Hayat bir imtihan!
Suriye'de hastanelerde katliam yaşanıyor
KNKM'de "Umre Yolculuğu" konuşulacak
Hamza Er, Edremit'te konuşacak
İktibas'ın Mayıs sayısı okuyucuyla buluştu
NATO'ya Türk sekreter konuşuluyor   |   Yürek sürgünlerinden mülteci kamplarına (Şiir)   |   Heniyye: Filistin topraklarında İsrail'e yer yoktur   |   Oğlumu iki metre toprak altından çıkardım   |   Kafkas sempozyumundan Rusya rahatsız oldu   |  
Ana Sayfa Künye İnternet Kullanma Kılavuzu Ziyaretçi Defteri İletişim
KUR'AN SİYER AKAİD FIKIH KAVRAMLAR RÖPORTAJLAR VİDEO İSLAM DÜNYASI GÜNCEL KÜLTÜR SANAT MEDYA OKUMA GÜNLÜĞÜ
Canlı Yayınlar
Kategoriler
KUR'AN
SİYER
AKAİD
FIKIH
KAVRAMLAR
RÖPORTAJLAR
VİDEO
ETKİNLİKLER
KARİKATÜR
İSLAM DÜNYASI
GÜNCEL
KÜLTÜR SANAT
SEÇME YAZILAR
MEDYA
E-KİTAP
İBRETLİK
ŞİİR
TAKVİMİMİZ
OKUMA GÜNLÜĞÜ
Şahit Olanlar
Okuma Günlügü
Kitaplar
Dergiler
Anket

Yönetici :..

Ak Parti en çok kimleri dönüştürdü?

Seçenekler
Sistemi
Sağcıları
Solcuları
Müslümanları

Sonuçları Göster

 
Siyerin Gölgesinde - 5
Hüseyin ALAN - 22/01/2011 - 21:59
Kureyş, bu olaydan sonra Araplar nezdinde var olan itibarlarını ve şöhretlerini çok daha fazla artıracak, korunmuş olmaları nedeniyle çevrede ayrıca üstünlük ve kutsallık da kazanacaktır. Nitekim o günden sonra Araplar onlar hakkında “Onlar, Allah’ın sevgisine mazhar olmuş insanlardır, Allah onları korumuş, düşmanlarını imha etmiştir” sözünü, darb-ı mesel yapacaklardır.

FİL OLAYI VE MEKKE

M. 569 yılında, Arapların tarihinde benzeri görülmemiş müthiş bir hadise vuku bulacaktır. Kendisinden sonra çok daha büyük bir olayın gerçekleşeceği, Allah’ın Araplar için “hayır” dilediği, Kâbe’nin dünyadaki başka hiçbir ibadet merkezlerine nasip olmayan bir şerefe sahip olduğuna da delil olacak bir olay bu. (Son elçi Muhammed (s)’in; “Kabrimi mabet edinmeyin”, “Hıristiyanların Meryem Oğlu İsa (s)’yı övgüde aşırı gittikleri gibi, siz de beni övmede aşırı gitmeyin” buyurmasındaki hikmeti kavrarsak, murad anlaşılmış olur.)  

Kur’an-ı Kerim'de Fil Sûresi’nde anlatılan mucizevî olayların, tarihçilerin farklı rivayetlerine rağmen, M. 569’da, “Fil yılı”nda geçtiğini, Hz. Peygamberin de aynı olay sonrası beşinci ayda doğduğuna dair rivayetler daha makuldür. Tarihlerin M. 571 yılı olarak verildiği rivayetlerdeki kargaşa, muhtemelen o yılda İran’ın Yemen üzerine saldırdığı, Yemen’i harap etiği, saldırının başlangıç ve bittiği yılların karışıklığından kaynaklanmış olmalıdır. M. 570’lerde başlayıp 580’de kesinleşen ve M. 627’de biten işgal ile kırk, elli yıl kadar İran egemenliğine giren Yemen, sonunda Doğu Roma’nın da yardımı ile yeniden bağımsızlığına kavuşacak, sonrasında tekrar Habeşistan (dolayısı ile Doğu Roma) egemenliğine geri dönecektir. O nedenle Ebrehe’nin M. 571’de Mekke’ye askeri sefer düzenlemesi mümkün gözükmemektedir. 

M. 6. yüzyılın ilk yarısında Yemen’de Yahudiliğin önemli etkileri gözlenmekteydi. Himyeri hanedanının son hükümdarı Zü-Nüvas, İseviliğin kendi bölgesinde ve Necran’da güç kazanmasından endişe duymaktaydı. Bu sebeple, buradaki İsevileri, Museviliği kabul etmek yahut hendekler kazdırarak içini doldurduğu harlanmış ateşlere (Uhdud) atılmak seçeneği ile karşı karşıya bırakmıştı. “Rabbim Allah’tır” diyen ve dinlerinden dönmeyen, rivayetlerin ortalamasına göre sayıları 30 bini bulan Müslümanlar, bu olayda yakılarak katledildiler. (Öyle inanıyorum ki akidelerini henüz bozmamış, Kuran’ın da kendilerinden övgü ile bahsettiği “Buruc Sûresinde” anlatılan bu kimseler, henüz Hıristiyanlaşmamış Müslümanlardır.)  

