Ey izzetten yana tercihte bulunup yola koyulan Fidan!
Sen ilmin, kardeşliğin, samimiyetin, sebatın, fedakârlığın menziliydin.
Doğu’nun en olumsuz şartlarında kendini Kur’an’ın davasına adayarak İslami faaliyetlere öncülük eden, birçok Müslümanın yetişmesine vesile olan ve 11 Eylül 1994’te kaçırılıp bir daha haber alınamayan değerli mütefekkir ve mücadele insanı “MUHAMMED FİDAN GÜNGÖR’E…”
---KAYIP BİR FİDAN---
İnfazını bekleyen bir mahkûmun elinden
Ufuklara kanatlanan özgürlük kuşlarıyla sana selam söyledim.
Sınırları mayınlarla çevrili,
Acılarla hemhal olmuş şehirlerde hep seni bekledim.
Bahara, hüzünle giren ciwanlar nasıl bakarsa ufuklara,
Gittiğinden beri uzaktan gelen kuşlara öylece bakıyorum Ey Fidan…
Seni anlatmaya dilim,
Yazmaya elim,
Kaldırmaya bileğim yetmese de
Yüreğimden aldığım cesaretle
Kırık ve mahzun da olsa
Tükenmeye yüz tutmuş kalemimle yazacağım seni Ey Fidan…
Acıların diyarında atılmıştın toprağa.
Topraklar Arabistan vahaları gibi çoraktı.
Köyler zulümlerden dolayı ıssız kalmıştı.
Yürekler zindana atılan Yusuf’lar gibi
Yalnızlığın soğuk yüzüne terk edilmişti.
Gelmiyordu bir türlü beklenen rahmet yağmurları.
Kavrulmuşken toprak,
Susuzluktan çatlamışken yürekler,
Anaların, ağıtlar eşliğinde söylediği dualarla
Sen ekildin toprağa.
Zulüm dolu diyarlarda adalete vurgun olarak boy verdin.
Çoraklığa bir umut olmak,
Direnişe bir taş olmak için çıktın mücadele meydanlarına.
Gözlerinde fer kalmamış çocuklara ışıktın, aştın.
Şahitler için sevdaydın.
Maşuklar için aşktın,
Sen, yeşerip küfrü korkutacak bir Fidan’dın.
Muhammed’i davanın Hüseyni varisiydin.
Zor zamanlarda kuşandın davanı.
Heybende iman, umud, anaların duaları vardı.
Dostlarının samimi emekleriyle
Heyhat mine’z -zille nidasıyla
Çıktın Amed’in meydanlarına.
Meydanlar karanlıktı.
Yollar pusluydu.
Hz. Hüseyin’lerin sancağı yerde kalmamalı diyerek
Despotluklara karşı ilmin ve cesaretinle dikildin.
Sen, karanlığın fecre dönüşmesi için adadın kendini Hüseyin’ce.
Hüseyinler, davaları için izzeti zillete tercih edip
Korkmadan, arkaya bakmadan yola koyulurlar…
Ey izzetten yana tercihte bulunup yola koyulan Fidan!
Sen ilmin, kardeşliğin, samimiyetin, sebatın, fedakârlığın menziliydin.
Kalemin rahmete, yüreğin kardeşliğe, zamanın ümmete adanmıştı.
Hira’lardan beklenen aydınlıklar doğmalıydı.
İslam’ın sancağını eliyle değil
Yüreğiyle taşıyanlar nasıl Taif’lerde taşlandıysa,
İftiralara uğradıysa, bedeller ödediyse…
Tüm bunları göze alarak
Sen de taşıdın tevhidin sancağını.
Ve kutlu arkadaşlarının
Acılarına, öldürülmelerine, sürülmelerine,
Medrese-i Yusufiyelerde işkencelerden nasıl geçtiğini biliyorum.
Biliyorum bunlar yakıyordu yüreğini Ey Fidan.
