29-09-2007 11:24

Rıdvan Kaya: `Değişim kutsallaştırıldı`

Kitlesel mücadele yürüten her toplum, hareket, grup dünyevi kazanımlar da hedefler, bu doğal. Ama bunun temel hedef haline gelmesi İslâmi kimliğimiz açısında bir sapmadır. Asıl hedefimiz Rabbimizin bizim için sunduğu kazanımları elde etmek olmalıdır.

Rıdvan Kaya: `Değişim kutsallaştırıldı`

Haksöz Dergisi yazarlarından Rıdvan Kaya, Vakit’e konuştu. Cevdet Kılıçlar’ın gerçekleştirdiği röportajda Müslümanların 28 Şubat sonrası değişim süreci, AK Parti ve İslami kimlik gibi konular konuşuldu.
Cevdet Kılıçlar’ın Rıdvan Kaya ile gerçekleştirdiği röportajın tümü:

SUNUŞ: 28 Şubat süreci ile yaşamaya başladığımız siyasi baskı İslâmi kesim üzerinde ciddi değişimlere yol açtı. 12 Eylül gibi fiili askeri bir darbe bile iki yıllık bir sürenin sonunda en azından görünüşte demokratik bir düzene geçmişken, 28 Şubat örtülü darbesi, üzerinden geçen 11 yıl boyunca İslâmi kesimler üzerindeki baskısını eksiltmeden devam ettirdi. Sürecin uzunluğu İslâmi kesimlerde hem bir iç muhasebeye hem de kendi kabuğuna çekilme ve yerelleşme ile birlikte sistem içi arayışlara olan yönelimi artırdı. Kimilerinin değişim diye adlandırarak olumlu bir anlam yüklediği bu sürece kimileri de çözülme gibi olumsuz anlamlar yükledi. Biz de bu süreci İslâmi kesimler üzerine yıllardır çalışmalar yürüten ve son olarak bu değişim ve dönüşüm tartışmalarını bir kitapta toplayan Yazar Rıdvan Kaya ile konuştuk.

- 28 Şubat gibi baskıcı bir süreçte İslâmi kesimin ciddi değişimlere uğradığını iddia ediyorsunuz. Bu değişimin sizce baş aktörü kim ve değişime neden olumsuzluk yüklüyorsunuz?

- Ben bu değişimi 28 Şubat ile başlatmıyorum. 28 Şubat’tan önce bu değişimin başka bir evresi yaşandı maalesef. 28 Şubat belki o olguyu netleştirdi. Belirleyici aktörün ne olduğu bence önemli ama değişime illa da olumsuz bir anlam yüklemek gerekmez. Ama yaşadığımız konjonktürde şöyle bir şey oldu; değişim artık kutsallaştırıldı. Herkes için sanki değişmenin zorunlu olduğu gibi, egemen kültür tarafından bir dayatma içerisine girildi. Burada önemli olan değişimin öznesi. Eğer biz Müslüman olarak Allah’ın kitabına bakarak sahip olduğumuz birtakım zaafları giderme noktasında bir değişiklik geçiriyorsak elbette bu desteklenmesi gereken bir süreçtir. Ama maalesef sürecin böyle işlemediğini görüyoruz. Sizin kimliğiniz sistem tarafından kabul edilmiyor, size baskı ile bir şeyler yaptırmaya çalışıyorlar, siz de mecbur kalıp bir anlamda geri adım atıyorsunuz. Ama bunu yaparken “Biz zaaflarımızdan dolayı bu noktaya geldik” demek yerine “Zaten değişmemiz gerekiyordu” gibi savunma psikolojileriyle olayı meşrulaştırmaya çalışıyorsunuz. Zulüm sistemlerinin baskı ve yönlendirmeleriyle oluşacak bir değişimin ben bir yozlaşmaya yol açacağına inanıyorum.

HEDEF, SİSTEME ENTEGRASYON

- Bu zorlamaların hedefinde İslâmi kesimi sisteme entegre etme çabaları mı yatıyor?

- Mümkünse sizi kendi kimliğinizden soyutlayıp kendisine tabi etmek istiyor. Bu noktada direnirseniz elindeki tüm imkanları kullanarak sizi cezalandırmaya çalışıyor. Burada ciddi bir duruş sergileyemezsek sistemin bize biçtiği rolü sanki rasyonel bir tercihmiş gibi algılamaya başlıyoruz. Böylece sistemin istediği çerçeveye kendimizi hapsetmiş oluyoruz.

