Ramazan YAZÇİÇEK

19 Ocak 2023

ÖLÜM ÜZERİNE TEFEKKÜR

Özet: Bir tefekkür denemesi olarak ele alınan yazıda, modern dünyanın anlam arayışı, ‘ölüm gerçeği’ üzerinden değerlendirilmiştir. Ölüm fikrinin Allah inancıyla doğrudan alakasına dikkat çekilmiş, ölümün bir yok oluş değil, yeni ve ebedî âleme açılan kapı olduğu vurgulanmıştır. Yazı, dünyevîleşme hastalığına ilâç olarak görülen ahiret bilincinin vurgulanmasıyla; ‘ölümün öldürülemeyeceği hakîkati’ ekseninde bir değerlendirmeyle tamamlanmıştır. Anahtar Kavramlar: Ölüm, dünyevîleşme, dünya, ahiret.

Giriş Bencilliğin, zulüm ve sömürünün yaygınlaştığı modern dünyayı iki büyük tehlike kasıp kavurmaktadır: Dünyevîleşme ve bireyselleşme. Bu iki hastalığın panzehri, ahiret inancının yeniden ikamesi ve ümmet bilincinin ihyâsıdır.

‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir. Modern insan ölümden kaçıyor, ölüm gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor. Ölüm duygusuyla barışık olmayan insan, aslında kendisinden; insan olma gerçeğinden yüz çeviriyor demektir. Ölümü unutmak, kendini unutmaktır. Kendini bilen insan, ölüm gerçeğiyle arasına mesafe koymayan, ölüm fikriyle barışık olan insandır. Ölüm üzerine tefekkür, içe (enfüs) dönük bir yolculuktur. Ölüm fikriyle barışık olma, huzurlu bir ömre, sağlam ve sağlıklı bir gelecek muhayyilesine sahip olmanın imkânıdır.

Dünyevîleşme, felsefî zeminde hangi teoriyle izah edilirse edilsin, özü itibariyle Tanrıyı dışarıda bırakma, hayatın dışına almadır. Sekülarizm de denilen dünyevîleşmenin kodlarını Yunan-Batı aklında aramak gerekirse de, aslında hastalığın kökleri çok daha eskilere, İblis’e kadar uzanır. Bu tespiti modern dönemden bakarak yapmak önemlidir. Kezâ şeytanın Âdem’e, “Ebedîlik ağacı ve sonu gelmez bir saltanat” vâdinde bulunması ve “Yaratılış maddesi üzerinden üstünlük” taslaması, dünyevîleşme, bireyselleşme ve dahi kavmiyetçiliğin kodlarını kendinde barındırır. 1

Evvelemirde bütün kötülükler hevâ-hevesin İlâh edinilmesinden südûr eder. Dünyevîleşme, özünde hevânın İlâh edilmesine dayalı bir sapma olup ölümü, ahireti unutmaya kuluçka vazifesi görür. Ahirete inanmak, ‘ahiret yokmuş gibi’ 2 davranmamayı gerektirir. Ahirete yakînen inanmak, dünyacılaşan insanın âmentüsü olmalıdır.

Ölüm Üzerine Tefekkür

Üretilmiş yoğunluk hengâmesinde ilk unutulan ölüm fikridir. ‘Özgürlük’ mitiyle kayıtlardan âzâde olmayı vehmeden modern insan, ölüme ve ölümü hatırlatacak her şeye alıcılarını kapamıştır. Oysa ölüm üzerine tefekkür, bizâtihi hayat üzerine tefekkürdür. Ölümsüzlük telkin eden dinler ve etnik gruplar, kutsallarını, çoğu kez laik aidiyetlikler üzerinden üretirler. Dünyayı ölmeyecek yer kılma çabası, ölümü öldürme hezeyanı, ebedî âlem arayışına mukabil laik ölümsüzlük fikrinin açmazıdır. Bu arayış, insan fıtratında var olan, ertelenemeyen ebedî yaşam arzusunun farklı dışavurumudur. Ebedî âlem arayışına sahici bir zeminde cevap verirken, dünya yaşamını da düzenleyen tek inanç, İslâm’dır.

