Kapitalizmin sınırları aşan saldırganlığı bugün her zamankinden daha çok insanlığı tehdit ediyor. İşsiz kalmakla sefalet ücretleriyle köle olmak arasında bırakılan insanlar büyük bir çaresizlik fotoğrafı sunuyorlar. Büyük ve küresel sermaye sınır dinlemeyen azgınlığını daha da artırıyor.
Sendikalar temelde kapitalist tahakküme meydan okumayı amaç edinen kurumlardır. İnsanın fiili köleliğine meydan okumak için gerçekleştirilen örgütlenmelerdir. Bu misyondan uzaklaşan örgütlenmelere artık sadece bir düşünce kulübü olarak bakılabilir.
Sendika kavramını devrimci mücadeleden bağımsız düşünmek çok zor. Her zaman muhalif duruşunu korumak, her zaman ezene karşı ezilenden yana olmak sendikanın ruhu iken bugün özellikle ezilenlerin pasifize edildiği, bir kısmının sistem tarafından massedildiği bir vasatta sendikal mücadele devrimci özünü yitirmiş, sistemin yedeği durumuna düşmüştür.
Özellikle Türkiye’deki sendikaların durumu içler acısıdır. Kimisi doğrudan sistemin derin güçleriyle kurduğu kirli ilişkilerle vâr olagelmiş, kimisi rant ve çıkar sevdasına düşmüş, kimisi de kapitalist sistemi tahkim etme misyonuna gönüllü olarak sahip çıkmıştır.
Kapitalizmin sınırları aşan saldırganlığı bugün her zamankinden daha çok insanlığı tehdit ediyor. İşsiz kalmakla sefalet ücretleriyle köle olmak arasında bırakılan insanlar büyük bir çaresizlik fotoğrafı sunuyorlar. Büyük ve küresel sermaye sınır dinlemeyen azgınlığını daha da artırıyor. Ülkelere fütursuzca savaş aşıyor. Bunu yaparken uluslararası kurumları arkasına alıyor. BM’de usulen oylamalar yapıyor, silahlı saldırgan güç NATO’yu jandarması olarak yanına alarak mahallelerde efeleniyor. Her Allah’ın günü Afgan köylülerinin evlerini, düğünlerini; Libya’nın sahillerini bombalıyor, kendi sanal mahkemelerinde gıyabında yargıladıkları şahsiyetlerin idam fermanlarını imzalayıp cesetlerini denizlere atıyor. Akdenizden okyanuslara kadar enerji koridorlarına hâkim olmaya çalışıyor, bunun için gözü dönmüş bir yaratığın reflekslerini sergiliyor.
Bütün bu olan biten bir sinema filmi formatında bir eğlence aracı olarak sermayenin televizyonlarından evlere servis ediliyor. Birer robota çevrilen insanlar kendilerine dayatılan çılgın bir tüketim hayatını sahipleniyor, bankalara, kredi ve kredi kartlarına tutsaklıkla geçecek bir ömre zincirleniyor. Hiçbir kutsalı bırakılmayan insanlık rezidanslarda, avm’lerde yükselen bu trajediye teslim oluyor. Sahipsiz, örgütsüz…
İşte benzeri ve yardımcısı olabilecek birçok örgütle birlikte sendikalar bu tarihi dönemeçte etkin bir rol, devrimci bir misyon üstlenecekken egemenler tarafından massedilmiş olduklarından güdük yapılar olarak mahcup edalarla kalakalıyorlar ya da doğrudan sistem taraftarlıklarını ilan ediveriyorlar.
Her türlü köleliğe, yok sayılmaya, aşağılanmaya meydan okuması gereken sendikal örgütlenmeler, insanlığı kuşatan saldırıları bir bütün halinde göğüsleyemediğinde insanın teslim alınmasında şeytani güçler her geçen gün yeni mevziler ele geçirmiş olacaklardır. Kimliklere dönük saldırının birkaç adım sonrası bu açıdan önemlidir.
Kimliklere dönük saldırıların nihayetinde ekonomik köleliğin gerçekleştirilmesi vardır. O yüzden Kur’an, halkını ahmaklaştıran Firavun’dan bahseder, onun ahmaklaştıran propagandası sayesinde kitlesel kölelik gerçekleşir ve sürer. Köleleştirilen halkı “uyandırmaya” gelen Musa, halkı önce “ahmaklaşma” durumundan kurtarmalıdır.
Sendikal örgütlenmeler, köleliğe giden bu yolu deşifre etmeli ve fiilen bu gidişata direnen bir performans göstermelidir. Kötülüğün deşifre edilmesi ile ona karşı direnişin örgütlenmesi kaçınılmaz olarak birbirini takip eden bir suretle gerçekleştirilmek zorundadır. Beled Sûresinde ifadesini bulan “fekkü raqabe” (kölelere özgürlük) çağrısı bu şekilde ete kemiğe bürünebilir.
Sendikaların, egemen güçler tarafından kuşatılan hayatımızda nefes boruları açmak için hareket edecek zeminleri bu dolayımdadır. Kendi ayağına kurşun sıkacak her yanlış tavır sendikaların varlık misyonunu da, onlara umut bağlayan kitleleri de hayal kırıklıklarıyla baş başa bırakacaktır.
Ahmet bey "ne yapmalı yazınız daki şu cümleyi "Dışarısıyla irtibat kuramayan düşünce harekete geçemez, devrimci mahiyet kazanamaz." gerçekten beğenerek okudum. Doğrudur dışarıdaki hayat akıp gidiyor ve insanlar sadece üreten varlıklar haline getirilmiştir. Ekonomik kaygılarla boğuşmaktan insan olmaktan çıkıyorlar... Evet kapitalizmin bilinç altında yatan temel felsefe budur... Çok çalıştır sömür ve sermayeye sermaye kat... Peki sizin ekonomik anlamda çözümünüzü pek anlayamadım yorumları okudum yorumlardan anlayan çıkmışsa onlardan mealen anlayayım diye yine birşey anlayamadım... Kapitalizme karşı çıkmak ey vallah bazı yorumların satır aralıklarında sosyalizm kokusu aldım yanılmışsam haklarını hellal etsinler... Sömürüye karşı çıkmak ezilenlere karşı çıkmak direnmek sosyalizm motiflerinde mi olacak... Peki İslami litarütürde bunlara karşılık gelecek kavramlar yok mu? Sosyalist-İslam ı olalım... Evet İslami yapılanmalar bir birini yemekten halktan uzaklaşmışlardır... Müslümanın ezilen sınıflara çözüm üretemez duruma gelmesi ne scı bir şey hep kahrolsun emperyalizm ve kapitalizm demişiz ama üretimin ahlakından bihaber sadece slogan atmışız... emek harcayarak bu yazıyı güzel yazmışsınız ama islami çözümünüz isalmın içinde olan çözümünüz nedir? ALLAH AŞKINA Sosyalizm çözümünüzden bahsetmeyiniz... Kapitalizm felsefesi nekadar küfürse sosyalizm okadar küfürdür bana islami ekonomik çözümden bahsedin... Özel sektörün olduğu islami çözümden... İşçi ve işveren ahlakından... Önümüze 3 seçenek sunuluyor Liberalizm-sosyalizm-kapitalizm peki bunun 4. sü yok mu... bir arkadaş sendikal yapılanmanın sosyalist yapılanmaktan geliyor diye birşey yazmış... Bir arkadaşta "Marksizme" iltifat dolu cümleler sermiş dostum ya bu arkadaşlar marksizmi ve sosyalizmi bilmiyor yada kapitalizme olan yoğun düşmanlıklarından düşmanımın düşmanı dostumdur hayranlığına kapılmışlar... İSLAMİ Ekonomi Yapılanmanın TEMELİNDE olan ADALETTİR ADALETİN OLAMDIĞI HER NE SİSTEM HERNE YAPILANMA OLURSA OLSUN İSLAMİ DEĞİLDİR... Şimdi size soruyorum SİZİN ekonomik yapılanmanız nedir... Mahmut TELEGANİ NİN bu konuda İSLAM ve MÜLKİYET kitabını öneririm. Ve en arka kapağında şunu YAZAR:HEPİMNİZDEN İSTİRHAMIM ŞUDUR
AMACINIZ VE SLOGANINIZ BİR OLSUN
HALKIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ İSTEYİN
VE SÖMÜRÜNÜN HERÇEŞİDİNE KARŞI ÇIKIN
AYRILIK DOĞURAN SLOGANLARDAN
KESİNLİKLE UZAKLAŞIN"
DUA VE SELAM İLE ...
nisa
02-06-2011, 21:37:42
"...insan pek tartışmacıdır."."
"..insan çok acelecidir."
"..insan çok nankördür.."
"..insan bencil ve haristir.."
"..insan acizdir.."
"Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır."(17/53)
ALKIŞ LÜTFEN!!!
kadrican
02-06-2011, 17:49:06
sayın A.H.
demek ki"Allahın açıkça necis dediğine bende açıkça necis değildir "demişim.
o zaman konuşacak bir şey kalmadı!
bu ilmi başarınız dolayısıyla sizi tebrik ediyorum.
küfür karşısında "tevhid"i tek başınıza korumuş ve benim gibi bir zındığa da haddini bildirmiş oldunuz.
tahminim bundan sonrada kimse benim gibi densizliklere kalkışmaz.
herkese ibret olsun!
A. H.
02-06-2011, 16:50:49
Selamunaleykum Kadrican bey!
Bu tartışma inşallah hayırlı sonuçlar doğurur umuduna kapılmıştık. Ancak size yönelik eleştiriler vahye uygun, ilmi seviyede ve kardeşçe gelişirken, hatta oldukça takdirkar, saygılı ve kucaklayıcı bir üslup kullanılıyorken, nedense siz tepkisel, kırıcı, itici, hatta küçümseyici bir üslup kullanmayı tercih ettiniz. Bunu anlamakta zorlandığımı ifade etmeliyim. Size yönelik bence de haklı, Kur’ani dayanağı apaçık ve güçlü bir eleştiri üzerine düzeltme çabası göstermemekte inat ederek, muhatabı aşağılama yolunu seçmek doğru mu? Üstelik anlaşılan odur ki, bu kardeşleriniz, sizi severek, takdir ederek ve bunu da açıkça söyleyerek, Allah’ın açık ayetine açıkça aykırı bir beyanınızı düzeltmenize ve böylece ahirete kalmadan bir yanlışınızı düzeltmenize vesile olmak istemişlerken.