- Değişim yanlıları eskiye oranla İslâmi kesimin kazanımlarının çok daha fazla olduğunu iddia ediyorlar. Peki burada belirleyici olan kazanımlar mı olmalı yoksa ilkeler mi?

- Kitlesel mücadele yürüten her toplum, hareket, grup dünyevi kazanımlar da hedefler, bu doğal. Ama bunun temel hedef haline gelmesi İslâmi kimliğimiz açısında bir sapmadır. Asıl hedefimiz Rabbimizin bizim için sunduğu kazanımları elde etmek olmalıdır. Hem dini kazanımlar hem de dünyevi başarılar temel hedef haline gelirse bu pragmatizme yol açar. Oraya hangi yollarla vardığınızın bir önemi yokmuş gibi algılanır ki bu da çürümenin ortaya çıkışıdır.  Dünyevileşme sonucunda Müslümanların bir yerlere gelmeleri, birileri tarafından muhatap alınmaları sanki değişimin doğruluğuna işaret ediyor gibi görünüyor. Halbuki böyle bir ölçü bizim İslâmi kimliğimiz açısından kabul edilebilir bir ölçü değildir.

EVRENSELLİKTEN MİLLİLEŞMEYE

- Bu değişim sürecinde İslâm’ın evrenselliği ilkesi nasıl bir değişime uğradı? Yazılarınızdan anladığım kadarıyla İslâm’ın millileştirilmesinden son derece rahatsızsınız.

- 28 Şubat süreci ile birlikte Müslümanların içe dönme, yerelleşme adı altında, örtük milliyetçilik gibi bir yönelime doğru gittiğini görüyoruz. Bunun da temelde bizim İslâmi kimliğimizle çeliştiğini görüyoruz. Kimliğimiz Rabbimiz tarafından belirlenen bir kimliktir ve belli bir coğrafyaya, ırka, cinsiyete aidiyetin belirleyiciliği yoktur.

- AKP’nin değişimdeki rolü nedir?

- Aslında AK Parti bu sürecin bir ürünü. Ama sıradan bir ürün değil. Ürünü olduğu sürece ivme kazandırabilen de bir yapı. AK Parti ile bu değişimin daha geniş bir tabana yayıldığını ve meşrulaştığını görüyoruz. Aslında aşınma olarak gördüğümüz olguların birçoğu AK Parti’den önce başlamıştı ama AK Parti bu süreci oldukça hızlandırdı diye düşünüyorum.

KABUL DEĞİL GÖZ YUMMA

- Artık bir merkez partisi olarak kabul edilen AK Parti ile birlikte İslâmcılık da merkeze oturdu. Peki 28 Şubat sürecinin mimarları nasıl oldu da İslâmcılardan oluşan bir partinin merkeze oturmasına izin verdiler?

- Kemalist eliti bürokratik oligarşi diye tanımlayacak olursak. Bürokratik oligarşi bu süreci çok da kolay kabul etmedi, hâlâ da direniyor. Ama belli bir sistem içinde kalınmak koşuluyla bir kabul söz konusu olmuştur. AK Parti sürekli İslâmcı bir parti olmadığını, eski düşünceleriyle hesaplaşıp eskiyi reddettiğini açıklayarak bugünlere geldi. Bu açıklamalar egemenlerin bir kısmı tarafından kabul edilirken, bir kısmı tarafından takiyye yaptığı iddia edilerek reddedildi. Aslında bu süreç içinde ortaya konulan “değiştik” açıklamaları büyük oranda doğru. AK Parti kurucu kadrolarına baktığımızda elbetteki düşünsel kimliklerini reddetmiş değiller ama maalesef İslâmi kimliklerini çok dar alanlara hapsettiklerini, bunun sonucu olarak da egemenler tarafından makul karşılandıklarını görüyoruz.

- Peki bu bir çift kimliklilik hali oluşturmuyor mu?

- İslâm toplumları yüzyıllardır bu çift kimliklilik haliyle yaşıyorlar. Hayatı bölen, hayatı belli alanlarda ayrıştıran anlayışların da geçmişten bugüne yaygın olarak yaşandığını biliyoruz. Bu sadece AK Parti kadrolarıyla ya da günümüz Müslümanlarıyla alakalı bir durum değil. Bireysel hayatını Allah’ın dinine göre şekillendiren, ekonomik hayatında piyasaya uyan anlayışın yaygın olduğunu görüyoruz. AK Parti kimlik olarak tam bu noktaya oturuyor. Aslında AK Parti’den farklı bir şey beklemek de yanlış. Çünkü onlar kendilerini muhafazakar-demokrat olarak tanımlıyor, Türkiye’deki siyasi yelpazenin içerisinde merkez denilen ve bütünüyle sistemi temsil eden ama bunun içinde biraz daha özgürlükçü bir alan açmak isteyen bir noktadadır.