Düşen canlarla düşüyordun,
Sürülen mazlumlarla muhacirliği yaşıyordun,
İşkencelerde Allah diyen yüreklilere
Sende eşlik ediyordun biliyorum.
Çünkü sen mazlumun yareniydin.
Kaldıramadılar seni Ey Fidan
Filizlenmeden koparmaya çalıştılar.
Seni yıldırmadı çektiğin acılar, duyduğun tehditler.
Muhammed Fidan Güngör 12 Eylül darbesinden önce mücadeleye atılmış ve 1994 de kaçırılana dek büyük bir özveriyle mücadele etmiş özellikle Kürdistan bölgesinde birçok insanın sahih İslami din ile tanışmasına vesile olmuş bir insandır. Çok zor bir dönemde İslam’ı göğüslemenin ve yaymanın elbette birçok zorluğu vardır. Ve tüm zorluklar güçlü, kararlı bireylerle aşılabilir. Fidan Güngör bölgede hem sistemin hem de PKK’nın yaptığı fikri ve bedeni zulümlere karşı bir şeyler yapmanın acısı yüreğinde yaşamış biridir.
İslami çizgide bir değişim ve dönüşümün ancak yetişmiş ve samimi bir şekilde İslami dava bilinciyle içselleştirmiş tevhidi bireylerle gerçekleşeceğini öngören fidan Güngör vaktinin çoğunu insan yetiştirmeye adamıştır. Herkesin dünyaya yöneldiği bir dönemde o ahreti dünyaya tercih ederek hayatını inandığı İslami değerlere adamıştır. Misyon sahibi bireylerle sağlıklı bir toplumun oluşması için gece gündüz bölgenin olağanüstü hal dönemlerinde bile yılmadan gayret göstermiştir.
Bu kadar fedakâr ve bedel ödemiş olan bir şahsiyetin bugün birçok Müslüman tarafından unutulması ve tanınmaması üzücü bir durumdur. Unutulmak herkese acı verir. Hele ki unutulanlar davaları için bedeller ödeyen insanlarsa bu acı daha da katmerleşmektedir. Eylül ayı şairlerin dilinde ayrılık ayı olarak bilinir. 11 Eylül’de aramızdan ayrılan bu dava insanın aradan geçen onca süre içerisinde halen akıbeti hakkında kesin ve net bilgilere ulaşılmaması başta ailesini sonrada sevenlerini üzmektedir.
“İslami harekette metodun rabbaniliği” adlı makalede yazar şunları söylemektedir: İslam’ın en büyük özelliği, beşer hayatının bütün bir düzen ve disiplinini esas almış olması ve hayatın bütün sorunları için ilke ve esaslar koymuş bir dindir. Büyük bir uyum içinde hayatı maddi ve manevi tüm boyutlarıyla kuşatmış olan İslam’ın cevabını vermeyeceği bir soru, esaslarını koymadığı hiçbir beşeri sorun mevcut değildir. Yaşamımızla ilgili en ince ayrıntılarına kadar esaslar ve hükümler koymuş olan bu dinin, mensuplarının inançlarını hayata nasıl hakim kılacaklarına dair esaslar koymamış ve usul belirlememiş olması düşünülemez. Düşünülürse, bu, din için büyük bir eksiklik ve zaaf olur.
Müslümanlar tarafından hareket ve davet metodu birbirine karıştırıldığını ifade eden yazar, bunların çoğu kere birbiri yerine kullanıldığı ifade eder. Metot diye Müslümanların çoğu kez küfrün antitezi durumuna düşürülmenin, tepkici tavırlar sergilemenin metot olmadığı belirtmesi önemlidir. Hareket metodunun rabbani ve vahyi olduğu kabul edilmezse, değişmez ilahi hükümler metot için ilke ve esas alınmazsa sorunların çözülemeyeceğini belirten yaza bu konuda alim ve aydının kendince koyacağı prensiplerin birbirinden farklı olacağı ve bununda Müslümanlar arası birliği sarsacağını vurgulamıştır.
İslami ilişkilerin ve beraberliklerin halimizi değiştirmesi gerektiğini vurgulayan yazar, bu durumun gerçekleşmemesi halinde bu ilişkilerin sorgulanmasını önemli olduğu vurguluyorsak Müslümanlar arsındaki ilişkilerin işlevine değinmektedir. Yıllarca Müslümanları yanlış bilgilendirdiğini de söyleyen yazar, burunları kanamadan, konfor ve rahatları kaçmadan, zindan zulüm, işkence ve fakirlik görmeden, sihirli bir değnek yöntemiyle kurtulacakları anlayışının Müslümanlara empoze edildiği dile getirip Müslümanların nasıl aktifsizleştirildiği belirtiyor.
Allahın dininin hayata hâkim kılabilmek için yapılacak çalışmaların, onun koyduğu yaslara ve metoda uygun olması gerekir. Aksi halde geliştirilen kişisel kanaatlerle Müslümanlar arsında vahdeti sağlamak mümkün olmaz; çok sayıda grup ve hizbin çıkmasına, gücün dağılmasına, Müslümanların etkinlik ve saygınlıklarının azalmasına sebep olur... Sonuç olara bu bölümde yapılacak şey, Müslümanların iradelerini en iyi şekilde kullanmaları, naslara uygun hareket etmeleri, davranış ve pratikler ortaya koymaları gerektiği belirterek bitirmiştir.
“İslami harekette merhalecilik” adlı makalede yazar şunları belirtmektedir: İslami hareketler, değişmez ve tartışılmaz ilkeli hareketlerdir. Müslümanlar, yaşamları boyunca bütün konularda İslam’ın emirlerine uymakla nasıl sorumlu iseler, İslam’ın hayata hâkim olması için yapacakları çalışmalarda da bu prensip ve esaslara uygun hareket etmek zorundadırlar. Resulullah’ın İslami hareketi birçok merhaleden sonra devlet aşamasına geçmiştir. Hareketin gelişim süreci boyunca önemli dönemler, Allahın ayetleri ile belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Dönemlerden her biri özümsenmeden, gereken doygunluğa ulaşmadan bir diğerine geçilmemiştir. Her bir dönemin farklı özellikleri, kendine has davet ve tebliğ usulü vardır. İslami hareketin usul ve metodu birdir. Birden fazla metot yoktur. Birden fazla olan, hareket değil davet ve tebliğdeki usuldür. Çografik, kültürel, siyasi ve benzeri şartlara göre değişen davet çeşitlerini, Müslümanlar hareketle karıştırmışlardır.
Hareketinin ilk merhalesi, az sayıda Müslüman’ın özel bir gayret ve çaba sonucu eğitilmesidir. Bunlar ileri dönemlerde öncü görevi üstlenecek kadrolardır. Özelikle eğitim, ahlak ve amel konusunda sağlıklı yetişmeleri ve baskı görmemeleri için, bu dönemdeki çalışmaları hemen fark edilemez. İslam düşmanlarının da böyle bir hazırlıktan uzun süre haberdar olmamaları da gerekir. Hareket elemanlarının çalışmalara başladıkları andan itibaren, kültürel faaliyetleri başlatmaları gerekir. Doğaldır ki kültürel çalışmaların akabinde ilmi çalışmalar ve araştırmalar söz konusudur.
“Kalk ve uyar” görev olarak fertlere dönük davetin yaygınlaştırılması, toplulukların muhatap alınması ve tebliğin yaygınlaştırılıp biraz da alenileştirilmesi olayıdır. Hareket bu dönemde müdahil değildir. Kendini korumayı ve hayatiyetini devam ettirmeyi esas almıştır. “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır. (104-105)” Öncü bir grup bulunsun! Yani aydın ve ulemadan oluşan bir önderlik, hayra çağıran ve kötülüklerden uzaklaştıran bir organizasyon, küfrün komplolarını ve zulmünü bertaraf edecek bir güç… Parçalanıp dağılmadan, anlaşmazlığa düşenler gibi olmadan, Müslümanların gelişmekte olan potansiyelini birleştirmelerini ve dayanışmalarını sağlayıcı bir çaba ve uğraş olmalıdır.
ihsan aydın
10-09-2011, 14:09:31
Kürt coğrafyasında kader, gergefini farklı işler… Birçok beldenin yabancısı olduğu duygu ve olgu, bu coğrafya için oldukça tanıdıktır. Tanıdık olması yüreklerdeki hüznü, dillerdeki pişmanlığı ve belleklerde yuvalanmış dehşeti hafifletmez. Ve her acının ardında, nutku tutulmuş, yaşananları sîneye çekmekten yorulmuş vicdanlar; patlamaya hazır öfkeler vardır…
Komplike bir coğrafyadır burası. Aktörleri, çıkar grupları, hesap yapanı, komplo kuranı, alet olanı, kullananı, kullanılanı çoktur…
Uluslararası projelerin deneme alanı, dış politikanın önemli bir argümanı, stratejik hamlelerin kalkış noktasıdır.
Sistematik sindirme operasyonları bu coğrafyada yapılır. Asimilasyon ve inkâr politikaları burda hayatiyet kazanır. Barutunu kuru tutanlar, tetiğe ilk burda dokunur…
Gerillası, kontrgerillası, istihbarat servisleri, derin devleti, ergenekonu için burası bir “tecrübe” sahası, mücadele arenasıdır.
Karartma gecelerine, helikopter gürültülerine, palet seslerine, bitmek bilmez kimlik kontrollerine, fail-i meçhûl cinâyetlere, iz mermilerinin ürküten aydınlıklar oluşturduğu gecelere âşinadır Kürt coğrafyası.
“Olağan şüphelilerin” yaşadığı “olağanüstü” bir bölgedir…
İslamî ve etnik kimliğinden ötürü baskının ve aşağılanmanın her iki türlüsüne de mâruz kalmış insanların yaşadığı “müstesna” topraklardır burası.
Nice “Kawa”yı da “Dehhak”ı da bereketli topraklarında beslemiş, hırçın nehirlerinde susuzluklarını gidermiştir.
Aynı zamanda bilgeliğe, irfan yuvalarına, kadim geleneklere, ilmî müesseselere, şifahî kültüre, Mezopotamya’nın binlerce yıllık mecrasında yoğrulmuş telâkkîlere yataklık yapan bir eski coğrafyadır.
Fidan Güngör, bu coğrafyanın mazbut ve mütevazı bir beldesi olan Hazro’da doğdu. Sene: 1949…
Hazro’da başlayan, Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nde devam eden okuma serüveni. İstanbul Mimarlık ve Mühendislik Meslek Yüksek Okulu’nun kazanılması ve gurbete yolculuk… Zorunlu nedenlerle eğitimin yarıda kesilmesi ve Diyarbakır’a dönüş… 1974 yılında TRT’de başlanan memurluk ve eşzamanlı olarak devam edilen Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Tarih bölümü… Tercüme eserlerin yayınlanmaya başladığı ve Türkiye dışındaki toplumsal uyanış hareketlerinin düşünce birikimlerinin dolaşıma girdiği yıllar. Kur’an’ın ve Fizilal’in sayfaları arasında geçirilen geceler… Bilgiden bilince, bilinçten ilkelere doğru gerçekleşen zihinsel inşâ… MTTB bünyesindeki öncülük ve mücadele yılları… 1977 yılında gerçekleşen ve yoğun İslami faaliyetler nedeniyle gecikmiş olan “izdivaç”… MTTB’den ayrılarak bağımsız İslami mücadeleye adım atılması (1978). Memurluğun sınırlayan ve sıradanlaştıran atmosferinden uzaklaşma düşüncesi ve istifa… Ticaret ile mâişetin temini… Yoğun, soluksuz geçirilen, verimli okuma ve sohbetlerle bezeli toplumsal dönüşüm faaliyetleri… Seçkin eserler, saygın âlimler ve kaygı sahibi dimağlarla gerçekleştirilen hasbihâller… Öncü bir kadro ve “şuurlu bir neslin” yetişmesine vakfedilen zamanlar…
Ve 11 Eylül 1994 yılında apansız bir şekilde yarıda kesilen yaşam öyküsü. Fidan Güngör, kaybolmuştur… Kayıp…! Bu sözcük büyüdükçe büyür zihinlerde. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir akıbettir yaşanan.