Mesela şu ifadeniz ne anlama geliyor: "birbirimize meal okumayı ve bol alkış almayı tercih ediyoruz maalesef.”. Neden Kur’an ayetlerini hatırlatıp bariz vahye aykırılıkları “emri bil maruf nehyi anil münker” sorumluluğu gereği düzeltme çabasını küçümsüyor, dikkate almıyor ve hatta alkış almak için yapılan bir amel olarak nitelendirip, muhatabınızın ibadet amacıyla yaptığı ameli karalamak, riya olarak göstermek yoluna baş vuruyorsunuz? Birbirimizi Allah’ın ayetleriyle uyarmayacaksak, emri bil maruf sorumluğumuzu hangi ölçüye göre yerine getireceğiz? Bir başkaları da, yakın geçmişte İslami kavramları kullananları, taguttan, tevhidden, şirkten bahsedip bu konularda ayetleri hatırlatanları aynı üslupla aşağılıyorlardı. Yahut da “ayetleri silah gibi kullanmak”la suçlayıp, düşünce açıklamalarını, eleştirleri Kur’an’a refere ederek, vahye dayandırarak yapmayı dışlayıp susturmaya çalışıyorlardı. Bu yanlış bir tutum değil mi?
Bir de “tüm söylediklerimizden bir tek "necaset" kalmış geriye.tuhaf!” diyerek, daha önceki yorumlarda diğer söylediklerinize de getirilmiş bulunan bence oldukça düşündürücü ve nitelikli soruları, eleştirileri hiç dikkate almadan, nitelikli açıklamalar getirmeden, yine muhataplarınızı sadece “necaset”e takılı kalmış, söylediklerinizi anlamaktan aciz, kafaları basmayan kimseler konumunda görmeyi, göstermeyi tercih etmişsiniz. “sendikacılıkta "tevhid" yok bunun için şirktir gibi bir yaklaşım”, “internette bu anlamda "necaset"tir” gibi ifadeleriniz , hep aynı minvalde itici tepkisel bir ruh haliyle serdedilmiş küçümseyici ifadeler. Ayıp olmuyor mu? Allah’ın açıkça “necis” dediğine, siz de açıkça “necis” değildir diyorsunuz, bunu yanlışlıkla söylemiş olabileceğiniz ve meramınızı aşan bir ifade olabileceği hüsnüzannıyla düzelttirmeye çalışan ve bu amaçla Allah’ın ayetlerini hatırlatan kardeşlerinize karşı kullandığınız üslubun üzerinde bir daha düşünseniz iyi olur.
Halbuki, internet ortamında pek çok kişinin bu büyük yanlışınızı okumasıyla sizin vebal altında kalabileceğiniz endişesiyle, hakkı hatırlatanlara teşekkür edip hemen düzeltme yapmak ve Allah’tan tevbe ederek, okuyuculardan helallik isteyerek bu vebalden kurtulmaya çalışmak yerine, size karşı bu düzeltme imkanını hazırlama görevini yerine getiren kardeşlerinizi tahfif edici, yaptıkları bu güzel ameli karalayıcı, vitrinlerden alkış almak için yapılan bir amel gibi göstermeye kalkışıyorsunuz. Sonra da, son derece merhametle ve kucaklayarak, üstelik bir başkalarınca “küçük, masum ve haklı bir eleştiri yapmak için bunca övgüye ne gerek var” diye eleştirilebilecek kadar da takdirkar bir üslupla yapılan eleştirileri, kendi kullandığınız üslubu görmeden, “ aramızdaki tartışmaları"engizisyon"a çevirmek” olarak niteleyebiliyorsunuz.
Haddimi aşmak saymazsanız eğer, affınıza sığınarak size bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum. Bana kalırsa, bu tür agresif ve hukuk ihlali yapan yaralayıcı üslup ve tutumlar, daha çok sizi yaralar ve doğru değildir. Kanaatimce Hüseyin Alan ve M.P.’nin üşenmeden uzun uzun yazdıkları yorumlarda, fark etmeniz, düşünmeniz için sıraladıkları sorular, getirdikleri eleştiriler üzerinde bir daha tezekkür ve tefekkür edin ve tepkiselliği, bulduğunuzdan başka doğru olmadığı önyargınızı aşarak bir daha düşünün derim.
Üstelik bütün bunlara rağmen, hukukunu bu kadar ihlal ettiğiniz kardeşlerinizden helallik istemeyi ihmal edip, aslında size yanlışınızı düzeltme imkanı sunanlar, bu uyarıyı yapmakla hukukunuzu ihlal etmişler gibi yaparak, siz onlara “eleştiren kardeşlerime hakkım helal olsun” diyorsunuz. Şahsen bir daha düşündüğünüz de bütün bunları fark edip düzelteceğinize hala inanıyorum. Allah’a emanet olun.
beytullah emrah
02-06-2011, 16:49:33
Buradaki tartışmada iki ana eğilim var gibi… Bunlardan birincisi, nesil/toplum inşasını merkeze alarak İslami bir geleceği mümkün kılmaya çalışma eğilimi. İslami uyanış süresince bu eğilim, ana akım usül olarak baskındı ve geldiğimiz nokta itibariyle ciddi oranda kendini tekrar ederek içe kapanma riski taşıyor.
Yaşadığı ülkeyi ve toplumun bütününü değil Müslüman cemaati muhatap alarak, onu yeniden İslamlaştırmaya çalışan bu eğilimin kanaatlerini ana hatlarıyla Yoldaki İşaretler kitabı oluşturuyor. Ve aslında siyeri de, siyaseti de, mücadele biçimini de temel kaynaklarından hareketle oluşturduğu sistematik bir yaklaşımla değil, şehit Seyyid Kutub’un sistematikleştirdiği bakış açısıyla okuduğu için tıkandığı noktalarda kendini gözden geçirme ya da geri adım atma ihtiyacı duymadan sorumluluğu dönüştürülemeyen nesilde ya da inşa edilmiş neslin sapmışlığında arayabiliyor.
Böyle bir özcülüğün neticesinde giderek donuklaşan şablonlara mahkûm edilen anlayışlar, siyaset üretememenin getirdiği sonuca, radikalliğe methiyelerle karşılık veriyor. Ya da bu alanı dolduran politik hareketlerden kendine yakın gördüğüne destek vermeyi tercih ediyor.
Süreç içinde farklı noktalarda duruyor gibi görünseler de şahsen bu iki tarzın aynı ana akıma dâhil olduğunu düşünüyorum. Birincisi siyaset üstü bir apolitizasyon sürecine girerken, ikincisi ise siyasal mücadeleyi bir kenara bırakarak depolitizasyon yaşıyor. Ama sonuçta siyaset üretemiyor.
Bu tür yaklaşımlar politik argümanları kullanıp, yeri geldiğinde protest tavırlar üretseler de kendi tezlerinin karşılık bulduğu siyasal bir hareket geliştirme konusunda belirli bir kamuoyu oluşturmadığı gibi bunun kuramsal/pratik karşılıkları üzerinde de ortaya pek bir şey koyamıyor. Yapılanlar nihai tahlilde kültürel ve eğitsel faaliyetlerin merkeze alındığı homojen cemaatler üretebilmeyi amaçlıyor.
Şüphesiz buradaki faaliyetlerin de bir anlamı, değeri vardır lakin ana akım siyasal bir mücadeleyle irtibatlandırılamadığı sürece tüm faaliyetler ister istemez bir bütünlükten yoksun kalacaktır, havada asılı gibi duracaktır ve kendini defalarca tekrar ederek kendini yeniden üretecektir. Dolayısıyla uyanış sürecinden geçenler yeni insanları uyandırmaya, onlar da sonraki kuşakları uyandırmaya devam edecektir… Böyle bir süreç ise her defasında elde edilen kazanımları kendisiyle birlikte tüketme ve sonra her şeye sıfırdan başlıyormuş gibi yeniden ele alma gibi zor ve zorunlu sonuçlar ortaya çıkarır.
Sanırım bu yazının altındaki yorumlara konu olan bireyler ya da tüzel yapılar, buradaki tespitleri ve eleştirileri yok saymayan ama bunlara da cevap üreterek mevcut tıkanmışlıkları aşmanın ve farklı bir direniş siyasetin imkânını yoklamanın dışında başka bir şey yapmıyorlar.
Mükemmel bir cemaatin ya da topluluğun kapalı havzalarda, toplumsallığa paralel evrenlerde yetişeceği gibi bir tezi doğru kabul etmeyerek, hayatın ve siyasal mücadelenin içinden çözüm geliştirmeyi deniyorlar.
Siyasal bir mücadele mi, kültürel faaliyet odaklı bir cemaatleşme mi yaşayacağımız sorusuna verilen cevaplar bugün peşinden koşulan pratikleri farklılaştırıyor. Bu durum, tamamlanmış bir projenin değil birlikte direnip, birlikte ve toplum önünde siyaset üretmenin teklifi olarak kabul edilmeli.
Kimse popülizm adına ilke ve değerleri yok saymış değil, lakin Allah ve Rasul’ünün mücadele metotlarını mutlaklaştırmadığı ortadayken halksız ve taban örgütlerinden yoksun protest tavırları, mücadelenin tek aşaması ve varılacak kaçınılmaz doğal sonucu gibi algılamak ve bunun dışında başka bir yolu/çabayı sapma olarak değerlendirmek de sağlıklı sonuçlar vermedi, vermiyor…
Son olarak yine bu ayrım, meseleyi şahsileştiren ve ortaya konan pratikleri zan altında bırakan tespitlere/uyarılara cevap vermek yerine usulü ve tezleri tartışmaya açmanın da gerektiğini de ortaya koyuyor. Tek tek iddialara verilecek cevaplar tartışmayı çıkmaz sokaklara sürüklemekten başka bir işe yaramıyor.
