri, muallakat metinleri de yazılı belgelere örnektir. Ayrıca anlaşmalarda kullanılan mühürler var ve bunlar Arapça olarak kazınıyordu.

Araplar hem birbiri ile içerde hem de ticari ilişkiler dolayısı ile uzak belde insanlarıyla gelişen çeşitli ve sıkı ilişkilere sahip durumdalar. Kureyş’de okuryazar oranı, topluluğun mevcut şartları göz önüne alındığında yeterince olmalıdır, bundan doğal bir şey de olamaz. Bunu anlamak için Kuran’a baktığımızda şunları söyleyebiliriz: Kuran’da bahsedilen okumak, ”karae” fiili, türevleri ile 87, yazmak, “ketebe ve emla” kelimeleri türevleri ile 320 defa geçiyor… Kendi tecrübeleri ve tanıştıkları diğer kültürlerin etkileri sonucu onlar birçok ilme, birikime, marifete ve maharete de sahip olmuşlardır. Nücûm (astronomi-astroloji), tarih, ensâp, dil, şiir, nesir, tıp, hayl, zecr, tâbir, ferâset, kehânet, Arafat, iyafet, kıyafet[1] onlardan en çok bilinenleridir.[2]

Araplar arasında İbranice, Süryanice kitaplar ve Arapça hikmet kitapları var. Bunlar yazılı malzemelerdir… İleri gelen ailelerin çocuklarının okuma yazma bildikleri rivayetleri var ki bu çok makuldür. Hatta o çocukların okula gitmeleri için velileri tarafından baskı gördükleri anlatılmaktadır. Sınırlı sayıda da olsa dönemin Arabistan’ında kız-erkek talebelerin beraber okuma ve yazma öğrendikleri şehirler var. Mekke, Medine, Taif, Hire, Dumet-ül Cendel, bunlara örnektir... Yazı malzemeleri olarak kullanılan beyaz ince deri, parşömen, hurma dalları, deve kemikleri,  çanak kırıkları, yumuşak beyaz taşlar ve tahta levhalar var… Araplar, üzerine yazı yazılan beyaz, ince deriye “rakk” diyor, kelime Kuran’da da geçiyor (Tur, 2-3). Tomar denilen, büyük kağıt anlamına “sicil” de geçer ( Enbiya 104). Esas olarak kağıda kırtas (kurtas, kartas), beyaz sayfa veya parşömene mührak ve varak diyorlar. Kelime, Kuran’da, kitap yazılan kağıt anlamına (Enam 7-91) de kullanılmaktadır.

Yazı gereçleri için Kuran’da geçen kitap, kalem ve mürekkebe atıf yapan ayetler (Lokman 27, Kehf 109) var. Yazıların papirüs olan kırtas üzerine (Enam 7-91), parşömen olarak rakk üzerine yazıldığı bildiriliyor. Yazılı kayıtlar (Tur 3, Beyyine 2, Müddesir 52, Kamer 52), Kalemle öğreten, bilmediğini öğreten (Alak 4-5), kutsal metin (Ankebut 48) yazılı vesikalardır. İnsan fiillerinin zubur üzerine yazıldığını bildiren ayet (Kamer 52) ve yazılı malzemelerden (suhuf, yada yapraklar biçimindeydi) bahsedilmektedir. Bunlar kayıt tutmak için kullanılan evraklardı…

Alusi, Arapların okuma yazma konusunda ileri düzeyde olduklarını söylerken yazı ve yazı aletleri ile ilgili

Kelimelere dikkat çeker. Konu ile ilgili Arapçada geçen bazı lafızlar şunlardır; devaat (hokka), melik (hokka içine konan yün), midâd (mürekkep), unbûbe (kalemin açılmış hali), kitap, sahife, suhuf, kırtas, kalem, satır, harf, şekil, nokta, nihbere (mürekkeplik), muhraf, sifir, esfar… Başka bir rivayette Araplar yazı malzemesi olarak, kamıştan yapılmış kalem, kömür tozu, sengi denilen yapışkan bir madde, kandil isinden meydana gelen mürekkep, kağıt olarak rakk denilen deri, kırbati denilen kumaş, taş levhalar, deve kemikleri, çanak, çömlek… gibi malzemeleri kullanıyorlar. Kırtas ve papirüs onların bildikleri malzemeler olarak şiirlerde çokça geçiyor.[3] (Merakı olanlar Türk toplumunda ve Türkçe de benzer konuyla ilgili kullanılan ve ayrıntı veren kelime sayısı hakkında kıyas yapabilirler…)

Belazuri, İslam geldiğinde okuyup yazabilen 43 kişinin ismini veriyor. Bu sayı gariptir, o günkü şartlarda Mekke’de olması gereken yeteri kadar bile değil, olsa olsa bilindiği kadarıyla ve en azını gösterir bir sayı olarak görülebilir. O isimlerin çoğunlukla bilinen vahiy kâtipleri olduklarını gördüğümüzde, bunda bir gariplik olduğu zaten anlaşılıyor. O günkü durumda Mekke’nin ticari hayatını, kozmopolit yaşantısını, panayırlara giden uluslar arası tacirlerin varlığını bile düşündüğümüz bir şehirde, bu sayılar gerçeğe tekabül etmez.

Mekke özeline bakıldığında, İslam öncesi dönemde onların elinde İbranice, Süryanice ve Arapça metinler olduğunu söylemiştik. “Daniel’in Kitabı” olarak bilinen yazılı bir metinin varlığından, onu okuduklarından bahsedilir.[4] Bu kitaplar okunuyor, okunanlara ilgi duyanlarca da bilgiler paylaşılıyordu… Tüccar bir kavim olan Mekkelilerde, ticari hesaplar, alacak-verecek işleri, yazılı senetler, kar-zarar hesapları, faiz hesapları gibi bilgilerin yazılı olduğu vesikalar vardır. Sosyal hayatta, ikili ilişkilerde, ekonomik ve siyasi sonuç üreten işlerde köle mülkiyeti senetleri, şahıslar ve kabileler arasında yapılan yazılı anlaşmalar, emanlara dair yazılı vesikalar, önemli vesilelerle yazılmış mektuplar, mühür, mezar kitabeleri, vasiyetler vb belgelerden de bahsedilmelidir.[5] Yazılı senetler, şiirler, anlaşmalar, vasiyetler gibi önemli olayların yazıya geçirildiği zaten biliniyor…

Kuran, beşeri âlem düzeyinde, nihayetinde okuma yazma ürünü bir kitaptır. Ancak bu okuyup yazma algısı, o günün insanında günümüzdeki gibi algılanmıyor. Sözlü kültüre dayalı bir toplumda, ezberlenen bir metnin yazıya geçirilmesi farklı bir işlemken, yazılı ya da sözlü bir metni okuma işlemi de o yıllarda farklı anlaşılmaktadır. Bu manada Kuran’ın okuma yazmadan kastına bakıldığında, anlam ve zihinlerde çağrışan karşılık olarak günümüz insanının anladığı manaya gelmiyor… Kuran’ın çağdaşları, okumaktan, anlamayı ve ezberlemeyi anlarken bundan da hitabetin kendilerinde uyandırdıklarını hemen icra etmeyi anlarlardı. Yani gerek sözlü gerekse yazılı bir metini okumaktan, anladıklarını (mesajın içeriğini), tutum ve tavır alma değişikliliği olarak algılıyor ve hemen de gereğini yapıyorlar. Başka bir deyişle onlar, okudukları bir şeyin, lafzın (sözlü veya yazılı fark etmiyor, bu ezber tekrarı olan Kuran ayetleri için çok daha geçerli) mesajını alıyor ve nefsine uyguluyor. Yani aldığı mesaja uygun olarak niyetini ve halini düzeltiyor, yeni aldıklarıyla eski uyguladıklarını değiştiriyor. O nedenle onların okuma işlemi, okunanla bağlantılı olarak bir davet niteliği taşıyor, okuyucu da o davete karşılık ya yenileniyor yahut eski halde ısrar ediyor…