- Bir yazınızda AK Parti’yi değerlendirirken, “AKP’nin İslâmcı bir siyasi hareket olmadığı kesin, zaten bu ölçüde eklektik anlayışlar ve toplama kadrolarla İslâmcılık şöyle dursun, kimlikli bir hareket dahi olunamaz” diyorsunuz. Ama diğer taraftan yıllardır sistem içi arayışlara ciddi eleştiriler getiren nice radikal İslâmcı gruplar, bu gün AK Parti’nin yöntemini kabul etmiş olarak gönüllü üyesi gibi çalışıyor. Siz mi AK Parti’yi yanlış anlıyorsunuz yoksa taban mı?

- Bir hareketi tanımlamadan önce o hareketin kendisini nasıl tanımladığına bakalım. Bu hareket kendisinin İslâmcı olmadığını, dini kuralların ülkeye egemen olmasını kesinlikle kabul etmediğini açık açık ifade ediyor. Bütün bunlar ışığında AK Parti’ye İslâmcı bir parti demek her şeyden önce AK Parti’ye bir haksızlıktır. Bir hareketin kabul etmediği bir gömleği ona giydirmeye çalışmaktır ki bu ona da yapılmış bir haksızlıktır. O zaman niçin geçmişten beri İslâmi mücadelenin içinde olmuş, İslâmi kimliğini ön planda tutmuş hareketler ve kişiler AK Parti’nin bu kimliği altında çalışmakta bir sakınca görmüyorlar? Bunun birkaç nedeni olabilir. Kendi başlarına bir yerlere gelemeyen insanların birilerine tutunarak istedikleri yere gelmeye çalışmalarından başka bir şey değil bu. Bir ikincisi de daha önce savundukları fikirlerin süreç içinde farklılaştığını ama buna rağmen fikirlerini kitleye itiraf etmekten çekindiklerini görüyoruz. Burada AK Parti’den ziyade AK Parti’ye kabul etmediği sıfatlar yükleyen oluşumlarla alakalı bir sıkıntı var.

- Yazılarınızda AK Parti’yi değerlendirirken “yalnızca çözülmüyor, çözüyor da” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız, ne demek bu?

- Ben bu çözülme ya da çözmeyi AK Parti’nin bilinçli ve bir sipariş üzerine yaptığını düşünmüyorum. Yerel ve global anlamda sisteme entegre olan hareketlerini, kendi izledikleri yöntemi başkalarına da yansıttıklarını ve bu yansımanın da doğal olduğunu kabul etmek lazım. Çözülmekten kastım, bu sürecin yoğun bir aktörü olarak AK Parti’nin toplumsal anlamda ciddi bir etki uyandırdığıdır.

ÇÖZÜLME AKP İLE HIZLANDI

- “AK Parti içinde sorumluluk yüklenenler İslâmi kimliklerini reddettikleri için buradalar” diyorsunuz. Peki bu insanlar AK Parti içinde yer almak için İslâmi kimliklerini ret mi ettiler, yoksa İslâmcı kimlik bu insanlara ya da çevrelere zaten bir numara büyük gelmeye başlamıştı da, AK Parti onlara yeni kimliklerini ifade edebilecekleri bir zemin mi oldu?

- Aslında bu birbirini karşılıklı etkileyen bir süreç. Çözülme dediğimiz olgunun tek bir tanımı ve bir somut göstergesi yok. AK Parti’nin bu süreci belki başlatmadığını ama hızlandırdığını biliyoruz. Dolayısıyla çözülenler mi burada toplanıyor? Tabii çözülenler de toplanıyor, çünkü onların beklentilerine hitap ediyor AK Parti. Siz bu düzende siyasal anlamda topyekün bir mücadele yerine onun belli olumsuzluklarını gidermeyle yetinen bir siyasal mücadeleyi, yürütüyorsanız, AK Parti formu elbetteki gerek ödenecek bedelin azlığı, gerekse de sağlayabileceği dünyevi imkanlar açısından çok cazip görünüyor. Geçmişte İslâmi mücadelede yoğun görev almış insanların AK Parti’ye yönelmelerinin bir nedeni sistemin uyguladığı baskının yoğunluğu ile de alakalı. Kemalist elitlerin AK Parti’nin belli hassasiyetleri nedeniyle partiye getirdikleri eleştiriler ya da baskıcı uygulamalar tabanda AK Parti’nin sevilmesini de beraberinde getiriyor.

- Bu bir tepki yakınlığı mı diyorsunuz?

- Kısmen bu doğru. Yapılan baskılar AK Parti’nin bazı hatalarının üstünün örtülmesine, bazı yanlışlarının görülmemesine neden oluyor. Son seçimlerde bunun en güzel örneklerinden birini gördük.

- İslâmi kimliklerin içinin boşalmasından bahsettiniz. Bu nasıl gerçekleşti? Değişimden rahatsız olan gruplar alternatif bir düşünce ve hareket tarzı ortaya koyabildiler mi?

- Bu kırılmayı birbiriyle kesişen ve birbiriyle paralelleşen süreçler olarak okumak mümkün. RP’nin yükselişiyle beraber RP’deki kitlesel yükselişin cazibesine kapılan Müslümanlar buralara yöneldiler. Tam bu noktada 28 Şubat’ın yoğun bir baskı oluşturduğunu gördük. Bu baskı ortamı Müslümanlar açısında bir kırılma meydana getirdi. Aslında 28 Şubat Müslümanlar açısından büyük bir bedel ödemeye neden olmadı. Ama psikolojik olarak Müslümanlara “Sizin bu düzeni değiştirmeye gücünüz yetmez” şeklinde çok güçlü bir mesaj verildi. Burada kendi kimliğine sahip çıkmakta zorluk çeken ve bunu belli bir örgütlülük düzeyine taşımakta başarılı olamamış oluşumların  bu süreçten çok fazla etkilendiklerini ve sürecin sertliği karşısında dağılma noktasına geldiklerini gördük. Ne yapıldı da ya da ne yapılamadı da buralara gelindi? Burada belirleyici olan birçok faktör var. Formülize edecek olursak; İslâmi kimliğimizi net tanımlayamamaktan kaynaklanan bir bocalama olduğuna inanıyorum. Bu sorun aşılamadığı sürece de bu sorunlarla karşılaşacağımıza inanıyorum.

GEÇMİŞİ REDDEDEREK SORUNU ÇÖZEMEYİZ

- Dönüşüme uğrayan gruplar eskinin hatalarla dolu olduğunu belirterek eskiyi tamamen reddediyor. Eski gerçekten reddedilecek kadar büyük hatalarla mı dolu?

- Bizim geçmişe yönelik eleştirilerimiz bizi bir ileri noktaya taşıyacaksa bu saygıdeğer bir çabadır. Burada Allah’ın dinine daha iyi hizmet etmek için yapılacak çalışma ile sistemle aramızdaki çatışmayı en aza indirme kaygısından yola çıkarak geçmişimizle yaptığımız hesaplaşma birbirinden tamamen farklı. Birincisi bizi Allah’ın rızasına yaklaştıracak bir çaba iken ikincisi bütünü ile sistemin rızasını merkeze alan bir olgunun ürünü. Geçmişte tabii ki hatalarımız oldu. Ama bu süreçte eleştirilen yaklaşımlara baktığımızda tartışılan yaklaşımların bizim geçmişte sahip olduğumuz zaaflardan ziyade samimiyetle, ihlasla sürdürdüğümüz çalışmalar üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz ki bunun da ciddi bir paradoks olduğunu söyleyebiliriz.

- Irmağın akış yönüne bakarak gelecekte Müslümanlar için ne tür korkular ve ümitler besliyorsunuz?

- Sonuçta biz Müslümanız ve iyimser olmak zorundayız. Türkiye’de sistemin gerçekleştirmeye çalıştığı misyonu bütünü ile gerçekleştiremediğini, gerçekleştirmesinin de mümkün olmadığını görüyoruz. O noktada iyimserim. En son seçim sonuçlarını bu anlamda okumaktan yanayım. Bu kadar baskı ve yönlendirmelere rağmen sistem tarafından ortaya konulan laik Kemalist kimliğin kitle tarafından benimsenmediğini görüyoruz. Bu bir olgudur ama buna karşı İslâmi iddia ile ortaya çıkan insanların da bu süreçte gerek baskılar, gerekse de dünyevi kazanımlar nedeniyle çok çabuk dönüştürüldüğünü, kendi kimliklerine çok çabuk yabancılaştırıldıklarını görüyoruz. Ama sevindirici bir şey var, toplumsal yapı tümüyle çürümüş değil. Toplumun İslâmi duyarlılıkları harekete geçirildiğinde belli bir sonuç elde edilebiliyor. Bunun için güçlü bir kimlik, güçlü bir yapılanma ve kendine güvenen oluşumlar olması gerektiğine inanıyorum.

Röp: Cevdet Kılıçlar / Vakit

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !