26-03-2016 09:09

Şehadetinin 14. yılında Emir Hattab üzerine

19 Mart 2002, Kafkas Cihadının sembol isimlerinden Emir Hattab’ın şehid edildiği tarih. Ölümünün 14. yılında onu ve mücadelesini hatırlamak amacıyla İMKANDER Başkanı Murat Özer Bey’le bir söyleşi gerçekleştirdik.

Şehadetinin 14. yılında Emir Hattab üzerine

İMKANDER özellikle Kafkaslarda olan bitene hepimizin dikkatini çeken ve oralardaki kardeşlerimize yardım eden bir dernek. Aynı zamanda Murat Bey’e yeni çıkan kitabı Varoluş Davamız ile ilgili de birkaç soru sorduk. “Varoluş Davamız” Hattab’ın da davasıydı. Söyleşi dolayısıyla bize vakit ayıran Murat Bey’e şükranlarımızı sunuyoruz.

Söyleşimize başlarken Emir Hattab hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz? Özellikle Hattab’ın Çeçen direnişine katılmadan önceki hayatından kesitler...

Kafkasya direnişinin sembol ismi Hattab (asıl ismi Samir ibn Abdullah) 1970 yılında Arabistan Körfezi'nde dünyaya geldi. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu ve iyi bir eğitim aldı. Amerikan Lisesi'nde okumaya başladığı esnada henüz 17 yaşında iken Rusya'nın Afganistan'ı işgal etmesi üzerine bu ülkeye, mücahidlere destek olmak için yola çıktı ve Hattab'ın tüm dünya tarihine geçecek kahramanlıklar ve fedakârlıklarla dolu hikâyesi böyle başladı. O günden sonra bir daha baba evine dönmediği biliniyor.

Komutanları, Afgan-Rus Savaşına genç yaşta katılan Hattab'ın eğitim almasına müsaade ettiler fakat yaşının küçüklüğü sebebiyle cephe hattına göndermediler. Şahadetinden sonra hatıratının oluşturulması esnasında anılarını paylaşan arkadaşları, onun cepheye gitmek için komutanlara yalvardığını ve günlerce ağladığını söylüyorlar. Fakat o savaş meydanını hiç terk etmedi ve aradan geçen 6 yıl sonunda tüm dünyanın tanıdığı büyük bir komutan oldu. Onun en önemli özelliği, bir saldırıya uğradığında asla mevzisini terk etmemesi ve yaralandığında acısını gizlemesidir. Bu yönüyle daima etrafındakilere örnek olmuştur.

Emir Hattab’ın Çeçen-Kafkas Direnişine katılmasını sağlayan dinamikler hakkında neler söylersiniz?

İslam dünyası, 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıktığımız günden bu yana paramparça olmuş durumda. Tüm coğrafyamız sömürgeciler tarafından önce bölündü, daha sonra ise yok edilmeye çalışıldı. Türkiye'nin Osmanlı bakiyesi olması sebebiyle gücü büyük oranda azalmış olsa da bir ordusu bulunuyordu. Fakat İslam dünyasının hiçbir yerinde düzenli bir ordu bulunmuyordu. Bu sebeple işgalcilere karşı direnecek gönüllü gençleri harekete geçirmek gerekiyordu. 1979'da Afganistan'ın işgal edilmesi böylesi bir sürecin başlamasına vesile olmuştur. Hattab bu yeni mücadele formunun, yani sadece ulusal sınırları önemsemeyen, dünyanın başka bir coğrafyasındaki Müslüman'ın derdini kendi derdi gibi gören bir kurtuluş savaşı anlayışının sembol ismi olmuştur.

Afganistan'da Ruslar çekilmeye başlayınca Hattab önce Tacikistan'daki İslami direnişe destek olmak için bir grup arkadaşıyla bu ülkeye geçmiş, burada yine Rus destekli yönetime karşı savaşmış; iki yıl sonunda ise 1995'te Afganistan'a dönmüştür. Bu arada Çeçenistan, Rus Ordusu tarafından işgal edilmeye başlar. Hattab anılarında bir akşam televizyonda gördüğü Çeçenistan haberi görüntüleri üzerine hissettiklerini şöyle açıklıyor: “Alınlarına üzerinde ‘La ilahe illallah’ yazılı bantları takan ve tekbir getiren Çeçenleri gördüğüm zaman Çeçenistan’da bir cihad olduğuna ve oraya gitmem gerektiğine karar verdim.”