Okuma yazma konusunda bizi en çok ilgilendiren konu, ümmi kavramı etrafında dönmektedir. Bu manada ümmi kavramı, okuma yazma konusunda hiçbir şey bilmeyen olarak yanlış tanıtılmış bir kavram olarak gözükmektedir. Bunu böyle açıklayanlar Bakara süresi 78 de geçen “ümmiyyûn” dan çıkardılar, “söylentiden başka” ifadesini buraya dayandırdılar. Oysa ayette kitaptan bahsediliyor. Kitap yazılı bir metindir. Dikkat edilirse ayette yazılı bir kutsal metni olmayan bir topluma referans vardır… Ali İmran 75 de geçen, ehli kitaptan bazıları “ümmetlere karşı…” ifadesinde, burada, Yahudiler kelimesi başkaları için kullanılıyor. Zira aynı sürenin 20. Ayetinde Muhammed’e “ ehli kitaba ve ümmiyyû’na de ki” deki ümmiyyûn kelimesi, Yahudi olmayan, yazılı ve kutsal bir metni olmayanlardan  bahsedilir ki bunlar putperestlerdir. Yahudiler bunlara gentile diyor. Yahudi olmayan demek (gentile); onlara göre kutsal kitaba sahip olmayanlar demekti. Muhammed(s) ve kavmine karşı da bu atıf yapılırken, aynı manaya kullanılmış olmalıdır.

Konu Cuma Suresi 2'de, daha açıktır. Araf 157'de Musa(s) ile 158'de tüm insanlığa seslenmesi istenen Muhammed(s)’den bahsedilirken, ümmilik bazında, ümmi nebi olarak geçer ve kitabı mukaddeste önceden haber verildiği söylenen, Yahudi olmayan peygamberdir demektir. Çünkü Muhammed Yahudi ve Hıristiyanlardan başka, Yahudi olmayan putperestlere ve kendi toplumuna da gönderilmişti… Kavram olarak ümmi, dar manasıyla bile okur- yazar olmayan anlamına gelmiyor. Bu nedenle kavram, ancak, kutsal kitaba sahip olmayanlar olarak karşılanabilir. Bu aynı zamanda Muhammed’in kitabı mukaddes konusunda doğrudan bilgisi olmadığı anlamını da içerir…[6]


[1]Corci Zeydan, İslam Uygarlığı tarihi 1, iletişim yayınları.2004

[2]M. Hanefi Palabıyık, Cahiliye Dönemi ve İslam’ın ilk Yıllarında Okuma yazma faaliyetleri, A:Ü:İ:F: dergisi, sayı 27, Erzurum 2007.

[3]Kettani, Teratibül İdariye, iz yayıncılık.1991

[4]El Azami, Hadis edebiyatı tarihi.

[5]Nihat Çetin, DİA, Arap maddesi.

[6]Abdül Vahap Özsoy, Hz. Peygamberin ümmiliği hakkında bir tartışma, A.Ü.İ.F. dergisi, sayı 31, Erzurum 2009.Ahmet Önkal, "Hz. Peygamber'in Ümmîliği", SÜİF Dergisi, sayı 2, 1986. İbrahim Sarıçam , age.  M.Hanefi Palabıyık, Cahiliyye Dönemi ve İslamın ilk Yıllarında Okuma yazma Faaliyetleri, AÜİF Dergisi Sayı 27 Erzurum 2007

888
YORUM LİSTESİ
i.metin 07-10-2011, 13:03:48
Huseyn abi açıklamalar için teşekkür ediyorum sanada zahmet verdik,neyse daha önce bana verdiğim bir söze kefaret sayalım.
selamlar
 
fatma 07-10-2011, 12:12:43
"Bunlar varsa diğerleri olabilecek" kısmına takılarak diyorum ki; diğerlerinin çokluğundan yola çıkarak demek ki bunlar dediğiniz insanlar var.Ve fakat nerdeler? Neden volümler kısık? Şu yazı altında birkaç soru sormamış olsak bukadar net ve açık ifade ediliyor mu bunlar? Neden bu kadar temel ve önemli konular heryerde herkesin konusu haline getirilmiyor o zaman? Yazanlar çizenler de bu konuda büyük sorumluluk sahibi değiller mi? Günlerdir oturup kendi din kitaplarından pasajları çarşaf çarşaf sergileyenlere laf yetiştiriyoruz ama...
Ya bırakalım onları! Bu önemli konular etrafında dolaşalım biraz.(dolaşmayı şahsım için dedim, yeterliliği olanlar girsinler konunun içine!) Görülen o ki; düşünce dünyamızın kontrolünü artık ele almanın zamanı gelmiş de geçiyor bile...Daha biz "Neden?" diye sormadan, (bunu zaten sormayacağımızı bilen birilerinin) "işte bu yüzden" hazır cevap dayatmalarıyla tutturmuşuz bir dikiş, gidiyoruz bakalım nereye?

Peki Napıcaz?
 
fatma 06-10-2011, 14:16:33
Sn.İ.Metin abi; bu konuları sadece 2-3 kişinin düşünüyor ve yorumluyor olması da zaten tüüüüm bunların sonucu değil mi?
Selam ile.
 
hüseyin alan 06-10-2011, 13:43:45
Sa
Ayette üç gurup Müslümandan bahsediliyor ya, "ileri gidenler, muktesid olanlar ve nefislerine zulmedenler". Bu üçü de cennete gidecek. Bunları söyleyeyim de hem muradımız anlaşılsın hem de yanlış anlaşılmaları der kenar edelim.

Bu ileri gidenleri konuşuyoruz biz. Bunlar öncü olarak, lider olarak "ben böyleyim" diye ortaya çıkmaz ama yapıp ettikleriyle, söylem ve duruşlarıyla öne çıkmış olurlar. Burada mesele "temsil" le ilgili. Belki de meselenin "özü" temsil.

Bunlar toplumda "ileri gelenler" olarak da anılıyor Kuran'da. Toplumu yöneten, çekip çeviren, hayatı tanzim eden, örneklikleryle mevcudu ve geleceği sağlam tutanlardır. Bu gurup bozuldu mu, toplum helak olur diyor ayetler. Tersinden bakıldığında toplumu yeniden toparlayıp ihya edecek olanlar da bunlar olmalı. O halde bunlar yoksa, hakikat bulanık kalıyor, şaşkınlık baş gösteriyor. Diğerlerinin varlığı da bunlara bağlı sanki. Bunlar varsa diğerleri olabilecek, bana öyle geliyor.

Şimdi muktesit olanlar ve nefislerine zulmedenler bu ileri gelenlere tabii olmalı, öyle anlıyorum ben. İleri gelenler yoksa diğerleri şaşkın belli ki. Burada ayetleri sıralamak istemiyorum ama anladıklarımı söylüyorum.

