Araplarda toplumsal durumu tahlil edebilmek için onlara ait nitelikleri, değerleri, yaşam biçimleri, yapılanma tarzları ve toplumsal hedeflerini genel olarak ortaya koymak gerektiğinden, bu bölümde bu konulara değineceğiz. Bir anlamda Arap toplumsal yaşamının devamını sağlayan, onların kamuoyunu oluşturan ve statükolarını sürekli üreten dinamikler ve aktörleri daha yakından tanımak için buna ihtiyaç vardır. Bir anlamda, cahiliye dönemi olarak nitelenen İslam öncesi toplumsal hayat ve İslam’ın üzerine geldiği ortamın anlaşılır kılınması, bu bölümün daha iyi tahlil edilmesine bağlıdır.
CAHİLİYYE, KAVİM, KAMUOYUNU OLUŞTURANLAR VE MEKKE
GENEL OLARAK TOPLUMSAL YAPILAR
Arabistan’da, fiziki, güncel, sosyal, maddi ve tabii olayları yönlendiren “tabii güçler”le (bedevilerde-göçerlerde “kabile şefleri”, şehirlerde-yerleşik yerlerde “mele-yönetici meclisi”) metafizik, manevi, tabiatüstü olayları yönlendiren “tabiatüstü güçler” (badiyelerde şair, kıssacı ve sihirbaz, medenilikte şair, kâhin ve hakem) arasında ayrışmış bir iktidar alanı ve hiyerarşik bir yetki ayırımı vardır. Bunlar arasında da karmaşık ve karşılıklı bir ilişki vardır, tarihin her döneminde ve toplumlarında olduğu gibi. Günümüzde aynen görüldüğü üzere modern, seküler algı ve hayat tarzı olarak bilinen uygulamadaki dini-dünyevi, maddi-manevi, fizik-metafizik algı ayırımı gibi hakikat ve alan ayrışması, her alanın ayrı örgütlenmesi, yöneticilerinin ayrışması, iki tarafın aralarında iktidar ilişkilerini paylaşması durumunda olduğu gibi.
İnsanoğlu sosyal ihtiyaçlı varlıklar olarak birlikte yaşama özellikleri ile donatılmış, dolayısı ile tarihte küçüklü büyüklü, konargöçer veya yerleşik topluluklar (günümüzde geleneksel-modern ayırımı) halinde yaşamışlardır. Sosyolojinin ideolojik değer yüklediği kategorilerine dikkat ederek, bunların kesin ve keskin ayırımlara tabi tutulamayacağını, aksine birbirinin devamı niteliğinde, iç içe geçen ve ortak özellikler gösteren tarzlarını, her birisinin genel özellikleri ile anlama bakımından ayırıma tabii tutulduğunu hatırlatalım.
Göçebe, yarı göçebe, şehirli, geleneksel ve modern yaşamın her durumda tarzlarını, kendi aralarında tercih edip kurdukları bir düzen ile birliklerini, güvenliklerini, nesillerini korumaya ve geleceklerini devam ettirmeye çalışmaları doğaldır. O nedenle toplumlar yaratılış, insan, eşya, varlık hakkında sahip olduğu temel bir görüşe dayalı olarak ve yaşadığı toplumsal şartlara uygun olarak, ürettiği hayat telakkisi ve cari kıldığı toplumsal yaşam modelini ve yapılanmalarını genelde, geçmiş atalarından devraldığı gibi (kolektif hafıza) yaşatmaya, yürütmeye ve iktidar ilişkilerini de sürdürmeye bakmıştır. Bir bakıma statüko dediğimiz her mevcut toplumsal durum genelde budur. Statükonun esastan değiştirilip başka bir algı ve tarz üzerine yeniden kurulması ender rastlanan bir durum iken yenilikler daha çok toplumda aksayan işlerin düzeltilmesine veya mevcudun geliştirilmesine yönelik sosyo-politik amaçlar ve hedefler bazında örnekleri bolca görülenidir.
Tarih, peygamberi hareketler ve taraflardan birinin yok edildiği savaşlar dışındaki sosyal, siyasi, ekonomik gelişmelerin insan, eşya ve olaylar arasındaki ilişkilerde büyük değişimler ve esaslı yeniliklerle sonuçlanmadığını, genelde esası besleyen kimi ayrıntılar yönünde bir seyir takip ettiğine şahitlik eder. Galiplerin ve mağlupların hikayesini de andıran toplumsal yaşamdaki değişiklik, çoğu zaman sadece iktidar sınıfının yer değiştirmesi ile neticelenmiştir. Hükümranlığı güçlü ve etkisi oldukça yaygın olduğu halde nice ülkelerin benzeri sebeplerden dolayı bir zaman sonra yok olması da, tarihin bu yönde kaydettiği çokça görünen örneklerdendir.