Şuna inanıyoruz ki, derneklerden birliklere, sendikalardan platformlara kadar hangi imkanı pratize ediyorsak, verdiğimiz adalet mücadelesidir ve gözlemlediğimiz bugüne kadar ortaya koyulan pratiklerin Müslüman mahallesinden ya da İslami mücadeleden ayrı/bağımsız nevzhur birşeymiş gibi değerlendirilmemiş olduğudur…
Bu pratiklerde farklı ya da dışarıdan yapılan tanımları bugüne kadar kendi adımıza kabul etmediğimiz gibi, sentez ya da eklektizm peşinde değiliz. Fakat tanımlanmış ve sınırları belirlenmiş ilişkilerden de soyutlanmayı doğru bulmuyoruz.
Toplumu sadece bizim gibi/bizden olanlardan müteşekkil görmediğimiz gibi mücadele ederken her şeyi kendimizle izah etmeyi de gerekli görmüyoruz.
Kusursuzluğu aramıyoruz, insanlığımızın ve zaaflarımızın farkındayız ama bu bizim İslami bir direniş siyasetinin çabası içinde olduğumuz gerçeğini değiştirmeyecek inşaAllah…
Bugüne kadarki tecrübelerimizin bizi eğittiğine inanıyoruz, doğrularımızla ve yanlışlarımızla…
kadrican
02-06-2011, 13:12:59
bir tartışmayı derinleştirmek,fikri bir katkıda bulunmak adına yorum yazdım,ki bunu çok nadir yapıyorum.
ancak benim tartışmaya çalıştığım şey pek gündemde yok anlaşılan.
onun yerine birbirimize meal okumayı ve bol alkış almayı tercih ediyoruz maalesef.
tüm söylediklerimizden bir tek"necaset" kalmış geriye.tuhaf!
oysa kastımız çok açık.
sendikal mücadele sermayeye karşı verilen bir mücadeledir.biz müslümanlar olarak bunun dışında bir şey ürettik mi yada üretmemiz gerekir mi? sorusudur.
sendikacılıkta "tevhid" yok bunun için şirktir gibi bir yaklaşım tabii ki bir yaklaşımdır.
örnekler arttırılabilir; mesela internette bu anlamda "necaset"tir o zaman, hemde önde gideni!!!
iki ayette bununla ilgili yazıp bir daha sanal ortamlarda görünmemek gerekir o zaman ...
bence aramızdaki tartışmaları"engizisyon"a çevirmek yerine,muhataplarımızın kaygısını ve ne yapmaya çalıştıklarını samimi olarak anlamaya çalışmalıyız.
yine de ümidimi kaybetmek istemiyorum.
ancak sanırım bundan sonrası için en azından bu platformda katkıda bulunamayacağım.
benden yana, eleştiren kardeşlerime hakkım helal olsun.
selamlar
M. P.
02-06-2011, 11:54:05
Şükrü Hüseyinoğlu kardeşimizin uyarısı üzerine düzeltilir umuduyla beklediğim, ancak belki anlaşılmadığı için, henüz düzeltilmeyen bir yanlışın ıslahına vesile olmak istiyorum:
Biz Müslümanlar, Kur'an merkezli ve tevhid eksenli düşünmeyi ihmal edip, amellerini yaparken sürekli vahye uygunluk arayışı ile istikameti koruma duyarlılığını diri tutmayı gevşetirsek, söylem ve eylemlerimizdeki vahye aykırılıkları bile fark etmeyecek hale geleceğimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız. Kur'an'ı ve ilk neslin örnekliğini referans almayıp, modern düşünce, felsefe ve modellerden etkilenen söylem ve eylemlerle, hayatın pratikleri içinde pragmatizmi ve sistem içi siyasal tavır takınmayı aşırı önemseyenler, heva ve arzularını esas alarak ortaya koydukları vahye aykırılıkların farkına bile varmadan doğallaştıracak hale gelebilirler. Hatta Kur'an eksenli düşünme ve amel yapmayı esas alanları da geri ve dar fıkıhcı olarak niteleyip tahfif etmekten bile çekinmeyecek yaklaşımlara sürüklenebilirler.
Mesela Kadrican Mendi gibi yılların birikimine sahip değerli bir Müslüman bile Allah'ın şu açık ayetlerine rağmen:
Tevbe 28- "Ya eyyühellezine amenu, innemel müşrikune NECESUN".. "Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktirler(NECİSTİRLER)."
Müddessir 5 : Verrucze fehcur". "Pisliklerden (şirke, küfre ait akıdevi ve ahlaki pisliklerden)kaçın (hicret et)."
Bir çok ayette de, Rabbimiz vahyi değil de heva ve zanna dayalı beşeri düşünce, ideoloji ve felsefeleri benimseyip, hayat tarzı, siyasi, sosyal, ekonomik model olarak tercih edenleri, hayvanlardan bile aşağı yolların müntesipleri ilan eder. Çünkü onlar kalp, göz ve kulaklarını, Allah'ın vahyini okumak, anlamak, görmek ve işitmek için kullanmamaktadırlar. (Araf 179, Furkan 43-44)
Evet bu açık vahyi tespit ve beyanlara rağmen Kadrican kardeşimiz gibi bilinçli ve birikimli bir kardeşimiz nasıl oluyor da şunları yazabiliyor?
"marksizmin bizatihi kendisi dahi müslümanlar açısından "necaset" değildir. ………. insanoğlunun bulduğu farklı çözümler,sırf bunları müslümanlar bulamadı diye ve birtakım fıkhi/zihni/içtihadi kabüllerimizi haklı çıkarmak adına kategorik olarak reddetmek şu anda islam siyasal düşüncesine zarar vermektedir diye düşünüyorum."
Nasıl olur da Allah'ın necaset ilan ettiği "Maksizm" gibi bir küfür-şirk ideolojisi "Müslümanlar açısından NECASET değildir" denebilmektedir? Şüphesiz ki, Kadrican kardeşimizin de, bunları bildiğine ve bu sözü yorumuna yazarken, bir tepksillikle üzerinde çok fazla düşünmeden ifade ettiğine ve düzelteceğine inanıyorum. Benim üzerinde durmaya çalıştığım husus ise, Kur'an ve ilk neslin örnekliğini dikkate almadan, sürekli temel kaynağımızın denetimini sağlamadan hayatın akışı içinde kurulan pragmatik ilişkilerin, bizi bu tür farkında olmadığımız temel yanlışlıklara sürükleyebileceği riskine dikkat çekmekten ibarettir.
Allah yardımcımız olsun ve her şartta istikameti ve temel tevhidi ilkeleri koruyarak hareket etmeyi hepimize nasip etsin.
Hüseyin Pehlivan
02-06-2011, 02:50:59
Sevgili kadrican;
Tartışmayı takip etmeye ve anlamaya çalışan bir kardeşiniz olarak birkaç noktaya temas etmeden duramadım. Gelenekseli de, modern olarak tanımlanabileni de parlamenter demokratik siyasetin ta içlerinde bulunan sözüm ona İslam temsilcisi cemaatler bu memleketin ortalamasını temsil etmektedir. Ve onlar siyaseten sistem içi görünmüş filan da değildirler. Siyasi bir enstrüman olarak ihtiyaca dair öttürülmekte ve onlar da bunu içselleştirmiş görünmektedirler. Yani uzak veya yakın geçmişten günümüze uzanan cemaatler apolitik filan değiller.
Son manevralarla da sizin tabirinizle:- “yaklaşımı itibariyle "radikal"- cemaatler de apolitik bir damar geliştirmiş filan değiller. Parlamenter siyasetin -hızla- enstrümanı haline dönüştürülüyorlar. Kimi ” ictihadımız bu” kimi “ koyvermiyoruz” gibi köylü kurnazlıklarıyla mevcut sisteme bir şekilde entegrasyonun yani uyumun rotasına oturuyorlar. Bu cambaza bak numaralarıyla ve İslam düşmanlarının elinden devleti alalım-kurtaralım havuçlarıyla bağlılarını ikna ve zabta çalışıyorlar. Bu açıklamalarda politik olmanın sistem içi olarak ifade ettiğim şekli sorunludur ve bu dolayımdan bu tarz bir politik oluş dönüştürücüdür müsbet karşılanmamalıdır.
Bu duruşu “apolitik bir damar olarak yaftalamanıza teessüf ederim. İkinci olarak yorumunuzdan alıntıladığım şu cümleleri lütfen dikkatle okuyun:
sendika meseleside hatta marksizmin bizatihi kendisi dahi müslümanlar açısından "necaset" değildir.
bunların ne dediği ve neyi amaçladığı ve İslamın amaçlarına nerelerde tekabül ettiği meselesi önemlidir.
tamamen kapitalistleşmiş bir dünyada insanoğlunun bulduğu farklı çözümler,sırf bunları müslümanlar bulamadı diye ve birtakım fıkhi/zihni/içtihadi kabüllerimizi haklı çıkarmak adına kategorik olarak reddetmek şu anda islam siyasal düşüncesine zarar vermektedir diye düşünüyorum.
Bence okurlarınıza özür borçlandınız. İslam hayatı düzenlemeye dair girişimleri bireysel veya toplumsal düzlemde değerlendirirken “necaset” olup olmadıkları dolayımından değil kurgulanırken neyi referans aldıklarından hareketle değerlendirir. Vahyi ölçüt olarak almayı Allah’ı yerde de ilah kabul ediş olarak olumlular; bunun tersini de Allahtan başka veya Allah’la beraber başka ilahlara da tapmak olarak değerlendirir. Fonksiyonu münasebetiyle, özgürlükçülüğü, “adaletliliği”, fırsat eşitliği içeriyor olması sosyal devlet olması vs özellikler son perdede değerlendirilir özelliklerdir. Amaçlarının ne olduğunu söylerlerse söylesinler Allahı yerde de ilah olarak kabul ediş hepsinin üstünde olması gerekendir. Bu münasebetle islamın amaçlarına nerelerde tekabül ettiği- etmediği de önem arz etmez. Alıntıladığım bölümdeki bir diğer nokta da “insanoğlunun bulduğu farklı çözümler” ifadenizdir ki bunu hiç mi hiç yakıştıramadığımı belirtmeliyim. Allah için söyleyin marksizim veya faşizm veya kapıtalizm veya Allahın adıyla insanları kandırıp heva ve hevesleriyle onları yönetenler tüm bu“insanoğlunun bulduğu farklı çözümler” e karşı müslümanın duruşu şu önerdiğiniz mi olacak!!!
sırf bunları müslümanlar bulamadı diye ….. reddetmek
“insanoğlunun bulduğu farklı çözümler” olarak ifadelendirdiğiniz; kurana göre kendilerini Allaha nisbet ediyor olmalarına rağmen hahamlar ve papazların bulduğu “farklı çözümleri” ilahlık iddiası olarak reddettiği durum birbiriyle örtüşmüyormu
Müslümanın Allah referans alınmadan vahiy dikkate alınmadan Allahın yerde de ilah olduğu deklare edilmeden üretilen çözümleri reddetmesinden daha doğal ne olabilir ki. Nasıl oluyor da bu reddedişi biz bulmadık onlar bu çözümü bulmuşlar kıskançlığına dayandırıyorsunuz hayret !!!
el- nisa
01-06-2011, 19:40:09
Sa.
Hz. Peygamber asla kendisi birşey üretmemiştir. Allah'tan aldığı vahiy doğrultusunda davranmıştır ve bu din Allah' ın iradesi ve emriyle yerleşik kılınmıştır.Bundan başka hiçbir yöntem, yol, tarz..vs.. de bunu başaramayacak ve sürekli şekil değiştirerek en sonunda da yok olacaktır!!!
Hüseyin A.yazılarını yakından takip eden biri olarak, kendisinin peygamberin hayatına nekadar kafa yorduğunu ve bunu da bizlere nasıl aktarmaya çabaladığının biz farkındayız, Rabbim de karşılığını versin inşallah.
Buradaki sıkıntı; her kafanın farklı çalışmasından kaynaklanmakta.Temelde aynı şablonu oturtmadığımızda olayları aynı şekilde ele alamayız.
M.P.'nin yorumunu dikkatle okuyup anlamaya çalışalım derim. Çünkü,bu yorumu okuduğumda bana temeli doğru, ele alış şekli doğru, yaşanabilmesi mümkün bir şablon sunulduğunu farkettim.(Şablon-u Tevhid diyesim geldi...)
Rabbim cümlemize doğru bir kavrayış versin ve dosdoğru istikameti tutturmamızı nasip etsin.
kadrican
01-06-2011, 13:11:04
söylemeye başladığımız şey çok karışık değil.
yani "yeni bir şeyler, daha önce hiç duyulmamış şeyler söylemek zorunda değiliz.
zira peygamberlerde insanlara daha önce hiç duymadıkları şeyleri söylemediler.
"artık islam geldi kullandığınız bütün kelimeler,kavramlar iptal edildi, yeni baştan çok özgün ve hiç duyulmamış bir dil oluşturacağız ondan sonra da mücadeleye başlayacağız" anlamına gelen bir tavır hiç bir resule izafe edilemez.
dahası "kureyş" suresinde Allah neyin üzerine yemin ediyor? "ilaf" müessesesi "müşriklerin" aralarında yaptıkları ticari ittifakın adı değil midir? gibi meselelere de kafa yormak lazım.
burada Vahiy tabiiki müşriklerin ticaretini meşrulaştırmıyor, o noktadan hareketle müslümanlara bir hareket ekseni gösteriyor.
bunlara kafa yormak lazım, Resulün hayatına kafa yormak lazım,
hüseyin ağabeyin "cahiliye" üzerine yazdığı yazıları, Resulün bu vaka karşısındaki tutumunu dikkatlice gözden geçirmek lazım.
acaba resul kendini "cahiliye"den soyutlamak adına "apolitik" bir tutummu takınmış yoksa toplumun mevcut durumu içinde bir mücadele pratiği mi üretmiş?
"kabile anlayışı cahiliyedir, biz cahiliyeden ayrışacağız,kendi kavramlarımızı üreteceğiz" mi denilmiş yoksa o kabilelerle ittifak arayışları içine mi girilmiş?
yani işi yokuşa sürmeden bu konulara kafa yormak lazım diye düşünüyorum.
yoksa "hata yapmamanın tek yolu hiç bir şey yapmamaktır" noktasından çıkmamız mümkün olmaz.
selamlar
Çetin Yıldırım
31-05-2011, 09:50:18
Bu yazı ve yazıya yapılmış yorumlar genel bir manzarayıda gözler önüne sermekte. tesbitlerden önce niyetlerin samimiyetinde şüphe duyulmadığını görmek güzel. Hayatın her alanında farklı ideolojik bakışa sahip kişi, hayatı o pencereden görerek değerlendirmektedir. Sistem karşıtı veya muhalifi idolojik yapılar içerisinde, müslümanlar halkı kuşatacak halkı harekete geçirecek bir sürekliliğe dayalı bir eylemsellik ve paradigma oluşturamadılar.Ne yazık ki. İşte bu bizim gerçekliğimiz. Anlayamadığımız önemli nokta, özellikle abilerimizin haklı endişelerine rağmen yanılsıdıkları bazı noktalar olduğunu düşünüyorum. Tarihin süreç içerisinde şirk ve onun uzantılarının farklı uygulama pratikleri ile karşılarımıza çıkmakta. Tevhidi şahitlik yapmakta direnen resullerin topluma her türlü mesajları ifsadın değişik tezahhürlerini dillendirerek devrimci duruş sergilediklerini atladığımız düşünüyorum. Ölçü (şuayp), ahlaksızlıktan(lut),lüsk(medyen halkı), despotluk ve totaliter(musa), çoçukların katli, yetimin doyurulmaması, haksız kazanç, mülke olan düşkünlük, asabiyet son resulun ağzından vahyi olarak tavır alınmışlığın örnekleridir. Mekke şirk düzeninin tüm çirkefliği ifşa edilip halkın anlayacağı dille adalet çağrısı ve şavaşı verilmiştir. Mekke şirk sistemi içerisinde sistemin uygulamalarını net bir şekilde eleştirmiş, yermiş karşı durmuştur. Bu duruş resul ve müslümanların devrimciliğinin gereği olarak bize miras bırakılmasına rağmen gözden kaçırılmış olduğunu düşünüyorum.(Devrimci veya İnkilapçı) kavramlara takılmadan şirk sisteminin zulmune direnen bir hat oluşturmalıyız. Mısır da , Suriyede veya başka coğrafyalarda faklı tezahürleri olan müstekbirlere karşı mucadele farklılık gösterir ve göstermelidirde. Doğal olanıda budur.
Son olarak insanları 'zorla müslümanlaştırma' gibi bir ameliyemizin var olduğu kanaatinin taşındığı düşüncesindeyim ki özürlü bir bakış acısıdır bu.Bu bize geleneksel islami bakış acısının bir kalıntısı olsa gerek. Bizler zulme ve ifsada vicdanın ortak paydasında İslamcı kimliğimizle karşı durmalıyız. Biz davet ederiz. Teklifte bulunuruz.İnsanların, İman etmeleri veya red etmeleri kendi tercihleridir.Şu gerçeğimize sırt dönemeyiz. İNSAN KALABİLEN HER FERDİN VE YAPININ ORTAK VİCDANI OLMA SORUMLULUĞU BİZE AİTTİR. Bunu başarmamız gerekir. İnşallah başarırız. Bu konular daha geniş çercevede değerlendirilip konuşulmasının faydalı olacağını düşünüyorum.
T.Yavuz
31-05-2011, 01:55:24
"Sistem içi-sistem dışı muhalefet", "islamcı sol", "adil dünya", "türk islamcılığı", "radikal fakat apolitik", "radikal olayan apolitik", "radikal olan ve apolitik olmayan".. şeklinde farklı terimleri/düşünceleri kendisine referans göstererek bu terimler üzerinden düşüncesini anlatmaya çalışacak kadar kendisine yabancı olunmayı hak etmiyor İslam.
Gerek islami görüşümüz, gerekse müşahhas konularda bireysel fikrimizi birileri veya birilerinin kullandığı terimlerle ifade etmeye, onlara verdiği destek veya onlara olan karşı duruşunu ifade ederek kendini tanımlamaya çalışan bir "müslüman", düşüncesine ne kadar ehildir? sorusunu sunmak istiyorum bu konuları konuşmaya ve takip etmeye cesaret eden müslümanlara..
Kendi fikrimizi, bir başkasının düşüncesine genel veya özel manada "katılıyorum." veya "şuna katılıyorum buna katılmıyorum"dan ziyade kendi cümleleriyle yeni baştan inşa etmeye başlayacağımız gün; ancak o gün bir görüşümüzün varlığından söz edilecektir diye düşünüyorum.
Bizim kendi "sistemimiz" ve kendi kurallarımız vardır. Hiçkimsenin kurduğu "sistem"e karşı sistem koymaya, kurduğu takıma, onların kurallarına uyarak bir takım çıkarmaya ihtiyacımız yoktur. Görüldüğü gibi "sistem" kelimesini bile benimseyemediğimden dolayı böyle yazma ihtiyacı hissetmekteyim. Çünkü yine bizim sistem'den anladığımız, yine İLAH'tan gayri öznesi olan, ve KELAMULLAH'tan gayri nesnelerde kendini bulmaya çalışan bir durum anlaşılmaktadır.
Bu nisbetle ilk olarak saydığım kelimelerden hiçbirini içselleştirememekle kalmayıp bunlarla kendimizi ifade etmememiz gerektiğini düşünüyor ve müslümanları, kendimiz olmaya davet ediyorum.
Fikrî tartışmaya girmeden önce vurgulamak istediğim bu hususun ardından, yalnızca İslam'ı ve onun bize öğrettiği terimleri kıstas olarak kabul eden, başka bir terim kabul etmediklerinden dolayı doğal halleri gereği bu terimleri kullanmayan ve aynı felsefeyle bu konuları yorumlayan ağabeylerimden Allah razı olacaktır inşallah.
Vesselam
M. P.
30-05-2011, 18:28:29
Selamunaleykum Kardeşlerim!
Öncelikle yorumumun, sadece bu yazı ve yorumlarla sınırlı olmayan genel tespitlerim çerçevesinde ve daha çok Hüseyin Alan'ın makale niteliğindeki değerli yorumundaki tespitlere katkı mahiyetinde olacağını ifade etmek isterim.
Hüseyin Alan, bence çok açık ve net sorular sormuş. Anlaşılmayacak ya da yanlış anlaşılacak bir durum yok. Üstelik Ahmet Örs de bu soruların cevabını iyi bilir. Ne denmek istendiğini de anlamıştır. İnşallah hayırlı olacak sonuçlara ulaşılır bu tartışma sonucunda. Çünkü bu konular konuşulamazsa, en azından bizim baktığımız yerden, genel olarak Müslümanların durumu iyiye gitmiyor.
Giderek küresel ve yerel boyutta sistem içi siyasete eklenmeye doğru evriliyor istikamet. Tam anlamıyla bir eksen kayması yaşanıyor. Kimisi liberallerle aynı sendika ya da derneklerde birlikte oluyor, hak ve özgürlükten bahsediyor, kimileri de sol kesimlerle. Peki bu ne kadar mümkün. Sendika ve benzeri sistem içi araçlara bu kadar abartılı misyonlar yüklemek doğru mu? Sistem içi araçları kullanmada ölçü belli değil mi?
İslami ilke ve ölçülere aykırı düşmeden, taviz vermeden, vahye aykırı herhangi bir taahhütte bulunmadan ve hak ile batılı uzlaştıracak bir karışıklığa yol açmadan, şer'i ölçülere uygun bir muhteva ile ne kadar kullanabilirsek o kadar. Esas olan sistem dışı İslami kimliğimiz, tevhidi ilkelerimiz ve İslami birlikteliğimizdir. Sistem içi araçlarla yürütülen faaliyetlerimiz, ancak bu sistem dışı varlığımız ve ilkelerimizin denetimi altında ve vahyi ölçüler içinde gerçekleştirilebilir.
Sendika, dernek ve parti gibi sistem içi kurumlarda da bu ölçüler gözetilerek bir şeyler yapma imkanı varsa yapılabilir. Sendika vb mesleki dayanışma kuruluşlarında, liberal, sol ve diğer gayri İslami kesimlerle birlikte son derece sınırlı ve az sayıda iş yapılabilir. En fazla mesleki özlük haklarının talep edilmesi ve geliştirilmesiyle sınırlanmalıdır. Daha geniş bir hak ve özgürlük mücadelesi bile birlikte yapılamaz. Çünkü bu hak ve özgürlüklerin sınırını, ölçüsünü ve tanımını, muhtevasını kim belirleyecektir? Ya ilahi vahiy yada heva ve zan. Burada gayri müslimlerle nasıl uzlaşılacak ve nasıl birlikte mücadele edilecektir. Böyle karışık kimlikli bir sendikanın ülke ve toplum için önereceği bir siyasi, hukuki, ekonomik sistem modeli olabilir mi? O halde bu sendika vb sistem içi araçları fazla abartamadan, sadece "o meslekteki insanların özlük haklarıyla ilgili olarak kullanabildiğiniz kadar kullanın ve ondan artan zamanınızı da, İslami mücadele için ayırın" demekten başka ne söylenebilir ki? Hele buradaki birliktelikler hatırına neleri feda ettiğiniz konusunda sürekli kendinizi sorgulayıp, bu tür ilişkilerde uzlaşmacı bir konuma sürüklenmemeye de özel dikkat gösterin demekten başka.
Diğer kesimler ve Müslümanlar ayrı yapılar içinde örgütlenmek zorundadırlar. Çünkü her birinin inanç ilkeleri, bu imandan kaynaklanan hedefleri, kullanacakları ölçüleri, esas alacakları değerleri ve kavramları akıdevi farklılıklar arz etmektedir. İşte İslami yapı kendisi dışındaki gayri İslami liberal yada sol yada muhafazakar yapılarla, ancak çok sınırlı alanlarda, sadece bir zulmün somut olarak tespiti ve telini, kimseye zulmedilmemesi konusunda ve somut olay bazında birlikte hareket edebilir, ortak tepki gösterebilirler. Çözümler ise her kesimin kendisine bırakılmak durumundadır. Çünkü mutabakat sağlanamaz.
Ahmet beyi öteden beri takip ve takdir ederim. Samimi ve gayretli bir Müslüman’dır. Ancak nedense onların da, son yıllarda daha çok sistem içi siyasete indirgenen, sistemin bütününe yönelik akıdevi bir karşı koyuşu, Kur’ani ilkesel ve inkılapçı bir muhalefeti ve tevhidi toplumsal dönüşümü önde tutmaktan ziyade, sistem içi siyasetin kimi uygulamalarına karşı, “sol” ya da “İslamcı sol” kesimlerle ittifak halinde demokratik muhalefeti öne çıkardıkları dikkati çekmektedir. Bu muhalefet, AKP karşıtlığı şeklinde belirginleşse de, bunun tevhidi ilkelerden ziyade, hükümetin uygulamadaki kimi haksızlıklarıyla sınırlı olduğu imajı veren bir eğilim gözlemlenmektedir.
Hatta tevhidi ilkelere ve Kur’ani ölçülere dayalı bir biçimde öncelikle bütüncül olarak şirk sistemine, sonra da onun bir versiyonu olan AKP statükosunun haksızlıklarına, ekonomik, siyasal, sosyal, hukuki alanlardaki zulüm ve dönüştürme politikalarına ve sistem içi demokratikleşme eksenine kayarak ilkesel zaaflar gösteren çevrelere yönelik itiraz ve eleştiriler yükselten Müslümanlarla aralarında bazen aynı mekanlarda yazılar yazsalar bile çok uzak mesafeler olduğu açıkça görülmektedir. Nedense AKP politikalarına karşı “sol” ya da “İslamcı sol” kesimlerle kurabildikleri ittifaklara benzer bir yakınlaşma bile, bütüncül olarak sisteme ve AKP politikalarına karşı tevhid ve Kur’an eksenli ilkesel muhalefet yapanlarla aralarında oluşamamaktadır.
Ancak sadece onları değil, bazı istisnalar haricinde neredeyse bütün tevhidi kesimi kapsayan bir biçimde, siyaset algısı ve siyasi mücadele ufku, giderek sistem içine kapanan bir anlayış yaygınlaşıyor. Modern paradigmanın liberal yada sol modeliyle yada demokrasiyle bağ kurup, karşıtına sığınarak var olma eğilimi tevhidi kesimin büyük kısmını kuşatmış görünüyor. Farkında olmadan da olsa, ne yapalım modelimiz yok, kavramlarımızı oluşturamamışız, çaresiziz gibi anlamsız ve ayıp gerekçeler ileri sürülerek, “denize düşen yılana sarılır” modası yaygınlaşıyor.
Halbuki, aynı modern paradigma, liberalizmi, sosyalizmi, demokrasiyi vb kavram ve modelleri üretmiş olan, hevayı ilahlaştırmış şirk paradigmasıdır. Bugün bu modern şirk paradigmasının heva ve zanna dayanarak ürettiği seküler kavram, değer ve modellerin kuşatması, sömürüsü, zulmü, adaletsizliği altında bunalıp, “başka bir dünya mümkün” sloganı eşliğinde fıtri bir arayışa giren dünya insanlığının mustazaf kesimleri, zihinleri aynı paradigmanın kodlarıyla işgal edildiği için bu “adil dünya”yı üretemiyorlar. Onlarında, bizim de kurtuluşumuz, Allah’ın koruması altındaki Kur’ani mesajın tevhidi ölçü, kavram ve değerleri istikametinde toplumların dönüştürülmesi ve bu suretle oluşacak İslami toplumların pratiğinde de İslami adalet sisteminin inşasından geçtiği halde, aynı modern paradigmanın kavram, model ve kodlarıyla çözümler önerenler, hem kendilerine, hem de “başka ve daha adil bir dünya arayan” tüm dünya mustazaflarına zulmetmiş olmuyorlar mı?
Siyasallık bir sonuçtur ve sosyalleşmenin üzerine bina edildiğinde anlamlıdır. Çünkü her siyasal sistem algısı ancak kendi sosyal tabanı, kendi ilke ve ölçüleriyle şekillenmiş özgün toplumsal şartları içinde gelişip inşa olur. Bu sebeple de Allah sosyal değişimi bizim irademize bırakıp, toplum olarak özümüzdekini değiştirip hangi sistemle yönetilmek istiyorsak ona layık nitelikte bir toplum oluşturmamız gerektiğine dair temel ilkeyi sosyal yasası olarak vazetmiş bulunmaktadır. İyi niyetli de olsalar, bir avuç Müslüman şahsiyetin, öncelikle kendi özgün ilke ve ölçüleriyle, İslami sosyal alt yapısını hazırlamadan aşırı siyasal söylem ve eylemlilik kıskacına sürüklenmeleri doğru değildir. İşte böyle yanlış ve aceleci tutumlar, bir çok kardeşimizi, kendi tevhidi stratejisinden uzaklaştırarak, sistem içi düşünce üretmeye ve aynı modern paradigmanın kodları içinde kalarak muhalefet edenlerle yakınlaşıp etkilenmeye ve hedef küçültüp, kendi özgün söylem ve kavramlarını bile terk ederek ya da erteleyip gündemden düşürerek, sistem içi seküler söylem ve taleplere indirgenmiş bir muhalefeti bu kesimlerle paylaşmaya sürüklemektedir. Çünkü bu iyi niyetli, ancak yanlış yöntem takip eden Müslümanlar, hem emri bil maruf sorumluluğu gereği kendilerini istikamet üzere tutacak, hem de vahyin ölçülerini esas alan pratiğiyle İslami siyasal düşünce, söyle ve eylemi üretecek bir İslami toplum nüvesi oluşturmamışlardır. Öncelikle vahyi mesajı sosyalleştirerek açık İslami kimlikli, hedef ve stratejisi vahyin ölçüleriyle belirlenmiş bir Kur’an toplumu nüvesi oluşturmadan, aşırı siyasallaşmayla sistem içi siyasetin kucağına sürüklenmişlerdir.
Başta Ahmet Örs ve Kadrican Mendi olmak üzere tevhidi kesimin bu yetişmiş düşünebilen onurlu temsilcileri olan kardeşlerimize, bu gidişatı doğru okumak ve tevhidi ilkelere uygun özgün bir mücadeleyi ikame etmek yakışır diye düşünüyorum. Hüseyin Alan ve Şükrü Hüseyinoğlu kardeşlerimizin son derece haklı eleştirilerinden alınmadan, hatta onlara teşekkür ederek, Allah için söylenenleri dikkate ve ciddiye alarak yeni bir sorgulamaya girişmelerinin hayırlı olacağını umuyorum.
Rabbimiz hepimizn yardımcımız olsun, tevhid istikamette ayaklarımız sabit kılsın, ortak aıkde ve iklerde bütünleşip kardeşleşerek İslami toplum ve modeli oluşturmada güçbirliği yapmamızı nasip etsin.
kadrican
30-05-2011, 13:13:09
sevgili kardeşim şükrü
şimdi senin bu yorumundan sonra ne yazılabilir bilemiyorum.
verdiğin örneklerle bizi bir hizaya koymuşsun.
yani biz şimdi din olarak islamı bıraktık marksist olduk öyle mi?
bu tutumunla aslında benim anlatmak istediğim şeyi doğrulamışsın.
ama sorun değil, bu da nihayetinde tartışmaya bir katkıdır.
selamlar
mehmet seki....
30-05-2011, 13:08:31
'İki ayet sallamak' ifadesi aslında cevap oluyor olsa gerek...İki ayet ile çok şey sarsılır ve değişir..Ayeti, vahyi sokağa alana insanlara ulaşması. Salla ve sars ...Varsa güçün....Ayrıca zengin olmak isteyen var mı? Yazıda bunu anlamadım..Kölelik bitsin ve birileri zengin olsun mu deniyor ? Faiz sömürüsü ve zulmü sadece Müslümanlar için red edilecek bir haram değil. Bir ifsad türüdür. İnsanlık için de faizle mucadele edilmelidir.
Erdem
30-05-2011, 10:13:14
"Kapitalizmin sınırları aşan saldırganlığı bugün her zamankinden daha çok insanlığı tehdit ediyor. İşsiz kalmakla sefalet ücretleriyle köle olmak arasında bırakılan insanlar büyük bir çaresizlik fotoğrafı sunuyorlar. Büyük ve küresel sermaye sınır dinlemeyen azgınlığını daha da artırıyor. Ülkelere fütursuzca savaş aşıyor. Bunu yaparken uluslararası kurumları arkasına alıyor. BM’de usulen oylamalar yapıyor, silahlı saldırgan güç NATO’yu jandarması olarak yanına alarak mahallelerde efeleniyor. Her Allah’ın günü Afgan köylülerinin evlerini, düğünlerini; Libya’nın sahillerini bombalıyor, kendi sanal mahkemelerinde gıyabında yargıladıkları şahsiyetlerin idam fermanlarını imzalayıp cesetlerini denizlere atıyor. Akdenizden okyanuslara kadar enerji koridorlarına hâkim olmaya çalışıyor, bunun için gözü dönmüş bir yaratığın reflekslerini sergiliyor."
Bütün bunları Kapitalizm yapıyor öyle mi!? O taktirde Türkiye'de yıllardır Kürtleri,gayrimüslimleri, müslümanları ve alevileri ezen, sömüren hatta öldürten zihniyette kapitalizm omalı..Oysa ben kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak biliyordum meğer neler yapıyormuş..İnsaları Köleliğe götüren nedenler üzerinde birkez daha düşünülmeli..Yıllardır devleti kutsayan bir anlayışın geliştirilmesine hizmet eden "Türk islamcılığı" mı yoksa devlet kapitalizm mi? Sendikalar özgürlük değerinin yer etmesi için uğraş verir.Türk islamcılarının 4 hak mezhebinden biri pozisyonuna indirgenmemelidir.
İki tane ayet salladık diye ne kölelik biter nede zengin oluruz.Bu türden yazıların önce islama zarar vereceğini unutmayın. Bu türden söylemlerin peşinde yüzyıllarını harcadılar.Ne var ki hala köleler ve yoksullar.Sizler önce şu cellat kapitalizmin karşısına oturaklı bir alternatif sistem koyun. Hiç değilse müslümanı faizden kurtaracak kadar.Böyle beylik laflar güzel hoşta.Ya projeniz beyler, projeniz nedir..
Çetin Yıldırım
30-05-2011, 09:20:24
Makâlenin maksadı yeniden, bir hareket paradigması oluşturmamız gerektiği üzerinde ki düşünmeye kapı aralmak olsa gerek. Özellikle AKP süreciyle beraber eklemlenen islamcı kesim kendini rahatlatan ama aynı zaman kendi olmaktan çıkan bir yola girdiği ortadadır. İslamcı damar kendine yeni havzaları, iktidarın açtığı bataklık arazısınde mi, yoksa kendi kazanımı neticesinde açtığı yolda mı yüreyecek bu çok önemli..Siyasal alanda sistemden bağımsız bir örğütlenme elbette mümkün, ama bu tür örgütlenmelerin sasyal taban tutması da ancak legal düzlemde kendini ifade edecek bir yapıyla doğal halini alıyor. Bir siyasal yapı meşruiyetini sosyal tabana yaydığı sürece anlam kazanıp güçlenir. Buna en örnek olacak yapı TC karşısındaki Kürt muhalefetidir. Aksi taktirde sisteme karşı cepheden muhalefet oluşturulamaz ise yada oluşturulan muhalefet farklı pencerelerden halka ulaştırılamaz ise erimeye mahkumdur. Sistem içi veya sistem dışı gibi tartışmalar aslında hassasiyetlerimizin bazen yapmamız gerekenlere engel olduğunu düşünüyorum. Gerçek anlamda davetin adaletsizliğe karşı bir duruşla anlam kazanacağını atlıyoruz bazen. Zulmun değişik şekillerine karşı değişik mevzilerden sistemi gerileterek kazanımlar elde etmemiz gerektiği ortadır. Hangi mevzilerde olduğumuzdan çok nerede nasıl durduğumuz önemlidir. Vahyin her alanda şekillendirici güçüne inanarak hareket oluşturmalıyız. Bu alanlar 'parti, sendika, dernek, vb gibi her türlü gönüllü iştirakler bize yol açaçaktır. diye düşünüyorum. Yoksa sistem karşıtı İslami muhalefet oluşmayacaktır. Zaten yoktur da...
Ş. Hüseyinoğlu
30-05-2011, 04:54:04
Kadrican'ın "radikal fakat apolitik" (siyasal olanı dışlayan) eleştirisinin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Referandum sürecinde ben ve Hüseyin abinin de aralarında bulunduğumuz "Bir grup dâvetçi müslüman" imzalı bildiri de, Kadrican ve onun gibi düşünen kardeşlerimiz tarafından aynı argümanlarla eleştirilmişti. Bense tam aksine, bâtıl ideolojiler ve onların teşekkül ettiği sistemler çerçevesinde (bu ideolojiler ve bu ideolojilere dayalı sistemlerden ideolojik olarak kesin hatlarla ayrışmadan) oluşturulan siyasal dilin İslam'ın devrimci niteliğine uygun olmadığını düşünüyorum. Bu çerçeveyi aşan söylem ve mücadele hattı, çerçeve içinden bakıldığında "apolitik" olarak görülebilir, bu doğaldır da. Çünkü "radikal" siyasal duruş, mevcut politik kurguya kökten karşı bir duruşu ifade etmektedir ve bu kurgunun dışında kendi siyasalını oluşturma iddiasındadır. Bu tutumun toplumsal ve siyasal zemine ne kadar yansıtıldığını tartışmamız mümkündür ve bu alanda eksiklerimiz ve zaaflarımız olduğu doğrudur. Ancak, mevcut siyasal kurguya dahil olmamayı daha baştan "apolitik" tutum olarak mahkum etmek doğru değildir. Bu eleştiri, bana "Oy vermeyelim de koy mu verelim!" yaklaşımını hatırlatmaktadır. Her şeyi sistem içi mücadeleden ibaret gören bir anlayışın, oy vermemeyi "koyvermek" olarak nitelemesi doğaldır. Mevcut ideolojik kurguların kökten reddedilmesini daha baştan "apolitik" tutum olarak mahkum etmek de bu "koyverme" iddiasına benzemektedir.
Kadrican'ın, "marksizmin bizatihi kendisinin dahi müslümanlar açısından 'necaset' olmadığı" yaklaşımına gelince... İlginçtir, birkaç ay önce Özgün Duruş'ta bir "liberal müslüman" da kapitalizm için benzeri bir iddiada bulunmuş ve müslümanların kapitalizme karşı olan "önyargılı" tutumunu eleştirmişti. Demokrasi için, milliyetçilik / ulusçuluk için de aynı şeyi söyleyen (müsbet milliyetçilik, müsbet demokrasi gibi tanımlarla) müslümanlar da var. Oysa Rabbimiz "Bizim için din olarak İslam'ı seçtiğini ve ancak ondan razı olacağını" bildirmektedir. İslam dışında, toplumlara yön verme ve siyaseti biçimlendirme iddidasındaki tüm ideolojiler bâtıldır, necâsettir. Zira her bir ideolojinin kendine göre helal-haram sınırları vardır. İnsanlığın tarihsel tecrübelerinden dersler çıkaralım, fakat kapitalizmin de, komünizmin de, demokrasinin de, ulusçuluğun da Allah'ın diniyle temel çelişkileri bulunan, insanları Allah'ın ölçülerinden başka ölçülere çağıran şirk dinleri olduğu gerçeğini göz ardı etmeyelim.
kadrican
29-05-2011, 14:30:15
Hüseyin ağabeyle ile Ahmet arasındaki polemik, siyasal/düşünsel açıdan gelip tıkandığımız bir noktayı işaret ediyor.
seküler/batı karşısında yaklaşık bir asır önce yaptığımız saptamalar,sonrasında kemalist cumhuriyetin getirdiği travma islami/muhalif ancak tabiatıyla "tarihsel" bir dil'in oluşturulmasında belirleyici oldu.
ancak sonrasında bu tarihsellik üzerinden; siyasal olanı dışlayan; yaklaşımı itibariyle "radikal" ancak tutum olarak "apolitik" bir damarı geliştirdik.
bu kendimizi düşünsel olarak "sahih" ve "temiz" bir alanda tutma kaygısından kaynaklanıyordu kuşkusuz.
ancak böyle "steril" bir ortam oluşturma ve onun dışına çıkmama şeklindeki tutum özellikle son AKP iktidarı sonrasında imkanlarını büyük oranda tüketti.
farklı zamanlarda farklı koşullar altında yaptığımız saptamaların mutlaklaştırılması maalesef bizi üreten değil cepten yiyen bir pozisyona taşıdı.
bu açıdan ahmet hoca'nın yaptığı tartışma, genişletilerek sürdürülmeli.