Benim Kürşat kardeşimin çözümlemesi "ilim" temelli. Baktığı yerden çok haklı. Buna göre ilim yoksa zillete ve yönlendirilmeye mahkumuz. hak ve batıl birbirine karışıyor. Şaşkınlık, dalalet bundan sonra artık normaldir. Burada "ehil" eklemesi olmalı, o söylediyse de ben atladım. Yani her şey "ehli" ile kaim olmakta. "Ehliyet" buradan geliyor. Bir işi yapmaya ehil, erbab demek. Yani, o işi "biliyor", "gereğine vakıf" demek. O zaman yapılması gerekeni de yapar o. Ayıplamalara, kınamalara ve mahrumuyete aldırmadan.

Konuyu tartışma noktasına taşırsak, İslam'ı "temsil" eden Müslümanları konuşuyoruz demektir. Burada "teolog" dan, "Tanrı" adına konuşan "ruhban" dan bahsetmiyoruz.

Bu durumda "temsili" konuşuyoruz. "Ehil" olmak burada önemli. Bizim insanımız konuya başka türlü baktığı için işin içinden çıkamıyor. uzun yıllardır Kuran okuyan, dinini doğrudan Kuran'dan öğrenenler işte bu noktada "çuvallıyor". Okumak "hakkıyla" okumaya dönüşmüyor. Bazı görüntüler var ama "hakkıyla" değil. Ehil olanla olmayanı da ayoramıyoruz. Bu ayıp yeter de artar bile!

Mesela, Kuran'ın hacim olarak 2/3 ü kıssalar, tarih felsefesi, yaşam biçim ve akıbetlerle ilgili. Siyaset ilkeleri, sosyal örgütlenme modelleri, ekonomi politik vs orada öz olarak uzun uzun anlatılır.. Bir bakıma diğer kısımlarda anlatılan ilkeler ve tavsiyelerin somut örnekleri sunuluyor.. Soru şu; 50 yıldır Kuran okuyanlar arasında kaç tane tarihçimiz, sosyal-siyasi-ekonomik konularda söz sahibi olanımız var? Söyleyip durduğumuz ilkeleri somutlaştıracak, temsile dönüştürecek örnekliğimiz nerede o zaman! Okuduğumuz Kuran'dan ne öğrendik o halde biz? Neyin dersini aldık, hangi ibreti tefekkür ettik? İbni haldundan bu yana tarih felsefesi yapan adamımız yok, iyi mi? Onu da Batılılar keşfetmiş, biz 20. yüzyılın başlarında onlardan tanımışız, bu da iyi mi? Şu ülkenin son yüz yılı ile ilgili tarihi bile bilmeyen bir nesil, ne yapmaya çalışıyor o zaman? Tarihi olmayanın bu günü değerlendirmesi olamaz. Bu günü anlamayanın yarını zaten olamaz! traih böyle bir şey işte. kaldı ki işin felsefesini yapmaya sıra gelsin!
Siyerle uğraştığım için söylüyorum, bu nesil peygamber konusunda bile "sınıfta kalmış" bir nesil. Bu ne iştir, nasıl bir iştir, biraz düşünmek gerekmez mi?

Bununla ne demek istiyorum? Hani şehirli de olsa "bedevi" zihinli adamlardan bahsetmiştik ya! Dünyayı değiştirecek, insanlığa başka bir yaşam biçimi teklif edecek kadar kocaman iddia taşıyan "bize" bakalım şimdi? Sözümüzün "karatı" kaç ayar bir bakalım! Evren, varlıklar, insan toplulukları, sistem ve düzenler konusunda, insan ve hayat konusunda ne söylüyoruz biz? Kim bizi cididye alıyor? Kendimize ait bir sözmüz var da dinlenmiyor muyuz yahut başkalarının söylediklerini mi çiğneyip duruyoruz?

Birimiz çıkıyor; "marksist" ilkelerle Kuran yorumluyor, ekonomi politik üretiyor! Ayetlerin tamamı o konuyla ilgili neredeyse!
Nedir bu, neyi keşfettik şimdi? Bu köylülük değilse nedir? Başka birisi çıkıyor, "laikliği" savunuyor. Daha başkası "demokrasinin", "liberalizmin" şeri olduğunu savunuyor. Bir başkası, "porto allegro" da düzenlenmiş kapitalizm karşıtı gösterilerde kullanılan "başka bir dünya mümkün" iddiasının altında eziliyor, orada ne olduğunu göremiyor. Zaten bir şey olduğu falan da yok ya. Gaza gelmiş kimileri de STK aracılığıyla "ittifaklar" kurmaktan, "özgürlük ve adaletten" bahsediyor, "solcular ve liberallerle" ortak eylemler düzenliyor. Sonrada gidip AKP'ye "kuyruk" oluyorlar. En sonunda "tevhid" kavramının her alanda kullanıldığından yakınarak karşıtları "tekfircilikle" suçluyorlar. Partililerle, sufilerle, nurcularla falan işimiz yok bizim, onları konumuz dışı.

Son yılların en meşhur cephesi nedir diye baktığımızda "başörtülülere özgürlük" ve "filistin" meselesi cephesini görürüz! Cepheye bakın, talebe bakın! Acınacak halimiz bu! başörtülü kızımız başı örtük olarak okusa ne olur okumasa ne olur? Bu eğitim sistemini konu edinme, sistemin kendisine sakın bulaşma! Yahut Ankarayı görmezden gel, İsrail'e küfret dur, Filistine özgürlük etkinlikleri düzenlemeye devam et. hem de yıllarca! vaziyet bu! Bir kaç fırın ekmek daha yenmeli belli ki!

Büyük kentte yaşıyor olmanın, bir kaç adım önde olmanın avantajıyla "koca koca" laflar edip Köylü Mehmet aganın çocuklarını ikna edebilir, umutlarını yönlendirebilir, kendinize bir "oyun alanı" kurabilirsiniz! Akıl yapınız bu kadarına müsait de olabilir, "ehliyetiniz" sistemin rotasında yolcu taşıyan "araçları" kullanmaya ve aynı yolda yolcu taşımaya yeterli de olabilir. O halinizle önünüzün açıldığını bile fark etmez, Akredite olduğunuz bile görmezsiniz. De kendinizi bir yerlerde de falan da sanabilirsiniz! Ama işi bilenler, stratejik akıl sahibi devletlüler, yukardan bakıp eğleniyorlardır bu halinize, inanın! çünkü onlar bu işin nereye varacağını çok iyi görüyorlar. Adamların işi bu, kızmaya gerek yok.

Oysa ne olmalıydı? Önce "rotaya", sonra "araca" itiraz edecek, yolculara gidip durdukları yolu değil de doğru yolu gösterecektiniz. Durun kalabalıklar, bu gittiğiniz yol batıl, sizi cehenneme götürüyor diyecektiniz. Onlara cennete giden yolu göstermeli, söylediklerinizi örneklemeli, size itibar edenlerle başka bir "araca" binip, başka bir "rota" tutturmalıydınız. Var oluş gerekçeniz buydu sizin...

O halde şunu söyleyelim, yolcu olmaktan, bize gösterilen araca binmekten, aynı rotayı takip etmekten kurtulmalı. Şöförün ve aracın değişmesi yeterli değildir. İnsanlara bakınca çoğunun yolcu karakterli olduğunu görüyoruz. İtiraz edecek kapasite yok, gösterilen istikamette gitmeye hazır. Başka bir açıdan bakınca, onların işine de bu geliyor. Akıllarını kullanmıyorlar. Bu çoğunluktan Müslüman olanlar, genel olarak bir yerlere tabii olup gidiyor. Biraz farklı olanlar klasik cemmatler yerine gönüllü kuruluşlara teslim oluyor. Fark bu kadar. Yine sorgulama yok, yine gösterilene uyuyor, kolayına geleni yapıyor. Bu gibiler sadece "araç" ve "şöför" değiştiriyor, o kadar.