Birinin kaybolmasının, geride kalanların ruh dünyasında açtığı uçurumu hangi şey doldurabilir ki? O müphem, katı, yutkunması zor havayı hangi direngen yürek soluyabilir? Binlerce soru işaretinin geçit yaptığı bir beyin, umudu taze tutmak için hangi bahanelere sarılıp, neyle avunabilir? Hangi duâlar, insanın içindeki burkulmayı bir nebze hafifletebilir?
Sâhi, kaybolmak nasıl bir şeydir? Ya birini kaybetmek?
Geride kalanların yas tutacağı bir mezarın olmaması; teselli olacak cevapların bulunmaması, umut ile umutsuzluğun med-ceziri arasında salınıp durmak nasıl bir duygudur? “Havada asılı kalmış bir ürpertiyle” boğuşmak kimin harcıdır?
Bir kaybın yaralarını tedavi edecek olan hangi eczâdır…
İstanbul’un hınca hınç sokaklarında mı gizlidir cevap? Batman’ın köhne bir evinin soğuk hücresinde mi? Bolu dağlarının geçit vermez ormanlarında mı? Şemdinli’nin ücra bir köyünde mi? Yoksa bir karakolun ışık geçirmez hücresinde mi? Cevap nerdedir? Soruların ve mücrimlerin bunca sarmal oluşturduğu, bunca iç içe geçtiği bir coğrafyada kimi tanıklığa çağırmak gerekir? Fidan Güngör 14 yıldır nerdedir?
Mücadeleye Adanmış Bir Ömür:
Fidan Güngör, 1970’li yıllardan itibaren neşv-ü nemâ bulan bir kuşağın öncü isimlerindendir. O, statükocu ve milliyetçi yaklaşımlardan; geleneğin tortuları, sistemin ezberleri ve tarihin menfî bakiyesiyle yoğrulmuş anlayışlardan uzaklaşarak, öncü bir kuşağın ve sahih bir zihniyetin inşası için hayatını vakfetmiştir.
O yıllar, teorinin üretildiği; ama aynı zamanda üretilen teorilerin yeterince filtre edilmeden pratize edildiği yıllardır. Daha çok “dış dinamiklerin” motive ettiği, yerel sorunların evrensel olanın büyüteciyle tahlil edildiği zamanlardır. Ateizmin ve kültürel yozlaşmanın derinleştiği, Cumhuriyet politikalarının “semeresini” vermeye başladığı yıllar…
Yaşanan, tam olarak “sosyolojik bir çalkalanma”dır. Etnik sorunlar, “düşük yoğunluklu” savaşın ayak sesleri, kentleşme, modernleşmenin olumlu-olumsuz yansımaları, İslami kesimin toplumsal alanda görünürlük kazanmaya başlaması, kimlikler ve aidiyetler üzerindeki baskıların gittikçe daha fazla hissedilir olması…
Fidan Güngör bu kaotik zaman kesitinde, yaşadığımız coğrafyanın en problemli bölgelerinden birinde İslami değişim faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu nedenledir ki ilmî çalışmalarından daha çok, aksiyoner kişiliğiyle temayüz etmiştir. Sorunların aciliyeti ve yoğun tebliğ çalışmaları fikirlerini yansıtacağı eserler bırakmasına fırsat tanımamıştır.
Olayları ve şahısları kendi bağlamlarında değerlendirmek gerekir. Yaşanılan zamanın sosyo-siyasal parametrelerinin, şahısları ve olayları biçimlendirmesi kaçınılmazdır. Fidan Güngör’ü ve anlam dünyasını da bu çerçevede incelemek daha sağlıklı olacaktır.
Fidan Güngör, İslam’ın özgürleştirici mesajını yeterince içselleştirmeden girişilecek her mücadelenin akamete uğrayacağını ve sorunların çözümüne katkı sunamayacağını dile getirmiş ve “hareket fıkhı” üzerine dikkatleri teksif etmiştir. O’na göre fıkhı (hukukî zemini) olmayan bir uğraşının uzun soluklu olması imkân dâhilinde değildir. Bunun içindir ki İslam’ın prensipleri ile sosyal yapı arasındaki etkileşim incelenmeli ve bu doğrultuda hareket edilmelidir.
“Müslümanlar, yaşamları boyunca bütün konularda İslam’ın emirlerine uymakla nasıl sorumlu iseler, İslam’ın hayata hâkim olması için yapacakları çalışmalarda da, bu prensip ve esaslara uygun hareket etmek zorundadırlar.”(Teoriden Pratiğe İslami Hareket, Fidan Güngör, Fıtrat yayınları)
Fidan Güngör, yaşadığımız coğrafyanın makûs talihinin değişmesi ve sorunlara kalıcı çözümler üretilmesinin yegâne yolunun “öncü bir kuşak” yetiştirmek olduğunu dile getirmiştir. Bu kuşak ulema, aydın ve muttakilerden oluşan seçkin bir topluluktur. Fakat buradaki seçkinlik, “sınıf temelli” bir anlayışa yaslanmamaktadır. Toplumun bütün katmanlarını içinde barındıran, belirli bir zümreyle kendini sınırlayarak içe kapanmayan, sadece elit kesimlere yaslanarak “aristokratlaşmayan”, kendini toplumun diğer kesimlerinden izole etmeyen bir seçkinciliktir. Fikrî, akidevî ve amelî bir seçkincilik… Toplumsal değişimin yükünü omuzlayacak olan öncü bir kuşak…
“Öncü bir grup bulunsun! Yani aydın ve ulemadan oluşan bir önderlik, hayra çağıran ve kötülüklerden uzaklaştıran bir organizasyon, küfrün komplolarını ve zulmünü bertaraf edecek bir güç… Parçalanıp dağılmadan, anlaşmazlığa düşenler gibi olmadan, müslümanların gelişmekte olan potansiyelini birleştirmelerini ve dayanışmalarını sağlayıcı bir çaba ve uğraş…”(A.g.e)
Fidan Güngör, âlimlerin toplumsal mücadelede öncü bir rol üstlenmesine büyük önem vermiş ve bunu mücadelenin önemli bir sacayağı olarak değerlendirmiştir. O’na göre âlimlerden yoksun organizasyonlar fıkhî (hukukî) zeminleri sağlıksız olan yapılardır. Fıkhî dayanaklardan yoksun olmak, meşruiyeti şüpheli kararlara; şüpheli kararlar çarpık pratiklere; çarpık pratikler, referansların çiğnenmesine ve referansların çiğnenmesi de yozlaşmaya sebebiyet vermektedir. Böylesi bir zincirleme reaksiyon, iyi niyetlerle başlayan bir davayı tanınmaz hâle getirebileceği gibi, ıslâh edicilik iddiasıyla yola koyulanların “ıslâh” edilmesini gerektirecek bir seyir de izleyebilir.
Fidan Güngör, bireylerin ve toplumun dönüşümünde çok boyutlu kaynaklardan yararlanılması gerektiğini ve ıslah çalışmalarına hizmet edebilecek bütün meşrû araçların seferber edilmesinin gerekli olduğunu vurgulamıştır. O dönemde Müslümanların tartıştığı konular da göz önünde bulundurulduğunda Fidan Güngör’ün söz konusu önerilerinin kendi zamanının ilerisinde bir bakışın sonucu olduğunu söylemek mümkün.
“Edebiyatın özellikle şiir, destan ve masal türleri, güzel sanatın mimari ve süsleme ile müzik gibi değişik kültür kaynaklarının, toplumların anlayış ve karakterlerinde bıraktığı derin izler, yapacağımız İslami hizmetlerde göz önünde bulundurulması gereken önemli faktörlerdir.”(A.g.e)
Fidan Güngör’ün üzerinde önemle durduğu bir diğer konu da Müslümanların “anti-tez” olma eğiliminden uzak durmaları gerektiğidir. Çünkü anti-tez olanların varlığı bir başkasına; yani “teze” bağlıdır. “Tez” olanların hamlelerine göre adım atan; “tez” sahibi olanların stratejisine göre konum belirleyenlerin ise başarılı olamayacağı aşikârdır. Eğer birileri gündemi belirliyor ve siz sadece o gündem çerçevesinde fikir yürütüyorsanız. Bütün enerjinizi karşınızdakinin atacağı adıma ve sizin bu adıma vereceğiniz karşılığa endekslemişseniz ortada vahim bir durum var demektir. Fidan Güngör, tepkisellikten beslenenlerin, tepki duydukları durum veya gücün ortadan kalkmasıyla birlikte kendi varlıklarının da anlamsızlaşacağını vurgulamıştır. Tepki kaçınılmazdır; ama eğer tepki, “planlı bir tavır” değil de varoluşun tek gâyesi haline gelmişse bunun sorgulanması gerekir; çünkü ortada O’nun ifadesiyle bir “anti-tez hastalığı” var demektir.
****
Fidan Güngör, mazlumiyet ve mağduriyetin olduğu her alanda İslamî kesimin inisiyatif üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. İnanç özgürlüğü, Kürt meselesi, kadının mağduriyeti ve istismarı, emeğin sömürülmesi, bölüşümdeki adaletsizlikler, yeryüzü coğrafyasının muhtelif yerlerinde yaşanan haksızlıklar ve diğerleri… Her çığlığa koşmak, her acıyı teskin etmek ve her yanlışlığın karşısında durmak… O, bu sorumluluk duygusunu şu soruyla ifade etmiştir:
“Mutlaka koşmalı, eldeki tüm imkânları seferber ederek ve gecemizi gündüzümüze katarak bu mustaz’afların sesine kulak vermeli ve Allah’ın (cc) emrini yerine getirmeli değil miyiz?”
Fidan Güngör, durmadı… Hakkın ve adaletin şahitliğini imkânları ölçüsünde yerine getirdi. Durmadığı ve durmayacağı için meşûm odaklar tarafından “durduruldu.”… Asla kaybedilmeyecek bir yolun yolcusu olduğu bilindiği için birileri tarafından“kaybedildi”…
Tarihsel tartışmaların külüne üfleyen ve öfke ateşine odun taşıyan bir üslûpla Fidan Güngör’ü yâd etmenin, Müslümanların maslahatına uygun olmadığını düşünüyoruz.
Bir şahs-ı muhteremi yâd etmenin en doğru yolu, onun mücadele mirasını ve misyonunu yaşamsallaştırmaktır.
Gerisi ağıtlardan ve husumetlerden öteye geçmez ki, birincisi insanî bir tepkinin ürünüyken; ikincisi aklı ve ferâseti paranteze almak anlamına gelir.
Fidan Güngör’ü özlem ve minnetle anıyoruz.
Allah şahit ki onu ve hayatını mukâddes değerlere adamış diğer yiğitleri çok özledik…
We’l aqıbetu li’l muttaqiyn!...
eminmansuri
Mehmed
10-09-2011, 00:52:26
Ilyas abi böyle bir asirlik bekleyis yok hem bir asir olmadi. 17 yildir aramizdan ayrilmis... Ayrica fikihta kayip olanlarinin akibetinin tam bilinememesi durumunda ortalama hayat süresine göre durum tespiti yapilir... Allah ailesine sabir versin... Selametle kaliniz...
ilyas metin
09-09-2011, 21:14:00
böyle fidanlar kayıp değil müslümanlar için kazançtır.
şiada olduğu gibi asırlar sonra bekleyen olmaz inşallah!
serhildané amed
09-09-2011, 10:49:15
Degerli büyügümüz, muhammed fidanin kayip yil dönümünde onu böyle güzel mi güzel serzenis tarzli bir siirle hatirlattigi icin görmeden tanimadan samimiyetine taniklik ettigim kardesim mehmet maksut Allah senden razi olsun. Kürdistanin en cetrefilli bir döneminde irk, mezhep, cemaat taasubuna kacmadan sahitlik ve ümmet ekseninde islami mücadeleyi sürdüren ve bu anlamda bedeller ödeyen bir hareket ve bilinc insanidir M. Fidan. Bundan dolayi kürdistanda 80-94 yillarinda bircok müslüman ondan beslenmistir. Ben tevhidi cizgisinde ve islamin hakimiyeti mefhumunda fidan abide problem görmesem de özellikle ondan gecmiste beslemis insanlarin ekserisinde ayni durumu göremiyorum. Tabi bu durum türkiyenin genelindeki bir degisimdir... Bir diger husus ise bu insanin basta kendi mensuplari sonrada diger islami camialarda yeterince anilamamasi bizi üzmektedir. En azindan kayip veya vefat yildönumlerinde bu insanlarin mucadeleleri, turkiye ve kurdistandaki islami hareketler icin tecrube ve birikimleri bir platformda tartisilabilir. . . Bu istekler gecmiste yasanilan aci olaylarin gölgesine kurban edilmemeli ve bir an önce bu yildan baslamak üzere birseyler yapilmalidir... Wel akibetul lil muttakin....
M.FURKAN
09-09-2011, 10:41:12
Fidanın, topraktan meyveye duruşuna kadar ki sürecinde ilahi ölçülerde yaşayarak ölenler Allah'ın gerçek rızasına ulaşanlardır. Elbetteki fidan nın seyir yolunda olupta meyve vermeden ölenlerde. Rabbim bizleri kendi yolunda fidan misali doğru yolda olarak ölenlerden eylesin.
m.emin demir
09-09-2011, 09:10:41
Allah razı olsun yüregine saglık......
___ selametle _
mehmet gündüz
09-09-2011, 08:56:00
“İslami hareket, belli bir ulus, coğrafya, mezhep veya şahsiyet ile sınırlandırılamaz. Ümmet anlayışı gereği, hareket, doğal olarak herhangi bir coğrafya üzerinde, belli bir ulus ve uluslarda oluşan Müslüman topluluk tarafından başlatılır. Bu hizmet, herhangi bir ulusun tekelinde düşünülemez. Önemli olan, bu topluluğun bu işe ehil olması ve İslami bir otoritenin taşıması gereken sorumluluğu taşıyabilecek özelliğe sahip olmasıdır. Tüm Müslümanlara düşen görev, bu meşru’ otoriteyi tanımaları ve ona itaat edip onun öncülüğünü kabul etmeleridir.” FİDAN GÜNGÖR
Her türlü kavimcilik, ulusculuk, mezhebcilik ve ırkcılıktan uzak, sadece ümmet bilinci içerisinde hareket edenlerden Allah razı olsun.