Çeçenistan'a gittiğinde yanında sadece 8 kişi bulunuyordu. İki yıl içerisinde öyle büyük fedakârlıklara ve Rusları öylesine derinden sarsan operasyonlara imza atmıştı ki, 1996 yılının sonbaharında Rusya'nın Çeçenistan'dan çekilmesinden sonra Hattab, Çeçenistan’da milli kahraman ilan edildi. Şamil Basayev ve Salman Raduyev gibi Çeçenistan'ın en büyük kumandanlarının da katıldığı bir törenle kendisine "Üstün Cesaret Madalyası" takdim edilip ayrıca Çeçen Hükümeti tarafından General rütbesi ile onurlandırıldı. Fakat ünü operasyonlar yürüttüğü Çeçenistan, Dağıstan sınırlarını çoktan aşmış, tüm İslam dünyasında efsanevi bir komutan haline gelmişti.

Kafkasya’da olağanüstü şartlarda çok güçlü Rus ordusuna karşı mücadele eden birçok mücahit var. Hepsi de birbirinden değerli ve başarılı… Bu mücahitlerin içinde Emir Hattab’ın adeta bir yıldız gibi parıldamasında, öne çıkmasında sizce hangi saikler etkili oldu?

Samimiyeti, ihlâs ve takvasıyla öne çıkmıştı. Sömürgeciliğin İslam dünyasından sökülüp atılmasının sadece silahla mümkün olmadığını biliyordu. Bunun için çok yönlü bir mücadele verilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Azimli ve daima ümit veren bir yönü olduğu anlatılmaktadır.

Bir mücahid, Hattab’ın Afganistan’da karnından 12,7 mm’lik zırh delici ağır bir makineli mermisi ile yaralandığını anılarında şöyle anlatmıştır: “Operasyon sırasında biz cephe gerisinde ufak bir evde idik. Akşam olmuştu ve savaş çok çetin bir şekilde devam ediyordu. Hattab birden odadan içeri girdi, yüzü solgundu, bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Yavaşça yürüyerek bize doğru geldi ve yanımıza oturdu. Herhangi bir acı ifadesi göstermiyordu ama bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştık. Genellikle suskun birisi olmayan Hattab, oldukça sessizdi. Yaralanıp yaralanmadığını sorduk. 'Ufak bir sıyrık, önemli bir şey yok' dedi. Bir kardeş yanına gidip yarasına bakmak istediğinde önemli bir şeyin olmadığını tekrar ederek onu geri çevirmeye çalıştı ama kardeş Hattab'ı zorlayarak yaraya baktı, elini karnına koydu. Hattab'ın yarası şiddetli bir şekilde kanıyordu, elbisesi tamamen kana bulanmıştı. Hemen bir araç çağırarak onu bir an önce en yakın hastaneye ulaştırmak için harekete geçtiğimizde halen bunun hafif bir yara olduğunu, önemli bir durumun olmadığını söylüyordu.”

 

 

Afganistan'da bir bombanın elinde patlaması sonucu sağ elinin iki parmağını kaybetti. Mücahidler Peşavar'e gidip orada tedavi olması için ikna etmeye çalıştılar ise de o, Peygamberimizin (sav) sünneti üzere yarasını biraz bal ile sarmış ve arkadaşlarının teklifini reddetmiş, "Bunun için Peşavar’a kadar gitmeye gerek yok" demiştir. Görüldüğü gibi son derece sabırlı ve metanetliydi.

Bir başka özelliği ise savaş meydanında dahi disipline ve temizliğe dikkat etmesidir. Yakınlarındaki mücahidler onun ormanlık arazilerde, yağmurun altında dahi yürürken pantolonunda çamur izine rastlayamayacağınızı, daima temizliğe azami dikkat gösterdiğini anlatırlar. Çok büyük operasyonlara gözüpek bir şekilde katılmıştı. Mesela 50 araçtan oluşan Rus konvoyunu imha ettikleri Şatoy Pususu. Resmi Rus kaynakları bu pusuda 26'sı rütbeli olmak üzere 223 Rus askerinin öldüğünü ve bütün araçların imha edildiğini bildirmişti.