Bahse konu ettiğimiz adam tipi nerede o zaman? Bana göre henüz yok ya da ortada gözükmüyor. yahut sesinin volumu kısık. Tamamen yok demkten iyi de onun için söylüyorum bunu. O adam tipi olmalı, yoksa eksiğimizi fark edip oraya yoğunlaşmalı, çabalayıp çıkartmalıyız. Bu olabilir bir şeydir ama işin esasını fark ederek. Özetle, evet, tam da bahsettiğiniz gibi. Şimdilik" çelik-çomak" oynamaya devam ediyoruz. Bu geçecek, geçmeli. Çelik çomak değil başka oyunlar kurmalı, başka oyunlar oynamalıyız biz. başkalarının oyunun oynayanlar asla kazanamazlar. Kendi oyunumuzu kuracak akıl yapısına sahip olmaya bakalım. Bu da "ehil" olmakla mümkün bir şeydir, öyle değil mi?

 
Ş. Hüseyinoğlu 06-10-2011, 13:37:55
Hz. Peygamber'in okuma-yazma bilmediği yönündeki yanılgının sebeplerini Hüseyin abi belirtmiş zaten. Ben şu kadarını belirmekle yetineceğim: Ümmi kavramının yanlış anlaşılması, bu yanılgının ortaya çıkmasında en temel saik olsa gerektir. Kur'an, Ümmi terimini, "Tevrat ve İncil'in bilgisinden habersiz olan insanlar", "Kitab nedir, iman nedir bilmemek" karşılığında kullanırken, gelenek bu terimi "Okuma yazma bilmemek" anlamnıyla sınırlandırmış ve ıstılahi anlamda kullanımını bile bu anlama sıkıştırmıştır. Bundan ötürü, Hz. Peygamberin vahiy almadan önce Ümmi oluşu ile ilgili ayetler, O'nun okuma-yazma bilmediği şeklinde algılanmıştır. Haydi vahiy almadan önce okuma yazma bilmiyordu diyelim Allah Rasulü (s)... Ya vahiy almaya başladıuktan ve o vahiy, okuma, yazma, kalem, belgeye dayanma gibi terimlere vurgu yaptıktan sonra öğrenme ihtiyacı duymamış mıdır? Kâtip kullanmak, vahyi muhafaza etme görevini üstlenmiş bir Rasul için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Çünkü O'nun sorumluluğu çoktur. Vahyi yazıya geçirirken yazısı güzel olan kişilerden faydalanması çok doğaldır. Bu bilgiler, Allah Rasulü'nün okuma-yazma bilmediğine asla delalet etmez.
 
ilyas metin 06-10-2011, 12:50:37
Güncel ve siyasi konularla alakalı yazılar daha çok takip edilir ve yorum alırken,böyle temel bir konuyu ele alan yazının sadece iki kişi tarafından tartışılması düşündürücü.
Abi ben önceki verdiğim rivayetler mutlak doğrulardır,sizin söylediklerinizde yanlıştır demiyorum,önceki yorumumu tekrar okursanız tereddüt ettiğim konularda mütmain olmak istiyorum. selamlar
 
fatma 06-10-2011, 00:13:54
Şurda anlamaya çabalıyoruz ve bence de konu uzasın! Hatta bitmesin.

Ozaman şunu demeye çalışıyorsunuz.Bugün bu din yeterliliği olmayan ve bilgisi de olmayan, başından büyük işlere kalkışmış insanlara kalmış.Meydanı boş bulup söz sahibi olmuşlar demek ki, biz bu bilgilerle neden ilk kez karşılaşıyoruz ozaman? Belki de uzunca bir süre böyle olduğundan ötürü bugünlere gelinmiş.Kıyasla diyecek olursak, "henüz kalplerinize iman yazılmamış" denen her bedevi topluluk tabiri caiz ise Mekke yi basmış, ve dini kendilerince hakim kılma çabasına girişmiş.Fakat ortaya her alanda bir facia çıkmış. Anlatımlarınızdan ben bunu anladım.Ve ayrıca;
Şöyle de anladım, iddia ediyorsunuz ki; oysaki bu din,başta Hz.peygamber olmak üzre, gayet donanımlı uzmanların, kültürlü ve kişilik karakter olarak da saygınlık bakımından da yeterli müslümanların omuzlarında yükselmiş, diğer yeterlilik bakımından zayıf kalmış müslümanlar da bunlara tabi olmuşlardır.Çünkü birileri öncü olmak zorunda ve bu da öööyle herkesin harcı değildir.İfade etmeye çalıştığınız şey bu mudur?

Neden bu bukadar tezat yönde algılatılmış ozaman? Müslümanlar kendini bildi bileli böyle sanırsam ki, dedikleriniz yadırganıyor. Aslında muhtemel potansiyelden kasıtım buydu.Hala da iddia ediyorum bunu.Yoksa şahsen ben öngördüğüm potansiyelin savunucusu değilim.Düşünmeye ve anlamaya çabalıyorum.Eğer sizin demek istediğiniz şey, önyargısız ve zihinlerde kalıplaşmış bilgiler sökülmeden ve de farklı bir bakış açısıyla(sondan başa doğru bir geridönüşüm düşünme metodu oluşturulabilir belki) düşünülmez ise , anlaşılması zor olacak!Vesselam.
 
hüseyin alan 05-10-2011, 12:59:37
Sa
İlyas Abi, bu konu geçmişte "kuranı kendi yazdı" dememeleri için çokça üretilmiş rivayetlerle dolu. Ayrıca okuma yazma bilmez bir peygamberin Kuran'la ilişkisi yanlış noktadan hareketle savunulur durur. Bu basit bir savunma mekanizası üretmek. Neden çekiniyorlarsa. Ben bunları önemsemiyorum çünkü siyer konularına daldıkça öyle düşünmenin akla ziyan olduğu açığa çıkıyor.

Bu defa modern savunu için mi okuma yazma bilir diyeceğiz. Bence bu tepkiselliğe düşmenin alemi yok. gerçek neyse onu açığa çıksın. Kureyş kabilesinin sosyo-kültürel durumları ve seviyeleri ortada. Mekke dahil dört şehirde okul var. Adamların uluslarası çapta iş tuttuğunu gördüğümüzde olmaması anormal olurdu zaten.

Modern ulus devletlerin asgari düzeyde kafaları ütüleyip düzene adam yetiştirme formatı, geçmişi aşağılamaya dönüşmemeli. Modern kölelerin ortalamada üniversite mezunu olması isteniyor. Teknolojinin kullanılması için gerekli bu. Türkiyede son zamanlarda hızla sayısı artırılan üniveristelere kafa yorunca sebebp açığa çıkıyor. Bir taraftan soyguna dayalı ekonomik sektör yaratılıyor, diğer taraftan "düzene uygun kafalar" yetiştiriliyor. Cumhuriyetin aşağıladığı köylü Memed ağanın çocuklarına da istihdam alanı açılıyor, yetmez mi? Akademik format yemenin ne olduğunu hala anlamadıysa bizim mahalle, oturup ağlasın haline!

