Ahmet ÖRS

01 Şubat 2007

TARİH BİLİNCİ - TARİH ZİNDANI

TARİH BİLİNCİ - TARİH ZİNDANI

 

         Müslüman zihinler geleneğin problemli taraflarından kopup Kur’an’la irtibat kurabilirlerdi belki ama modern hastalıklar bu fırsatı çoğu zaman onlara vermedi.

         Her çağın ayrı bir asabiyeti olduğu gibi ortak hastalıkları da var. Vahiyle inşa edilmesi gereken Müslüman aklı ve gönlü farklı sebep ve yollarla kirlendi. Yüzlerimiz aydınlığın tam manasıyla taşıyıcılığını yapma şansına sahip olamadı. 

         Cesur ve saygılı olmak, İslam düşüncesini sahiplenmek, onun mesajını kavramak ve dillendirmek için en temel iki şart olarak önümüzde duruyor.

         Cesaret, hakikati kavramakta yanımızda bulunacak yol arkadaşımız. Cesaretimizi kaybettiğimizde aslında kendimizi kaybedeceğiz ve onu bulamadıkça asla kendimizi de bulamayacağız. Bir insan olarak sahip olmaktan imtina edemeyeceğimiz en temel niteliklerin başında geliyor cesaret. Cesaretimiz yoksa inancımız ne kadar var olabilir? Cesaretimiz yoksa hakikati ne kadar kavrayabiliriz? Bizi kuşatan tarihi ve modern sapma ya da saplantılarla ne kadar hesaplaşabiliriz?

         Bütün peygamberler büyük bir hesaplaşma için geldiler. Ataları ya da kendileri uyarılmamış toplumları uyarmak, vazifeleriydi. İçinde büyüdükleri, bir şekilde değerlerini tanıdıkları, ekmeğini yedikleri halklarıyla türlü alanlarda hesaplaştılar. Hesaplaşma en başta “geçmiş”le oldu, olmalıydı. Çünkü atalar dini peygamberlerin muhataplarını tamamen bir zindana hapsetmiş bulunmaktaydı. Atalarının takipçiliğini yaptıkları yaşam tarzlarından asla vazgeçmeyeceklerini ilan eden muhataplarıyla zorlu bir sürece girdi her peygamber.

         Resullerin, her türlü suçlama ve iftiranın karşısında cesaretle durmaları bizim için sonsuz bir örnekliktir. Tarihin zindanına hapsolmuş halklarından tek istedikleri, geçmişin bağlarını bir kez olsun kenara bırakıp sahih ve sağlam bir akılla tefekkür etmeleriydi. Evet, düşünmek ve sorgulamak: Ya atalarımız hakikati bilmeyen kimseler idiyseler? Ya biz kesin bir yanılgı içinde dönenip duruyorsak? İşte kendilerinden istenen sadece ve sadece buydu: Cesareti kuşanıp hakikati ortaya çıkarmak.

         Tarihin zindanı fiziki bir hapis koşulları dayatmadığından olsa gerek mahkumlarını pek kolay salıvermez. Belki fiziki şartları ağır olan mahkumiyetlerden çekilip sıyrılmak çoğu kere tarihin zindanından özgürleşmekten daha kolaydır. Cesareti layıkıyla kuşanıp da sahih bir sorgulama olmadıkça hakikat ortaya çıkmayacağından Peygamberlerin muhataplarının çoğu da maalesef kaybettiler. Keşke hakikate uzanabilecek cesareti gösterip kendilerinden sonrakilere örnek olabilselerdi. Bu örnekliği gösterenler tarihi seyir içinde elbette oldu ve onlar insanlığın öncüleri olma şanını fazlasıyla hak ettiler.

         Büyük kalabalıklar, tefekkür için uygun şartlarda bulunmayanlar ya da bulunmaları istenmeyenler çoğu zaman kaybetme bahtsızlığına uğramaktan kaçamadılar. Tarihin zindanı onları ebedi olarak esaretinin kollarında tuttu. Halbuki tarih bir bilinç metni alanı olarak okunsaydı bir zindan olmaktan pek çabuk çıkabilecek, herkes için yol gösteren bir meş’ale olabilecekti.

         Peki, tarih/geçmiş, bir bilinç alanı olmaktan nasıl çıkabiliyor? Hangi saikler onu bilinç olma durumundan zindan olma seviyesine düşürüyor?

         İnancı, hayatı, varlığın anlamını, hakikati sorgulamaktan ısrarla kaçınan insanlar kendi zindanlarını kendileri inşa ediyorlar.

         İslam’ın nuruyla aydınlandığını iddia eden insanlar zindanların en kötüsünü kendi elleriyle kurduklarını çoğu zaman fark edemiyorlar. Cesaretlerini cahillikleriyle takviye ederek mahkumiyetlerini pekiştiriyorlar. İslam’ın her türlü cahili değerlerden arındırdığı hayatlarına cehaletin pespaye niteliklerini fütursuzca sokabiliyorlar.

         Resullerin en büyük misyonu hesaplaşmak; ataları ya da kendileri uyarılmamış toplulukların yaşam ve düşünce tarzlarıyla hesaplaşmak ise, biz de onların sünnetine ve vahye istinaden bu yolu ve usulü takip etmek durumundayız. Onlar gibi cesareti kuşanmakla yükümlüyüz.

          Kur’an’ın bizden istedikleri açıktır. Her çağın, her ânın insanı, Allah’a kul olmak gibi açık ve rahat anlaşılır bir sorumluluk altındadır. Her nefs, Rahman’a verilecek bir hesabı bu hayatta hazırlamaktadır. Tarihin akışı içinde, yaşanılan şartlar ne olursa olsun herkesin temel sorumluluğu budur. Kimse kimsenin günah yükünü yüklenecek değildir. Geçmişin ağır hataları bizim omzumuza bin(diril)meden evvel birçok kez düşünmek zorundayız.

         Geçmiş yaşanmış bir vakıa ise elbette ondan dersler çıkarmalıyız. Onun hatalarını boynumuzda taşımak gibi bir yükümlülüğümüz yok. Hiçbir güç, vahye istinad etmeyen uygulamaları, tecrübeleri bizim benimsememizi isteyemez, böyle bir hakkı kendinde göremez. Yaşanan bütün saygın tecrübeler bizim için değerlidir. Vahye, İslam düşüncesine uygun bütün çabalar bizim için birer örneklik teşkil etmektedir. Tarihi yüceltecek, kutsayacak hiçbir işaret İslam düşüncesinde mündemiç değildir.

         Bütün bu hakikatlere ve vahyin bu husustaki yol göstericiliğine rağmen duygusal yaklaşımlar bazen Resullerin örneklendirdiği, vahyin insanlardan istediği “atalar refleksi”yle hesaplaşma sorumluluğundan bizi alıkoyabilmektedir.

         Yaşadığımız tarihi tecrübelerle cesaretimizi takviye ederek hesaplaşabilmeliyiz. Bütün bir İslam tarihi bu hesaplaşma alanıdır. Bu konuda hiçbir kompleks bizi esir almamalıdır. Bu hesaplaşma en başta dile getirmeye çalıştığımız “cesaret ve saygı” ekseninde cereyan etmelidir.

         İmanın sarıp kuşattığı bir nefste kötü niyetli yaklaşımlara yer yoktur. Saygı ve cesaretle tarihten hesap sormak durumundayız. Kimseyi küçümsemek, kötülemek gibi bir niyetimiz olmadan hakikati ortaya çıkarmak için çaba sarf etmeliyiz. İslam tarihi, inancımızın berraklaşması, zindanlarda çürüyen bilinçlerin özgürleşmesi için tüm alanları ve anlayışlarıyla inceden inceye sorgulanmalıdır. Peygamberlerden başka herkesin, Rahman’ın vahiy almamış, vahye muhatap kulu olduğu hakikatini gözden ırak tutmadan bu sorgulama saygı ölçüsünde yapılmalıdır. Saltanatçı yapı ve anlayışlar Müslümanlara ve inancımıza hesap vermelidir. İnsanları kimseye hesap vermeden tarih boyunca kendi arzu ve isteklerine göre yönlendiren İslam tarihi “kahramanları” hesap vermelidir. Bütün taassuplar vahyin ölçüleri karşısında hesap vermeli, hakiki konumlarını orta yere sermelidir.

         Geleneğin yaptığı tahribatı temizleyemeden modern taassupların saldırısına uğrayan zihinlerin vahiyle bir an evvel irtibata geçmekten başka herhangi bir kurtuluş seçenekleri yoktur. Ulusalcı sapmaların alabildiğine yükseltildiği bu dönemde Müslümanlık iddiasındaki anlayışların akıntıya çok çabuk teslim olduklarını görmek üzüntü verici. İslam düşüncesini tam manasıyla ihata edememenin kötü bir sonucu olarak duruyor karşımızdaki tablo. Müslümanlar adına siyaset yaptığını iddia eden partilerden, Müslümanlar adına konuşan aydın ya da yayın organlarına kadar geniş bir alanda bu bulanıklık kendini gösteriyor. Tarihin zindanında bulunmaktan adeta zevk alırcasına kavmiyetçi eğilimleri sorumsuzca dillendiren bu anlayış tarihi bir bilinç alanı olmaktan ısrarla ve süratle çıkarıyor, büyük bir aymazlıkla saf İslami düşünceyi yaralıyor, bir şekilde etki alanına aldığı insanların inançlarını tahrip ediyor.

         Resullerin bütün toplumsal değerlerle hesaplaşmada gösterdikleri cesaret tarihin zindanından bizi kurtaracak, onu bir bilinç alanı hüviyetine geri döndürecek ve modern hastalıkların en ölümcüllerinden biri olan kavmiyetçiliğin herhangi bir versiyonuna kapılmaktan bizi alıkoyarak tevhid düşüncesini ikame edecektir.