Toplumsal bir hastalığımız var: Kendi değerlerimizi, insanımızı, kahramanlarımızı tanıma ve hakkını teslim etme noktasında çok isteksiz ve cimriyiz. Aynı zamanda kendimizi ve kahramanlarımızı Batılılarla kıyaslama noktasında ise çok istekli ve cömerdiz. Sürekli onlardan birileri ile kendimizi kıyaslıyoruz. Bazen bu yapılırken de Batılı değerler merkeze alınıyor. Bu noktada Emir Hattab ile Che Guevara kıyaslanmakta. Bu hususta neler söylersiniz?

Son iki yüz yıldır büyük bir yenilgi ve geri çekilme yaşıyoruz. Bu durum bizde ciddi bir aşağılık kompleksine sebebiyet verdi. Bu psikolojik durum kolay aşılamıyor. Müslümanlar, kendi küçük imkânlarıyla mücahidlerin büyük başarılar kazandığı zaferleri dahi, komplo teorileriyle izah ediyor. Allah'ın yardımı ve Müslümanların fedakârlıklarını göz ardı ediyor. Düşmanlarımıza ise fevkalade bir üstünlük atfediyor.

Oysaki Müslümanlar inanç ve kararlılıklarıyla SSCB'nin sonunu getirmiş, Rusları Afganistan'da yok etmişlerdir. Aynı şekilde diğer sömürgeci güç ABD de hem Irak hem Afganistan'da hezimete uğramıştır. Sadece Irak'ta 3 trilyon dolar kaybetmiştir. 20 bin ABD askeri ölmüş ve yüz binlerce asker yaralanmıştır. Düşmanlarımızın yaşadığı bu hezimet, Müslümanlar eliyle oldu. Oysaki her biri büyük kahramanlık abidesi sayılması gereken insanlarımızı örnek almak, taltif etmek yerine, insanlarımıza, medyanın elinde bir ticari emtia haline gelmiş kişilikler örnek olarak sunuluyor.

Çünkü biliyorlar ki, bu ümmete gerçek değerlerinin taşıyıcısı olan şahsiyetler örnek olarak gösterilirse kendi kurdukları saltanatları sarsılacak.

Emir Hattab’ın biz yaşayan Müslümanlara bıraktığı en büyük miras sizce nedir? Hattab ne ifade etmeli bizler için?

Hattab 2002 yılında zehirli bir mektupla şehid edildi. Onu katledenler büyük bir ihanetin içinde yer aldılar. Bugün değilse bile yarın muhakkak bu ihanet şebekesi ve ümmete tuzak kuranlar deşifre edilecektir. Onun en önemli mirası bence küresel zulme karşı, ümmetin küresel bir bilinçle yaptığı başkaldırıya davetidir. Yeniden ümmet olma, sahih bir İslam inancına dönme, Kur'an'ı hayatın her alanında hüküm koyucu olarak görme davasını başta Hattab olmak üzere, Afgan cihadına katılan gençler, 1979 yılından itibaren mücahid âlimlerin yol göstericiliğinde ifade etmeye ve hayata geçirmeye başladılar. İşte cihadı sırf bir muharebe olmaktan çıkarıp, İslami bir hayat nizamını ikame etmeye, dünya Müslümanlarını "ümmetin saygın bir parçası" olarak görmeye dönüştüren olgu budur.

İçinde bulunduğumuz bu yüzyılda en büyük kazanımımız, Keşmir'den Filistin'e, Moro'dan Irak'a ve Suriye'ye kadar tüm coğrafyamızda işgalcilere karşı ümmetin şerefini müdafaa eden kardeşlerimiz eliyle "yeniden ümmet olma şuurunu" kazanmaya başlamamızdır. Hattab'ın, varlığıyla varoluş savaşımızdaki yeri tartışılmazdır.