Mekke'de rum kökenli bir köleden öğrendiğine dair iftiralara yazdığın ayetle Kuran cevap veriyor zaten. Aliyi okuma yazma bilir diyorsun da Muhammed'e niye yakıştırmıyorsun? bahsettiğin "yerini göster" de sileyim yahut gösterilen yerin silinmesi hiç akla sığar mı? Orada O kadar önemli konuları müzakere eden lider, nasıl olur da bu işten gafil kalır...

Diyelim ki tüm o iddialar doğru. Bedir esirlerinden okuma yazma öğretmesi karşılığında serbeset bırakılacakları şartı, sana bazı şeyleri düşündürtmeli. Yahut peygamber de onlardan öğrenmiş olamalıydı ama bu konuda hiç rivayet yok. Peygamberin isteksiz olması nasıl düşünülemezse, okuma yazma bilmediği de düşünülemez... Bunları söylerken günümüzün üniversite okumuşları gibi düşünmemelisin. Hayatın gereği kadar, bilinmesi kadar bildiğini düşün. Yeteri kadar biliyor olmalı.

Kaldı ki sistemlerin ve statükonun bilinmesini istediklerini bilmek kadar cehaleti karşılayan ne vardır? Bu gibiler ordinanyüs olsa ne yazar, insanlık adına ağırlıkları kaç gram çeker? Bu kafa sahipleri peygamberden çok bilirler her şeyi, okuma yazma dahil, merak etme sen!

Bence okuma yazma ile kast edilene bak biraz da, bilgiye ulaşmaya, bilgi denenlerin malumatın bilgi olup olmadığına da. Okuma yazma ile kast edilen nedir, biraz da bu açıdan bak... Kureyş'in ekonomik hayatında anlatılanlara, rakamlara, ölçülere, değerlere vs bir daha bak ve sonra düşün. O işler başka nasıl yürür? Peygamberin de uluslararası tüccar olduğunu düşünsene bir... Modern etkiyle sözlü kültürü aşağılayanların durumuna düşmeyelim bir de!

Fatma hanımın sorularındaki bahis elbette önemli. Bakmayın laf-ü güzafa. İnsanoğlunun olduğu her yerde bu ayırım var. Dışarıya yansıması farklı olsada var. Bizatihi "Müslüman" çevrede de var bu. Gözler kör değilse görür bunu. Bizim adam üç beş sloganla hayatı yürüttüğü için tahlil etmiyor. O görmüyor diye hakikatı yok mu sayalım. Açsın gözünü baksın, baksın da ne yapması gerektiği üzerine biraz tefekkür etsin. Günümüz okuma yazma bilen cahillerle dolup taşıyor ne olacaksa?

Her peygamber ortalamanın üstünde bir aileden geliyor. Allah'ın seçimi bu. Bu onlar için ayıp da değil, konuyu anlamamak ayıptır. Onların yapacaklarıı işleri bir düşündüğümüzde işin nedeni de aydınlığa kavuşuyor zaten. Atasoy abinin dediği gibi taşralının zihin yapısını anlamak önemli. Şehirde oturduğu halde taşralı kalan öyle çok var ki? Şehri bilmeyen, şehirde tutunmaya çalışan, dünyası geçimlik işlerle geçen bir adam, şehri nasıl değiştirecek, şehri nasıl kuracak? Bu onları aşağılamak değil, gerçeği görmek için gereklidir. Günümüz Müslümanları kentte oturduğunu övünerek söylese de taşralı bir kafaya sahip. taşıdığımız iddialara baksak ya bir, tek başına bu bile fikri seviyemizi, kişlik yapımızı ele vermiyor mu? Bu seçkinci bir bakış mı? Zinhar hayır. peygamberler seçkinci insanlar mıydı? Zinhar hayır. Ama onların şehirli olmaları yapacakları işler için gerekliydi be abi! Burayı bir anlamaya çalışsakya!Şikayet edip durduklarımızın çoğu belki de buralara gelip dayanıyor sanki. Uzattık ama bazı şeylerin açığa kavuşmasına vesile oluyor.
 
fatma 04-10-2011, 18:02:57
Haklısınız bir ifade eksikliğinde bulunmuşum, ama iyiki de yapmışım, çünkü düzeltmenizdeki "müslüman cemaati toplumu" tanımlaması, bana Seyyid Kutub un İslamın fonksiyonunun uygulandığı öncü cemiyet kavramını çağrıştırdı.
İddialarınızın delilleri çok gerçekçi olmakla birlikte,sizin de ifade ettiğiniz bugünde ve tarihteki okuma-anlama-uygulama safhalarındaki bir türlü anlaşılamayan muammayı açıklar nitelikte.
Fakat şimdiden söyleyeyim,naçizane fikrimdir; bu değerlendirme ve iddianız eğer doğru bir bakış açısı,algı ve akılla kavranmaz ise, bu görüş İslam'da sınıf farkı gözetmeye hatta ayırımcılık yapmakla itham edilme potansiyeli de taşıyor kanaatimce. Lakin anlayabilmek için, sebep sonuç ilişkileri bakımından üzerinde iyi düşünülmeli derim.Yani çok hassas ince bir çizgi var ki onu yakalayabilmek de önyargısız salt bir tefekkürü zorunlu kılıyor.Vesselam...
Açıklamalar için Teşekkür Ederim.
 
ilyas metin 04-10-2011, 17:33:03
Huseyn abi,Hudeybiyede Suheyl b. Amr ile yapılan anlaşmada ilgili metni silmeyen Aliye göster o zaman neresi dediği ve Ali parmağıyla yerini göstedikten sonra sildiği yönünde tüm rivayetler.
Tüm rivayetlerde mekke müşrikleri Resulullahın okuması olmadığını şu sözlerle teyid ediyorlar.
Okuması yazması olmayan bir adam dağa çıkıyor dünyanın en güzel şirleriyle geri dönüyor,bunları nereden öğreniyor anlamıyoruz diyorlar.
Ammar sorğulama ve işkence sırasında müşrikler muhammedin okuması yok itirazlarna ama anlatabiliyor konuşa biliyor diyor.
Birde müşrikler sana bu sözleri yabancı bir kişi öğretiyor ondan alıp bize satıyorsun,yoksa senin okuman yazman yok anlamına itrazlara vahiy cevap veriyor.

" "Biz onların, Peygamber hakkında: 'Mutlaka ona öğreten bir insan vardır!' dediklerini pek iyi biliyoruz. Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili, yabancı bir dildir, halbuki bu Kur’ân, açık bir Arapça ifadedir." (Nahl, 16/103)"

bunlar ve bunun gibi rivayetle uzatılabilir illaki doğrusu bunlardır demiyorum,ama sizinkiler rivayetten daha çok iddaa,
çünkü siz bu kadar rivayetin aksini iddaa ediyorsunuz kral çıplakmı diyorsunuz.
Resulullahın okuma yazması olsun olmasın bu onun için bir eksiklik değildir,sonuçta görevini layıkıyla ifa etmiştir.
oryantalistlere karşı savunulan bir kompleks olmasın.
Yada bize bu güne kadar kırılmalarla gelen rivayetler yanlıştır diyebirmiyiz,şayet dersek bizar zorlama olmazmı.