M. 523 yılında (kimi rivayetlerde tarih farklılığı vardır) cereyan eden bu olay üzerine, bir yandan Hindistan deniz ticaretini ele geçirmek için Babülmendeb’e hâkim olmak, öte yandan zulme uğrayan dindaşlarını korumak amacıyla, Yakubi mezhebine (monofizist teoloji) bağlı Habeşistan kralı Necaşi Kaleb Ela Esbaha, Ortodoks mezhebine bağlı Doğu Roma imparatoru 1. Jüstinyen’le mutabık kaldıktan sonra, Eryat adlı bir kumandanının emrinde bir orduyu Yemen’e gönderdi. (Hatırlanacağı üzere, bir başka Habeş kralı, hanedanlık ismiyle Necaşi, ki onun asıl adı Ashame idi, M. 615 yılında ülkesine sığınan Mekkeli Müslüman mültecilerin iadesi için Kureyş adına kendisine müracaat eden Amr bin As ve arkadaşının saray heyetini kışkırtıp iadenin gerçekleşmesini sağlayacakları bir sırada, Necaşi’nin, buna rağmen Müslümanların reisi Cafer bin Ebu Talib ile yaptıkları son konuşmada, “Hz. İsa hakkında Peygamberiniz yahut dininiz ne diyor” diye sorduğunda, Cafer’in, Meryem Sûresi’nden okuduğu ayetler üzerine, elinde bulunan asası ile zemine bir çizgi çizip, “Sizinle bizim aramızda bu çizgi kadar fark var” diyecek ve Müslümanları iade etmekten vazgeçecektir. Bu konuşmalarda tercüman kullanılmadığını, Cafer’in ve Amr bin As’ın Habeşçe konuştuklarını hatırlatalım!)  

Yapılan savaşta Zü-Nüvas yenildi ve öldürüldü. Yemen işgal edilerek Habeşistan’a bağlandı ve Habeş kralı adına Eryat’ın yönetimine geçti. Bu orduda, Kâbe’yi yıkmak üzere filleri ile meşhur ordusu ile gelecek olan meşhur komutan Ebrehe de vardı. Yemen’in Habeşistan’a bağlanmasından ve sükunetin sağlanmasından bir süre sonra, Ebrehe, Eryat’la aralarında geçen bir olayı bahane edip hile ile kazanacağı bir düello düzenleyecek, onu yaralayıp mağlup edecektir. Bundan sonra Ebrehe, Eryat’ın yerini aldı ama onu öldürmeyip yanında tuttu. Aralarındaki bu yönetici değişikliğini, durumu kendisine göre izah da ederek Habeş kralına yazdığı bir mektupla bildirdi. Kendilerine olan bağlılığını sürdürdüğünü teyit eden ve Yemen’in idareciliğini tescil ettiren Ebrehe, kendi yönetimi boyunca Hıristiyanlığın yayılması için de çokça mücadele de edecektir.

Dönemin Habeş kralı Necaşi, nice sonra kendisine bağlı Yemen Valisi Ebrehe’ye, Sana’da büyük bir kilise yapmasını tavsiye etti. “El Kulleys” adında, şaşalı ve görkemli büyük bir ibadethaneydi, bu istek üzerine yapılan mabet. Bundan muratları, Arapların çok uzak yerlerden olsa bile, hac için düzenli olarak ve kalabalıklar halinde Mekke’ye gitmelerini, orayı kutsamalarını önleyerek Kâbe’nin yerine burasını kutsal mekân yapmaktı. Dolayısı ile insanların ilgisini ve rağbetini, oradan bu tarafa çekmekti. Bu arada, Yemen’i eski günlerine kavuşturmak, Yemen - Suriye bağlantısını bu vesile ile kurarak politik hesaplarını da gerçekleştirmekti. Görüldüğü üzere, bu girişimle birçok amaçlarını birlikte gerçekleştirmiş olacaklardı. Onlar için tüm bu düşündüklerini gerçekleştirmenin tek ve en önemli yolu kalmıştı artık, Kâbe’yi yıkmak, haram bölgeyi dağıtmak ve Hicaz bölgesinde kendilerine bağlı bir yönetim kurmaktı.  

Araplar arasında bu niyetler ve gelişmeler duyulduğunda, özellikle Kâbe’nin yıkılacağı, haremine zarar verileceği haberi çok tepki çekecek ve bu onlara çok ağır gelecektir. Sırf bu nedenle, Kinane kabilesinden birkaç Arap özel olarak Yemen’e gitti, Ebrehe’nin yaptırdığı mabedin içinde sağa sola pisleterek kirletti, bir bölümünü de yaktı. Ebrehe bu olayı duyduğunda çok hiddetlenmiştir. Olayların olduğu sıralarda Yemen’de bulunan bazı Arap tacirlerini (aralarında Kureyş’ten olanlar da vardı) huzuruna çağırarak, “Konuyu araştırdığını, suçun Hicaz’lılara ait olduğunu, bu yapılanın da cezasız kalmayacağını” söyledi ve onları azarladı. Aslında, bir taraftan da aradığı mazereti bulmuş oluyordu. 