Yeni yayınlanan kitabınızda da "Varoluş Savaşımız"dan bahsediyorsunuz. Bu mücadeleyi tam olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

 

 

Bugün, Doğu Türkistan'dan başlayıp Orta Asya bozkırlarına, Semerkand'dan Bağdat'a, Kafkas dağlarından Şam'a, Filistin'den Tunus'a, Mali'den Büyük Sahra çöllerine kadar uzanan tüm coğrafyamızda işgalcilere ya da onların yerli işbirlikçilerine karşı verilen mücadele henüz "Varoluş Savaşı" olarak tanımlanabilir. Çünkü bu her biri farklı ton, farklı üslup taşıyan, bir kısmı istikametini henüz bulamamış, bir kısmı içerisinde ciddi marazlar taşıyan bu mücadeleler var olmak için direnen, fakat birbirinden henüz kopuk olan nehirler gibiler. Bu nehirleri tek bir hedef ve istikamet üzerinde toplamak oldukça güç ve büyük bedeller ödenmesi gereken süreçlerdir şüphesiz. Fakat artık coğrafyamız ve ümmetimizin kaderi çatlamış, suyu çekilmiş, ümit kesilmiş toprak gibi değildir. Bazıları küçük ırmaklar, kimileri coşkun nehirler gibi akıyorlar artık. Hattab gibi önderlerin yeniden ayağa kalktığımız bu büyük savaşımızdaki öncü rolü son derece önemli. Bu kitap bir yönüyle de onların hikâyesi çünkü.

İslam dünyasının her noktası bir yangın yeri adeta. Sizce kurtuluşumuz mümkün mü? Ya da nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?

Egemenler kendi saltanatlarını yıkacak yegâne iradenin "bir özgürlük çağrısı" olan İslam olduğunun bilinci içerisindedirler. Ne yazık ki Müslümanlar taşıdıkları bu misyonun, bu tarihi görevin farkında değiller. Küresel saldırıyı kıracak yegâne irade, özgüven sahibi, Kur'an'ı rehber edinen bir düşüncede ve bu düşünceyi hayata geçirmek zorunda olan İslami harekettedir. Bu tarihsel sorumluluk, iki kutuplu dünyanın yıkılması ve Amerikan emperyalizminin tüm dünyada tek güç kaynağı haline gelmesiyle birlikte daha bir anlam ve önem kazanmıştır. Ancak, şumullü, kuşatıcı bir hareketin ortaya çıkması büyük bir emek, derinlik ve özveri gerektirmektedir.

Ülkemizde faaliyet gösteren ve mazlumlara önemli yardımlar yapan İMKANDER’in başkanısınız. Derneğiniz bütün Müslümanlara her türden desteği hedefliyor. Siz, Kafkasya ve özellikle geçen yıllarda Türkiye’de katledilen Çeçen mücahitler konusunda çok faalsiniz. Çeçen direnişi ve mücahitlerle ilgili kamuoyu oluşturmada emekleriniz tartışılmaz. Bu konudaki faaliyetleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Türkiye’deki dernek ve vakıfların Kafkasya konusundaki çalışmaları hususunda neler söylersiniz? Yeterince çalışılıyor mu burayla ilgili?

1864 sürgününden bu yana ülkemizde yaşayan milyonlarca Kafkasyalı var. Türkiye'de bu kişilerin kurduğu yüzlerce dernek ve vakıf var. Fakat ne yazık ki, bu STK'ların çok önemli bir kısmının ne Kafkasya'daki Rus işgaliyle ne de Kafkasyalı Müslümanların durumlarıyla hiçbir alakaları yok. Tüm ilgileri unutulmaya yüz tutmuş Kafkas kültür ve folkloruyla sınırlı.

Ben Türkiye siyasetinin de bir Kafkasya politikası olduğunu sanmıyorum. Eğer bu konuda yeterince bir çalışma yapılmış olsa idi İMKANDER'i kurmak ihtiyacı hissetmezdik. Bugün 7 yıllık çalışmamızın sonunda, Türkiye'de herkesin Kafkasya'yı ve mücadeleyi unutmaya başladığı ve bazı çevreler tarafından özellikle unutturulmaya çalışıldığı bir dönemden sonra nihayet yeniden Kafkasya gündemimize girdi. Bizler muhacir kardeşlerimize, hem hukuki hem de ekonomik sorunlarını çözme, barınma ve çocukların eğitim almaları konularında yardımcı olmaya çalışıyoruz. Elbette ki bu çalışmalarımız yeterli değil. Rusya Kafkasya'dan sonra Kırım'ı da işgal etmiş ve Ermenistan'daki güçleri sayesinde sınırlarımıza ulaşmış durumda. Bu sebeple hem insani yardım çalışmalarımızı arttırmalı, hem de ciddi bir program dâhilinde Rus yayılmacılığına karşı halkımızı bilinçlendirmeye gayret etmeliyiz.

 

Röportaj: Muaz Ergü

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !