Statükonun karşısında hükümetin elini zayıflatmamak gibi endişelerden beslenen ikircikli tutumlar ve AK Parti ile mesafenin netleştirilememesi; İslami kamuoyunun pratiklerinin süreç içinde Hükümet politikalarına iliştirilmesiyle sonuçlanıyor... İddialarını ya da siyasal taleplerini hükümetin sırtına yükleyerek, faaliyet alanlarını ise eğitsel ve kültürel hedefler üzerinden revize eden yapıların doğurduğu boşluk bir risk faktörüdür.
28 Şubat süreci sonrasında İslamcı siyasetin iddialarından büyük oranda vazgeçmesi ile yüz yüzeyiz. Bunda Kemalist hegemonyanın baskıcı ve yasakçı gücü karşısında sahici bir cevap verememenin yarattığı psikolojik travmanın da payı var şüphesiz.
Bu durum üzerine yapılacak bir akletme mesaisi için öncelikle İslamcı siyasetin yokluğundan doğan boşluğun AK Parti tarafından doldurulması gerçeği ile yüzleşmek lazım...
Malum, AK Parti önce 28 Şubat darbesine sonra da “dindar cumhurbaşkanının engellenmesi” için verilen 27 Nisan e-muhtırasına karşı oluşan halk tepkisinin temsilcisi olarak değerlendirildi. Halihazırda da bu ön kabul içeriği üzerinde pek durulmaksızın işlenmeye devam ediyor.
O halde AK Parti’nin, halkın ya da bazı cemaat ve sivil toplum örgütlerinin yüklediği değerlerden ve anlamdan bağımsız olarak tartışmaya açılması şart.
AK Parti’nin statükoyla hiçbir çatışma alanı bulunmadığını iddia edecek değiliz. Bu yaşanan gelişmeleri, değişmeleri ve dinamikleri yok saymak anlamına gelir. Egemenliğin eski seçkinlerinin, iktidarın yeni ortaklarından sırf dindarlıklarından ötürü hazzetmediklerini de her defasında gördük.
Statükonun aynı kalması için her şeyin değiştirilmeye başladığı bir süreçte bu iktidar çatışmasını doğru bir zemine oturtarak ele almak gerekiyor.
Bunu salt AK Parti karşıtlığına indirgeyerek yaparsak sağlıklı sonuçlar alamayız. Aynı şekilde tüm süreci retorikten fazlasını ifade edemeyen akidevi tartışmalarda boğmak da açıkçası bir cevap üretemeyebilir.
* * *
Belki bu noktada süreçle ilgili tartışmalara şu tespitten başlamak önümüzü açabilir: Mevcut çatışma nihai tahlilde sahnenin değil oyuncuların yer değiştirilmesine ilişkin yürüyor. Oysa ki Kemalist ideolojiyi sahnede yok sayarak yürütülen bir mücadele iktidarın el değiştirmesiyle sonuçlansa bile toplumsal sorunların kaynağını kurutamayacaktır.
Bu sebeple eski nizamın temsilcilerinin şirretliği karşısında yeni temsilcilerin(!) halk kahramanlığına soyunduğu bir vasatta, alternatif bir İslami muhalif söylemin bu oyunu deşifre edilmesine yapacağı katkı önem kazanıyor.
Çünkü “AK Parti statükoyla çatışıyor, yapılabileceklerini de mevcut reel politik zeminde yapıyor, daha fazlasını da gerçekleştirmesi zaten mümkün değil, üstelik bu süreç bizim de önümüzü açacaktır; dolayısıyla yerimizde kalalım ve statükoculara koz olmayalım” gibi mülahazalar açılım ve referandum sürecinde AKP’nin popülaritesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Sonucu ise AK Parti karşısında durmama kaygısının ağır basması ve siyasal mücadelenin tamamen AK Parti’ye terk edilmesi oluyor.