Ebrehe’nin bu sefere çıkma sebebi, görünürde Mabed’e yapılan tecavüz ve hakaret idi ama anlaşıldığı kadar ile bundan daha çok, Yemen - Suriye bağlantısı arasındaki Hicaz engelini ortadan kaldırmak, bunun için o bölgenin en güçlü topluluğu ve parlayan yıldızı Mekke’yi işgal etmek, asıl sebepti. Böylece, kuzey-güney Araplar arasındaki en büyük engel ortadan kalkmış olacak, Suriye ile doğrudan politik ve ekonomik bağ kurulmuş olacak, Doğu Roma ile var olan ilişkiler daha da güçlenecekti. Bunun için de Hicaz bölgesinde güçlenen ve çevrede saygınlık kazanan Mekke’yi fethetmesi ve oraya hâkim olması gerektiğini biliyordu. Plan gerçekleştiğinde Doğu Roma da bu sayede İran’a karşı öne geçmiş olacak, dolayısı ile bu gelişme hem imparatorluk politikalarına uygun hem de müttefiki Habeşistan’ın işine gelecekti. Her ikisi hem Hıristiyan hem de müttefiktiler zaten. Bu sayede Arabistan’da Hıristiyanlık inancı ve nüfuzu, bu dolayımdan genişleme imkânı da bulacaktı.  

Bu nedenle Doğu Roma’nın Habeşistan eliyle Ebrehe’yi teşvik etmiş olması da, kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Mekke dini merkez olarak ortadan kalkarsa, ticari cazibe ve güç dengesi Yemen’e kaymış, orada güçlenen Araplar dağıtılmış, Arap yarımadasındaki İran Nüfuzu (Hire -Yemen arasındaki stratejik ilişkiler, Hirelilerin Necran’a yaptıkları askeri üs nedeniyle Araplar aleyhine yürütebileceği politikalar, İran’ın nüfuz alanını genişletmesine yarayacaktı) Doğu Roma’nın lehine değişecekti. Bir başka gerçek ise, İpek Yolu üzerinde bir kavşak noktası olan ve hayli stratejik öneme sahip bir merkez durumdaki Mekke ve Hicaz bölgesi, o güne kadar her tür girişime rağmen, hem İran ve hem de Doğu Roma’nın birinden yana olmamış, iki tarafa karşı da bağımsızlıklarını korumayı başarmışlardı.  

Ficar savaşları sonrası Hire’nin yenilgisi, güç merkezi ve hükümranlığın bölgede Mekke’nin lehine değişmesi sonrasında, Yemenlilerin ticari menfaatleri bu nedenle de sarsılacak, onların ortaklık teklifini Mekkeliler geri çevirecek, dolayısı ile İran’ın bölgede nüfuzu da epey sarsılacaktı. Zaten Fil olayından bir iki yıl kadar sonra, İran, Yemen’e doğrudan saldıracak, orasını harabeye çevirecek, orada bir süre egemenliğini sürdürecektir ama sonrasında Doğu Roma, Yemen’in tekrar kurtarılmasını temin edecekti.  

Rivayetlerdeki anlatım farklılıklarını dengelediğimiz ve gereksiz ayrıntıları ayıkladığımızda, olayın ve işin özü şöyle ortaya çıkmaktadır: Mekke’ye güçlü ve kalabalık ordusu ile yola çıkan Ebrehe, ordusunun yol güzergahındaki birçok Arap kavimlerinin vur-kaç taktiği ile yaptıkları saldırılarını kolay atlatmış, hatta kimi kavim reislerini, topraklarına ve halkına müdahale etmeme karşılığında, onlar istemeseler de mecburen, Yemen ordusuna rehberlik yapmak zorunda bırakmıştır. (Haçlı seferlerinin birinde, milyonu bulan maceracı, serkeş, aylak ve azgınlardan derlenmiş topluluğu büyük ve kutsanmış hedef Kudüs’e yönlendiren papazlar, şövalyeler ve Avrupa krallarının birlikte yönettiği ordu Kudüs yolunda ilerlerken, İznik’ten başlayarak yol boyunca, birlik olup doğrudan saldırma cesareti gösteremeyen ama vur-kaç taktiği ile mümkün olan zararı vermeye çalışan Türkmen beyliklerinin ve Arap yönetimlerinin durumunu andırıyor, bu askeri sefer. Buna rağmen Haçlılar, Kudüs’e ulaşacaktı. Orduların büyüklüğünü ve kutsal hedefler bahanesini, gizlenen niyetlerle birlikte kıyasladığımızda, ortak benzerlikleri daha anlaşılır kılabiliriz.)  

Ebrehe’nin saldırısı sırasında Mekke’nin reisi, Abdulmuttalib’dir. O, ordunun karargah kurduğu yere varıp Mekke’ye saldırmaması, Kâbe’ye zarar vermemesi için Ebrehe ile epey müzakere yaptı ama onu ikna edemedi. Bunun üzerine Abdulmuttalib, “Bu evin sahibi Allah’tır, O kendi evini koruyacaktır” mealinde o meşhur sözünü söyleyecek ve karşılıklı görüşme bitince Mekke’ye geri dönecektir. O, ordular karşısında Kâbe’yi koruyacak güce sahip olmadığını biliyordu. O nedenle de Kâbe kapısının halkasına tutunarak şu yakarışı yaptı; 

“Ey Allah’ım! Bir kul bile evini barkını korur.

Sen de buraya konmuş ve hürmeti tehlikeye uğramış olanları  koru!

Yarın onların haçları ve kuvvetleri, senin kuvvetine üstün gelmesin.

Eğer sen, onları, kıblemiz, Kâbe’mizle baş başa bırakacak olursan, o da senin bileceğin bir iştir!”

Böylece Kâbe’nin korunmasını  Allah’a havale etti. Sonra Mekke halkını şehirden çıkarttı, halkının ihtiyaçlarını giderdi, güvenliğini sağladı.  Bu işleri yaparken yanında Mekke ileri gelenlerinden bazıları da bulunuyordu.  

Ertesi gün erken saatlerde, Ebrehe ordusunun Mekke’ye saldırıya geçtiği sırada, deniz tarafından kalabalık şekilde gelen “Ebabil” kuşları göründü semada. Her bir kuşun ağzında ve ayaklarında küçük taşlar (siccîn) vardı. Ordunun üzerine geldiklerinde taşları bırakmaya başladılar. Kendisine taş isabet eden her bir asker ölüyordu. Bu durumu (delinmiş ekin yaprakları gibi) gören diğer askerler, çareyi geri dönüp kaçmakta buldular. Ordunun paniklemesini önleyemeyen Ebrehe, şaşkın halde öne çıkıp yeniden hücumu denediyse de olmadı. Bu arada bir taş da kendisine isabet etti. Rivayetlerin muhtelif anlatımlarını da dikkate alırsak, Ebrehe, yaralı ve bozguna uğramış ordusu ile Yemen’e geri döndü ve kısa bir süre sonra da öldü. (Fil Sûresi, bu mucizevî olayı anlatır.)  

Olayları ve gelişmeleri, Mekke’yi çevreleyen tepelerden izleyen Kureyşliler ve diğer Arap kavimleri, Kâbe’nin kutsallığını, Kâbe’nin Rabbinin, mabedi düşmanlarından koruduğunu gözleri ile görmüşler, bu mucizevi olaya tanık olmuşlardı. Netice olarak Allah (c), bu mucize ile Kâbe’yi korumuş, haremine zarar verdirtmemiş, İbrahim (s) kulunun insanları hacca davet ettiği ibadethanesini ve davete icabet eden kullarının istikamet merkezini korumuştu. Bu vesile ile de, Kureyş’in hezimetine izin vermemişti.

Kureyş, bu olaydan sonra Araplar nezdinde var olan itibarlarını ve şöhretlerini çok daha fazla artıracak, korunmuş olmaları nedeniyle çevrede ayrıca üstünlük ve kutsallık da kazanacaktır. Nitekim o günden sonra Araplar onlar hakkında “Onlar, Allah’ın sevgisine mazhar olmuş insanlardır, Allah onları korumuş, düşmanlarını imha etmiştir” sözünü, darb-ı mesel yapacaklardır. Bu arada insanların Kâbe’ye olan saygı ve hürmetleri, kutsallığına yönelik bakışları, eskisine kıyasla kat be kat daha artacaktır. Bu da Allah’ın bir lütfuydu onlara. (Kureyş Sûresi ile Fil Sûresi birlikte düşünüldüğünde, söylenenleri anlamak çok daha açıklayıcıdır. Kaldı ki, Peygamberî mesaj tüm insanlığa yönelik olmasına rağmen, konu başka yönlere çekilmezse şayet, onların aralarından birisinin peygamber olarak seçilmesini de, bizler bugün ayrıca hesaba katabiliriz.) 