Allah, insanlar arasında günleri devran ettirip döndürerek tarihe doğrudan müdahale ederken bazen kâfir kulları eliyle de azgınlaşmış diğer zalimleri ve muktedirleri alaşağı edip değiştiriyor, yerine başka bir denge kuruyor. Bu değişimler, iktidar sınıfı da denilen seçkinlerin, ileri gelenlerin azgınlaşması sonucunda veya bazılarının fesadı yeryüzünün karaları ve denizleri kapsayacak şekilde yaymaya başlaması durumunda, hem Allah’ın bir takdiri hem de sadece bir zaman (ecel) meselesi olmaktadır. Bu zaman da uzun emeller taşıyan, peşinci, aceleci yaratılıştaki insanın sandığı kadar çok uzun değildir, dünyevi anlamda. Bu bakımdan ümmetlerin tarihi, genel tarih zamanı içinde bir sigara molası kadar kısadır aslında. Oo diyenler, beş bin yıllık bilinen veya iki bin yıllık yazılı kayıtlardaki o çok büyük devletleri ve toplumları bir düşünsünler hele, onlar şimdi neredeler ve bu dünya da ne kadar zaman kaldılar?
Kuran’ın hak olarak bildirip haber verdiği toplumsal değişim veya helaklerde eski sakinlerin yerlerine başkalarının gelmesi, peygamberi hareketlerin büyük değişimleri başlatmasının da bir sonucudur. Yakın zamanlarda Batıda gerçekleştiği bilinen devrimler sonucu oluşan sosyal dönüşümler, insanlık tarihinde birçok konuda kırılma yaratacak büyük değişimleri ve başka bir dönemi başlatırken eski zalimlerin yok edildiği devreleri de anlatır. Buna rağmen toplumsal olarak gerçekte değişen şeyin, nihayetinde, sekülerlik dediğimiz kadim bir paradigmanın yeniden üretilerek, var olan iktidar ilişkilerinin el değiştirmesinden ve yeni zalimlerin devreye girmesinden başka bir sonucu doğurmadığı görülmüştür. Başka bir taraftan bakıldığında, muktedirlerin kendi aralarında yaptıkları alan kavgası sonucunda vardıkları uzlaşmalarla (laiklik), iktidar alanlarının paylaşılması ve yeni bir iktidar sınıfının ve yönetim tarzının tarih sahnesine çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Yoksa bu tarz değişimler ve durumlar tarihte ne ilk kez olmuş ne de son olmayacaktır.
Genelde toplumsal mevcut durumlar, devralındığı gibi korunmak hatta güçlendirilerek devam ettirilmek istenmiştir. Doğal olarak bu işler, iktidar sahipleri, onların ortakları ile mevcuttan beslenerek onu sürekli üretenlerin, statükoyu şirin göstermesi ve daha iyi bir gelecek vaatlerine diğerlerini ikna etmesi ile mümkündür. O nedenle, ahalinin statükoyu sürdüren genel düşünüş, işleyiş, yapılanma ve ilişki tarzlarına uygun vaziyet alışlarını benimsemesi ve desteklemesi için yönlendirilmeye ihtiyacı olacaktır. Bu işleri yapması için de iktidar sınıfına destek verecek daha başka birilerinin sahne önüne çıkarak aracı olması, kültürel ve kurumsal işleyişi yeniden üreterek sürdürmesi gerekmektedir. İşte her toplumda ve her zaman var olan bu birileri, toplumlarında statü verilerek meşhur edilen propagandistler olarak, saygı duyulan ve itibar edilen-ettirilen değerleri ve tarzı meşrulaştırmalı, yeniden üretmeli ki mevcut durum devam etsin ve onların gösterdikleri hedefler takip edilsin. Bunların isimleri, unvanları ve temsil ettikleri değerleri toplumlara göre farklılık gösterse de, yaptıkları ve gördükleri işler itibarı ile fonksiyonları hep aynı olmuştur.
Söz gelimi, ortaçağ Avrupa’sında iki yapılı iktidar örgütlenmesi geleneği ile krallık, aristokrasi, asker bir yanda, kilise kurumu ve dindar ruhban sınıfı öte yanda yaptıkları işleri, günümüz Avrupa’sında demokrasi, burjuva, bürokrasi gibi politik, üniversite, medya, şirketler, sendikalar gibi sivil kurumlar ve onların laik “ruhbanları” yapmaktadır. Albert Bayet’in “dine karşı düşünce tarihi” adlı kitabından bir olay naklederek konuyu somutlaştıralım. Fransa’nın Mısır fatihi meşhur komutan ve devlet adamı 2. Napolyon “Bana Mısır’da Müslüman, Fransa’da Katolik derler, oysa ben ateist ve cumhuriyetçi bir adamım, dine de inanmam. Fakat her ülkede ulusal gelirlerin büyük kısmını aldığı için semizlenen küçük bir azınlığa karşı, geri kalan küçük kısmını paylaştığı için aç köpekler gibi dilleri dışarıda bakışan büyük bir kalabalık vardır. Bunlar arasında kavga giderek kaçınılmazdır. İşte bunların arasına girecek ve kalabalıklara ‘kardeşlerim, bu durum tanrının yeryüzündeki adaletidir! Onlara bu dünyada verirken ahrette yoksun bırakacak, sizleri bu dünyada mahrum bırakırken ahrette verecektir. Bunun için sabrediniz’ diyecek ve kavgayı önleyip barışı! Sağlayacak kutsal bir şey olması gereklidir. İşte bu dindir, kilisedir, papazlardır. O nedenle dine, her zaman ihtiyaç vardır” diyor…
Müslüman dünyada ise, tekli iktidar yapılanma geleneğinde sultanları destekleyen askerler, ulema, bürokrasi ve eşraf bu işleri görmektedir. Doğu Roma uygulamasındaki “devletin dini” olarak kutsallaşan bu gelenek, yeni birkaç aktörün katılımı yahut isim ve yer değiştirmesi ile cumhuriyet devri dahil Ortodoksi (ana akım) anlamda kabul edilerek ve de kurumsal yapı olarak hep devam ettirilmiştir. Peygamberin kurduğu “İslam Egemenliği”ne dayalı “dinin devleti”, “tevhid referanslı adil yönetim”, “İslam’ın ümmeti” topluluğunun, “kula kulluk” yerine “Allah’a kulluk” temelinde ve her alanda-konuda adaleti ayakta tutan uygulamasını, yeniden cahiliyye’ye çevirerek dönüştüren ve bu zulmü başlatan Ben-ü Umeyye’den bu yana, mevcudu sürekli üreten benzer “aracılar” sayesinde yaşatılmaktadır. Bu tarz uygulama, toplulukların ve devletlerinin ismi değişse de aynen sürmektedir.
Emevi hanedanlığı ile başlayan bozulma, Hz. Peygamberin vefatından sonra başlayan iktidar, siyasi egemenlik tartışmaları, kavgaları ve o manada yapılan iç çekişmelerin arka planı, gerçekte “kabile asabiyesine” dayalı iktidar anlayışı ile de örtüşmekte, çok daha anlaşılır olmaktadır. (Aşağıda ilgili bölümde ayrıntıları ile anlatılacaktır) Sonraki devirlerde oluşan kolektif hafızaya referanslı siyasal vazıyet alışlar, iktidar biçimlerini de etkileyen bir durum olarak, kuran ve sünnetten deliller bulunarak meşrulaştırılmış, nihayet kabile tarzını da aşıp hanedanlık içi tasfiyelerle devam eden bir yönetim anlayışına dönüşmüştür. İslami siyaset ya da yönetim anlayışının hanedanlığa, hanedan yönetim anlayışına dönüştürülmesinin toplumsal arka planı, buralar da yatmaktadır.
Müslüman dünyada olup bitenleri en iyi resmeden örneklerden belki de en önemlisi, tarihte ilk kez medreseleri kurduğu ve eğitimi resmileştirdiği için “reformist”liği ve üç Selçuklu Sultanına vezirlik yapması ile meşhur, bilge vezir lakaplı Nizam-ül Mülk olayıdır. Onun siyasetnamesinde naklettiği bir olay var ki, o da şudur: Bu reformlar sonrası yıllık bütçeyi hazırlayıp sultana sunduğunda, daha önceki uygulamalarda bilinmeyen, mollalara ayrılmış bir hayli yüksek yeni bir harcama kalemini ilk kez gören sultanının, “bre vezir, komutanlara ve askerlere ödenen rakama eşdeğer olan bu yeni harcama da nedir?” sorusuna, “sultanım, askerlere neden bu kadar yüksek ödenek ayırıyoruz, sizi gündüzün düşmanlara karşı korudukları için değil mi? Peki, geceleyin sizi halkınıza karşı kim koruyacak? İşte bu ödeme onlar içindir!” diye cevap verecektir…
Bu bölümde anlatılmak istenen şeyleri en iyi açıklayan örnekler, Napolyon’un söyledikleri ve Nizam-ül Mülk’ün yaptıklarıdır. Bu nakillerde bahsedilen temel espiri kavranırsa şayet, dönemler, toplumlar ve aktörler değişse de, gerçekte ve esasta bir şeyin değişmediği görülebilecektir. Gerçekte ise İslami siyaset ile adı her ne olursa olsun cahiliyye siyaseti arsındaki fark da açığa çıkmış olacaktır. Bundan gerisi ise nedenleri ve sonuçları olarak bilinmesi gereken, işin detaylarıdır.