Bütün yaratılmışların fânîliği hiç kuşkusuz insanoğlu için de geçerlidir. Tüm beklentilerini dünya yaşamına bağlayan insan için ölüm, bir felâkettir. Ahiret inancından uzak bir insanın ölüm üzerine düşünmesi; kendisine ölümden bahsedilmesi, ölümden beter korku sebebidir. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve sınırsız hazza talip olan insanın durumu, yemek için bala dalan, sonra da çıkamayıp ölen karıncaya benzer.

Ölüm aşikâr bir âyet iken, üzerinde çok az durulan, örtülmek istenen bir hakîkattir. Her ân yanı başımızda duran, uhrevî olanı hatırlatan ölüm, dünyevîleşmenin doğrudan etkisiyle unutturulmaya çalışılmaktadır. Müşahede alanından gayb âlemine geçişin anahtarı hükmünde olan ölüm fikrine, hakîkat arayışındaki bir zihnin uzak kalması düşünülemez. Müslüman muhayyilesinde ölüm, yok oluş değil; en büyük rahmet ve lütuf hanesine geçişin kapısıdır.

Büyük bir huzurla ölümü beklemek… Ölümü beklemek, ölmek istemek değil, ölüme hazır olmaktır. Bu hal üzere olmak, dünyanın size değil, sizin dünyaya hâkim olmanızla mümkün. Ölüm gerçeğinin nasıl bir anlam yüküne sahip olduğunu, yanı başınızdaki birini, kendinizden bir parçayı kaybedince daha iyi anlarsınız. O ân, ölüm ile yaşam arasındaki karmaşık duyguyu anlatır; kelimelerin kifâyetsiz kaldığı şeyler öğretir insana. Ve öğrenirsiniz neticede, “Yaşamak, ölmektir günü geldiğinde!”

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk/2)

Ölümü Unutmak, Allah’ı Unutmaktır

Ölüm, haktır. Ölümle yaşam arasındaki mesafe, nefes alıp verme kadar kısadır. Bu süre, göz açıp kapayana kadar; bakışları indirmeye fırsat bulamadan emaneti teslime yetecek kadar azdır. Ölümü unutmak, modern dünyanın temel zaafıdır. Kur’ân, hemen her vesileyle ölümü hatırlatır bize. Bilinmeli ki, hiçbir insan, ölüme, vefât edenlerden daha uzak değildir.

“Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır.” 3

Uzağımızda sandığımız hele kendimize hiç yakıştırmadığımız gerçek, ölüm gerçeğidir. İnsan, her ölüm haberiyle kendisine verilen son nefes için yeniden Allah’a hamd etmeli, işlediği her günah için tekrarla tövbe etmelidir. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”4 Yakınlığıyla sıcak, etkisiyle soğuk yüzünü gösteren ölüm, körelmiş kalplerin harekete geçmesi için çağrıdır insanoğluna. Kezâ ölümü unutmak, Allah’ı unutmaktır. Ölümü unutan insan, Allah’ı hesaba katmadan yaşamaya başlamış demektir. O, biyolojik anlamda canlı/diridir ancak yeniden dirilmeyi; ebedî hayatı, hesabı, ceza ve mükâfatı unutmakla, amaçsız, hedefsiz ve anlamsızlıkla mâlûldür.

Dünya Yaşamı ve Ahiret Yurdu

Ölümün ikiye ayırdığı hayat, ‘dünya yaşamı’ ile ‘ahiret yurdu’dur. Ölüm ile sona eren ‘Hayat’ değil, biyolojik anlamda canlılığın sonlandığı yaşamdır sadece.