Fatma hanımın sorularıda açıklığa kavuşması bakımından önemli,çünkü müşrikler Allah resulunün etrafındaki kişileri ayak takımı diye niteliyorlardı,hatta önderimizi bile,elçilik falanca kişiye verilmesi gerekmezmiydi diye. selametle
 
hüseyin alan 04-10-2011, 16:05:48
Sa
Çıkarımlarınız ve yorumlarınıza katılıyorum ama "İslam'ı temelden inşa" çabası yerine "Müslüman cemaati-toplumu" inşa çabası diyelim. Nuh(s) için söylenenler, hemen tüm peygamberler için de söylenmiştir. Muhammed ve arkadaşlarına bu bilgi aktarılırken onlara da aynı şeylerin söylendiğini düşünebiliriz. Bu konularda rivayet çoktur.

Bakış açınızı desteklemek bakımından bazı şeyler söylemeliyim; benim bazı iddialarım var, yeri geldikçe bahsedeceğim ama burada kısaca söyleyecek olursak; Peygamberin yanında yer alan Müslümanlardan Hz. Hatice, Ebu bekir, Ömer, Hamza, A. B. Avf, A. B. Mesud, Erkam, Musab, Zeyd, Said, Saad vs gibi kavminin ileri gelenlerinin özelliklerini biraz tefekkür edelim şimdi! Onlar, topluluk işlerini bilen, insanları çekip çeviren, yeni bir hayat planlayabilen, zorlukları baştan hesaplayıp gereğini yapabilen, bağımsız karaktere ve karara sahip olan, risk alan, gelecek tasavvuru kurabilen lider tabiatlı insanlardır. Çoğu iyi seviyede tüccar ya da ileri gelen ailelerden oluşmaktaydı bunların. Özetle siyaseti, ekonomiyi, yönetimi, diplomasiyi, savaşı vs de bilirlerdi. Onlar kültür seviyesi olarak da ilerdeydiler...

Bu niteliklere sahip olanlar peygamberin liderliğinde ve rehberliğinde yeni bir topluluk inşa edeceklerdir. Dünyayı değiştirebilen ve yeni bir tarih kurabilenler bunlar ve benzerleriydi. Bunlar risaletin ilk dönemlerinde de meydanlardaydı, açıktaydılar. Hiç gizlenmediler. İnandıklarını ve Muhammed'e tabii olduklarını hep söylediler ve açıkça tepki verdiler. Bu anlatılanlar diğerlerini tahfif etmek için değildir. Diğerlerinin çoğu başkalarının kölesi, memuru ya da anlaşmalısı durumundaydılar dolayısıyla büyük işleri çekip çevirecek kapasiteleri ya yoktu ya da var olan özelliklerini kullanacak durumda değildiler. Bu da normaldir zaten. Nitekim ilk yıllarda onlardan iman etmelerini gizlemeleri bu gibi nedenlerle istenmişti. Ayrıca durumu zayıf olanların geçimleri de o ileri gelenlere ait kılınmıştı. Yukardakiler veren el, diğerleri alan eldi yani!

İnsanlar fıtraten eşit yaratılmıyorlar. Herkesin farklı özellikleri olduğu malum. İnsanın çevresi, yetişme şartları ve ilişkileri ayrıca onun üzerinde etkendir. Bu bağlamda düşündüğümüzde, farklılıklara sahip olanların Müslüman olmaları durumunda, topluluk işleri de farklı olacaktır. Nitekin günümüz Türkiyesinde Müslümanların ortalamasına ve geldiğimiz yerdeki temsil gücüne bakıldığında, nitelikler ve insani özellikler bakımından ne durumda olduğumuzu en iyi böyle açıklayabiliriz. Bu değerlendirme "mehdi" beklentisine yol açmamalı ama gerçeği görmemizi de engellememelidir. Önemli olan zaafların tespitidir, gerisi gayret ve çabayla oluşacaktır. Hayatı ve toplum işlerini doğru değerlendirmek esas burada!

Anlattıklarımızı örneklersek, Hz. Peygamberin vefatından kısa süre sonra hılafet yönetiminin saltanata ve Müslüman ümmetin de tebaya dönüştüğü durumu anlatılanlar ışığında değerlendirdiğimizde ufkumuz açılıyor. Değişim zamanının yaşayanların çoğu aynı peygamberle arkadaşlık ettikleri halde Ebu bekir ve Ömer gibi faris, yetenekli, becerikli, işleri çekip çevirebilir düzeyde kararlı olamadılar. Bunun sebepleri üzerine düşünülmelidir. Muaviye'nin iktidar olması Bir taraftan onun yeteneklerini gösterirken diğer taraftan "bizimkilerin" yeteneksizliğini açığa çıkartmaktadır. Bana göre ondan çok bizimkileri konu edinmeli çünkü Muaviye'ler bitmeyecek! Yani, Ömer gibileri yoksa Muaviye gibiler var olacak. burada Ömer'leri konuşmak daha gerçekçi olur.

özetle, vahiy ortada, kitap bütün haliyle elimizde ve ümmet onu okuyup duruyor. 1,5 milyar kelle sayısıyla "Müslüman" nufusa sahibiz.Dünyanın en zengin kaynak rezervlerinin üstünde oturuyoruz. İnanç olarak tüm insanlardan üstünüz. Stratejik olarak her şey lehimize. Allah'ın gaybi yardım vaadi de cabası!.. Tüm bunlara rağmen zillet halimizi, aşağılanmamızı nasıl açıklayabiliriz? Neden hala Muaviye'ler yönetici olarak başlar üstünde tutulurlar? Bence cevap yukarda anlatılanlarda gizli! İdeolojik kirlilikten arınmamış, Allah'dan gelenlerden şüphe içinde olanlar, yöneticilere müdahane ederek günün kurtardığını düşünenler piyasayı kaplayınca, sonuç mukadder oluyor. geride kalanların elinden gelen de bu kadar diyelim! İleri gelenlerin bozulmasıyla bozulan toplumlar, kurtuluşu nerede arıyorlar, onların önlerine düşenler neyin peşinde koşturuyorlar ona da bakmak lazım, değil mi?

Ebu Süfyan'ın kralalrla görüşmesi doğrudur ve sadece ona has değildir bu gibi işler. Kureyş'in ileri gelenlerinin çaplarını gösterir bu gibi rivayetler başka türlü de değerlendirilebilir!
 
fatma 04-10-2011, 09:24:50
Tüm ezberleri bozacak ve resul algısını zihinlerde tekrar inşa edecek bir iddia ortaya koymuşsunuz.Yani bu bilgi bunu gerektirmeli ozaman!
Bu bağlamda benim de aklıma şu gelir, Hz.Peygamberin yanında ilk yer alıp da İslamı temelden inşa çabasında olanlar ; hiç de öyle "köle ve ayak takımı"(haşa) iftiralarına maruz kalacak yapıda kültürsüz bilgisiz bir insan topluluğu değil.Doğru mudur? Zaten bu ifadeleri yansıtan bir ayet de yok sanırsam,var mı?Ya da bir hadis? Kavminden Nuh as'a böyle bir hitap vardı hatırladığım,"Dediler ki: "Sana bir sürü bayağı kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız? "Hz.Nuh a uyanları daha niteleyici bir ayet daha vardı da hatırlayamadım şimdi...
Bizans kralı Hirakl ile Ebu Süfyan'ın arasında geçen bir konuşmaya rastlamıştım.Sahih midir acaba?
 
hüseyin alan 04-10-2011, 00:12:05
Sa
Peygamberin okuma-yazma bilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bunda bir gariplik yoktur. Hatta onun bir kaç dil bildiğini de söyleyebiliriz. Kavminin ileri gelenlerini yaptığı gibi Arap kabile sınırlarını taşan ülkelere ticari seyehatler yapması, hesap -kitap işleri gibi detaylar düşünüldüğünde, başka türlü düşünmek mümkün değildir.

Kureyş'in ticari hayatını anlatırken bahsettiğimiz "bilgi toplama" ve "değerlendirme" işleri, "emanetçi" uygulaması gibi durumları peygamber için de düşünelim. Emin kişliğe bir de bu açıdan bakalım. Onun kabilesinin statüsü düşünüldüğünde; nedve üyelikleri, hac görevleri, eman ve ittifak anlaşmaları gibi okuma yazmaya dayalı daha bir çok işler başka türlü nasıl olur? Kendisi soyunun ileri gelen ve liderlik yapan ailesine mensup. Doğal olarak bu gibi işlere müttali olarak yetişmiştir... Biraz tefekkür diyelim!

Vahyi neden kendisi yazmadı? Hz. Ebu Bekir'le Ömer'in yazılı vesikalardaki ayetleri bir araya toplayıp, hafızlarla da destekleyerek Kuran'ı mushaf haline getirirken, önemli bir siyaset güttüler ve Müslümanları bu işte müttali kıldılar, ileri gelen herkesi ortak ettiler. O ikisi, bu işi en iyi bilenler olduğu halde neden böyle bir yol tutumuştur dersiniz? Dedikoduyu ve şayiayı önlemek için herhalde. Buna rağmen konuyla ilgili uydurulan şeyleri hatırladığımızda, onların ne kadar ferasetli olduğunu görüyoruz... Onlar bu siyaseti kimden öğrenmişlerdir dersiniz?

Peygamber vahyi kendi yazmış olsaydı, düşünebiliyor musunuz hakkında nelerin yakıştırılacağını? Kafirlere gerek yok, aklı kıt onca "Müslüman" bile yeterdi bir çok şey için! Nitekim kitabın derlenmesi, mushaf haline getirilmesine ve çoğaltılmasınahazırlık konusunda yapılan tutarsız eleştiriler, hangi "akıllıların" rivayetlerine dayanıyor? Hz. İsa'nın, kendisi ve annesini ilah edinin demesi asla mümkün değilken, ona bu iftirayı kimler yakıştırdı öncelikle?..

Vahiy katipleri vahyi yazıyordu da, yazılanları kim kontrol ediyordu dersiniz? Peygamberden başkası olabilir miydi? Nitekim, kitaplaştırılmadan önce, ayetlerin nereye yerleştirileceği konusunda direktif verip tekrar kontrol eden kimdir?.. Tüm bu işler, okuma yazma bilmeyen bir peygamber için mümkün müdür?.. Biraz tefekkür!

Hudeybiye anlaşmasında Suheyl'in itirazı üzerine kalemi bırakıp "resulullah" ifadesini silmeyen Ali'den metni alıp o ifadeyi bizzat silen Muhammed(s), okuma yazma bilmese, o ifadenin yerini nasıl bulacak, silecek ve Suheyl'in istediği gibi yapacaktır? Yeğeni Ali, kimin yanında yetişti de okuma yazma öğrendi dersiniz?

Peygamber, devlet işlerinde olduğu gibi uzmanlık isteyen kimi özel işlerde Müslüman olmayanları da istihdam etmiştir. Kontrol etmek kaydıyla tabii ki. bahsi geçen yahudi kökenli vahiy katibi, ya Müslüman olduktan sonra bu işi yaptı ya da bu işte başka bir iş vardır. vahiy yazma işi çok özel bir iştir. Müslüman olmayanlara yaptırıldığını ben hatırlamıyorum yahut da bilmiyorum. rivayet doğruysa adam Müslüman olduktan sonra bu işi yapmış olmalıdır diye düşünüyrum... selamlar
 
ilyas metin 03-10-2011, 18:49:25
Yazının başında Allah resülünün okuma yazması olduğu anlamı çıkıyor
ama müşriklerin itirazlarından biriside Rasulullahın okuması olmadığı rivayetlerdir.
Allah resulu okuma yazması olsaydı,rivayetlere göre vahiy katiplerinin birininde yahudi oldugu söyleniyor.
okuma yazması olan birisi kendi dininden olmayana vahyi yazdırırmıydı? yazabilseydi kendi yazmazmıydı
 
hüseyin alan 03-10-2011, 13:29:14
Sa
Gecikme için üzgünüm, tahmininiz doğrudur.

"Okuma işlemi, okunanla ilgili olarak davet niteliği taşır" ifadesine yönelik sorunuza ilgili olarak: Yazılı bir metnin okunması ya da sözlü bir anlatının dinlenilmesinde; metindeki içerik, tavsiye ya da sakındırma esastır. Okuyucu veya dinleyici ile metin arasındaki ilişki de bununla bağlantılıdır.

Gramer, dil, nüzul ortamı ve sebepleri, semantik, hermenotik, tarihselcilik, rivayetler, birikim vs gibi yöntemler de anlama yönelik çabalar olarak görülmelidir. Fakat burada maksadı ve muradı anlamak yerine yöntemlerden bir ya da bir kaçının sınırladığı anlamı mutlaklaştırmak çok sakıncalıdır. Günümüzde düşülen hatalardan birisi budur. Diğeri de doğrudan yöntemle ilgilidir.

Okuma konusundaki usul kuralımıza göre; Kuran'la okur arasındaki ilişkide "özne", okur değil "metin"dir. Bu manada "Lafzi çerçeve”, “konu bağlamı” ve “bütünsellik" önemlidir. Bunlar göz önünde tutularak metindeki (ayet/ayetler) "mana ve maksat" doğru anlaşılmalı, anlaşıldığı oranda tavsiye edilenlere göre şekillenmeli yani onlara uyulmalıdır. Bu bir değişim davetidir. "İşitip itaat etmek", "hakka" teslim olmak burada anlamlı ve gereklidir. Algıda problem olması, anlayışın kıtlığı ve pratikte farklılık vs başlangıçta esasa teallük etmez. Çünkü hakikati arayan, hak yorumu bulduğunda veya duyduğunda ona teslim olur. Kural budur. Her zaman “bir fazla bilen”in olması da bunun içindir

Bu noktada "modern" “usulle” üretilen anlayışlar, fikirler ve uygulamalar tartışılmalıdır. Dini asıllarda bile farklılığın söz konusu olmasının dayanakları, metinle değil, modern yöntemle ve okuyucuyla ilgilidir. Modernitede, metinle okuyucu arasındaki ilişkide "özne" okuyucudur. Bu bakımdan okuyucu, metnin yazarının kastı dışında metne anlam verebilir. Özgürlük ve bireysellik anlayışı ona bu serbestiyi vermektedir. O bakımdan burada "metin", her hangi bir yazarın elinden çıkan nesir, şiir, edebiyat, kutsal metin, tarih, sağlık ya da benzer içerikteki bir konulu anlatımdır. Onlardan "ahlak" (etik) çıkartabilir, yaşam biçimi bile oluşturabilirsiniz! Aslolan "insan"dır ilkesi de bunu gerektiriyor. O halde insanın her şeyi bilmesi ve anlamlandırması normaldir! Bu yöntem modern paradigmayla düşünme alışkanlığına sahip olanlar için "doğru" ve “masum“ gözükür.

Bu zihinsel yaklaşım nihayet "Kuran"a uygulandığında “anlam” değişir ama okuyucu bunun farkında bile olmaz. Bu nedenle okuyucu burada kendini "Allah" yerine koyarak ayetlere istediği manayı verirken aslolanın kendisi olduğunu düşünerek hareket ediyor. Günümüzde "ilkelere" dahi müdahale eden tartışma konularının dayandığı temel de burasıdır. Bu düşünüş biçimi açıkça bunu dillendirmez ama mantalite budur. Kanımca temel problem de buradan başlıyor.