Kureyş, bu olaydan sonra, toplumsal birliklerini sağlayan, onları diğerleri nezdinde şerefli, izzetli, saygın ve üstün kılan dinlerini, putları nezdinde kutsal saydıkları ama Allah’a da inandıkları anlayışları hakkında hiç taviz vermeyecek, bu durumu bozabilecek her bir olaya anında ve şiddetle karşılık verecektir. Onların böyle titizlenmelerine, diğer Araplar da aynı sebeplerden dolayı destek olacaklar, onlara, bu konuda her zaman itibar edeceklerdir. Böylesi bir olayda onların hep birlikte hareket etmelerini, varlıklarına ve kutsallaştırdıkları düzenlerine yönelik her muhalefete karşı gösterdikleri şiddetli tepkilerini, “atalar yolu” olarak kutsadıkları yorumlarını itirazsız ve ortaklaşa kabul ederek savunmalarını, şimdi çok daha rahat ve maddi temelleri ile anlayabiliyoruz. Onların, kazanmış oldukları bu imtiyazı ve üstünlüğü savunurken, hem kendi içlerinde toplumsal birlikleri ve sosyal-siyasi düzenlerini, dinlerini koruma namına hep öne çıkartmalarından ve kendi mevcut hallerini ve statükoyu meşrulaştırmada kullanmalarından ve hem de çevre Araplarca da bu durumun onaylanmış olmasından da anlayabiliriz. Kısaca, Kureyş’li olarak üstünlük iddialarının ve diğer Arapların onlara itibar etmelerinin ardında boş şeyleri değil, maddi karşılığı olan gerçekliği görebiliyoruz. (Hz. Ebu Bekir’in, Beni Saide sofasında sarfettiği ve çok eleştirilen o meşhur sözü, bu bağlamda düşünsek, ileri bir söz mü söylemiş oluruz?) 

(BİR SONRAKİ BÖLÜM: BU VESİLE İLE MUCİZE KONUSU VE BİR MODERNLİK DEĞERLENDİRMESİ)

1357
YORUM LİSTESİ
Ebrar 30-01-2011, 01:35:39
Bir sonraki bölümü sabırsızlıkla bekliyoruz inşallah.Allah(c.c.) başta sayın abimizden ve bu çalışmaları bize ulaştıranlardan inşaallah razı olsun...amin.
 
Hale 28-01-2011, 00:36:15
Bazı kaynaklardaki bilgilere göre Necaşi veliaht iken bir saray mücadelesi neticesinde esir edilmiş ve Arap köle tüccarlarına satılmıştı.Satın alan Arap efendisinin hayvanlarını Bedir ovasında otlatmıştı.Daha sonra geriye dönmüş kral olmuştu.Bu bilgiye göre Necaşinin Arapçayı gayet iyi bilmiş olması gerekmektedir.
 
hüseyin alan 27-01-2011, 12:16:23
HALE KARDEŞİME

İlginç bir yaklaşım, doğrusu öyle düşünmemiştim. Aklıma da gelmedi, doğrusu bu. Olabilir mi, elbette olabilir. Bir konuyu tahlil ederken orasından burasından bakıp zengin bir yoruma gitmek, farklı tahliller yaparak daha doğruyu ve bütünü bulmak, çok güzel bir zihni eylemdir. Tefekkür, akletme, tefakkuh etme dediğimiz şey de bu değil midir? Sağlıklı yaklaşım da böyle ortaya çıkabilir. Sizi tebrik etmeme izin veriniz...Yazdıklarımın böyle takip ediliyor olması beni mutlu eder ve güçlendirir. Yanlış yapmaktan da sakındırır. Sizin nezdinizde diğer okuyucularıma bu nedenle de müteşekkirim.

Sizin hatırlatmanızdan sonra düşündüm de, O konuşma Yemen'de geçse, sizinki daha doğru görüş olacaktı. Ama konu Habeşistan'da geçiyor. Habeşliler, bu günkü adıyla Etiyopya, etnik olarak Arap değiller, yaygın dil olarak da Arapçayı değil kendi dillerini kullanmıyorlar. Kaldı ki Habeşistan, Arapların dışında ayrı bir uygarlık ve millet, inş. yanılmıyorumdur.

Gerek Amr b. As gerekse bazı Kureyş Liderlerinin Habeşistanla ilgili ticaret başta olmak üzere çok yakın farklı ilişkileri var. Mesela, Abdülmüttalibin kavmi ile gelişen bir ihtilafında, çağının Habeş Necaşisini hakem yapmak istediklerinde, Necaşi, Kureyş ie ilişkilerin bozulmaması niyetiyle hakemliği kabul etmez. Bundan muradı, hüküm verdiğinde bir tarafı küstürmüş olacağından hareketle, sonrasını düşünerek işten vaz geçmesi yahut Habeşistan ile Mekke arasında çıkabilecek bir ihtilafta taraf olmayı düşünmemesidir...

Sizin bakışınız doğru da olabilir ama bana, diğer farklılıklar nedeniyle diğeri daha doğru geldi! Allah-u alem diyelim. Saygılar.
 
Hale 27-01-2011, 00:24:37
Necaşi karşısında Arapların Habeşçe konuştuğunu düşünüyorsunuz da niçin Necaşi ve yanındakilerin Arapça bilip konuştuğunu düşünmüyorsunuz.Ayrıca kabulünüze göre ilk Kuran Meali Habeşçe ye yapılmış oluyor.!!!Kanımca kesinlikle Arapça konuşuyolardı Necaşi ve yanındakilerde Arapça biliyorlardı.
 
hüseyin alan 25-01-2011, 00:43:13
KISA BİR AÇIKLAMA

Gerek Adil Beyin gerekse Necati Abinin belirttikleri husus, Adil Beyin açıklamaya çalıştığı itirazi kayda ugun olarak;

Siyer anlatımlarında, benzer konu ile ilgili çok değişik rivayetlerle karşılaştığım zaman, rivayetlerin gerçekçiliğini, bağlama uygunluğunu, Kuran'la çelişmezliğini, olayın kahramanı varsa şayet kahramanın kişiliğini vs dikkate alarak bazen seçmece yapıyorum. Rivayet çok meşhur olsa da, bunlara dikkat ediyorum. Yanılmış olmayı da dikkate alıyorum tabii, bu arada esasa dair bir şey değil, esası tamamlayan bir ayrıntı da değilse anlatılan şey, çok da dikkate almıyorum doğrusu.

Abdülmüttalip gibi bir reisin, kişiliği, karakteri, yiğitliği, tutarlılığı vs göz önüne alındığında, Ebrehe ile müzakere yaparken, sorumlu olduğu halkını ve ülkesini ihmal ederek, önceliği kendi develerine verecek, sırf develeri gasp edildi diye onların pazarlığını yapacak bir resme sığmaz. Resiliğin, hele ki Kureyş'in resiliğinin çok haklı bir şöhreti vardır, argo tabirle "racona" ters bir işe kalkışmaz o. Bu nedenle o rivayeti dikkate almadım.

Öyle olsaydı şayet, kötü adam rolü oynasa da bir devlet başkanı olarak Ebrehe, öncelikle ona hakaret eder, huzurundan kovar, develerini ise asla vermezdi. Savaş, saldırı bir yana, devlet reisliğinin de bazı kuralları vardır ve tarih, her zaman bu tip örnekleri anlatıp durur. Hele ki eskiler... Ebrehe öyle davranmamışsa, olay öyle gerçekleşmemiş demektir. Ebrehe kötü adam diyerek, her yaptığını da kötülemek olmaz, olmamalı.. Kaldı ki, öyle bir davranış sergileyen Abdülmüttalip, saldırı bittikten sonra hangi yüzle halkına reislik edebilecek, kime söz geçirebilecekti ki. Görüşmede hem kendi kavminin ileri gelenleri hem de komşu kabile resileri varken, işin tabiatına aykırı olmamı bu?..

Adil beyin anlatmaya çalıştığı gerekçelerle, olay sonradan üretilmiş olmalı diye düşünüyorum.O nedenle de ihmal ettim o rivayeti...

Filler konusu içinse, gereksiz ayrıntı diye atladım. O konudaki abartıları yersiz ve gereksiz buldum. Kaldı ki orada da problem var, orduda tek fil var diyenden, fillerle dolu bir ordu diyenlerine, Arapların daha önceden hiç fil görmediğinden hareketle onlara acaip muamele yapıldığını söyleyenlere kadar, ilginç ve garip anlatımlar söz konusu...

Oysa Hicaz Arapları için bu yadırganacak bir şey olmamalı bu filler. Çünkü, Yemen bölgesi, onların iyi bildiği bir yer, sürekli gidip gelmeleri nedeniyle, orada olanlara ve onların durumlarına yabancı olmamalılar. Gereksiz ayrıntı diye de bunu atladım...

Ebrar kardeşimin bahsettiği, benimde önemli bulduğum ayrıntılar da dikkat çekmeliydi diye de ben düşünmüştüm. mesela, Caferin ve Amr bin As'ın, Habeşçe bilmesi, hemen göze batabilirdi!... Bölümün arkasından gelecek mucize değerlendirmesinde, çok daha önemli bulduğum açıklamalar gelecek mesela...

 
Ebrar 25-01-2011, 00:28:23
Sa. Ben "fil" demiştim fakat merkeze farklı bir konu oturmuş gibi görünüyor..Sayın abimiz burada bu mucizevi olayın, tarih boyunca da olagelmiş siyasi ve stratejik çıkar hesapları ile tüm bunların önce insanların amellerine nasıl yansıdığını sonra da toplumların oluşum esaslarına nasıl yön verdiğinin farkındalığı çerçevesinde ele alınmasına çabaladığının ve bu bağlamda günümüze de ışık tutabilmesini amaçlamış olduğunun göz önünde bulundurulması ve öncelenmesi gerektiğini düşünüyorum.Ayrıca yolda Ebrehe ordusuna saldıran kabilelerin "Ne için" bunu yaptıklarının, Abdülmuttalip böyle bir mücadeleye girseydi yine "Ne için" , "Ne adına" , "Ne amaçla" bunu yapmış olabilme ihtimalinin üzerinde dikkatlice düşünmemizi hepimize öneriyorum.
 
necati türkoğlu 24-01-2011, 21:39:03
hüseyin bey kardeşim, öncelikle allah razı olsun. allaha emanet olun, güzel bir çalıma...
benimde dikkatimi çekti, yorumcu kardeşimiz adil H.nin belirtmiş olduğu, abdülmuttalibin, develerini ebreheden istemiş olması konuyu çok defalar duyduk, okuduk. ama hüseyin bey bu konuya değinmedi, fakat farklı yaklaşım ortaya koydu. kabenin koruması kendisinde olan, abdülmuttalip kabenin yıklmaması için, ebreheye söylediğini. ama o orduyada karşı koyacak gücünün olmadığını bildiği içinde birşey yapamayacağından dolayı, allaha havale ettiğini söylüyor. bu bana daha mantıklı geldi. tekrar allaha emanet olun selamlar.
 
Adil H. 24-01-2011, 00:13:40
Selamunaleykum kardeşim!

Allah razı olsun. inşallah yoldaki işaretleri ortaya çıkararak çağımızdaki tevhidi mücadeleye ışık tutan, yol gösteren bir siyer çalımasının ortaya çıkması temenni ve duasıyla eline kalemine sağlık diyorum.

Ayrıca Fil vakasında önemli gördüğüm bir hususa dikkat çekerek katkıda bulunmak istiyorum. Sizin de değindiğiniz gibi, Ebrehe'nin ordusunun yoluna bir çok Arap kabilesi çıkıp Kabe'yi korumak adına can feda bir micadele veriyor ve telef oluyorlar. Nihayet yolda önüne çıkan kabileleri kırarak Kabe önlerine gelen Fil ordusu komutanı Ebrehe, burada Abdulmuttalibin deve sürüsüne de el koyuyor. Abdulmuttalip bu kızgınlıkla Ebrehe'nin çadırına geliyor ve bu gasbın hesabını sorup develerini geri istiyor. Ebrehe ona hitaben, "ben senin ve Rabbinin kabesini yıkmaya gelmişim, sen ise develerinin peşine düşmüşsün" diyerek onu aşağılıyor. Çünkü birçok müşrik Arap kabilesi yol boyu Kabe için can feda bir mücadeleyle ona engel olmaya çalışırken, Abdulmuttalip böyle bir mücadeleye girmediği gibi sadece develerini talep etmek üzere ona karşı çıkıyordu.

Abdulmuttalib'in cevabı siyerlerde hep çok yüceltilerek ve olumlu bir örnek olarak nakledildiği için, bu mantık sonraki müslümanların da sürüklendiği bir mantık haline gelerek yaygın kabul gördü. Abdulmuttalibib cevabı şuydu: "Develer benim ben develerimi korurum, Kabe ise Allah'ın Allah Kabesini koruyacaktır."

İşte bu mantık onun yanlış mantığıdır. Onun torunu Hz. Muhammed'in (s) mantığı ise, bizim örnek almamız gereken doğru ve vahye uygun mantıktır ki, o mantık ve tavır; Allah'ın, dinini ve değerlerini bizi kullanarak koruyacağı ve bu sebeple değerlerimiz uğrunda öncelikle bizim can ve malımızı feda ederek üzerimize düşen cihat sorumluluğumuzu yerine getirerek, Allah'ın vadettiği yardımı üzerimize celp edecek, onu hak edecek bir çaba ve gayret içinde olmamız ve ancak ondan sonra Allah'a havale etmemiz gerektiğini bize öğretiyordu.

Ancak nedense işimize öyle geldiği ve nefislerimizin hoşuna gittiği için olsa gerek, tarih boyu Abdulmuttalip mantığı ve tavrı yüceltilmiş ve çoğu Müslümanlar Allah yolunda fedakarlıktan ve bedel ödemekten uzak düşmüşlerdir. Bu sebeple bir çok Müslüman kendi nefislerine, yahut mal, menfaat ve ailellerine her hangi bir zarar geleceği endişesi söz konusu olduğunda son derece müsamahasız, saldırgan ve acımasız bir itiraz ve tepki gösterirken, Allah'ın dinine verilen zarar, tahrifat çabaları karşısında son derece müsamahakar, hoşgörülü ve tepkisiz bir konuma sürüklenmişlerdir. Adeta "can, mal, mefaat, eş, çocuk vb. bana ait ben onları korurum, din ise Allah'ındır onu da Allah koruyacaktır" der gibi bir zillete savrulmuşlardır.

Bu konuda da düşünelim istedim. Allah tekrar razı olsun kardeşim. Rabbimiz bu güzel çabanızın bereketini ve tesirini arttırsın inşallah. AEO
 
i.metin 23-01-2011, 13:03:40
huseyn abi elinize saglık, Rabbimiz basiretinizi daim kılsın
selamlar
 
Ebrar 23-01-2011, 00:44:37
Fil olayı anlatılırken merkeze "fil" konulmadığı; hatta hiç bahsedilmediğindenmidir bilmem.!..Bu konu bu kadar açık ve net olmakla beraber
;alınması gereken tüm mesajlarla birlikte meselenin özü itibariyle; tarihte ve günümüzdeki çıkar dengeleri ve esasları ışığında bu kadar mı iyi anlatılırdı diyorum sadece...İnşallah her zamanki gibi sözünüzde durduğunuz üzere geciktirmeyeceğinizden emin olduğumuz bir sonraki bölümü merakla bekliyoruz..sa.
 
DİĞER YAZILARI

16/01/2012 - 09:03 KENT TOPLUMU VE MÜSLÜMANLAR

24/11/2011 - 10:51 MEKKE'DE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ VE AİLE

10/11/2011 - 09:46 CAHİLİYYE KAVRAMININ FARKLI KULLANIMLARI

18/10/2011 - 13:04 CAHİL-CAHİLİYYE VE MÜSLÜMAN-MİLLET (ÜMMET) İLİŞKİSİ

27/09/2011 - 11:40 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -VI-

25/08/2011 - 16:15 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -V-

11/08/2011 - 12:16 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -IV-

16/07/2011 - 09:46 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -III-

30/06/2011 - 22:44 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -II-

15/06/2011 - 23:32 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN COĞRAFYASI -I-

28/05/2011 - 08:42 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -VI-

13/05/2011 - 11:04 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -V-

23/04/2011 - 00:28 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -IV-

08/04/2011 - 06:34 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -III-

27/03/2011 - 09:53 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -II-

09/03/2011 - 23:46 İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN'DA CAHİLİYYE -I-

16/02/2011 - 18:19 MUCİZE KONUSU VE BİR MODERNLİK DEĞERLENDİRMESİ -II-

12/02/2011 - 13:55 MUCİZE KONUSU VE BİR MODERNLİK DEĞERLENDİRMESİ -I-

22/01/2011 - 21:59 Siyerin Gölgesinde - 5

27/12/2010 - 07:44 SİYERİN GÖLGESİNDE - 4

03/12/2010 - 18:06 SİYERİN GÖLGESİNDE-3

05/11/2010 - 11:28 SİYERİN GÖLGESİNDE - 2

19/10/2010 - 18:25 SİYERİN GÖLGESİNDE

24/09/2010 - 08:32 HALA “GÂVUR” MU İZMİR?

09/08/2010 - 16:51 KİFAYETSİZ TERCİHLER

27/05/2010 - 13:11 BİR “YILDIZ” DAHA KAYDI ARAMIZDAN

18/05/2010 - 13:13 İZMİR'İN YİĞİDİ

02/05/2010 - 23:40 ANAYASA TARTIŞMALARI ÜZERİNE

02/04/2010 - 16:55 NEYİN ŞAHİTLİĞİ?

26/02/2010 - 10:51 TEVHİDÎ STANDART

01/02/2010 - 15:57 LİBERALİZM VE MÜSLÜMANLAR

11/01/2010 - 21:00 DOĞRU OTURUP DOĞRU KONUŞMALI

03/11/2009 - 18:32 YOLA REVAN OLMAK

22/09/2009 - 19:52 BAYRAM
YAZARLAR
Şükrü HÜSEYİNOĞLU
UMRE YOLCULUĞUNUN ÖĞRETTİKLERİ
Ömer KARAKAŞ
MÜTEŞABİHATA SARILMAK!
Fatih PALA
BAHADDİN YILDIZ VE KADİR KIYMET BİLMEK
Bünyamin ZERAN
ALİM OLMAK MI ENTELEKTÜEL OLMAK MI?
Mükerrem BULUT
DÜNYA; KALBİMİZDE Mİ ELİMİZDE Mİ?
Cemil ARSLAN
YENİ BİR DÜNYA KURMALIYIZ!
Mustafa ATAV
DURDURUN TRENİ, İNECEK VAR!
Mehmet PAMAK
MODERN PUTPERESTLİK: FUTBOL FANATİZMİ
Mehmed MAKSUT
GEZİ VE MUHASEBE
Hikmet ERTÜRK
MÜSLÜMAN OLARAK YAŞLANMAK
Ahmed KALKAN
4+4+4, MÜSLÜMANLAR İÇİN NE İFADE EDİYOR?
M. Kürşat GÜRSOY
BİR KONFERANSTAN İZLENİMLER
Fatma CEREN
BAŞLIKLI MASAL -3-
Şinasi ULUDOĞAN
AYAĞI YORGANA GÖRE UZATMAK!
ENÇOK OKUNANLAR
MEKKE VE MEDİNE`YE SAHİP ÇIKALIM
İSLAM SADECE ANLATILMAZ, YAŞANIR
MÜSLÜMAN GENÇLERDE BURÇ SAPMASI
MÜSLÜMAN OLMAK YETMİYOR MU?
TEVHİD VE ŞİRK ÜZERİNE
İNTERNETİ MÜSLÜMANCA KULLANMAK
RADİKAL AYNA
TOPLUMSAL EŞİTSİZLİK VE TABAKALAŞMA
NEYİ ANLATACAĞIZ?
SÜTÇÜ İMAM BUGÜN YAŞASAYDI NE YAPARDI?
GÜNÜN KONUSU
BİR AYET
BİR HADİS
BİR SÖZ
VİDEO
 
 
Copyright © 2009 İslam ve Hayat
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Evden Eve Nakliyat Evden Eve Nakliyat