Şayet sistem içi değişim süreci, Müslümanların özgün konumlarını, şirk sisteminden ideolojik olarak kesin ve keskin hatlarla ayrışan tevhidi duruşlarını muhafaza ettikleri bir vasatta yaşanmış olsaydı veya sistem içi değişim yaşanırken Müslümanlar özgün konumlarını sürdürmeye devam etselerdi başlıktaki soruya rahatlıkla olumlu cevap verebilirdik.
İslami değerler ve Müslümanlara karşı baskıların yoğunlaştığı 28 Şubat sürecine halkın tepkisinin de etkisiyle 2002 seçimlerinde önemli bir çoğunlukla “iktidarı” elde eden AKP’nin son 8 buçuk yıllık yönetimiyle sistemin ciddi bir değişime tâbi tutulduğu görülmektedir.
Bu süreçte birçok dokunulmaza dokunulduğu, toplumu suni kamplara ayırmaya ve suni çatışmalar üreterek kendisini var kılmaya yönelik sistemin kuruluşundan bu yana devam ettirilen karanlık politikaların sorgulandığı, birçok karanlık tezgâhın aydınlatılmaya çalışıldığı, halkın değerleriyle ve farklılıklarıyla daha barışık bir yönetim anlayışı öne çıkarılmıştır.
Türk – Yunan Savaşı sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması ise elde edilebilen kadarıyla “Misâk-ı Milli” sınırları içerisinde, Ahmet Altan’ın “Biz cumhuriyet kurup başına Mustafa Kemal’i getirmedik, Mustafa Kemal’i başa geçirip etrafına bir cumhuriyet kurduk” cümlesiyle özetlediğişekilde teşekkül ettirilen mevcut rejimle ve onun temel nitelikleriyle bir sorunu olmayan ve fakat rejimin, halkın değerleri ve farklılıklarıyla daha barışık kılınması vizyonuna sahip olan AKP kadroları bu yolda epey mesafe kat etmiş bulunmaktadır.
Bu kadroların içinden gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçtiğimiz yıl verdiği “Laikliğin koruyucusu ordu değil halktır” cümlesinde ifadesini bulduğu üzere, laik rejimi halka rağmenci askeri niteliğinden arındırıp demokratik bir cumhuriyete dönüştürme çabası, sistem içi değişimin ana rotasını teşkil etmektedir.
Bu coğrafyada yaşayan ve sistem içi değişim hedeflerinin çok ötesinde, Âlemlerin Rabbi’nin hükümleriyle hükmetme anlayışı üzerine bina edilmeyen sistemlerin kökten reddi ve Hududullah’ın hükümran olduğu bir toplumsal ve siyasal yapının inşası vizyonuna sahip olan biz tevhidi bilinç sahibi Müslümanlar açısından bu sistem içi değişim süreci ne ifade etmektedir? Değişim süreci çokça dillendirildiği gibi gerçekten de Müslümanların lehine mi işlemektedir?
Bu soruların cevabını aramaya geçmeden, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki baskıcı ve despot bir rejimde yaşamak, despotlar dışında hiçbir toplumsal kesimin arzu edeceği bir durum değildir. Bu anlamda mevcut sistem bünyesinde de olsa, despotizmden halkın tercihlerine ve farklılıklarına daha saygılı bir yönetim anlayışına doğru gelişen değişim süreci Müslümanlar için de görece olumluluk olarak değerlendirilmesi gereken bir durumu ifade etmektedir.
Peki, bu son cümleyle yazının başlığındaki sorunun cevabı netleşmiş mi olmaktadır? Ne yazık ki hayır!
Şayet sistem içi değişim süreci, Müslümanların özgün konumlarını, şirk sisteminden ideolojik olarak kesin ve keskin hatlarla ayrışan tevhidi duruşlarını muhafaza ettikleri bir vasatta yaşanmış olsaydı veya sistem içi değişim yaşanırken Müslümanlar özgün konumlarını sürdürmeye devam etselerdi başlıktaki soruya rahatlıkla olumlu cevap verebilirdik.
Oysa mevcut durumda, birçok “İslami yapı” da, AKP üzerinden söz konusu değişim sürecinin bir parçası haline dönüştüğü ve özgün İslami konumlarını terk ederek sistem içi değişim aktörlerinin fiili destekçisi ve hatta bazen partneri işlevi görmeye başladığı için sürecin Müslümanların lehine işlediğini söylemek epey zorlaşmaktadır.
Her şeyden önce birçok “İslami yapı”nın, değişim süreciyle birlikte, sistemle var olan / olması gereken ideolojik hasımlıklarını terk etmeye başladığı, muhalif konumlarından ve İslami toplumsal ve siyasal hedeflerinden vazgeçerek değişen sistemin bir bileşeni olmaya yöneldikleri görülmektedir.
Kısacası, sistem içi değişim rüzgârları sadece sistemi dönüştürmekle kalmamakta, AKP üzerinden bu sürece dâhil olan Müslümanları da şu veya bu oranda savuran bir etki yapmaktadır.
Değişim süreci, bir yandan sistemin despot karakterini baskılayıp onu halka yakınlaştırırken, diğer yandan da toplumdaki en dinamik ve potansiyeli yüksek muhalif güç olan İslami muhalefeti dönüştürerek sisteme hısımlaştırma işlevi görmektedir.
Yaşanmakta olan bu karşılıklı değişim süreci bana, Rabbimizin Kalem Sûresi’ndeki şu beyanlarını hatırlatmaktadır:
“Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.” (Kalem 68 / 8-9)
Sonuç olarak, sistem içi değişimin Müslümanların lehine işlediğini söyleyebilmek çok zor görünmektedir. Zira bu süreç, çoğunlukla özgün konumlarında sebat etmedikleri için Müslümanları da dönüştüren ve giderek bâtıl sistemi içselleştirmelerine, onunla bütünleşmelerine yol açan bir süreç niteliği taşımaktadır.
Şükrü abinin net yazılarından birisi daha...
“Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.” (Kalem 68 / 8-9) ....yüce Allah doğruyu söyledi.
yunus emre aksu
07-06-2011, 11:13:38
80 sene kemalist diktayla zulm gören müslümanlar son 10 senedir demokrasi kılıcıyla doğranmakta öyleyse ümmet için değişen ne? gitti kemalizm geldi demokrasi...
nuri
04-06-2011, 22:24:54
Allah razı olsun . Süreç malasef insanları sisteme aykırı gibi görünerek başlasada, tamamı ile sistemle harmanlaşarak devam etmektedir. Taki düştükleri tuzağı akledene kadar.
el-nisa
02-06-2011, 19:33:02
SA.
Sistem içi değişime sürecine kendini kaptıranların,şu veya bu bahaneler öne sürerek, tevhid ekseninden kayanların!, zaten taa başından meseleyi(tevhid ekseninde durmayı) anlamamış olduklarını, hatta eskiye-özlerine döndüklerini düşünüyorum.
Bunlar, hayatlarının bir döneminde "tevhidi hareket yada duruş" ne derseniz, buna bir şans verdiler!?, fakat zaten gereği gibi kavrayamadıkları ve zaman içinde de asıl beklentilerini unutup dünyevileştirdikleri için ; bu zorlu, sabır ve peygamberi mücadele gerektiren fakat marjinal!!, dosdoğru yoldan vazgeçerek, kendilerine özel projelendirilerek hazırlanmış, ve alim!ler onayıyla da prezente edilen modellere tabi oluverdiler...Tabi olmayanları da ağır itham ve eleştirilerle kınadılar hala da kınıyorlar...Benzin bitti diye yolda kaldılar, arabayıda sırtlarına alıp ters istikamette yürümeye başladılar..
Kuran'da İsrailoğulları bize neden anlatılmış?..Bize yahudileşmeyi en güzel anlatanların bile yahudileştiğini gözden kaçırmamalı...Hakkı batılla örtme çabasında, az bir paha karşılığında hakkı gizleyenlerin kullanılmasını da yadırgamamalı bence...
Allah.c.c. ne buyuruyor Kuran-ı Kerim de:
"Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım."
"Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç."(Sad-82-83)
"Onların çoğu şirk koşmadan iman etmezler..."
Eğer bugün birileri "müslüman " kelimesinin önüne bir sıfat getirmişse,ve hatta kendisini bu sıfatla anmaya ve tanıtmaya başlamışsa üzerinde uzun uzun düşünelim.!!
i.metin
02-06-2011, 16:28:22
Allah razı olsun kardeşim süreci çok dogru okumuşsunuz. selametle
M. P.
02-06-2011, 15:11:32
Şükrü kardeşimizin ifade ettiği gibi, bütün mesele, tevhidi kesimin dirayetli ve ilkeli durmayı başaramayıp, bir çok endişe, hesap ve beklentilerle, şirk sistemi içindeki görece olumlu yeni statükoya aktif destekçi ve taraf olma zaafı göstermelerindedir. Bu zaaf kontrol altında tutulup tedavi edilebilseydi, şüphesiz darbeci daha zalim taguti statüko yerine ikame edilen görece özgürlükçü, görece olumlu yeni şirk statükosu bugünkü kadar dönüştürücü bir etki yapmadan görece bir rahatlamayla davetçi Müslümanların istifade edeceği bir sistem içi gelişme olarak değerlendirilebilirdi.
Eklemlenmiş “İslami Kuruluşlar”, Tevhidi Uyanışa, Demokratik Değişimci AKP’den Daha Fazla Zarar Vermektedirler
Şahsen, AKP’yi ve bilinen öncü kadrolarını, onlara ve politikalarına eklemlenen tevhidi uyanış süreci öbek ve öncülerine nazaran, daha tutarlı ve dürüst görenlerdenim. Çünkü AKP öncüleri İslam algıları ve pratikleri bakımından hep bu konumda bulunmakta ve sürekli bu yöntemi takip etmekteydiler. Onlar zaten, sistem içi laik-demokratik çizgide, halkın biraz daha özgürleşmesi, iktidar ve ranttan payını alması amaçlı bir çaba içindeydiler. Bugün pragmatizmle onlara eklemlenen İslami grup ve şahsiyetler ise, eskiden, doğrudan tekfir etmeseler de, bu konuma ve yönteme olumlu bakmayan, bu yaklaşımı İslami ve meşru bulmayan bir düşünceye sahiptiler.
Üstelik, AKP ve öncüleri, İslami bir yapı oldukları iddiasında da değildirler. Ayrıca, bu laik-demokratik konumlarını, en azından eklemlenenler kadar İslami göstermek çabası içinde de değildirler. Halbuki pragmatizmle onlara sonradan eklemlenenler ise, bir yandan İslami kuruluş olduklarını söylüyor ve halkı Kur’an’a çağırma çabası da gösteriyorlar. Diğer yandan da, bir süredir, aynı zamanda Kur’ani davetle asla uyuşmayacak olan, sistem içi demokratikleşmeye de çağırmaktadırlar. Üstelik bu batıl çağrıyı da, İslami ve meşru göstererek, hatta ibadet ve takva olarak tanımlayarak, sistem içi değişime teolojik alt yapı hazırlama vebalini de üstlenerek bunu yapmaktadırlar.
Tevhidi uyanış süreci öbeklerinin önemli bir kısmı, nedense halkın geleneksel bid’at ve hurafelerine gösterdikleri eleştirel, dışlayıcı yaklaşımı, kesinlikle (demokrasi, liberalizm ve laikliği İslam ile sentez eden düşünceler dahil olmak üzere), modern hurafelere karşı göstermemektedirler. İşte modern hurafelere bulaşmış ya da bu hurafeleri kanıksama ve meşru görme yaklaşımı içindeki “tevhidi”(!) kesimlerin bu önemli zaafı, kendilerinin de zamanla demokratikleşme riskini arttıran ve onları meşru gördükleri tarafa doğru savuran bir rol oynayabilmektedir
İşte bu sebeple, bu eklemlenen grupların, bu ikili çağrı ve hak-batıl karışımı davetle zihinleri karıştırarak, İslami mücadeleye, tevhidi bilincin oluşumuna ve İslami dönüşüme verecekleri zarar, AKP ile mukayese bile edilemeyecek kadar büyük olmaktadır. Halbuki bunlar, ilkeli bir duruşla, sistem içi değişim politikalarına eklemlenmeden, sadece Kur’an’a davet fonksiyonu görmekte ısrar etselerdi, sistemi AB ölçüleriyle yeniden inşa etmek yerine, toplumu ve ümmeti vahiyle inşa etmeye yoğunlaşıp, sadece bu sorumluluğu yerine getirmeye yoğunlaşsalardı, AKP politikaları ve emperyal dönüştürme projeleri, Müslümanlara ve İslami mücadeleye, kesinlikle bu kadar büyük bir zararı veremezdi.
“Ne Şeriat, Ne Darbe” Sloganını Laikler Söylüyor,“Müslümanlar” ise, Gereğini Yerine Getiriyor
Bir daha özetleyerek ifade edelim, herkes bilmekte ve açıkça gözlemlemektedir ki, liberal kesim ile Batının da desteğini alan AKP-Gülen koalisyonu öncülüğünde ve “Ortak Akıl”, “TGTV”, SDP” ve en son da bu üç kuruluşun içinde yer aldıkları halde, hâlen ilkelerini belli ölçüde korumaya çalışan gruplardan bir iki ilaveyle oluşan “İslami Kuruluşlar” adlı platformun da aktif desteğiyle, bir demokratik değişim gerçekleşmektedir. İşte yaşanan bu sistem içi değişimle, Türkiye’de muhtemel bir “sivil demokratik laik anayasa” yapılarak, başta İslami kimlik ve Kürt kimliğine yönelik baskı ve yasaklar alanında yaşananlar olmak üzere, egemen zulmü geriletilmek arzu edilmektedir.
Böylece, hem genel anlamda temel haklar alanında görece bir iyileşme, hem de bireysel ibâdetler alanında görece bir özgürleşme gerçekleştirilmek hedeflenirken, aslında AB kriterlerine uyumlu, liberal, ılımlı laik, demokratik bir sistem ortaya çıkarılmak istenmektedir. Yani Kemalist resmi ideolojisiyle Batının faşist dönemine takılı kalan, kendini batıdaki gelişmelere paralel olarak yenileyemeyen batıcı laik sistem, Avrupa’nın son ulaştığı AB kriterlerine göre güncellenmeye ve başta Müslümanlar olmak üzere farklı tüm toplumsal kesimler de, bu sürece eklemlenmeye, bu düzenlemelerden razı edilip uzlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bir yandan sistem, darbeci despotizmin vesayetinden kurtarılırken, diğer yandan ülkenin bir gün İslam ahkâmının hükmü altına girmesini de engelleyecek, kapitalizme uyumlu “ılımlı İslam” algısı yaygınlaştırılmaya ve ılımlı laik demokratik sistem Müslümanlara kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Anlaşılan odur ki, “ne şeriat, ne darbe” sloganını laikler söylüyorken, Müslümanlar ise, bunun gereğini yerine getirmektedirler. Maalesef, bu sonucu sağlamak isteyen sistem içi ılımlı laik demokratikleşmeye öncü ve destek olmak üzere, pek çok Müslüman grup ve şahsiyet seferber olmuş bulunmaktadırlar.
Böylece, sistem içi değişimle sağlanacak görece özgürleşmeden istifade edecek, iktidar ve ranttan pay alma imkânına sahip olacak kimi “İslami gruplar” ve öncüleri, bu sistem içi gelişmeyi abartarak, bu değişimin sonucunda teşekkül edecek demokratik sistemin sağlayacağı görece olumlu hukuki vasatı sahiplenip destekleyerek, bütün Müslümanlar nezdinde meşrulaştırmaya katkı sunacaklardır. İşte bu süreç işlemekte ve sistem içi zulmün azalışını, sanki Allah’ın muradı olan adaletin tecellisi gibi takdim ederek demokrasiyle İslam’ı sentez etmeye kalkışanlar; yazdıkları makaleler, yaptıkları faaliyet, açıklama ve yayınlarla, yeni oluşacak görece özgürlükçü statükoya teolojik meşruiyet kazandırmak ister gibi davranmaktadırlar."
hüseyin alan
02-06-2011, 14:48:12
NASIL BİR DEĞİŞİM?
Yazıda, Müslümanların değişiminin ne yöne doğru evrildiği anlatılırken, bunun sistem içi istikamette yol aldığı gerçeği hatırlatılmakta, örneklerle izah edilmeye çalışılmaktadır. Sistem içi değişim demek, sistemle birlikte ama sistemin değişim rotasına ayak uydurarak onunla birlikte değişime razı gelmek, yeni durumda kendisine biçilen pozisyona fit olmak demektir. Ağzına sağlık abim, aynıyla katılıyorum.
Değişim denen şey, bir süredir tüm toplumsal kesimleri kuşatmış durumdadır. Asıl değişen ya da kendini dünyanın bu günkü durumuna göre değiştiren özne, sistemin, Kemalizmin ta kendisidir. Eski yapısıyla yeni şartlarda yaşaması zaten mümkün değildi. O nedenle kendisi kendini değiştirmese küresel güç onu başka türlü zaten değiştirecekti. Arap ayaklanmaları bunun tipik örneğidir! Artık gözümüzü açmayalım mı?
Değişim denen sosyal "meret"in öncelikle bu kısmı iyi anlaşılmalı. Sistem kendini değiştirirken, kendi toplumsal kesimlerini de birlikte değiştirmektedir. Bu kısım da iyi anlaşılmalıdır... Bu anlaşılırsa, toplumsal kesimlerin tümünün de nasıl bir değişime tabi olduğu, onlar işin farkında olmasalar da, daha rahat anlaşılacaktır...
Değişim iki türlüdür, birincisi, eski halin daha güzel bir hale dönüşmesi şeklinde gerçekleşeni ki burada eski hal kendini yeniden üretmektedir... İkincisi, çürüme şeklindedir ama bu bambaşka bir form ve içerikte yok olmaktır... Bence Müslümanların anlamak istemediği ya da gerçekten anlamadığı değişim türü, özellikle Müslümanlara uygulanan ikinci değişim türüdür.
Şimdi, dogmatik laikler, Aleviler ve Kürtler, kendileri açısından olumlu yöndeki değişimi görmüş, kabullenmiş, yeni durumdaki muhtemel pozisyonlarının kavgasını da vermeye başlamışlardır. Her istedikleri olur ya da olmaz, değişimler biraz sıkıntılı geçer ya da geçmez ama esas olan şey bu. Onların bu mücadelesi yıllar alır, anlaşma noktalarında zorlanmalar ve gerginlikler olur, olacaktır da, normaldir de. Bunu yaşayıp duruyoruz zaten...
Çünkü bu gurupların, bir sistem kurma iddia ve iradesi yoktur. Çünkü bunlar, her hangi bir sistemde, şartların durumuna göre her zaman var olabilir. Bunlar, kendilerine sunulan pozisyonun daha ilerisi için mücadele de edebilir. Çünkü bunların varlık gerekçesi, ontolojik iddiası ve epistomolojik zihin çerçevesi zaten budur...
Olup bitenleri doğru anlamak için burada şu hususun tespiti önemlidir: Onlara eski pozisyonlarını taktir eden sistem, yeni gelişmelerde ve öngörülen değişimin sonuçlarında, belirleyici aktör olarak yine kendisini özne kılmaktadır. Yani, değişim sonrası onlara yeni pozisyonları sunacak olan yine odur... Eski haline göre daha avantajlı olacak, sosyal planda daha kazanımlı çıkacak olan o sosyal gruplar için değişim bu bakımdan önemlidir elbet...
Ancaak, iş Müslümanlar söz konusu olduğunda her şey farklılaşmaktadır. Bir kere, bir sistemin parçası olmayan, kendisine taktir edilecek yeni bir pozisyonda uzlaşmak gibi bir acizliği de kabul etmeyecek olan Müslümanlık, diğerleri gibi değildir. Burası iyi kavranmalıdır öncelikle... Çünkü Müslümanlık, varlık gerekçesi, ilkeleri, hayat algısı olarak başak bir sistem içinde yaşanmaya müsait değildir. Tam da bu nedenle, kendisi bir sistem kurma iddiasındadır. Bu iddia, her zamanda ve her şartta, bu yönde de irade beyanını olarak ortaya çıkar... Sistem içi değişimler, kazanımlar ve imkanlılık bu nedenle de belirleyici ve önemli de değildir. Peygamberlerin öğrettiği Müslümanlık da budur...
Bu özelliği nedeniyle, Müslümanlık, değişim diye, çürümeyi, yani başka bir form içinde yok olmayı asla kabul etmeyecektir. O nedenle başkalarının yaptığı değişm, Müslümanları çok enterese etmediği gibi çok daha dikkatli davranmaya iter. Normal durum budur...
Bu günkü Müslümanları, normal olandan ayrı tutarak değerlendirmek gerekmektedir. Alevilik ve aleviler, Kürtlük ve Kürtçülük, laiklik ve laikçilik gibi. Bunlar, temsille ilgili şeylerdir ve birbiriyle bağlantılı olsa da birbirinden ayrı şeylerdir...
Kemalist sistemin baskıcı uygulamasından bu değişim nedenyile kurtulacağını, yeni durumda daha rahat edeceğini, daha iyi imkanlara kavuşacağını sanan Müslümanlar, aynı sistemin kendisini de değiştirdiğini tam da bu nedenle fark etmemektedir. Çürümeyi, değişim sananlar bunlardır. Çünkü, değişim süreci içinde edilgen bir durumda, ötekinin belirlediği alanlarda bir yerlerde mücadele ettiği sanısındadır...
Bunlar, eski durumu anlayamadıkları gibi yeni durumu da anlayamayacaklardır. Hatta, bu defaki yeni durumda, muhatap alacağı o eski "insan" tipi de kalmayacaktır. Yani, Müslüman, artık yenileştirilmiş sistemin çok daha önemsiz bir parçası olacaktır. Çünkü, toplumsal guruplar, kendi içindeki bileşenleri ve hak alma iradeleriyle bu defa tamamıyla değişecek ve atomize edilecektir.
Artık insanlık halleri eskisi gibi olmayacak, bireyler, etnik, kültürel, dilsel, cinsel, tarihsel ve kimlik hakları gibi tüm özgürlüklerine kavuşmuş olarak yeniden harmanlanacak, yeniden hizaya sokulacaktır. Yeni durum, grupların iddialarını da yenilemiş, onları yeniden guruplandırmış olarak gelecektir.
Bu atomize haklarına kavuşan guruplar ayrışması, en başta dini algıyı değiştirecek, Müslümanlar da olduğu kadar Laiklerde, Alevilerde ve Kürtlerde de din, dini aidiyet, dini algı tamamıyla sembolik hale dönüşecek, hepsinde de manevi-ruhani alana ait kılınacaktır... Artık din başka bir formda ve içerikte, yeni bir anlam kazanacaktır...
Düalist akıl yapısının ve seküler atmosferin etkisiyle değişimin önünde onların istediği istikamette yol alan Müslümanlar, totaliter rejime kıyasla demokratik rejimin yanında yer alarak kendilerini avutuyorlar! Neden, daha imkanlı duruma kavuştuklarını sandıkları için! Daha yolun başındayken bile, algısının değiştiğinin farkında değil! Kendisine ait bir değişimden, sistemden, toplumsallıktan ve sonuçtan tamamen vaz geçtiğini, iddilarını yitirdiğini göremiyor! Bu noktaya geldiği içinde kendidine bazı imkanların verildiğini anlayamıyor! Zihnini köleleştirenler, bedeninin köleleştiğinin farkında bile olmazlar.
polat
02-06-2011, 13:51:01
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Sistemin zayıfladığını hisseden ,nefret duygularının kabardığını anlayan toplum mühendisleri, aynı senaryonun defalarca insanlara seyrettirilmesinin yanlışlığını anlamış olmalılar ki , mevcut görüntü ve uygulama kirliliğinden, tersliğinden bahsederek, yeni bir şeyler yapmanın gerekliliğini fark etmişledir. Sistemde tekrar hücre yenilemesi yapılmasının elzem olduğunu söyleyerek güncellemeler yaparlar.
Görev dağılımında ise bu görevi sağ ve sol düşünce insanlarına vererek sistemi zindeleştirmiş olurlar. Sistemin devamı için bu şarttır. Bu görüntüden de bıkıldığı ve sistemde boşluğu hissedildiğine İslami motifleri biraz daha bol atılmış partilere fırsat verilerek edilgen hale getirilip, sitemin koruyuculuğunu onlara da yaptırırlar. Farkında olsalar da olmasalar da fark etmez.
Görev sonunda yeni ulusalcı yeni milliyetçi şekli ve anlayışı ortaya çıkarılmış olur. Bugün yaşadığımız durum budur.Uyarıcılık görevini yitiren Müslümanlar başkaları tarafından uyarılırlar, uslu itaatkar vatandaşlar haline getirirler. Şükrü kardeşim eline sağlık yine güzel bir yazı çalışması yapmışsınız, kalın sağlıcakla.