Araplarda ve Mekke cahiliye toplumunda da, bu işleri yapan, bu sorumlulukları taşıyan statü sahibi saygın aracılar vardır. Kamuoyu oluşturma, mevcut statükoyu üretme ve yaşatma konusunda, asıl muktedir grubu temsil eden şeyhler ve yönetici meclise yardımcı olan şairler, kâhinler ve kıssacılar (ahbar) ön plandadır. Sözlü kültürün yaygın olduğu o şartlarda, tabiatüstü güçlerle kurduğu ilişkileri nedeniyle sahip oldukları bilgi kaynakları ve konuşma tarzları nedeniyle özel ve “kutsal” varlıklar olarak itibar gören şair ve kâhin ikilisi, aynı zamanda toplumlarının “bilen” insanlarıdır da. Mabetlerin şehirlerde kurulduğunu veya olduğunu hatırlarsak seyyal olan şaire kıyasla mabetlerin sabit müdavimi olarak kâhin, şairin gelişmiş versiyonudur.
Ticaretin uluslararası boyutta geliştiği, Kâbe dolayısıyla ziyaretçilerin de çokça gelip gittiği Mekke’deki yerleşik Kureyş toplumunda, dolayısı ile siyasi, sosyal ve kültürel değişimlerle birlikte “mele” meclisi ve bir de “hakem” devreye girmiştir. Önceki devrelerde hakemliği kâhinlerin yaptığı görülmesine rağmen, toplumsal gelişmelerin neticesinde ayrı bir varlık olarak hakem ortaya çıkmaktadır ki, bu da sürecin ürünüdür. Türkiye’nin, yakın dönemde Ecevit’in son başbakanlık ettiği “kutsal koalisyon” döneminde, AB’ye katılım süreci ile bağlantılı olarak geçtiği “tahkim” ve “ombusman” aşaması yani kendi yasalarının üstünde bir otorite olarak kabul edilen uluslararası hakemlik müessesesi, hatırlardadır. Bu durum, ülkedeki diğer gelişmelerle bağlantılı olarak işlerin misakı milli sınırları dışına taşacağı ve yoğunlaşacağı hesaplandığı için gelinen bir aşamadır…
Araplarda toplumsal durumu tahlil edebilmek için onlara ait nitelikleri, değerleri, yaşam biçimleri, yapılanma tarzları ve toplumsal hedeflerini genel olarak ortaya koymak gerektiğinden, bu bölümde bu konulara değineceğiz. Bir anlamda Arap toplumsal yaşamının devamını sağlayan, onların kamuoyunu oluşturan ve statükolarını sürekli üreten dinamikler ve aktörleri daha yakından tanımak için buna ihtiyaç vardır. Bir anlamda, cahiliye dönemi olarak nitelenen İslam öncesi toplumsal hayat ve İslam’ın üzerine geldiği ortamın anlaşılır kılınması, bu bölümün daha iyi tahlil edilmesine bağlıdır. Böylece Hz. Muhammed’in muhatapları olan insanların, çevresinin ona karşı çıkarken yahut yanında yer alırken verdikleri tepkilerin arkasında yatan sebepleri daha rahat görebileceğiz.
Sen af yolunu tut, maruf ile emret ve cahillerden yüz çevir” ayeti, toplumunun örfünden Allah’ın onay verdiği, vahiy telakkisine uygun olanlarını geçerli tut, ıslah edilebilir olanlarını vahiy ölçüleri içine alarak ıslah et, vahye mugayir olup da iptal edilmesi gerekenleri de iptal et, böylece sen cahiliyye niyeti ve referansına dayanan vaziyet alışlara itibar etmemiş olursun, anlamında anlaşılabilir. O halde cahiliye toplumu, yapısal nitelikleri, yaşam biçimleri, kutsalları, değerleri ve hepsini anlamlı kılan ilkeleri ve referanslarını doğru tanımak, Kuran’ı doğru anlamak, Hz. Peygamberi’de doğru tanımak için çok önemlidir. Burada anlatılanlarda görülebileceği üzere, Kuran’ın ilk muhatap aldığı Arap cahiliye toplumu, ilkel, tarih dışı, dönemini ve çağını tamamlayıp gitmiş tarihsel bir toplum örnekliği değil aksine insanlık tarihinde yaşayacak tüm toplulukların ortak özelliklerini taşıyan model bir toplum örnekliği özelliklerini taşıyan bir toplumdur. Bütün peygamberlerin görevlendirildikleri kavimlerin tipik özelliklerinin de tamamının onlarda görüldüğü bir toplum modeli. Dolayısı ile Allah’ın insanoğluna vahiy yolu ile verdiği mesajların sonuncusu orada ikmal edildi, tüm insanlığa duyurulan ilahi beyan en son oradan, onların üzerinden hatırlatıldı.
Bu durum Kuran’ın doğru anlaşılmasında, mesajın doğru kavranmasında ve nihayet dünya hayatında insanlığa olması gerekeni gösteren hedefin ortaya çıkartılmasında çok önemli açılımlar getirecektir. Bu yaklaşımla, bu bölümde kamuoyunu oluşturan aktörleri anlatırken, onları da üreten cahiliye toplumunu ve özelliklerini de anlatmaya çalışacağız.
selamün aleykümhocam çok güzel açıklamalar yapmışsınız allah razı olsun ümmilik toplum içinde çok önemli ve tartuşmaya açık bir konu ama sayenizde tartışma ya son noktayı koymuşsunuz acaba merak ediyorum şu anda toplumun cahiliye ve müşrik kesimi okuma yazma biliyoda ne oluyo üniversitelerde hoalar prof olmuşda ne oluyo okuma yazma bilmek insanı şimdiki sözde müslümanları cehennem azabından kurtaracakmı resurullah okuma yazma bilmiyordu ama allahdan aldığı emirleri uyğulama konusunda ğünümüz profların çok çok önünde okuma yazma bileceksin ama düşünmeyeceksin akletmeyeceksin sistem böyle emrediyorya herkesin işi tıkırındaya bana dokunmuyosa yaşasın ama dindarlıgı kimseyede bırakmıyolar biraz uzun oldu sanırım kusura bakmayın bilgileriniz daim olsun allaha emanet kalın
hüseyin alan
16-03-2011, 16:08:40
MEŞGULİYET NE DEMEK!
Siyerin gölgesinde yazı serimizi kitaplaştırmadan önce internet ortamında yayımlamayı, muhtemel yanlış bilgi, rivayet ya da yorumlarımızı doğrultma niyeti de güderek yaptık. Site yöneticimizin teşvikleri de etkili oldu burada.
Neredeyse tüm kitapları, onlarca akademik araştırmaları defaatle gözden geçirerek yapmaya çalıştığımız bu yazılar, hayırlara vesile olacak inşaallah. Yazılar ve değerlendirmelerde, bilgi ve belge toplamada çok katkısı olduğu halde ismini açıklamamı istemeyen bir dostuma da bu arada şükranlarımı belirtmeliyim. Nasılsa kitapta adından bahsedeceğim, bunu da burada oldu bittiye getirmiş olalım!
Ümmi kavramı, yanlış bir yerden kalkılarak, okuma yazma ile bağlantısı kurulduğu için önce bu konuda bir iki şey söyleyelim. Kureyş toplumu, okuma yazma konusuna aşinadır ve kendilerine yetecek kadar, ihtiyaçları olan konularda ihtiyaçlarını giderecek kadar da bilgilidirler. Kendi bilgi üretme sistemleri ve dalları da vardır. Bilgi ve cahillik farklı tartışma konusu ama, bir küçük saplama yapalım:
Bazan meselelere bakarken değişik ölçüler kullanılabilir. Söz gelimi modern toplumlar, okuma yazma konusunda oransal olarak hayli yüksek seviyededirler, geçmişe kıyasla. Peki, Türkiyenin okumuş yazmışlarından iki mesleği, bilgi alanını değerlendirmek için söz gelimi mühendisleri ve sosyal bilimcilerini ele alalım. Bunlar, Çin ya da ABD ile kıyaslandığında, bilen taraf kim, cahil taraf hangisidir? Onların ürettiğini alıp-satanlar işi bilenler midir yoksa kopyacıları mıdır? Bu durumda bilen kim, bilmeyen kimdir? Absürt bir soru ve cevap ama, geçmişe ve konulara bakarken düşünmeden edemiyorum!
Tipik bir örnek daha; Türkiye'de ilahiyat okuyanlar, yazıp çizenler, akademik araştırma yapanlar, bu meslekten geçinip para kazananlar, başka bir geçim mesleği için becerisi de olmayanlar, neden Batıya gidip derinleşiyorlar da İslam ülkelerine değil? Yahu, konu ilahiyat konusu, üstelik İslam ilahiyatı, Batı ile ne alakası vardır? (Efendim bilgi ve belgeler orada, ne yapalım? Geçiniz efendim!) Hıristiyanlık öğrenmeye gitmiyorsunuz ki oraya? Bu gibiler, oradan alıp-sattıkları bilgileri, yazdıkları kitapları, gazete dergide yazdıkları makaleleri, bir konuyu işlerken, müsteşrik bakışından kurtulup da ne kadar doğruyu bulabileceklerdir? Değerlendirme, eleştirme yapacak kudreti nasıl bulacak, yanlışı ayıklayıp doğruyu açığa çıkaracak yeterliliği, derinliği nereden bulabilecekler? Bu normalde mümkün müdür? Şimdi bu adamlar, din bilgini, alimi, aydını, okumuş yazmış insanlar olarak, hangi geçmişten daha ilerdedirler? Bunlar mı cahildir, yoksa, kendi ihtiyaçları ne kadarını gerektiriyorsa o kadar bilgiyi kendisi üretip kullananlar mı? (Burada gıcıklık edelim biraz) Kureyş mi cahil, Türk toplumu mu? (Kıyaslama noktaları ve değerleri itibarıyla)...
Kureyş ve Arap toplumu o yıllarda ticari hayatları için belli oranda yazı ve matematiğe, yazma araçlarına vakıflar, bu işleri de biliyorlar. Ticari hesaplar konusunda, alacak-verecek işlerinde, kar-zarar hesaplarında olduğu gibi, faiz-vade-eman verme-senet yapma-vasiyet etme-anlaşma imzalama-yazışma-mezar kitabeleri vs gibi bir çok işlerini, ferdi ve toplumsal ikili ilişkilerden önemli olanlarını yazılı kayda geçiriyorlar. Bu manada "Hudeybiye anlaşmasının" yazılı yapıldığını hatırlayabiliriz.
Kuran, daha erken dönemlerde kalem, mürekkebe atıfla (31/27), kırtas, papirüs (6/7-91), parşömen, rakk (52/3), yazılı kayıtlar (98/2, 74/52, 54/52), Davud(s)'ın ilahileri 21/104), kalemle öğreten, bilmediğini öğreten (96/4-5), kutsal metin (29/48)... gibi yazı ve yazı malzemelerinden bahseden bilgileri aktarır. Bunlar, o toplumda bilinen, kullanılan şeylerdi. Kuran'da bu manada, okumak fiili "karae", türevleri ile birlikte 87 defa, yazmak fiili "ketebe-emla" türevleri ile birlikte 320 defa geçiyor. Bu yeterli bir sayı ve oran herhalde!
Ümmi kavramını, okuma yazma konusunda hiç bir şey bilmeyen olarak tarif edilirken, yanlış bilgiler aktarıldı. Bunu da 2/78 de geçen "ümmiyyun" dan çıkarttılar. Ayette geçen "söylentiden başka" ifadesini buraya dayandırdılar. Oysa ayette "kitaptan" bahsedilmektedir. Kitap ise yazılı bir metindir. Ayette, dikkat edilirse, ellerinde yazılı bir kutsal metin olmayan bir toplum referans edilmektedir.
3/75 de geçen, ehli kitaptan bazıları "ümmilere karşı..." diye devam eden yerde, Yahudiler kelimesinin kullamına dikket etmediler. Zira 3/20 de Muhammed(s)'e, "ehli kitaba ve ümmiyyuna de ki", de ümmiyyun kelimesi, Yahudi olmayan, yazılı kutsal bir metni olmayanlar kastedilmiştir ki (Yahudilerin "gentile" dedikleri), bunlar putperesttiler. Yahudi olmayan (Gentile), kutsal kitabı olmayan demekti. Burada Muhammed(s) ve kavmine yapılan atıf da aynı manadadır.
62/2 de konu daha açıktır. 7/157 de Musa(s) ile 7/158 de tüm insanlara seslenmesi istenen Muhammed(s)'den bahsedilirken ümmilik bazında, ümmi nebiden bahsedilir. Kitabı mukaddeste önceden haber virildiği bildirilen ve Yahudi olmayan peygamber demekti bu. Çünkü Muhammed(s), Yahudi ve Hıristiyanlardan başka, Yahudi olmayan ve putperest olan kendi toplumuna (Kureyş) da gönderilmişti...
Ümmi kavramı, dar manası ile bile okur yazar olmayan anlamına gelmez. Kavramın anlamı, ellerinde kutsal kitabı olmayan, kitaba malik olmayan(lar) olarak anlaşılabilir. Bu aynı zamanda Muhammed(s)'in, kitabı mukaddes konusnda doğrudan bilgi sahibi olmadığı anlamını da içerir.
O halde neden ters anlam yüklendiği konusunda, şöyle diyebiliriz; Muhammed(s), okuma yazma biliyor olsaydı, kutsal kitapları okuyacak, "hırsızlık" yapacak, "kurnazlık" edecek, zeki bir insan olması nedeniyle de "kendi yazdığı", "kendi sözlerinden" derlenmiş "Kuran'ı" kendisi "uydurmuş" olacaktı! İnsanlara da Allah'dan gelen vahiy diye "yutturacaktı"! İşin sırrı burada yatıyor.
Dikkat çeken bir husus daha var, Mekke'de Hz. Peygamberin karşısına hiç bir din adamı, ruhban, din bilgini birisi (yahut sınıfı) çıkmıyor. Şayet olsaydı, Kureyş, ümmi değil de kitap ehli bir topluluk olsaydı, onun karşısına çıkmaz mıydı? Medine'de, münafıklarla işbirliği yapan, işi gücü insanların kafalarını karıştırmak olan düzenbaz ve hak dine düşmanlıktan asla vazgeçmeyen Yahudiler ve Yahudi din adamları benzerleri, Mekke'de neden yoktu o zaman?
Okurlarımızın ve diğer yazarlarımızın katkıları ile konu daha da açığa kavuşturulabilir. Gelecek bölümlerde, ilgili yerde daha fazla ayrıntı yer alacaktır. Saygılar.
Ayşe
15-03-2011, 21:35:20
Allah razı olsun.Ufkumu açmakla beraber, bir yol haritası bile çizdi bu açıklama...Görülüyor ki asıl problem "La ilahe illallah" bölümünün algılanmasında değilmiş meğer, "muhammeden resulullah" bölümü dosdoğru anlaşılmadığından bu vehim durum; yazılan kitaplardan, yaşanan hayatlara kadar her alana sirayet eden bir hastalık gibi yayılmış ve yayılıyor. Hakkınızı helal edin meşgul ettim.Son bir soru "ümmi" den neyi anlayacağız peki?
hüseyin alan
15-03-2011, 19:55:09
ÇOK YERİNDE SORULAR
Birçok sebep sayılabilir. Nereden baksak elimizde kalıyor. Kitabı hazırlarken çok değişik kaynaklara, bulabildiğimiz tüm akademik araştırmalara bakıyoruz. Oradan da anladığımız bir şey çok öne çıkıyor:
Peygamber hayatı, dini telakki ile doğrudan bağlantılı bir bakışla ilgili. Vahy telakkisi, Allah tasavvuru, ahiret inancı ve tabii ki elçi algısı. Bu telakkiler bozuk, genelde "seküler" bir algı hakim. Bunu önemsiyorum. O nedenle, iman etmek anlaşılmamaış, filozofik bir değişim yok ki hayat algısı imana göre yaşanma gayreti baş göstersin! Peygamberin neyi niçin yaptığı, nasıl yaptığı açığa çıksın, çıkmıyor işte! Sünnet anlayışı da o kadar basite indirgeniyor ki, görüldüğü gibi alakasız noktalara çekilmiş! Peygamber hayatı bu durumda, ya efsane ya da gereksiz ayrıntıya dönüşmüş.
Böyle sebepler çoğalınca, hayatın anlamı, varlık gerekçesi, hangi değerlerle yaşanması gereği, seküler algı nedeniyle parçalanmış!Vahiy yok burada, örneklik yok, kaybolup gidiyor arada!
Bir başka husus daha var, cahiliyede okuryazarlık, aile-kadın konusunu araştırıken fark ettğim bir şey; İslamı yüceltmek için cahiliyye o kada aşağılanmış ki gerçekler açığa çıkmıyyor. Cahiliyye çok kötü tasvir edilince İslam hap gibi gelmiş sanki ama o ilkel hayata karşı! İkisi arasındaki çatışma noktaları kaçırılmış.
Cahiliyey günümüzdeki gibi gelişmiş bir topluluk olsa, söz gelimi, sanki İslama halel gelecek. ne olmuş o zaman, bizimkilerin yaşadığı cahiliye iyi olunca, islamın getirdikleri zaten var, o zaman islam bu cahiliyye uygulamasında bir yer tutsa yeter sayılmış...
Siyer yazarlarımızın çoğunun düştüğü garip bir durum var, o da, cahiliyye Arap toplumunun okuma yazma konusunda çok geri oldukları, cahiliyyenin bu anlama geldiğinden yola çıkarak yanlış bir yargıyı üretmeleridir. Kuran’ı kendisinin yazamayacağını ispat bağlamında Peygamberinde okuma ve yazma bilmez (ümmi!) birisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kuran’ın bizzat kendisinin okuryazar olanlara, okuryazarlığın her türlüsüne, bilenlere ve iddia sahiplerine her türden meydan okumasına rağmen!
Her yeninin kabulü, eskinin ötekileştirilmesi ve küçük gösterilmesini de beraberinde getirir. Klasik siyerler, Kuran’ın getirdiklerinin daha iyi olduğunu göstermek için, yanlış bir anlayışla, Hz. Peygamberin yaptıklarının daha güzel gözükmesi için, cahiliyyeye kötü bir kılıf geçirdiler, onlara yanlış bir misyon biçtiler. Onları, gerçeklerin dışında tarif ederek biçimlendirdiler. Bu da bir takım gerçeklerin örtülmesine, bazılarının öne çıkartılıp bazılarının da göz ardı edilmesine yarayan yanlış bir bakıştı. Oradan peygamberi tanımak da, ne yaptığını öğrenmek de zorlaştı. Dolayısı ile Kuran’ı doğru anlamaya da engel teşkil etti.
Bunların bu durumunu gören modern siyerciler de, gerçeği ortaya çıkarmak yerine bu defa eskileri eleştirmekten, sırf onların eksikleriyle uğraşmaktan sahici siyer yazma noktasına ve günümüze gelemediler. O yüzden hakikatler gün ışığına çıkartılamadı bir türlü. Bizleri yanıltan, günümüz toplumları için de geçerli olmak kaydıyla cahiliyyeyi olduğu kadar İslam’ı da anlamamıza engel olabilen bu tarz yaklaşımlar, beraberinde bir sürü yanlış algıları beslerken bir sürü batılı da içselleştirmeye sebep oldu. Modern siyercilerin en büyük zararı, bu defa modern olanı veri kabul ederek eskiyi (dolayısı ile sahih dini ve sahici peygamberi) “ötekileştirerek” hakikatin dışında tarif edip biçimlendirmek oldu. Bu şartlarda ortalama bir insanın, özel merakı ve arayışı olmayan bir Müslüman’ında peygamberi tanıması da, İslam’ı anlaması da zorlaştı.
Kısa bir açıklama olsun, umarım ufuk açar, saygılar.
Ayşe
13-03-2011, 00:28:18
Bugün elimizdeki siyer kitaplarının -birkaçı hariç- geneli, niçin tekdüze bir anlatımla yazılmış acaba? Yazınızı okurken hep bunu düşündüm,sosyolojik açıdan ele alınmış olması sebebiyle farklı çünkü! Demek istediğim; aslında siyer kitaplarında böyle detaylandırılmış ve önemsenmiş(tabiri caiz ise "es geçilmemiş") bir bölüme rastlamamış olmak benim eksikliğimden midir, yoksa yazanların mı?...Yoksa bu bir "eksiklik" mevzusu değil de sıradan bir "bakış açısı ve yorumlama" mevzusu mudur? Sürecin evvelini, başlangıcını , gidişatını ve sonucunu etkileyen bu çok önemli veriler neden ihmal edilmiş olabilir? Ve bu ihmal bugün hangi istenmeyen sonuçları doğurmuştur? Yorumlarsanız sevinirim.Allah razı olsun.Devamını merakla bekliyoruz.
Nadir aktaş
11-03-2011, 18:48:25
üsdat aklına bereket...Ağzına sağlık Rabbim yardıcın alsun kitabı bekliyoruz
İ.METİN
10-03-2011, 17:52:30
Albert Bayet’in “dine karşı düşünce tarihi” adlı kitabından verdiginiz örnek bu günde şahit oldugumuz kendilerini islama nisbet edenlerde yeterince var,hem sizler bizlerden daha şanlısınız diye imrendiklerini söylerler hemde konumlarından bir milim vazgeçmezler.
abi tarihi ve olayları iyi irdelemişsiniz elinize saglık.A.E.O
Mustafa
10-03-2011, 16:52:09
Abi Allah razı olsun, inşaallah kitabın önemli bir boşluğu dolduracak gibi görünüyor.