"sendika meselesi kapitalizmle komünizm arasındaki mücadelenin ürettiği bir kavramdır, bizim bunlara ihtiyacımız yok kendi kavramlarımızı kullanmalıyız."
ya da "emek,özgürlük gibi muğlak kavramlar peşinde koşarak kendi duruşumuzu yitiririz" anlamında itirazlar,tüm iyi niyetine rağmen şu anda islami mücadelenin siyasallaşmasının önünü tıkayan ve onu sürekli daralmakta olan bir çerçeveyi müdafaa durumda bırakan bir tavır.
sendika meseleside hatta marksizmin bizatihi kendisi dahi müslümanlar açısından "necaset" değildir.
bunların ne dediği ve neyi amaçladığı ve İslamın amaçlarına nerelerde tekabül ettiği meselesi önemlidir.
tamamen kapitalistleşmiş bir dünyada insanoğlunun bulduğu farklı çözümler,sırf bunları müslümanlar bulamadı diye ve birtakım fıkhi/zihni/içtihadi kabüllerimizi haklı çıkarmak adına kategorik olarak reddetmek şu anda islam siyasal düşüncesine zarar vermektedir diye düşünüyorum.
Allah Resulünün,tıpkı önceki resuller gibi yaşadığı zamana ve dünyaya yaklaşımı, amaçlarla "siyasal"ı nasıl kotardığı,
bence birkez daha ama "paket doğru"larımızı bir kenara koyarak, gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor diye düşünüyorum.
hüseyin ağabeyin katkılarının devam etmesini umuyorum.
selamlar
Ahmet Örs
28-05-2011, 00:51:10
Hüseyin abinin yorum için ürettiği emeğini saygıyla selamlıyor, çok boyutlu cevaplar için gelecek birkaç yazı umuduyla tartışmayı derinleştirebilmeyi umuyorum.
hüseyin alan
27-05-2011, 16:09:31
NİHAYETİ DE SÖYLEYECEKSİN GÜZEL ABİM!
Sevgili Ahmet, bir eşik daha aşacaksın, şikâyetlerini, olup biten haksızlıkları hangi gerekçeden hareketle yaptığını ve tabii ki nihai amacını da aynı şekilde açıkça söyleyeceksin. Haksızlık, adaletsizlik, işsizlik, asgari ücret zulmü, siyasi baskı, etnik ve kültürel ayrımcılık, ekonomik sömürü, soygun, talan falan derken tam olarak ne demek istiyorsun, neden hareketle bunları diyorsun, açıkça bildireceksin...
Sınıf davası mı güdüyorsun, kimlik hakkı, etnik ve kültürel özgürlük mü istiyorsun, sermayeye mi karşısın, bireysel özgürlükler mi talep ediyorsun, tam olarak nedir senin isteğin?... Sosyo-ekonomik örgütlenme, siyasi toplumsal yapılanma konusunda ne diyorsun? Demokrasi mi, faşizm mi, sosyalizm mi, nedir, adını koy şu politik yapılanmanın. Söylediklerinden, her birisine ait bir sürü parça var ama adı yok bunun. Yoksa yeni bir şey mi söylemeye çalıştıkların?.. Bu anlattıklarından sonra, şikayetlerini neyle ve nasıl aşacak, istediklerini neyle ve nasıl gerçekleştireceksin?… Haklı olman yetmez, kime ve neye karşı haklısın, meşruiyeti neye dayandırıyorsun, bunları da açık etmelisin?.. Nihayetinde böyle bir sistem var, adı sanı belli, egemen durumda, üstelik de küresel boyutta sahipleri var, araçları ve politikaları da belli bu sitemin. Sonuçları da senin kısmen şikayet ettiklerinde gözüküyor. Şikayet etmediğin daha nice pratikleri de var bu sistemin, öyle değil mi?
Burada saklı gizli bir şey yok. Maçı okuyup okuyamama meselesi dışında… Öyleyse senin şikayetin neyedir? Olup bitenlere mi, seküler zihnin inşa ettiği bir dünyada sistematik örgütlenmenin ve toplumsal yapılanmanın sonuçlarına mıdır? Yoksa evet yoksa esasa dair başka bir şeye mi? Bazı hakları elde etsen, olmadı sistemin ortağı veya çeyreği olarak birçok hak ve özgürlüklerin tanınmasında etkili olsan, birçok konuda iyileştirmeler de yapsan, olur mu? Muhalefetinin çerçevesi nedir senin? Nitekim senin de birlikte olduğun eğitim sendikalarının durumu, talepleri ve şikayetleri noktasında çok şey istemiyor, sistem karşısındaki uğradıkları hak kayıplarının telafisi yeterli olmuş onlar için. Muhtemelen sen de bu durumu eleştiriyorsun. Onlar politik iktidardan kendi haklarını koruyacak kimi imtiyazları almak için örgütlenmiş olmalılar ki aldıkları kadarıyla da hallerinden memnunlar, sesleri de o nedenle kısılmış durumda. Başkalarının yerinde olmak yetmiş onlar için… Fakat bu defa kendileri haksızlığın parçası olmuşlar ama bu adamların zaten başka dertleri de yokmuş anlaşılan, görünen köy kılavuz istemiyor biliyorsun! Buradan hareketle diyoruz ki, meselenin aslı ne, yaptığın bu şikayetlerin çerçevesi ne?
Oysa senin sadece böyle bir niyet taşımadığını, tüm işleri total bir bakışla gördüğünü dolayısıyla parçalı değil total bir çözüm peşinde koşturduğunu da biliyorum ben! Dolayısıyla her bir parçanın bütünü temsil etmesi gerektiğini bildiğini de... O nedenle, dillendirdiğin ve dillendirmediğin nice toplumsal benzeri konular da dünya görüşün nedir, neye dayanarak bu şikayetleri yapıyorsun? Bunları sırf "fabrika namına millet menfaatine" söylemediğine göre, onları neden açıklamıyorsun? Neden, nasıl bir dünya istediğini, o dünyaya hangi araçlarla gideceğini, sosyal-ekonomik ve siyasi örgütlenmelerin tasarladığın bütüne uygun düşüp düşmediğini söylemiyor, yahut dünya görüşünü bu örgütlenmeler yoluyla neden yansıtamıyorsun?
Hangi gerekçeden eleştiri yapıyorsan, o gerekçeden hareketle de örgütlenmen ve iddia sahibi olman gerekmez mi?.. Nedir derdin, esas neden ortada niye yok? Tam olarak neye karşısın ve neden hareketle karşısın? Yine tam olarak ne istiyorsun ve neden hareketle istiyorsun? Bunları açık açık anlatmalısın, sana, bunun yakışacağını söylemek istiyorum... (Allah aşkına, formu ve muhtevası belirsiz ve de anlamsız şekilde "adalet" “özgürlük” falan deme!)
Seni tanımasam, senin söylediklerinden ben İslam'ı anlamıyorum kardeş diyeceğim. Buna karşılık ne anlıyorum, normal bir okur olarak, yazılarında ve eylemlerinde, bir takım adaletsizliklerden, sömürüden, yolsuzluklardan, ayrımcılıktan, baskı ve şiddetten şikayetçi bir vicdanı çırpınışı, insani bir şikayeti anlıyorum! Yanlışlık hangimizdedir...
Epeydir üzerinde durup durduğun şu sendika meselesi. Gerek işçi haklarını elde etme amaçlı işçi sendikası gerekse eğitim sorunlarını halletme yolundaki eğitim işleri sendikası şeklindeki örgütlenme üzerine verdiğin emek ve yoğun çaba meselesi... Üzerinde biraz konuşabilsek diyorum...
Sendika, bütün bileşenleriyle birlikte, senin de eleştirdiğin gibi, bu gün tamamen işlevsizleşmiş, "sarı" laşmış durumdadır. Nedenleri, senin aradığın yerde değil ama!... Bildiğin gibi, sendika, Marksizm'in devrim yolunda ürettiği ve kullandığı, sermayeye karşı emekçinin örgütlenmesine yarayan bir kurum, dolayısıyla emek-sermaye çelişkisini öne çıkartan, kendi ideolojisinden taraf önemli bir kurumdur. Marksist amaçlar uğruna çalışan, o hedefi gerçekleştirmek için kurgulanmış önemli bir araç yani. Orada, üyelerinin sosyo-ekonomik haklarını kazanmak amaçlandığı kadar, yine üyelerinin eğitim-kültür-sosyal-siyasi alanlarda bilinçlenmesini ve dayanışmasını sağlamak da esastır... En büyük misyonu nedir, işçi sınıfı bilinci oluşturacak, emekçileri ve işçi sınıfını örgütlü bir halde tutacak, sosyalizm adına dayanışmayı sağlayacak, onlara önderlik edecek Marksist bir siyasi partinin destekçisi olarak proleter devrimini gerçekleştirecektir. Ne yolunda, ne amaç için, tabii ki Marksist bir dünya kurma ve toplum inşası için. (Ayıplıyor muyum, hayır, tersine anlıyor ve saygı duyuyorum. Hiç olmazsa Kapitalizm karşısına çıkan tek ses, tek yürek diye. Burası başka bir konu.) Bu durumda paradigma esas, sendika ve parti örgütlenmesi önemlidir, ikisi birlikte çalışır ve parti öncülüğünde devrimi gerçekleştirmeye uğraşır... Parti ile sendikanın öncülük konusunda, işçi temsilciliği konusunda kendi arasındaki tartışmaları, bu manada bir detaydır...
Marksizm, Liberalizm tarafından mağlup edilip tarihin sahifelerine gönderilince, (iyimser bakışla, bir kaç nesil sürecek gerileme diyelim) diğer Marksist örgütlerde olduğu gibi sendikacılık da ölmüştür. Çünkü ideolojisi mağlup olmuş, iddiasını yitirmiş, varlık gerekçesi alt üst olmuştur. Sonuçta Burjuva, sendikayı ehlileştirmiştir, sermaye emeği ve onuru terbiye etmiştir diyelim. Diğer siyasi muhaliflerini de ehlileştirdiği gibi...