Sorunuzdaki alak süresinde geçen "oku" ifadesine kendi usulümüzce bakılırsa, muradı anlatmak daha kolaylaşmış olur. Ayetin (metnin) yazılı ya da sözlü olması esas değildir orada. Esas olan, onunla ne söylenmek istendiğinin anlaşılmasıdır. Orada Hz. peygamberin kendisinin mana vereceği bir “söz”den bahsedilemez. Aksine onun orada gördüğünü (Cibril) ve ondan duyduğunu bilmesi ve anlamaya çalışması söz konusudur. Rivayetlerde anlatılan; “oku”, “neyi okuyayım” ( daha doğru bir ifadeyle “söyle”, “neyi söyleyeyim”) ve ikisi arasında geçen kısa süreli tartışma da bunu gösteriyor. Peygamberin kendi içinde fırtınalar kopartan ve onu şaşkınlığa düşüren şey, onun ilk kez duydukları ve içeriktir. Duyduklarını doğru anladığında, içerik veya muradı doğru kavradığında şaşkınlık yaşanıyor. Çünkü duydukları, kendisinden başlayacak büyük bir değişimin başlamasını söylüyor ona. Dahası, bununla yetinmeyecek, duyduklarını diğer insanlara da götürecektir. Böylece büyük bir sorumluluk üstlendiğini fark ediyor. Şaşkınlığın temeli de burasıdır… Burada özne “insan” değil “metin”dir. İşitip itaat etmek, işittiklerini doğru anlayıp gereğini yapmak bu olmalı… Umarım yeterli olmuştur. Selamlar.
 
fatma 27-09-2011, 12:08:37
Çok bilgi dolu bir yazı.Rabbim razı olsun.
Bakara'da da bir ayet vardı, borçlanınca onu yazın diye.Şahsen düşünmüştüm okuma yazması olmayan bir toplum bu emri nasıl yerine getirir diye.Çünkü Mekke toplumunun çoğunluğu ticaretle uğraşıyor ve günde belki birkaç kez bu durumla karşılaşacak ve o esnada halletmek zorunda.Kaç kez bilen birine rica edebilirlerki,az olan o kişiler de kime yetişsin ki düşününce.
Okuma işlemi okunanla bağlantılı davet niteliği taşıyor demişsiniz.Alak'taki "Oku" emrinide böylemi anlıyıcaz?
 
DİĞER YAZILARI

16/01/2012 - 09:03 KENT TOPLUMU VE MÜSLÜMANLAR

24/11/2011 - 10:51 MEKKE'DE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ VE AİLE

10/11/2011 - 09:46 CAHİLİYYE KAVRAMININ FARKLI KULLANIMLARI

18/10/2011 - 13:04 CAHİL-CAHİLİYYE VE MÜSLÜMAN-MİLLET (ÜMMET) İLİŞKİSİ

27/09/2011 - 11:40 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -VI-

25/08/2011 - 16:15 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -V-

11/08/2011 - 12:16 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -IV-

16/07/2011 - 09:46 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -III-

30/06/2011 - 22:44 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -II-

15/06/2011 - 23:32 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -I-

28/05/2011 - 08:42 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -VI-

13/05/2011 - 11:04 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -V-

23/04/2011 - 00:28 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -IV-

08/04/2011 - 06:34 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -III-

27/03/2011 - 09:53 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -II-

09/03/2011 - 23:46 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -I-

16/02/2011 - 18:19 MUCİZE KONUSU VE BİR MODERNLİK DEĞERLENDİRMESİ -II-

12/02/2011 - 13:55 MUCİZE KONUSU VE BİR MODERNLİK DEĞERLENDİRMESİ -I-

22/01/2011 - 21:59 Siyerin Gölgesinde - 5

27/12/2010 - 07:44 SİYERİN GÖLGESİNDE - 4

03/12/2010 - 18:06 SİYERİN GÖLGESİNDE-3

05/11/2010 - 11:28 SİYERİN GÖLGESİNDE - 2

19/10/2010 - 18:25 SİYERİN GÖLGESİNDE

24/09/2010 - 08:32 HALA “GÂVUR” MU İZMİR?

09/08/2010 - 16:51 KİFAYETSİZ TERCİHLER

27/05/2010 - 13:11 BİR “YILDIZ” DAHA KAYDI ARAMIZDAN

18/05/2010 - 13:13 İZMİR'İN YİĞİDİ

02/05/2010 - 23:40 ANAYASA TARTIŞMALARI ÜZERİNE

02/04/2010 - 16:55 NEYİN ŞAHİTLİĞİ?

26/02/2010 - 10:51 TEVHİDÎ STANDART

01/02/2010 - 15:57 LİBERALİZM VE MÜSLÜMANLAR

11/01/2010 - 21:00 DOĞRU OTURUP DOĞRU KONUŞMALI

03/11/2009 - 18:32 YOLA REVAN OLMAK

22/09/2009 - 19:52 BAYRAM
YAZARLAR
Sabiha ATEŞ ALPAT
HAYAT BİR İMTİHANDIR
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
UMRE YOLCULUĞUNUN ÖĞRETTİKLERİ
Ömer KARAKAŞ
MÜTEŞABİHATA SARILMAK!
Fatih PALA
BAHADDİN YILDIZ VE KADİR KIYMET BİLMEK
Bünyamin ZERAN
ALİM OLMAK MI ENTELEKTÜEL OLMAK MI?
Mükerrem BULUT
DÜNYA; KALBİMİZDE Mİ ELİMİZDE Mİ?
Cemil ARSLAN
YENİ BİR DÜNYA KURMALIYIZ!
Mustafa ATAV
DURDURUN TRENİ, İNECEK VAR!
Mehmet PAMAK
MODERN PUTPERESTLİK: FUTBOL FANATİZMİ
Mehmed MAKSUT
GEZİ VE MUHASEBE
Hikmet ERTÜRK
MÜSLÜMAN OLARAK YAŞLANMAK
Ahmed KALKAN
4+4+4, MÜSLÜMANLAR İÇİN NE İFADE EDİYOR?
M. Kürşat GÜRSOY
BİR KONFERANSTAN İZLENİMLER
Fatma CEREN
BAŞLIKLI MASAL -3-
Şinasi ULUDOĞAN
AYAĞI YORGANA GÖRE UZATMAK!
ENÇOK OKUNANLAR
MEKKE VE MEDİNE`YE SAHİP ÇIKALIM
İSLAM SADECE ANLATILMAZ, YAŞANIR
MÜSLÜMAN GENÇLERDE BURÇ SAPMASI
MÜSLÜMAN OLMAK YETMİYOR MU?
TEVHİD VE ŞİRK ÜZERİNE
İNTERNETİ MÜSLÜMANCA KULLANMAK
RADİKAL AYNA
TOPLUMSAL EŞİTSİZLİK VE TABAKALAŞMA
NEYİ ANLATACAĞIZ?
SÜTÇÜ İMAM BUGÜN YAŞASAYDI NE YAPARDI?
GÜNÜN KONUSU
BİR AYET
BİR HADİS
BİR SÖZ
VİDEO
 
 
Copyright © 2009 İslam ve Hayat
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Evden Eve Nakliyat Evden Eve Nakliyat