İSLAMİ MÜCADELE ÜMİTSİZLİK GİRDABINA MAHKÛM EDİLMEMELİ
Mehmed MAKSUT -
09/11/2010 - 12:38
Gittikçe yayılan bu ümitsizlik ve eylemsizlik süreciyle birlikte Müslümanlar kendi özlerinde var olan hakikatleri terk ederek farklı alanlara kaymaktadır. Hatta bu hastalıktan dolayı hiç sevilmemesi gerekenler sevilmiş, onaylanmaması gerekenler onaylanmış, yapılmaması gerekenler maalesef yapılmıştır.
Yaşadığımız dönemde özelde Türkiye’de genelde tüm İslam aleminde Müslümanlarda bir yenilgi psikolojisini ve bunun oluşturduğu olumsuz etkileri görmek için çok bir şeyler bilmek gerekmiyor. Yaşadıkları toplumu İlahi yasalar çerçevesinde yaşanılabilir bir hale getirme görevi olan İslam müntesiplerin düştüğü bu acı tablo, bizleri ve dolayısıyla tüm mazlum ümmeti biraz daha mazlumiyete sürüklemektedir. Hatta süreç içerisinde mazlumiyet farklı söylemlerle birer kimlik olarak topluma empoze edilmiş ve bu kimlik olumlu görülmeye başlanmıştır.
Allah'ın dininin müntesipleri olan insanlar, kendi içlerindeki sıkıntılardan dolayı dışa dönük bir bütünlük sergileyememiş, iç bunalımlarla sürekli bir mücadelenin verilemeyeceğini idrak ed(e)meyenler topluma sahih bir şahitlikle önderlik ve rehberlik yapamamıştır. Aranan Sahih ve Salih öncülerin ortaya çık(a)mamasından dolayı birçok insan, farklı kişileri kendisine rehber edinip yok oluş girdabına doğru sefere çıkmıştır.
İnsanların uçuruma doğru kayıp gittiği bir zaman ve zeminde, maalesef Müslümanlar gerekli ölçülerde kollarını açamamış ve bu gidişin gidiş olmadığını ikna edici bir dille ifade edememiştir. İnsanlara rablerinden gelen mesajı okuyan ve onları arındırıp tezkiye eden peygamberlerin görevlerini, ne yazık ki onlara varis olan insanlar, hakkıyla yerine getirememiş. Kısmı gayretlerle bu görevlerini yerine getiren insanlar da kendilerini ortaya koymuşlarsa da güçlü bir bütünlük olmadığı için daha fazla dayanamamış ve yaşanılan sürece etkin bir şekilde müdahil olamamıştır.
Hz. Peygamberden sonra ümmet içine sokulan veya sokulmak istenen fitneler ve halifelerden sonra başlayan süreçle İslam toplumu dinin özünden uzaklaşmış. Birçok hurafe bidat Islama sokulmaya başlanmış. Kendi nefislerine zor gelen Hak olan İslam’ı insanlar ve toplumsal güçler kendi nefislerine uygun haline getirmiştir. Kuran’da ve Nebevi örneklikten yavaş yavaş kopanlar şeytani güçlerin arzularını kabartmaktaydı. Böl-parçala-yut zihniyetine müsait bir duruma getirilen Müslümanlar o günden bu güne bir yetimlik sürecine girmiştir.
Dağılan ümmeti tekrar bir araya getirme gayretini başlatmaları gereken Müslümanlar, dışarıdan ve içerden çıkarılan, gereksiz bazı meseleler yüzünden denizin üzerindeki çer çöp mesabesine gelmişlerdir. Sayıca çok oldukları halde Allah’ın kitabı etrafında birleş(e)meyen ümmetin ferdleri, süreç içerisinde hayatta etkin olabilme ve hayata Rablerinin sözleriyle hükmedebilme iradesini terk etmiş ve bireyselde olsa kendisini; canını ve malını koruma hengâmesine girerek uhrevi hayatı dünyevi hayata değişmiş.
“Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığın en yakın olduğu andır” sözündeki hakikatle; gidilen yolu tekrar sahih düzleme çekip insanlara hayat verecek mesajları, hayata kazandırma sürecine girmeye çalışan Müslümanların olduğu bir dönemde bizi en çok atalete tembelliğe ve zalimler için kolay yutulur bir lokma haline getiren illetli bir hastalık olan “ümitsizlik”; atılması gereken birçok adımı bize attırmamıştır. Maalesef bugün etrafımızda ekilen ümitsizlik tohumları boy vermeye başlanmakta. Oysaki Allah’a dayanan ve güvenen bir toplumun, Allah’tan ümidini kesmesi söz konusu değilken etrafımızda bu hastalığa yakalanmış ve mevzilerini terk etmiş birçok insanla karşılaşmaktayız.
Gittikçe yayılan bu ümitsizlik ve eylemsizlik süreciyle birlikte Müslümanlar kendi özlerinde var olan hakikatleri terk ederek farklı alanlara kaymaktadır. Hatta bu hastalıktan dolayı hiç sevilmemesi gerekenler sevilmiş, onaylanmaması gerekenler onaylanmış, yapılmaması gerekenler maalesef yapılmıştır. İslami dava tevhid ekseninden parti eksenine kaydırılmış, yeni hale yeni yorumlar yapılarak, Kuran’i kavramlar nefislere ve batıl davalara uygun bir şekilde uyarlanmıştır.
Ümitsiz olanlar sürekli bir başkasının gölgesinde kalmayı isterler. Bundan dolayı nice Müslüman da bu halet-i ruhiye içerisinde; İslam’ın apaydınlık olan güneşi yerine, içlerinde büyüttükleri hastalıklarla başka davaların gölgesine sığınarak kendilerini korumaya çalışmışlardır. Oysaki gölgenin hastalar için belki de ölüm süreci olduğunu bilmem hatırlatmaya gerek var mı?
Müslümanlarda olan bu hale mi üzülelim yoksa Müslümanların bu halinden dolayı ihmal edilen, adaletten yoksun güçlerin elinde olan mazlum- mağdur halka mı üzülelim? Nereden başlayalım, ne yapalım, nasıl yapalım… Diye nice sorular geçiyor zihnimizden sorunları görünce.
Ümitsizlik ve eylemsizlik beraberinde zilleti getirir. Bizleri zillete düşüren bu hastalıklardan kurtulmak için çareler aramalıyız. Yeniden birbirimize b/akmalıyız ve yüzlerimizdeki derin acı ve kaygıları okumalıyız. Bize hayat kaynağı olarak bahşedilen; şerefin, üstünlüğün ve izzetin kaynağı, eş- Şafi olan Allahın şifa olarak verdiği kitabını ümitsizlik hastalığının yegâne reçetesi olarak almalıyız. İstikrarlı bir şekilde kullanmalı ve tekrardan canlanıp hayatın tüm alanlarına, özellikle de Müslümanlar üzerine yayılmak istenilen bu ümitsizlik ve karamsarlık vebasına karşı bu reçeteyi dağıtmalıyız.
İslami çalışmalarda insanların ümitsizliğe düşme sebeplerini analiz eden Üstad Abdullah Nasuh Ulvan; “Müslüman Gençliğin Önündeki Engeller” kitabında şunları ifade etmektedir:
1- Düşmanların İslam’a düzenledikleri komplo ve entrikalar
İslam düşmanlarının kurduğu tuzaklar iki bölümde bakabiliriz; A-) Müslümanların can mal ve haklarına karşı yapılanlar B-) Müslümanların inanç düşünce ve davları üzerinde kurulan tuzaklar…
A-) Özellikle küresel ve yerel bazda İslam’i davayı dert edinen insanlara karşı oluşturulan güç ittifaklar ve beşeri sistemlerin İslam’i davayı dert edinenlere karşı uyguladıkları baskı; işkence, boykot, ölüm, zindan ve çeşitli fiziki olumsuz müdahaleler karşısında Müslümanlar ümitsizlik girdabına girmektedir. Bu süreçleri yaşayan Müslümanlar, çektiği çilelerle dirileceği yerde olumsuzluklar dünyasına ve karamsarlığa kendisini hapsetmektedir. Her ne kadar bu tabloda Müslümanların da payı varsa da, bu tür sıkıntılar yüzünden İslam’i hayattan Ümitlerimizi kesmemeliyiz. Ammar bin Yasir’in acılarına çare olarak sabrı nasihat eden peygambere kulak vermeliyiz. Sabırı, ümitsizliğe ve yenilgiye tercih etmeliyiz. Zindanlarda Yusuf, işkencelerde Sümeyye, hicretlerde Ebubekir, ateşlerde İbrahim, Allah yolunda kurban olmada İsmail olabilmeliyiz.
B-) Müslümanların varlıklarına karşı yapılan tuzaklar bazı dönemlerden sonra inançları üzerine yoğunlaştırılmıştır. Sahih ve tevhidi olan din ve düşünce yerine, beşeri uyduruklu yeni tarz inançlar, piyasa İslam kisvesi altında sürüklenmekte. Bunun yayılması için reklamlar, insanlar seferber edilebilmekte. Yer yer Müslümanlar kullanılmakta ve batının - batılın ruhuna uygun versiyonlu dinler; her yere yayıltılarak, sahih Müslümanları çoğunluk doğruluktur kaprislerine kaptırarak kandırabilmektedirler. Gerçek olan tevhid dininin yayılmasına engel oluşturulmakta. Tüm bunlar karşısında; Müslümanlar, sahih İslam’a karşı ümitsizliğe düşürülmekte hatta daha da ileri götürülerek, Müslümanlara sahih doğrularını bile sorgulatabilmektedir… Artık İslami çalışmalarda fayda yoktur; toplumu ilahi yasalarla değiştirmek, ıslah etmek mümkün değildir. Siyasi değişiklik yapılamaz, İslam’ın devlet talebi falan yoktur sözleriyle geriye çekinilmektedirler.
Onların kurduğu tuzaklara karşı unutmayalım ki Rabbimizin de bir planı vardır. Bizler Rabbimizin planının, onların tuzaklarını bozacağını ümit ederek onların planları karşısında ümitsizliğe kapılıp erkenden mevzilerimizi terk etmemeliyiz. Sihirbazların asalarına karşı Musaların asaları muhakkak galip gelecektir.
2- İslami cemaatlerin çoğalması ve birbirleriyle olan münasebetleri
Özellikle farklı yerlerde oluşan birçok cemaatin; yanlış yol, yöntem ve yapılanmaları; kendilerini İslamın kendisi olarak sunmaları, ümmetçiliği değil cemaatçiliği ön plana çıkarmaları, oluşturulan cemaatlerin zamanla farklı amaçlara yönelmesi ve araçların amaçlaştırılması, büyüyen cemaatlerin sermayeye yönelmesi ve burada gösterdikleri zaafiyetler; daha sonra cemaatlerin bir birlerine karşı tutum ve davranışları, yaptıkları hatalar, çoğu zaman Müslümanların ümitsizlik sebeplerine mazeret olmuştur. Her ne kadar bu durumu yaşayan Müslümanların bazı haklı gerekçeleri olsa bile tamamıyla İslami çalışmalardan uzaklaşıp farklı alanlara yönelmesi ve kendi birikimini mahvetmesi bizce yanlışlıklara karşı alınması gereken bir tavır olmasa gerek. Yapmamız gereken şey uzlete çekilmek değil; yanlışlıklara karşı uzun soluklu bir mücadele geliştirmek ve mevcut var olan potansiyeli hayır yolunda aktif hale getirmek olmalıdır.
3- Cihat hareketlerinin zafere ulaşamaması
Bazı ülkelerde ortaya çıkan cihad hareketlerinin uzun soluklu bir mücadelede; beklenilenleri karşılayamaması sonucu, birçok insan ümitsizliğe kapılmış. Özellikle 80-90 yıllarda büyük umudlar bağlanılan cephelerden beklenen evrensel uyanışların ve yapıların oluşamaması ve yer yer cihad hareketlerinin bir birleriyle olan çatışması Müslümanları sukuta uğratmıştır. Müslümanların üzerinde eskiden diriltici cepheler olan yerler daha sonradan maalesef Müslümanları ümitsizliğe sürüklemiştir.
4- İnsanları uzlete davet eden akımların çoğalması
Yukarıda sayılan üç sebepten dolayı insanlar dördüncü maddedeki gerekçeyle kendilerini tatmin etmeye başladı. Özellikle hiçbir şeyle alıp verecek bir meselesi olmayan; ideal anlamda olması gerekenleri es geçtikleri için hiçbir sıkıntıya maruz kalmayan bu akımlar, ümitsizlerin sığınağı haline gelmiştir.
Tekrardan umut ile kuşanıp kendi mevzilerimizde sağlıklı bir diriliş için ümitsizliğin sebeplerini ve sonuçlarını tahlil etmeden bir yerlere varılamayacağının bilincinde olmamız gerekiyor. Ne pahasına olursa olsun, bizim ümitsizlikten uzak durmamız ve değişen şartlar karşısında, kendi İnancımız ve insanlık için kurtuluşun yegâne gemisi olarak bildiğimiz tevhidi İslami çalışmaları ümitsizliğin girdabına sokmamalıyız. Birbirimiz için taze umutlar oluşturmalı ve yok edilmek istenen İslami geleceğimizi yenilenmiş ve tezkiye edilmiş umut ve eylemlerle ayakta tutmasını başara bilmeliyiz.
DUAMIZ
Rabbimiz! Birbirinizle çekişmeyin yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz kaybolur( Enfal 46) hitabına can u gönülden muhatap olan kullarından eyle bizi…
Rabbimiz! Müminlerin sevgi ve merhametteki misali bir cesedin azaları gibidir. Azalardan biri rahatsız olunca diğer azalarda rahatsız olur( Buharı-Müslim) diyen peygamberin yaşadığı İslami kardeşliği bize bahşet…
Rabbimiz! Hep birlikte Allahın ipine sımsıkı sarılıp ayrılığa düşmeyenlerden eyle bizi( Ali İmran 103)
İslam âleminde meydana gelen birçok olaylar ister istemez Müslümanları bir şeyler yapmaya sevk etmektedir Görülen ve duyulan olaylar bazen insanımızın beynini hoplatırken bazen duygulandırmakta, bazen kızdırmakta, bazen de düşündürmektedir Bunlar bazen bireysel olabilmekte, bazen bir araya gelen, kitleleşen, cemaatleşen gruplar halinde seslerini yükseltme şeklinde karşımıza çıkmaktadır Bütün bunların ortak bir yönü vardır oda; Müslümanların her halükarda bulundukları ortamdan bir şekilde rahatsız olmalarıdır
Seslenişlerindeki, şikâyetlerindeki veya çaba gösterdikleri alanlardaki farklılıklar ise çözülmesi gereken meseleye aynı açıdan bakamayışlarından kaynaklanmaktadır Söz açıldığında İslam'a olan sevgileri ortaya çıksa da çözülmesi gereken meselede İslam'dan kaynaklanmayan çözüm şekilleri görülür Bu çözüm şekilleri onları farklı uçlara ve farklı mecralara sevk eder
İşte günümüzdeki bu bakış ile gerek cihadın mahiyeti, mücahidin vasfı, mü'minin kariyeri, hayata bakışları, Müslüman'ın vasıfları olsun gerekse İslam davetini taşıyan ile bilgi taşıyanlar arasındaki fark olsun bunlar hakkındaki berraklık kendini kaybetmiştir
Genel itibari ile ümmet nezdinde gerçek davetçi ile ilim taşıyıcı arasındaki netlik vuzuha kavuşmadığı için zihinler karışıktır İlim öğrenmeyi, bilgi taşımayı cihad noktasına getirenler olduğu gibi eğitim ve bilgilenmeyi amellerin en üstünü sayanlar da vardır İlmi çok bilmek, bilgin olmak, alim olmak, çok okumak ve yazmak davetçilik olarak algılanırken, aşırı istek, ısrarcı olmak, mutlaka yapılması kaçınılmaz gözükenlere sarılmak aşırılık olarak yansımıştır "Öğren, bil, yaşamazsan yine yaşama veya yapmazsan yine yapma" veya "imamın arkasından gitme dediğini tut" sözleri toplum arasında yaygın hale gelmiştir Davet taşıyanın getirdikleri ile oluşumun içerisinde yetişmekle bilgili olma yönüne gitmek, ilim sahibi olanlardan hayatta etkisi olmayan bir şekilde faydalanma kargaşası yaşanmaktadır
Aynı anda toplumlarda davet taşıyanlara karşı düzeysiz bir yaklaşım sergilenirken sözde bilgin olarak kabul edilen kişiler en yüksek koltuklara layık görülmektedir
Bütün bu durumlardan hareketle ‘daveti taşımak' ile ‘bilgi taşımak' arasındaki farkı irdelemek ve gücümüz nispetinde vuzuha kavuşturmak istedik Yardım Allah'tandır Allah'tan dileğimiz bu konuda sizlerin ve bizlerin ufkunu aydınlatsın
Davet ve Taşıma Kelimelerinin izahı:
Davet kelimesi sadece davet olarak ele alındığında genel bir mana taşır Her kesim ve her şeye çağrı için geçerli olur Fakat vasıflandırıldığında ise ıstılaha dönüşür ve ıstılahı koyanın tarifine bağlı kalınır
‘Davet' kelimesi ‘deave' fiilinden gelen bir mastar olup sözlükte; çağırmak, seslenmek, nida etmek, dua ya da beddua etmek, adlandırmak demektir İsim olarak ‘davet', çağrı, nida, dava, verilen söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir Kur'an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibadet etmek, dua ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır Kulun Allah'a yakarışı söz konusu olunca buna ‘dua ve niyaz', Allah'ın insanı bazı şeylere çağrısı söz konusu olursa buna da ‘davet' denilir Aynı kökten gelen ‘dua' kulun Allah'a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir
‘Dava'; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk terimi olarak, bir kimsenin hakim huzurunda bir başkasından hakkını istemesidir ‘İddia' ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün haklı olduğuna bir çağrı, bir davettir Davet, da'vâ, iddia, müddei (iddia eden), istidâ (çağrı kâğıdı-dilekçe) Türkçede aynı anlamlarda kullanılmaktadır ‘Davet' sözlük anlamı yönünden herhangi bir çağrıyı, seslenmeyi ifade eder
Taşıma; her alanda kullanıla bilen bir kelime olup; bir şeyi bir yerden alıp başka bir yere götürmek, katlanmak, üstlenmek, yüklenmek, çekmek manalarında kullanılır Onu özelleştiren taşımaya yüklenen sıfattır ki şöyle; hastayı taşımak, kitabı taşımak, davayı taşımak denildiğinde taşımanın özellikleri ortaya çıkmış olur
İslam davetini taşımakla daveti taşımak özdeştir ve bir kavram olarak karşımıza çıkar İslâmî kavram olarak ‘İslam'a Davet'; İslâm'a, Allah'a çağrıyı ve İslâm'ı insanlara anlatarak benimsetmeyi ve uygulanmasını sağlamayı ifade eder Bu anlamda ‘davet', insanları Hakka, hidayete, Allah'a ve O'na kulluğa bir çağrı yanında Allah'a yakarıştır Şu ayeti kerimede olduğu gibi:
إِذَادَعَانِفَلْيَسْتَجِيبُواْلِيوَلْيُؤْمِنُواْبِيلَعَلَّهُمْيَرْشُدُونَ " O halde onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana inansınlar ki doğru yolda olsunlar " (Bakara 186)
Bu ve buna benzer ayeti kerimelerde "davetime" kelimesi "dinime" anlamına da gelmektedir Davetin ortaya çıkış şekli ise onun taşınması ile olur Yani taşıma kelimesi; bir işin yapılmasına delalet eden, insanı fiile yönelten, bir mesuliyet yüklenilmesini gerekli kılan içerikler taşımaktadır Taşıma olmadan davetin şekli ortaya çıkmaz Aslında davet taşıma ile iç içe girmiştir Örneğin; İslam Daveti denildiğinde İslam'ın taşınmasından başka bir şey akla gelmez
"Daveti Taşıma" kavramı "davet" ve "taşıma" kelimelerinin bir arada kullanılmasından meydana gelmektedir "Taşıma" ya da "yüklenme" bir eylem, "davet" ise bir başka eylemdir Davet, Şer'i hükümlerin ve düşüncelerin bütünüdür, İslâm'ın tamamıdır Taşımak ise tebliğ etmek demektir Yani düşüncelerin ve Şer'i hükümlerin insanlara tebliğ edilmesi demektir
Daveti taşıma işleminin; Nebilerin, Resullerin ve onlara tâbi olanların yaptıkları bir amel olduğunu, daveti taşımanın da çok yüce ve değerli bir amel olduğu bilinmektedir Bir başka ifade ile daveti taşımak, farzların en büyüğüdür Hatta Şer'i farzların tamamının ancak kendisiyle tamamlandığı bir farzdır Bundan dolayı daveti taşımadaki incelikler her daveti yüklenen tarafından hassas bir şekilde gözetilmelidir
Müslüman, farzları yerine getirmekle ve terk etmemekle emrolunmuştur Müslüman, mutlak olarak farzları yerine getirmek zorundadır Aksi takdirde günahkar olur Farzları yerine getirmede sebat göstermek,şüphesiz bir şeydir Daveti taşımak da böyledir Daveti taşıma fiilinin, kendisi farz olduğu gibi bu fiilde sebat göstermek de vaciptir Daveti taşımada sebat göstermenin vacip olduğunu söylediğimizde bu, sebatın her iki eylemin; taşıma ve davet eylemlerinin birlikte yerine getirilmesi anlamına geldiğini söylemek istiyoruz YaniŞer'i hükümler ve düşünceler bütünlüğünde bunlara sımsıkı sarılmak ve korunmasında sebat göstermek vaciptir Çünkü bunlar haktır ve Allah katından gelmiştir Bunların dışındakiler batıldır, Allah katından olmadığı gibi böylesi davet de İslâm'dan sayılmaz Davet taşıyıcısı, şartlar ve durumlar neyi gerektirirse gerektirsin, ne kadar zorluklar bulunursa bulunsun düşünceler bütünlüğünü ve Şer'i hükümlere sadakat göstererek üzerine düşen ameli yerine getirmesi lazımdır Aksi takdirde düşünceler bütünlüğünün ve Şer'i hükümlerin tebliğ edilmesi ve onlara davet terk edilmiş, Allahu Teala da kızdırılmış olur
Şu bilinmelidir ki; daveti taşıma işi bilgilenme, alim olma, akademiysen olma işi değildir Daveti yüklenme işi bunlardan tamamen farklıdır Alim ilmine, bilgisine bir şeyler katmak için uğraşı verir Veyahut karşısına çıkan herhangi bir meseleyi çözmek için içtihatta bulunur
Akademisyen üzerinde yürüdüğü branşta/dalda hareket eder, bu yolda bilgi üzerine bilgi edinir Alimin de, akademisyenin de yaptığı işlem edindiği bilgiyi artırmak ve aktarmadır Daveti taşıma ile bunları karıştırmamak gerekir
Fikri davete dönüştürme işi sıradan bir iş olmayıp üzerinde özenle durulması gereken bir husustur Fikrin davetçide davetçiden bir parçaya dönüşmesi de bir o kadar önemlidir
Onun için daveti taşıma işi; ideolojik temelli elde edilecek bilgi ve ilmin ideoloji hayat mücadelesinde yaşama dönüştürecek hususları içermelidir Tabii ki davet bilgisiz, temelsiz olmaz Ancak bilgi ve ilim daveti taşıyan kişi tarafından pratiğe geçirmek için alınmalıdır Bu nedenle daveti taşıyanda bilgi sınırlandırılmış, saflaştırılmış, mefhumlaşmış, pratiğe dönüştürmek için bulunmalıdır Bilgi taşıyan akademisyen de ise bilgi hayata yönelik değil, felsefi şekilde vardır ve sınırsızca bilgi dağarcını genişletmeye yöneliktir Sınırlandırılmış bilgiler veya belli branşlarda akademisyen olmak ta söz konusudur Şekli bilgiler bu sahada daha ağırlıklı olup insanı inkâra kadar da götürebilmektedir Günümüzde buna pozitif bilimler de deniyor Yani; bazı dünyaca kabul edilen ve bilimsel esaslara dayalı bilim dalları, daha ziyade, ispatlanabilir, kanıtlanabilir deneye tabi bilim anlamında kullanılır
Bu nedenle dava daha çok hayata yönelik ameli işlerin benimsenmesini ortaya çıkartır Yani hayatta amel etmek istediği nizamın hayat bulması yönü ön plana çıkar Aynı zamanda dava ile bilgi edinmenin arası ayırt edilmesi gerekir ki dava akademik bilgiye dönüşmesin Kişi bilgisi ile, ilmi ile akademisyen veya müctehid olabilir Bu durumda dahi kişi dava taşıyıcısı değildir Bu konum iyi ayırt edilmesi gerekir
Davayı taşıma işi;fikir ve metoda dayalıdır Yani kişi ideolojisinin hakimiyeti için vardır Davayı taşıyan toplumu denetleme kabiliyetine sahip olur Davası ile öne çıkar, toplumu değiştirmek için mücadele eder Toplum dava taşıyanların olması ile ileriye/yükselişe doğru ilerler Dava taşıyanlar toplumun gözü kulağı olur, toplumu yetiştirir
Davayı taşımada değiştirme ameliyesi mevcuttur Davayı taşıma işi belli toplum arasında mekânlarda kalmaz, her bölgeye ulaşır Davayı taşıyan toplumu müşahede ettiği için onların hislerine algılar ve onlara etki eder
Davayı taşımada hayata ve duyguların şekillenmesine yönelik çalışma vardır Çünkü davayı taşımada gözetilen esas ideolojisine göre değiştirme, hayatı kendi imani atmosferine göre şekillendirmeyi hedeflediği için hayat ve şekilleri/Şar'iinin istediği ile beraber seyreder
Davayı taşıyan sürekli canlı olur Çünkü o bilgisini hayatta hakim kılma mücadelesi vermektedir Vermiyorsa ki bu durumda taşıma işi düşer sadece dava ile ilgili bilgi sahibi olmuş olur Hatta bu yolda çalışan kitlelerin içinde bulanan kişiler, sohbette kazandığı fikirleri taşımıyorsa o kişi o sohbette sadece bilgilenmiş, belli konularda malumat sahibi olmuş demektir Ki bu şekilde İslam'ı bilen, İslami malumatlarla dopdolu çok sayıda insan vardır Hatta bu insanlar arasında İslam'ı gerçekten çok seven, İslam'a gerçekten gönül veren insanlar olsa da bu sevgi davaya dönüşmediği için hayatta tesiri gözükmez Bu şekilde İslam'ı gönüllere, vicdanlara, yüreklere (!) hapsedebilirsiniz Ama dava haline dönüştüremezsiniz, daveti açığa çıkartamazsınız Bu bağlamda, İslam Davetinin açığa çıkmasında çok verimli ve akademik çalışmalar olmuştur ve bu hususta birçok eserler yazılmıştır Fakat bunlar kabından alınıp taşınmadığı müddetçe tesiri gözükmeyecektir
Bütün bunların neticesinde davetin donduğundan bahsedilmeye başlanır Aslında davetin kendisinde bir donukluktan bahsedilemez Davanın taşınmasında ve aslında donukluk yoktur Taşıma işi nesilden nesile akıp gidecektir İslam davası Müslüman'ın hayatında olması gerekenlerdendir Daveti taşıyan davetinin neticesini tayın edemez Neticeyi tayın eden Allahu Teâlâ'dır Davetçi ancak davetinin ulaşacağı neticeyi elindeki bilgilerle görür Yani İslam devletinin bir gün mutlaka kurulacağını bilir ama zamanını kendisi tayin edemez Ona düşen davet sürecini sekteye uğratmadan, bulunduğu doğru yolda çalışarak sebat etmesidir Fakat umutsuzluğa düşüp onu yaşamak, yaşatmaya çalışmaktan geri kalınırsa İslam davetçiden uzaklaştığı gibi o toplumdan da uzaklaşır Böylece İslam hayattan uzaklaşır, sadece kitaplar arasında kalır Onu yaşatmaya çalışanlar Müslümanlar kendileridir ve bu yolda daveti yüklenenlerdir Bu ise hiçbir zaman donmaz ve duraksamaz Duraksamayacağını Allahu Teâlâ Kur'anı Kerimde şöyle bildiriyor:
وَإِ
نتَتَوَلَّوْايَسْتَبْدِلْقَوْمًاغَيْرَكُمْثُمَّلَايَكُونُواأَمْثَالَكُمْ " Eğer yüz çevirirseniz, sizi başka bir toplum ile değiştirir Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar " (Muhammed
"-Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki ), Allah (onların yerine) sevdiği bir toplum getirir Onlar da Allah'ı severler Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu, Allah yolunda cihat eder ve kınayıcıların kınamasından korkmazlar, işte bu, Allah'ın dilediğine verdiği bol nimetidir Allah kuşatandır, bilendir " (Maide 54)
Davetin şekli ve taşınması noktasında Müslümanların çok kuvvetli kaynakları vardır Bu noktada bir davetçi için en güzel örnek Resulullah Sall u Aleyhi Ve Sellem'dir Davetin nasıl olacağını, keyfiyetini, davet metodunu, kısaca Muhammed Sall u Aleyhi Ve Sellem'in şahsında Müslümanlara şu güzel ifadelerle dolu olduğunu Allahu Teala şöyle bildirmiştir:
ادْعُإِلِىسَبِيلِرَبِّكَبِالْحِكْمَةِوَالْمَوْعِظَةِالْحَسَنَةِوَجَادِلْهُمبِالَّتِي "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et " (Nahl 125)
Son derece tutarlı, akla uygun, inandırıcı ve sistemli bir şekilde davet metodu izleyen Allah'ın Rasulü davetinde başarılı olmuştur O Ashabıyla İslam davetinin ortaya çıkması için acele ediyordu O Davetini Dar-ul Erkam'ın evinden dışarı taşırmak, insanlığa taşımıştır Sahabelerin Daveti taşımadaki açeleciklerini hem Mekke'de hem de Medine'de görüyoruz Dondu denilen bir zamanda Medine'de davetin su gibi aktığı görülüyor Emin adımlarla Rasulullah Sall u Aleyhi Ve Sellem'in etrafında samimi bir şekilde sahabe, söylediklerini yaşayarak insanları Hakk'a çağırmıştır
İslâm'ın fıtrat dini olması, getirdiği ilkelerin kolay, adaleti öngörmesi, kötülüklere karşı olması, Kur'anın, yüce ve etkileyici ifade tarzı ve verdiği ümitler, Peygamberin davetini kolaylaştırmıştır
O Rasul, kabileleri, panayırları, pazar yerlerini ziyaret etmiş, toplumun önde gelenlerine çağrısını duyurmak için çeşitli toplantılar düzenlemiştir Davetin donmaması için her fırsatı değerlendirmiş, gerektiğinde bulunduğu yerden başka yerlere de gitmiştir Davetini Taşımak için panayırlara ve Taif'e çıkışı bunun bir örneğidir
İslâm'a, Hakka, hidayete ve güzelliklere davet işi, yalnızca peygambere ait bir görev değildir İman edenler, güçleri nispetinde kitleleşerek bu davet işine katılırlar Zaten Müslüman kendi dinin temsilcisidir O hem İslâm'ı yaşamaktan, hem de onu başkalarına en güzel bir şekilde ulaştırmaktan sorumludur Bu noktada da son dönemlerin önemli şahsiyetlerinden Takıyyuddin En Nebhani'yi örnek verebiliriz Davetin ümmet içerisinde yer edine bilmesi için vargücü ile çalışmıştır Hatta davanın bir yerde tutunabilmesi için diyar diyar gezmiş, yirmi yılı aşkın bir süre evine uğramamıştır
Allahu Teala davet işini bütün mü'minlere yüklüyor:
وَلْتَكُنمِّنكُمْأُمَّةٌيَدْعُونَإِلَىالْخَيْرِوَيَأْمُرُونَبِالْمَعْرُوفِوَيَنْهَوْنَعَنِالْمُنكَرِوَأُوْلَئِكَهُمُالْمُفْلِحُونَ "Sizden, hayra davet eden, ma'rufu emreden ve münkerden sakındıran bir kitle bulunsun Kurtuluşa erenler işte bunlardır " ( Âli İmran 104)
Bu ve buna benzer deliller göstermektedir ki tarih boyunca da bu böyle devam ede gelmişti Onu yaşatan ve yaşanması için bu daveti yüklenen inanan insanlar mutlaka bulunmuşlardır Dolayısı ile bu dava donmaz! Ancak insan kendisi donabilir, davayı taşımaktan yüz çevirebilir Veyahut ta davet taşıyanlar zorluklar altında kaldığında dava bulunduğu yerden taşınamadığı için geçici donma gerçekleşebilir Yani davet taşıyıcılar ya hapsedilmiş olur veya ablukaya alınmış olur ki bu gibi şeyler dışında davet taşıma işi durmaz Nitekim bu gibi bir vakıa Mekke de Rasulullah Sall u Aleyhi Ve Sellem ve sahabelerinde başına gelmişti
Kureyş müşrikleri, Rasulullah Sall u Aleyhi Ve Sellem'in kavminin onu koruduğunu görünce onlara karşı tavır almaya ve onları Mekke'den Şi'bu Abdilmuttalib olarak da adlandırılan Vâdi'ye çıkarmaya karar verdiler Bu konuda görüş birliği yaptılar ve Haşimoğullarıyla Muttaliboğullarına karşı aralarında işbirliği yapacaklarına dair bir yazı (anlaşma metni) yazmaya karar verdiler Bu anlaşmaya göre onlardan kız almayacak ve onlardan birine kız vermeyeceklerdi Onlara bir şey satmayacak ve onlardan bir şey satın almayacaklardı Kendileriyle hiçbir anlaşma kabul etmeyeceklerdi Resûlullah Sall u Aleyhi Ve Sellem'i öldürmeleri üzere kendilerine teslim etmedikleri sürece onlara hiçbir şekilde acımayacaklardı
Söz konusu kuşatmaya dair anlaşma metinlerini, kendi açılarından daha çok bağlayıcı olması için Ka'be'nin duvarına astılar Böylece onlarla bütün ticari ilişkilerini kestiler Onlara hiçbir yiyecek, giyecek bırakmıyor, onlara bir şey satmıyor ve ihtiyaçlarını da başkalarından satın alıyorlardı Kureyşiler bu uygulamayı başlatınca Haşimoğulları ve Muttaliboğulları Ebu Tâlib'in etrafına toplandılar ve mü'min olanları da kâfir olanları da onunla birlikte adı geçen vadiye çekildiler Bu kuşatma tam üç yıl sürdü Kuşatmaya alınanlar iyice zor duruma düştüler Kureyş'ten kendilerini ziyaret etmek ve onlara bir şey getirmek isteyen kimse bunu ancak gizlice ve başkalarından saklayarak yapabiliyordu
İşte böylesi durumlarda dava, bulunduğu yerden dışa çıkmakta zorlanabilir Günümüzde de buna benzer davetin açığa çıkmasını, toplumun davası haline dönüşmesini engellemek için öldürme, eziyet etme, karartma ve çeşitli sınırlamalar zamanın yöneticileri tarafından uygulanmaktadır Fakat engellemeye asla güçleri yetmez O bir gün, mutlaka mecrasından çıkıp toplumun davası haline dönüşecektir
Davayı taşımada kitleye dönüşme vardır Dava ideolojik olunca kitlenin, toplumun, devletin davası haline dönüşür Ki toplumlar kabul edince Dava hayatta hakim olur Sonrasında İslam devletinin de daveti taşıma metodu olan cihad vardır Bu da Daveti yayma metodundandır Onun için bireysel hareketin faydalı olduğu söylenemez Bu şekilde davet taşıma bireyin kendisinde başlar ve biter Bu bilgi aktarmaya benzer Geçmişte ve günümüzde bu şekilde hareket eden şahıslar ve alimler olmuştur Onun için daveti taşıma metodu kitleseldir
Daveti yüklenmede; vahiy almalarından dolayı Nebi ve Resuller önde gelir Sonra o vahyi kendisine mikyas/ölçü edinen İslam davasını yürüten kitlesel faaliyetler vardır Bu sahabelerde olduğu gibi günümüzde de kitlesel bir şekilde hizb, parti altında çalışma yapanlar tarafından yürütülmektedir
Daveti taşıma alanı bütün insanlıktır İyinin, güzelin, adaletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm'dır Kur'an, insanları Allah'a ve bu değerlere davet edip, kendisi de salih amel işleyen kimseleri sadıklar olarak niteliyor:
"Allah'a davet eden, doğruları yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet 33)
Günümüzde daveti taşıma işi Müslümanlara ve kâfirlere yapılır Müslümanlara İslami hayatı ikame çalışması yapılırken kâfirlere İslam'ın tebliği yapılır Yani daveti taşımada sınırı gözetmek gerekir
Şunu da ifade edelim ki; davetle ilim, bilgi birbirinden kopmaz bir parçadır Yalnız burada ilimden, bilgiden kastımız İslami fikirler, düşünceler ve kültürdür Dolayısı ile daveti yüklenen kitleler kitle elemanlarını kültürlendirirken bilgi ve ilim yuvası gibi hareket etmez
Daveti taşıma işi, İslâm fikrinin cümlelerini anlamaya, vakıasını idrak etmeye ve İslâm fikri ile vakıayı anlamada yardımcı olacak bilgiler arasında bağlantı kurmaya muhtaçtır Bu nedenle davetçi bilgileri alırken fikrî olarak almak zorundadır
Daveti yüklenen kişi öğrendiği şeye kendisi ile amel edecek derecede inanması gerekir Yani akidesi ile ilgili olduğu sürece hiçbir şüpheye yer bırakmaması ve öğrendiği şeyle ilgili hakikatleri kesinlikle tasdik etmesi gerekir
Hangi halde olursa olsun davetçi öğrendiği şeyi almada şüpheye yer bırakmayacak şekilde inanması şarttır Bu inancı, ya öğrendiği şeyin aslına olan inancından gelir ya da bizzat araştırdığı şeye olan inancından gelir
Onun için davetçi elde ettiği bilgileri hissedilen vakıadaki sorunları pratik olarak çözmeye yönelik bir şekilde öğrenmelidir Varsayımlara dayalı bir şekilde okuyup öğrenmemelidir Veya tartışma olsun, üstünlük elde edilsin diye öğrenmemelidir Daveti yüklenen kişi bilginin hayatta pratiği ile karşılaşıldığı zaman onun güzelliğini bilmek ve zihinsel zevk almak için değil onunla amel etmek için bilgiye ulaşma yoluna gitmelidir
Böylece davetçi kâinatta, insanda ve hayatta var olan hissedebildiği şeyleri almış olur İnsanı, hayatı ve kâinatı tedavi etmek, hakkında hüküm vermek ve böylece de alıp almama hususunda alacağı tavrını tayin etmek veya almak ile terk etmek arasında bir seçim yapmak için öğrenir
Bu yolda takip edilecek metod; araştırmada derinleşmek, araştırma ve inceleme sonucunda elde edilen şeye inanmak ve hayatta onu pratik olarak uygulamak için almaktır
Eğer daveti yüklenen kişi davetle ilgili öğrenim metodunu bu şekilde tam ve eksiksiz olarak tamamlandığı zaman, derin düşünce ve çok kuvvetli bir ihsas ile hayat sorunlarını çözecek güç sahibi bir davetçi olarak İslâm kültürü ile kültürlenmiş bir şekilde toplumdaki yerini almış olur
İslâmi fikirler davetçiyi olgunlaştırma yolunda gönüllü, serbestçe ve doğal olarak yürür hale getirir ve bu yolda yürümeye devam ettiği sürece de hiçbir güç onu bu davasından alıkoyamaz Böylece davetçinin bu metotla elde ettiği İslâmî düşünceler hem kültürü olan kimseyi hem de başkalarını etkileyen doğru, gerçek ve en faydalı bir ilaç haline dönüştürür ve davetçinin daveti hissedilir bir şekilde toplumda ortaya çıkar
Diğer yönden bu yolu takip etmeyen bilgili insan toplumda ne kadar çoğalırsa çoğalsın, bilgi iletişim araçları ne kadar artarsa artsın hiçbir zaman daveti taşıyan kadar etkili olamaz ve davet taşıyanın yerini asla dolduramaz
Bilgi'ye gelince; türü ne olursa olsun "ilim" kelimesini her bilgi için kullanmışlardır Önceleri bu dalda uğraş verenler ilimlerle bilgiler arasında bir ayırım yapmamışlardır İlim; tabiat, kimya ve tecrübeye dayanan diğer ilimler gibi dikkatlice bakmak, deneye tabi tutmak ve ondan sonra bir neticeye varmak yoluyla alınan bilgilerdir
Bilgi taşıma kişide başlar ve kişide biter Bilgiyi ya da ilmi davası için edinmeyen kişi bilgisini bireysel bir şekilde kullanma yoluna gider Yaptığı iş ferdi olur ve etkisi de ferdi olarak kalır Günümüzde binlerce bilgi dolu insanın olması ve bunların toplumları değiştirmede etkin olmadıkları görülmektedir Çünkü bu şekilde çalışma yapanlarda fikri uyanıklık olmadığı gibi zayıf ve kısmi bilice sahiptirler
İlim ve bilgilenme işi ferdi bilgilendirme ve toplumda vasıflanan alanlara ulaştırmak için akademik bilgilerle donatmaya yöneliktir Akademisyenin çok olması, alimin çok olması toplumu değiştirmeye yetmez Hatta İslam kültürünün dallarında (hadisçinin, fıkıhçının, tefsircinin, usulcünün, gramercinin vb ) yüzlerce, binlerce kişinin olması yine toplum üzerinde etki etmez Bu nedenle milyonları bünyesinde barındıran bilgi ve ilim mekânlarının toplum üzerinde herhangi bir değişimi gerçekleştirdiğinden bahsedilmez Fakat daveti yüklenen kitlelerin bunu gerçekleştirdiği görülür Rasulullah Sallal u Aleyhi Ve Sellem'in Mekke'de başlayarak Medine'de hedefine ulaştırdığı davet gibi Bunu yaparken saf bir inkılâp gerçekleştirmiştir Herhangi bir aldatmacaya, yalana, desiseler, zorbalığa, insanların güvenini sarsacak herhangi bir amele yönelmeden yapmıştır Yani taşıdığı davanın, fikrin gücü ile gerçekleştirmiştir
Osmanlı Hilafet Devletinin yıkılışında da batı kültürünü kendisine davet olarak kabul edinen kitlelerin çalışması neticesinde yıkılışı da ayrı bir örnektir Yalnız burada şunu hatırlatalım ki bu kitleler Batı güdümlü, Batı yanlısı kitlelerdi Fakat onca çabalarına rağmen bunlar fikirsel, kültürel devrim gerçekleştirmiş değillerdir Küfür fikirleri taşıdıkları için Müslümanlara etkileri sınırlı kalmıştır Bunlar kâfirlerinde yardımı ile çeşitli desiselerle, zorla, silah zoru ile hedeflerine ulaşmışlardır İnsanlara küfür fikirlerini dipçik zoru ile kabul ettirmeye çalışmışlardır Hâlâ da aynı şekilde (bazen üslupları değişse de) küfür fikirlerini Müslümanlara zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar
Her ne kadar bilgi taşıma işi belli usuller, programlar doğrultusunda edinilse de kalkınmaya giden yolda etkili değildir Zira bilgi taşıma işinde tek düzenlilik vardır Bilginin edinilmesi ve taşınmasında monotonluk hakimdir Çünkü bilgi edinme ve taşıma bilginin türüne göre kendine özgü bir vasıfla özel bir şekil doğrultusunda yürümek zorundadır Bu durum davayı taşıma şekline asla ulaşamaz Çünkü davayı taşıma işinde gelişmelere pratik, ameli çözümler vardır Bilgi taşımada bu arzu edilse dahi güncelliğin gerisinde kalmış monoton bilgi aktarımından başka bir yere ulaşamaz Örneğin; daveti taşıyan kişinin toplumun meselelerine çözüm üreten fikirleri sürekli inkişaf ederken, bir akademisyenin bilgi dağarcığını genişletmesinden ve o bilgileri akademisyen olarak sunmasından, siyasi bilimci olarak analizlerinden, ekonomistin ekonomik bilgileri sunmasından ileri gidemeyip değişimi gerçekleştirmesi zor olur Çünkü bunlarda sabit bilgileri aktarma vardır, bilgilerle vakıayı ilişkilendirme yoktur
Bilgi ve ilim edinmenin ve taşımanın alanı genellikle kurumsaldır Yani okullar, üniversiteler, medreseler, vakıflar, yeni oluşumlardan olan ting-tang kuruluşları ve dernekler altında bilgilendirme faaliyetleridir Bunların hedefi kamuya bilgili bireysel kişiler kazandırmaktır
Yine bilgi ve ilim alanında devletinde etkinliği vardır Araştırma, inceleme kurumları oluşturarak bilgiden faydalanmayı halka sunmak için kolaylaştırıcı yardımlarda bulunur İslami eğitimin sıhhatli şekilde yürümesini gözetler ve topluma yabancı kültürün hadarattan kaynaklanan bilgilerinin girmesine müsaade etmez Bu manada her ne kadar ilim, bilim genel insanlığın tümüne mal edilmiş desek de hadarattan kaynaklanan bilgiler dondurulur Ancak üniversite gibi yerlerde bilgilenme açısından kısmı bilgilendirmeler yapılabilir
İlim ve bilgi dolu olan kişiye akademisyen de denilir Akademisyen, üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında eğitim veren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişilere verilen genel mesleki unvandır Akademik çalışmaları sosyal bilimler, insan bilimleri veya doğa bilimleri gibi alanlarda olabilir Üniversitelerde ve araştırma kurumlarında görev yapan öğretim yardımcıları, öğretim görevlileri, öğretim üyeleri, yardımcı doçentler, doçentler, profesörler ve ordinaryüs profesörler farklı derecelerden akademisyenlerdir
Hiçbir medeniyetin, bilimin kendine ait olduğunu iddia etme hakkına sahip olmadığını da söyleyelim Burada teknolojik, fenni ilimden bahsediyoruz İnsanlar ancak bu alana sadece katkıda bulunulabilinir Atomların ve moleküllerin kainatın kurallarına uydukları ve manipüle edilebilir oldukları, kişinin Müslüman, Hıristiyan veya liberal olmasıyla değişmeyecektir Bu evrensel bir şeydir ve kişinin inancından etkilenmez
Bu sebeple asıl mesele hangi medeniyetin bilime önemli katkılarda bulunduğu ve söz konusu medeniyeti bu alanda üstünlük sağlamış olmasına iten faktörün tam olarak ne olduğudur
İslam'ın altın çağları olarak görülen 8 asırdan 13 asra kadar Müslüman mühendisler, alimler ve tüccarlar, sanata, ziraata, ekonomiye, sanayiye, hukuka, edebiyata, matematiğe vb birçok alanda katkıda bulundular Bilim ve teknolojiyi muhafaza ettiler
Birçok ülkenin İslam medeniyetine dahil olmasıyla, kentleşme bir dizi gelişmelere yol açtı Müslüman mühendisler, Arap çölündeki su kaynaklarının yetersizliğinin, kanallar kazıp Fırat ve Dicle'den su getirerek, üstesinden geldiler Aynı zamanda Bağdat etrafındaki bataklığı kurutup şehri, sıtma hastalığından kurtarmayı başardılar Müslüman mühendisler su dürbününü mükemmelleştirdiler ve kement denilen, dikkatle hazırlanmış, yeraltı su kanalları inşa ettiler Bu, kanalizasyon sistemi, hamamlar, suyu içilebilir olan çeşmeler, suyu içilebilir olan boru suyu kaynakları ve yaygın, özel ve genel tuvalet ve banyo tesisleri dahil, kullanım suyu sistemlerinin gelişmesine yol açtı
Müslüman düşünürler, bilim adamları, mühendisler ve uzmanlar bilime mühim katkılar yaptılar Bu katkılardan birçoğu ileriki zamanlarda Batı tarafından kullanıldı ve Batı'nın da bilime katkıları oldu Evrensel bir mesele olan, bilimin doğası gereği, hiçbir medeniyet onu keşfettiğini iddia edemez
Hülasa Müslümanlar olarak daveti taşımakla bilgi taşımak arasındaki ayırımı gözetmeliyiz
Müslümanlar bu daveti öncelikli olarak basiret anlayışı ile yapmalılar
İnsanlar çoğu zaman davet edilen şeyi davetçinin şahsıyla özleştirirler Bu nedenle davetçinin yaşayışı İslâm üzere olmalıdır Davetçi, davet ettiği şeyi öncelikli olarak kendisi yaşar, yaşayışıyla örnek olur İşte bu fikrin davetçide ortaya çıkış halidir Allahu Teala bu hususta şöyle buyurdu:
وَقُلِاعْمَلُواْفَسَيَرَىاللّهُعَمَلَكُمْوَرَسُولُهُوَالْمُؤْمِنُونَ "De ki: Çalışın Yaptıklarınızı Allah da, Resulü ile mü'minler de görecekler "
Allah'u Teâlâ bu yolda sebat edenlerin yardımcısı olsun
Tahir Şanlı
Müslüm Yıldız
19-11-2010, 15:53:17
''GEVŞEMEYİN ÜZÜLMEYİN İNANIYORSANIZ GALİP OLAN SİZLERSİNİZ''
''ALLAH MÜMİNLERLE BERABERDİR''
''ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR''
evet abi cok güzel bir konuyu actıgınızı söylemekle brilkide söyle bir durum var sadece ümitsizlik bir baskı ve mal zulum altında olmakla birlikde sahsı durumlardan da kaynaklanmakdatır. Basta sahsımızda aramak la birlikde ümitsizlik ''kimligin belirgin olamamasında netligin teslimiyetin kararlılıgın sabrın bedel ödeme suurunun olmamasında ve ihlas ve smimiyetin olmamasından da kaynaklanmatadır''.
Eyer ki sadece küfrün etkilerinden kanaklansaydı ümitsizlik ki bu en büyük sornlardan biri ama dier durumları elden cıkarırsak ki bu sahsi düüsnce kabul edilmeye bilinir ama kişi kendi durdugu konuma bakmalı. Ayrıca müslümanların herseyi basite indigemeside bu sorunlaırn basında geldiginide dsünüyorum YAZI İÇİN ALLAH RAZI OLSUN
''RABBİMİZ YAZILARINIZIN DEVAMINI GETİRSİN'' RABBİMİZ BİZLERİ AZİMLİ DEVAMLI KARDEŞLİK BİLİNCİ İLE CANLANMIŞ NETLİGİNİ TESLİMİYETİNİ HAK YOL ÜZRE OLAN ÜMİTSİZLİGE KAPILMAYIP DÜSDÜGÜ ZAMN RABBİNİN ADIYLA KIYAMA DURAN MÜMİNLERDEN EYLESİN SELAM DUA SABIR VE ÜMİTLE VESSELAM
NUSRET gÜDER
19-11-2010, 15:10:39
Kimi muslumanlar(bir hadisin birkısmını alarak)Büyük Cihadın nefisle yapılacağinı öneriyor ve müslümanı tepkisizleştiriyor.Kimi müslümanlar Zikir ve dua ile meşgüliyet kılıçla savaştan daha efdeldir diyor bu da bir hadisin bir kısmı.Kimi müslümanlar vakıf gibi şeylerle meşgül olmak da cihattır diyor.Kimisi yurt yapıyor sen para ver cihadını yapmişsın malla cihat.Siz bu mislleri çoğaltın.Peki resulullahın savaşları yok mu otursaydı evinde nefile mücadele etseydi ya.Birisi Bütün bünlar gerek ama mükeri ifşa etmek sakındırmak emri bilmarufu da yapın dediği zaman Sen hangi devirde yaşiyorsun deniyor bazen aşirilikla süçlanıyor.Bü günü kabulenmekle de musluman olunur diyor.cennette gidilir deniyor.Adam mangalda kül bıramiyor bem musluman mücahitim diyor Günde 40 defa okuduğun fatihanın manasını soruyorsun bilmiyor kuran okumasını bilmiyor hadis desen hiç bilmiyor.Nefisle büyük cihatı biliyor.Mal ile cihatı biliyır.Müsluman olmam neyi gerektirir onu bilmiyor ve örenmekte istemiyor adam vakıf başkanı yaşı ellinin üstünde mücahit biliniyor hele bir aşir oku dediğin zaman ben kuran okumasını bilmiyorum diyor sayın mücahit.Adamın Allahın halife olduğunun farkında bile değildir. Bize biz düşmanız okumamak ve öğrenmemekle Selam ve dua ile
m.emindemir
15-11-2010, 12:03:41
Kardeş, Allah senden razı olsun. Allah seni cennetini hakkedenlerin arasına koysun.
ensar
14-11-2010, 16:57:59
Allah seni günahlardan ve ümitsizlikten beri kılsın. Keşke gençlik tekrar direniş ruhunu yakalayabilse ve özlenilen yarınlar gelse.
rahatımızı bozmuyoruz ve hep sorumlulukları bir başkasına atıyoruz. sanki başkaları yapınca hanemize artılar gelecek. böyle bir beklenti içinde olmak ne acı kardeş.
müslümanların bir an önce kendi meselelerine egilmeleri gerekir. enerjilerini başka kulvarlarda degil asil mevkilerde harcamalı. amaçlar araçlara kurban edilmemeli..
son olarak ümitsiz olanların tekrar bir iman muhasebesi yapması gerektiğini düşünüyorum...Acılarla yogrulan bir çoğrafyada yangınlar bizi sarmadan kovalarımızı elimize alalım ve çıkalım meydanları. Belki yanabiliriz. bbedenimize bulaşan yangınlar yüregimizdeki yangınlardan daha acı gelmeyecektir bize.
ÜZÜLMEYİN GEVŞEMEYİN İNANMIŞSANIZ ÜSTÜN OLANLAR SİZLERSİNİZ...
üzülmeyip gevşemeyip imanlarıyla üstün gelme mücadelesi veren gençlere hassaten kendisine gençliği dert edinen kardeşime selamlar
mehmet
13-11-2010, 19:17:28
esselamaleykum ben öncelikle buyazından dolayı sana teşekür ederim bu yazıya acizane biraz ek olarak şimdi müslümanların çoğu günümüzde dünyaya meyletmesi ve rızkın başkasından geleceğini onların eli altında çalışmasa rızkın olmayacağı korkusu rızkın Allah(c.c)dan geldiğine tam olarak samimice davranmaması müslüman kardeşlerimiz rızkın Allah(cc)geldiğine inanıyor ama tam olarak kendisini inandıramıyor. hz ömerden rivayet peygamber efendimiz şöyle buyurmuş:Siz gerçek olarak Allah’a dayanarak tevekkül etseydiniz, Allah da kuşu rızıklandırdığı gibi sizi rızıklandıracaktı. Sabah aç olduğu halde gider, akşam tok olduğu halde döner. bızde hakkıyla rızkı Allah(c.c)geldiğiden tüm samimiyetimizle inanmalı biz makam mevki para konusunda korkutmalarına izin vermiyelim inşallah selamlarımla
urfadan ismail
10-11-2010, 08:30:50
muhterem kardeşim sıkıntılarımızı dile getiriyorsun.rabbim azmini arttırsın.selamlar
serkan toprak
09-11-2010, 16:01:23
son dönemlerde Müslümanların temel sıkıntılarına yönelik yazılarınız için teşekkürler. Gözlemleyip ortaya koymaya çalıştığınız sebepler aslında önemli meselelerdir. geçen yazınızda ki sabır eksikliğini ve bu yazınızdaki ümitsizlik sıkıntısını birlikte okuyup bütünleştirdiğimiz de neden bu hale tevhidi Müslümanların geldiğini biraz daha idrak ettik.
umutsuzluk ve beraberinde sabırsızlık bir çok hareketi ve bireyi mahveden temel hastalıktır.Merak ettiğim şey acaba hareketler mi bireylere ümitsizliği aşılıyor yoksa bireyler mi harekete umutsuzluğu yayıyor veya başka bir neden mi var?