Unutmamalı ki, sendika, belirli bir paradigmanın kemikleşmiş bir örgütlenme tarzıdır, alt yapısı sağlamdır, hepten yok olacak, bir gecede havaya karışacak değil ya, emekçiler için eğitim diyecek, dayanışma diyecek, çevre diyecek, sosyal haklar diyecek vs, var kalmaya çalışacak. Şu an yaptıkları da bu. İdeolojik iddiayı geri palana çekip hiç olmazsa diğer alanlarda varlığını sürdürmeye devam ediyor, içi boşaltıldığı, asıl amacı yok edildiği için bu durumda bir sürü pisliği de üretmesi normaldir, nitekim üretiyor da. Siyasi hedefi yitirince, olması gereken de buydu zaten, ehlileşmek. Bu onların sorunu... Senin de sızlanıp durduğun yer burası sanırım ama atladığın bir şey var, ideolojik olarak, paradigmatik akıl olarak, sistematik olarak, kurumsal olarak onların düştüğü durumu görmek yerine, bu örgütlenme tarzından başka bir amaçlar üretmeye, bu aracı başka amaçlar için istihdam etmeye koyulmak! Yanlış mı anlıyorum yoksa! Buradan hareketle Müslümanların sendikalaşmasını, eğitim faaliyetlerinde olduğu gibi (modern eğitim felsefesini veya pedagojisini atlayarak!) diğer (sol ideolojiden kopartarak emek alanı) alanlarda da sendikal örgütlenmeyi öneriyor, onaylıyor ama oradaki olumsuzlukları (olmaması akla ziyan olurdu!) falan da eleştiriyorsun... Sence buraya gelmek normal değil miydi? Şayet arkadaşlar onunla başarılı olsaydı sonuçta neyi gerçekleştirmiş olacaklardı? Senin, işin bu kısmını da düşünmüş olduğunu varsayıyorum ve sana yakıştıramadığım yer de burasıydı...
Takiyye yaptığını düşünmüyorum çünkü sen böyle birisi değilsin çünkü kendini açık ediyor, ortaya öyle çıkıyorsun. Ama eşyanın tabiatına ters bir iş tutuyorsun gibime geliyor. Neden mi, iddiaların kocaman ama eleştirilerin ve örgütlenmelerin oraya uygun değil! İşte, bu kocaman iddiaların olmasa, ben de bu yazıyı yazmam, sana karşı böyle açık eleştiri de getirmem. Nitekim başka ideolojiler adına çoğu kez "çığırtkanlık" edenlere, başkalarının "markalı" mallarını "işporta" tezgâhında ucuza satıp insanları aldatanlara karşı bir şey deme gereği bile duymuyorum...
Sana söylemek istediği şey, olup bitenlerin "farkında" olan bir kardeşimin başka bir ideolojik amaca hizmetle kurgulanmış "markalı" bir araçla, bambaşka bir "ideolojik" amacı nasıl gerçekleştirmeyi düşünebildiğidir? Bana göre "onunla" olmaz bir amacı ve hedefi baştan görmesi gerektiği halde nasıl ve hala savunabildiğidir. Rotası belli, yolu belli, hedefi belli bir aracın istikametini değiştirmek, sadece şöför değiştirmekle nasıl mümkün değilse, aracı ve istikameti değiştirmeden başka bir rota tutturmak da öyle mümkün değildir. Olmaz olan budur. Eşyanın tabiatına ters olan budur... Kanaatim bu.
İnsan olarak farkında olmak demek, kendi amacına uygun olarak kendi araçlarını üretmek, onlar üzerinden kendi politikalarını yürütmek ve olayları o hedefe doğru yönlendirmek demektir. Farkında olmak hakikati bulmak, ona uygun tarzı yaşamak ve yaymak demektir. Farkında olmak demek, olup bitenlerin bir irade tarafından gerçekleştirildiğini bilmek, olayların ve sonuçların bir sistematikle yürütüldüğünü görmek demek dolayısıyla o iradeyi teşhir etmek ve yeni bir irade ve sistematik oluşturmak demektir… Sen ki bunları daha iyi bilir bir kardeşsin, para kazandığın mesleğin ve amatörce (insani olanı yitirmeden, profesyonel ahlaksızlığa düşmeden) uğraştığın sanatın seni bu konuda daha seviyeli ve kaliteli kıldığı halde. İnsana, hayata, varlığa ve onlar arasındaki ilişkiler dahil dünyaya, dünya hayatına o hakikat seviyesinden bakma, hayatın tüm alanlarını o hakikate göre yorumlayıp örgütlenmeye çalışma ve yaşam pratiğini o yönde inşa etme adına mücadele etmek gerektiğini bildiğin halde!
Sen de gözlüyorsun ki, özelikle son dönemlerde, kapitalizmin tek egemen olduğu son dönemlerde, İslam dininin kendi amaçlarını gerçekleştirecek araçları yok oldu, yok sayıldı! Aynı gelişmelere paralel olarak yürüdü bu algının sonuçları. Hem de onu savunanları tarafından. Din, bu konularda acizmiş demek ki! Öyle ya! Ya biz gibiler dini seküler alana da egemen olmalı diye bozuyoruz, ya da dinin dünya hayatına dair söyleyecekleri aslında yok ama bizler uyduruyoruz! Sosyo-ekonomik alanda olduğu gibi, kötülükleri engelleyecek en önemli araç olan siyasi iktidar alanında olduğu gibi!.. Dinin, bu dünyada başka bir toplum ve sistem kurma amacı, hedefi olmamalı ki bu yolda kendi araçları ve örgütlenme tarzları nasıl olsun! Bu durumda maneviyat ve ruhaniyatla cenneti kazanacağız demektir! Öyle ya!
Sendikacılık da özünde bu (sekülerleşme) iddiayı taşır, uğraşı alanı ne olursa olsun, üyeleri ne tür niyet taşırlarsa taşısın varlık gerekçesi tam olarak o amaçları gerçekleştirmek içindir. Bu bakımdan başka bir ideolojinin önemli bir parçasıdır, ondan, onun kültüründen kopartılamaz, onun amacı dışında bir amaç gerçekleşmez onunla. Tıpkı demokrasi gibi, parlamenter siyaset ve meclis gibi, sivil ve gönüllü kuruluşlar gibi, tıpkı faşistlik gibi, tıpkı totaliter siyasi iktidarlar gibi, tıpkı askeri tipte örgütlenme ve askeri amaç taşımak gibi. Bunlar, birbirini tamamlayan, seküler bütünün tamamlayıcısı ideoloji yüklü parçalarıdır. O, kendi amaçlarına hizmet eden bir parçadır, başka yerde başka amaçlara hizmet edemez, etmez. Aslı esası da budur zaten!
Veyahut da dinin, İslam'ın ferdi-toplumsal ve evrensel hayatın tüm alanlarında olduğu gibi dünya hayatının da tüm alanlarını, dengeli bir biçimde, tevhidi esastan hareketle, kendine göre dizayn edecek bir iddiası ve de iradesi var ama günümüz Müslümanları bu konuda acizler! Diğer ideolojiler karşısında silikler, kompleks altındalar! Günümüz Müslümanlarının en büyük aczi de, kendi iddiasının karşısında olan sistemlere ve düzenlere, sen yanlışsın, esastan yanlışsın, meşru bile değilsin diye karşı koyamamasıdır. Bu özgüvenden yoksunlar. Niye, bu işler kendine, fikrine, dinine güveni olanların, dolayısıyla iddiası olanların işidir de ondan. Karşındakine, fikrine, iddiasına sen yanlışsın diye karşı koymak, gerekçeleri ve önerileriyle bildirerek ortada olanların işidir de ondan… Oysa bizim adam, kendine yabancılaşmış, ideolojisine güveninin yitirmiş, silikleşmiş durumda. Başkalarının kavramlarıyla düşünüyor, o bakıştan hareketle de dini algılıyor ve hayatını yaşamaya çalışıyor. O nedenle ne yapıyor, şikayet edip duruyor, sızlanıp ağlaşıyor! Daha kötüsü nedir biliyorsun, Hak istiyorlar bir de, iyi mi?... Hani Malcolm X'in güzel bir sözü var ya, gel de hatırlama; "hak ve özgürlük mü istiyorsun, ağlayıp durma sana vermeyecekler, erkeksen gider alırsın..!"
İslam, dünya hayatını her alanda kendine göre düzenleme iddiasına sahipse, ahiret beklentisini bu dünyadaki işlere bağlamışsa, bu konuda tek hakka ve gerçeğe ben sahibim diyorsa, bu konuda karşısına çıkan ve pratik olarak insanları saptıran tüm ideolojik sahtekarlıklara da karşı çıkar, onları haklı olarak eleştirir ve aşar da... Bu işler, kitapta durduğu zaman olmuyor tabii, iddia sahibi olarak öne çıkanların yüklendiği sorumluluklarda, kendilerini ifadelerinde, zıtlarıyla aralarındaki tartışmalarda ve kapışmalarda gözükecektir... Sence de öyle değil mi? Bir şey yapıp yapmaktan öte, öncelik yapılanların neye dayandığı ve neye karşı olduğunun açıklanmasıdır… Senden beklentim o dur ki sana şikayet edip durdum seni!
Uzattım, kusura bakma! Dertleşelim dedim biraz. Buna da hakkımız olduğunu düşünerek yaptık bu eleştirileri! O kadarcık hakkımız vardır herhalde! Selam olsun sana ey kardeşim.
İ.METİN
25-05-2011, 18:12:56
Türkiyedeki sendikalar evrime ugradı,
sendikaların asgari ücretin fazla yükselmesini istemediklerini düşünüyorum,asgari ücret düşük kalsınkı işçi için sendika hep umut olsun.
işçinin ücreti yüksek olursa kimse sendikaya ihtiyaç duymaz,
bunu bildikleri için yüksek ücrete karşı bile çıkarlar onlar ancak alacakları aidatı bilirler.
en etkili fransadaki sendikalarıda hiç bir zaman örnek almadılar. elinize saglık selametle