AK Parti’ye statüko karşısında değişimin liderliği gibi bir rol biçmekten kaynaklanan yetki devri maalesef İslami bir muhalefet üzerinde irade yitimine yol açıyor.
Statükonun karşısında hükümetin elini zayıflatmamak gibi endişelerden beslenen ikircikli tutumlar ve AK Parti ile mesafenin netleştirilememesi; İslami kamuoyunun pratiklerinin süreç içinde Hükümet politikalarına iliştirilmesiyle sonuçlanıyor.
Bunu AKP’nin seçim stratejisinin gerginlik yaratma taktiğinde ve kazandığı mevziyi muhafaza etmenin de bir gereği olarak kimsenin fikrini almaya dahi tenezzül etmeden önümüze koyduğu referandum sürecinde daha yakından gözlemliyoruz.
Gerilimin yoğunluğundan dolayı bugün hissedilmeyen bu sıkıntı, tablo netleşmeye başladığı noktada karşımıza ciddi bir hesap meselesi olarak çıkabilir. Halkın hafızası ya da günübirlik politik hesap gütmesi gibi tespitler üzerinden işin içinden sıyrılamayacağımızı bir not olarak düşelim. Nihayetinde toplumsal bir muhalefet talebinde bulunanlar, kendi açmazlarını başkalarının gerçekliği üzerinden izah ediyorsa burada bir sorun yok mudur?
Şimdi tüm bu tartışma ve ihtimalleri devre dışı bırakıp, siyasal pazarlık masasına tek başlarına oturabilecek takatleri olmayan İslamcı yapıların buna rağmen vermek istedikleri “biz de varız” görüntüsünün, süreç içinde doğrudan başrol oyuncularının bahşedecekleri pozisyonlara bağlı olması istemesek de kaçınılmaz gibi duruyor.
AK Parti’nin kıta sahanlığına sıkışmayan ve bağımsızlığını gerçekten netleştirebilmiş tevhidi siyasal muhalefet biçimlerinin ortaya koyulabilmesi sanırım şu kritik süreçte daha çok önem kazanıyor.
İddialarını ya da siyasal taleplerini hükümetin sırtına yükleyerek, faaliyet alanlarını ise eğitsel ve kültürel hedefler üzerinden revize eden yapıların doğurduğu boşluk bir risk faktörüdür. Bu faktörü devre dışı bırakabilmek için de yürüyen kavganın mahiyetini daha derin analiz ve eleştirilere tabi tutmak şart.
Ankara statükosuna karşı söylemsel itirazların karşılığında nasıl bir siyasal pratiğin geliştirileceği daha çok sorgulanmalı.
Siyasal, toplumsal ya da ekonomik çatışma noktalarının hangi alanlara kaydığını gözlemleyerek ona göre kendi pozisyonunu net olarak ortaya koyabilen bir İslami hareketi yaşamsallaştırmanın tüm risk ve sorumlulukları gündeme alınmalıdır.
Aksi takdirde AK Parti’nin kıta sahanlığından kurtularak alternatif bir İslami muhalefeti gerçekleştiremeyeceğimiz gibi hükümetin hesabına, üstelik sofrada payımıza beklediğimiz hak dahi düşmeden ortak olmak durumunda kalacağız. Sanılmasın ki bu hesap unutulur…
açıkçası o yorumlarla buradaki yazı arasında bir tenakuz göremedim ben... mezkur yazıda sanırım doğrudan bir ak parti savunusu değildi. en azından öyle değerlendirmedim ve açıkçası gayet iyi bir yazıydı. ama o teorinin pratikle ilişkisi sanırım ayrı bir tartışmayı gerektirebilir.
bilemiyorum ama kendi açımdan konuyu kişiselleştirmeden ya da doğrudan mezkur yazılarla ilişkilendirmeden şöyle özetleyebilirim: türkiye, kemalist hegemonyaya da, ak parti'ye de mesafesini ve tavrını netleştirmiş alternatif bir islamcı siyasal harekete ihtiyaç duymaktadır. çeşitli çekincelerden, içtihatlardan ya da tespitlerden dolayı bunu erteleyerek, siyasal talepleri ak parti'nin dayattığı gündemin parantezinde tartışmak da nihai noktada ak parti'nin tavrını meşrulaştırmaktan başka bir sonuca yaramayacaktır. dolayısıyla bağımsız duruşun netliği konusunda kafa karışıkları olacaktır... lakin buna karşı, şirkin en büyük zulüm olduğu gerçeğini büyük bir şablon olarak her duruma oturtmaya çalışarak, yaşanan gelişmeleri izah etmeye çabalamanın da insanlara herhangi bir fikir verdiği kanaatinde değilim, bilakis çok siyasiymiş gibi görünen bu yaklaşımın tamamen bir siyasetsizlikle sonuçlandığını -aksi iddia edilse bile- düşünüyorum. dolayısıyla süreci anlayıp, tavır geliştirmek için konuyu başka perspektiflerden tartışmak gerekebilir... yoksa mesele boğulup gidiyor.
yorumlardaki düşünceler, henüz netleşmiş bir teori değil üstelik. okudukça, tecrübe ettikçe gelişebilir. ama orada da ifade edilmek istendiği gibi, şayet islamcı bir mücadele/muhalefet örgütlü bir harekete dönüşürse, stratejik değil ama taktik bir hamle olarak sistem içinde dahi her türlü yolu deneyebilir kanaatindeyim. dolayısıyla üstteki yorum bu kanaati tekzip etmiyor, sadece yazının içeriği gereği gündeme getirmemiş. fakat o yorumların bu yazıyı alttan alta beslediğini de söyleyebiliriz.
bu yazıdaki genel eleştiri ise, müslümanların siyasal mücadele konusunda ak parti'nin sahasına sıkışmaya başlamasıdır. oysa ak parti islamcıları hiçbir şekilde kaale almamakta, yalnızca dar zamanda kendi politikalarını meşrulaştırmak için müslüman mahallesine yanaşmaktadır. bunu görmezsek ileride yanlışların hesabına ortak olmak zorunda kalacağız ki bu ciddi bir risktir.
bilmiyorum, derdimi doğru ifade edebildim mi?
Bir Müslüman
01-05-2010, 01:12:13
Beytullah kardeşim, bu yazınızın önemli bir kısmına katılıyor, bu önemli konuyu yazarak, gerçekten çok yaygın bir biçimde AKP politikalarına eklemlenme ve alternatif devrimci Kur’ani hattı oluşturma sorumluluğundan uzaklaşma süreci yaşanırken Müslümanları düşünmeye çağırdığınız için Allah ecrinizi versin diye dua ediyorum. Ancak kusura bakmayın ama anlayamadığım bir çelişkiye de açıklık getirmenizde fayda görüyorum. Mehmet Pamak da tam sizin değindiğiniz hassasiyetle, Müslümanların AKP politikalarını abartarak propaganda etmekle, kimi görece olumlulukları da üstelik henüz çoğu vaad konumundayken aşırı büyütüp sahiplenmekle ve neredeyse AKP’nin belirlediği gündemlere eklemlenip, özgün gündemlerinden kopmakla, özgün stratejilerinden uzaklaşmakla büyük hata yaptıklarını, inkılabi çizgiden uzaklaşarak sistem içi değişimlerden razı görüntüsü oluşturduklarını, bu tutumun Kur’ani alternatif, proje ve model oluşturup toplumu tevhidi istikamette dönüştürme iddiamıza büyük zarar vereceğini ve bizi bu özgün istikametten alıkoyacağını vb ifade etmişti. Bahadır Kurbanoğlu ise haksızlık yaparak, çoğu Pamak’ın yazısının muhtevasıyla alakasız eleştirilerini onun yazısının üzerinden yapmış ve AKP politikalarına eklemlenmeye ve yaptıkları çalışmaları neredeyse AKP politikaları endeksli hale getirmiş olmaya yönelik eleştirileri savmak isterken neredeyse işi AKP savunuculuğuna kadar götürmüştü. Ahmet Örs ve siz o haksız yazıyı sahiplenip çok değerli tespitler olarak değerlendirmiştiniz ve siz aşağıdaki yorumlarınızda bu yazınızla çelişkili ifadeler kullanmıştınız. Çünkü sizin bu yazınızdaki hassasiyetle yazılmış ve neredeyse paralel eleştirilere yer veren Pamak’ın yazısına değil de onu hak etmediği eleştirilerle başka bir konumda gösteren yazıya destek vermiştiniz. Ya da ben öyle algıladım. İşte sizin adil ve doğru tespitler yapan bu yazınızla bağdaştıramadığım bu tutumunuzun sebebini merak ediyorum. Sevgiler ve selamlar kardeşim.
benzer eleştirileri bugüne kadar dillendirenlerin çokluğuna ve gidenlerin(?) savrulmalarına değinmişsiniz. imtihan dünyası işte, savruluruz, toplanırız, ileri yada geri düşeriz. yeniliriz, yeniden yeniliriz. fakat bugün devrimciliğin giderek devrimci kimliği koruma adına alınan pozisyonlar dikkat çekici?
siyaset, iktidar mücadelesi için. toplumsal yapıların birbirleri arasında yada birbirine karşı aktif mücadelesidir. osmanlı'nın son döneminde canlılık kazanan ve aslında taşraya kadar inen siyasallaşma, kendini ifade etme, örgütlenme ve kamuoyu oluşturma süreci kemalist kadronun iktidarı ele almasından sonra akamete uğramıştı. her ne kadar DP süreciyle halk sisteme karşı pozisyonuna işaret ettiyse de darbe ortamlarından ötürü örtülü muhalefetini geliştirip güçlendirememiştir. özellikle AB yolculuğu ise siyasetin yeniden bir imkan olmasının önünü açmıştır. elbette egemen tarihsel blok (asker-bürokrasi-medya) sürecin kontrollü gitmesini istese de bu yan etkileri olabilecek bir süreç. 2000'li yıllarda insanlar birçok kanaldan kendini daha açık/özgür ifade ediyor, tavır sergiliyor, sivil toplum alanında inisiyatif alma çabaları sergiliyor. böylece hakim atmosferi etkileyecek pratikler geliştirmeyi öyle böyle tecrübe ediyor. bunları gözardı edemeyiz. modernleşen, değişen ve dönüşen bir sistem, şehirleşen ve yaşam standartları yükselen bir toplumsal yapı, çözülen cemaat biçimleri, gelişen bir siyasi atmosfer varken herşeyi birkaç büyük şablonla izah edemiyoruz maalesef.
bu bağlamda sistem içi-dışı tartışması bir dönem elbette belirli bir karşılığı, anlam ve önemi olan bir tartışmadır ama küresel bir sistemler ağı oluşmuşken ve bir şekilde herkes sistemin içindeyken ütopyalara ya da matrikslere mi sığınacağız? dergiler, dernekler, organik gruplar, sanal cemaatler, sendikalar, iş, ticaret, odalar, birlikler, okul, dershane, üniversite, 657 derken zaten herkes bir ya da birçok boyutuyla zaten yeterince sistemin içinde değil mi?
beytullah emrah
30 Mart 2010 Salı 21:16
yoldaki sorunlar -2
hem sistem dışında neresi kaldı? yeri geldiğinde partiler, yerel yönetimler, kent konseyleri vs. birçok farklı alan açılırken, salt dar cemaatçi yaklaşımlarla toplumsal bir muhalefet ortaya nasıl çıkacak? sürekli mekke pratiği, merhale, zaten kaç kişiyiz gibi tartışmalarla, homojenleştirici cemaatsel yaklaşımların katılığında kalarak mevcut sorunları ne kadar aşabiliriz? sistem içi-dışı meselesi bir ilke ya da akide meselesi değil zannımca, sadece yönteme ve mücadele biçimine dair bir tartışma ve artık giderek etkisini de kaybediyor. ayrıca siyasal bir mücadele diyorsanız herşeyin aynı kalarak değişemeyeceğini hesaba katmalısınız.
islami kimliğimizi, adalet ve özgürlük talebimizi her türlü pratik kanaldan sonuna kadar gündeme getirecek tarzları çoğaltmalı, örgütlemeliyken, cephe siyasetine gitmeliyken, söylem bazında çok güzel durup da pratikte islami direniş adına dar alanda sıkışan anlayışları açmadan ne kadar mesafe alınabilir?
mesele entegrasyon meselesi değil. islam'ın türkiye yerelinde insanlara sahici bir alternatif olabilmesi için nasıl bir muhalefeti örgütleyeceğimiz meselesidir. bu ise öncelikle zemini kültürde değil siyasette kurmakla ilgilidir. her söylem örgütlenecektir, bu yüzden merkeze aldığınız kavramların, hedeflerin, projelerin dilini nasıl kurduğunuz sorusu da ihmal edilmemeli.
söylediğiniz şeylerin insanların kafasındaki çağrışımlarını yok sayarsanız, teoriden pratiğe geçerken birçok açmazı da davet etmiş olursunuz. bu noktada özeleştiri ve yenilenme sorumluluğunu yerine getirirken sınırları zorlamaktan çekinmeye gerek yok, tabi teoride sıkışıyoruz diyeceğim ama burada da son dönemde ezber bozan, ufuk açan entelektüel bir iddia, analiz, tez ile buluşamama gibi bir sıkıntıdan muzdarip değilmiyiz? artık moral, motivasyon ile varolacak bir iklimden çıkıp, daha somut, reel bir islamcılığın nasıl geliştiribileceğimize odaklanmalıyız. bunlar tartışılıp geliştirilecek süreçler. hazırlanmak, derinleşmek ve çabalamak gerek. kolay değil...
Nureddin Zengi - Kütahyalı
30-04-2010, 15:38:04
Kısa ve net açılımdan dolayı teşekkürler.
Maalesef kendimizi, misyon ve kimliğimizle ifade ederken net olamadığmız gibi, geleceğe yönelik, reel duruma ilişkin de açık ve net bir söylem ve tavır geliştirememiş olduğumuzu bir kez daha anlamış oluyoruz.
Bir çizgi ve hat oluşturulması noktasında yıllardır emek ve gayretleri bulunan Tevhidi çevrelerden kimi ağabeylerin ve kimi kurumların da, farklı bir algı ve anlayışa doğru kayması sonucunu doğurabilecek bu süreçte bir nevi hayal kırıklığına yol açan sistem içi araçları meşrulaştıracak şekilde bir tavıra meyletmeleri dolayısıyla bu ikircikli zeminin beslenerek yükseltilmesi gerçekten üzücüdür.
"İslami hareket yoktur, sadece islami çabalar vardır, bunlara şimdilik islami hareket denilemez" diyenlere bir zamanlar bozulur ve kızardık. İslami harekete özlem duyan, bu muhalif kimlik ve çalışma havzasının ortamını hazırlamaya çalışan insanların söylem ve tavırda bir metod ve ekol oluşturamamış olması, okullaşamaması gerçeğiyle yüzyüzeyiz.
Bu da geçer, bu da atlatılır, netleşilir, yanlışlıklar düzeltilir belki fakat biraz kırılıp dökülürüz gibime geliyor. Hadi hayırlısı.
ayhan
30-04-2010, 11:22:24
Bu yazı gerçek bir dönüm noktasının tartışmasını başlatacak nitelikte. Net açık duygusallıktan uzak akıllıca devrimci ve genç bir kardeşimizden ama 'ağbice' bir yazı. Allah razı olsun Beytullah Emrah...