‘Dünya’ kavramı, ahiret hayatının karşılığı olarak ‘hayatü’d-dünya-yakın hayat’ anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, üzerinde yaşadığımız yer küresi yani jeolojik anlamdaki dünyayı anlatmak üzere ‘arz-yer’ kelimesi kullanılmıştır. ‘Dünya’ kelimesi ise, yeryüzünde yaşanan hayatı temsille basitliği, değersizliği, geçiciliği ifade eden dinî ve ahlâkî bir anlam kazanmıştır. Kur’ân’da ‘dünya’ kelimesi, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran, değersiz, hayır yönünden az gibi anlamlarda ednâ; iğreti, adî, sefil ve geçici bir hayatın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu kelime çoğunlukla ahiret hayatı ile birlikte söz konusu edilmekte, iki hayat arasında karşılaştırma yapılırken, ahiret hayatının üstünlüğü ve devamlılığı vurgulanmaktadır.5 Diğer açıdan Kur’ân, ahireti unutturmayan, kişinin kulluğunu îfâya engel olmayan dünya hayatını kuşkusuz kötülemez, bilakis üzerinde tefekkür edilmesini isteyerek önemser. Ahireti gözeterek güzel bir hayat yaşayanlar için ‘dünya’ övülmüştür. Sefihçe ve ahireti düşünmeden hevâ-heves arzusuyla yaşayanlar, dünyayı Allah’a kulluk yapmaya tercih edenler içinse yerilmiştir.6 Hâsılı sorun, Hıristiyanî anlayışta olduğu gibi dünya hayatının kendisinde değil, dünya ile kurulan ilişkinin mahiyetindedir.

“Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.”7

Dünya hayatı için ilk (ûla), ölümden sonraki hayat için ise son hayat (ahiret) denmiştir. “Rasûlullah (sav), dünya ile benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terk edip giden yolcunun misali gibidir.” 8 buyurmuştur. Anlaşılan, Mü’min’in kalbî   alâkası, âlem-i ebedîyet; dar-ı saadet ile meşgul olmalıdır. İsa (as) havârîlerine: “Hanginiz deniz dalgaları üzerinde ev yapabilir? diye sorar. Kendisine: “Bu mümkün mü?” diye karşılık verilince, Hz. İsa: “Dünyadan sakının, onu karar yeri ittihâz etmeyin.” 9 der. Böylece O, dünyaya bağlanmayı, denizin dalgaları üzerine ev yapmaya benzetir. Yine Rasûlullah (sav) şöyle buyurur: “Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır!” 10 Burada meyledilmesinden endişe duyulan süs ve güzellikler, ölümü unutturan fitneler; hayatın dünya hayatından ibaret sanılmasıdır.

Ahsen-i taqvîm üzere yaratılan insanın A’lâ-yi illiyyîn ile mükâfatlandırılacağı; yaratılış hakîkatine sâdık kalmayanların ise Esfel-i sâfilîne terk edileceği beyan edilmiştir. Bu, dünyası olmayanın ahiretinin de olmayacağı gerçeğinin vurgulu ifadesidir. Dünya-ahiret dengesi, ekim-hasat ilişkisine benzer. Ekim ne denli iyi ise hasadın da o derece iyi olması umulur. Dolayısıyla hasat bekleyen birinin, iyi ekim yapmasının gerekliliği izahtan varestedir. Gayrısı: “Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestişle ürperir.”11

Ölüm, paha biçilmez bir imtihandır. Nasıl ki her bir kevnî âyet icra ettiği rolle farklı anlam ve mesaj yüklüyse, ölüm gerçeği de sakındırıp arındıran âyet olarak son derece kıymetlidir. Kevnî âyetler değişmez, değişen insandır. Bu farkındalık, ölümü yok oluş sanmakla, ebedî hayata geçişin kapısı olarak görme arasındaki farka dayanır. İnsan, Allah’ın kevnî âyetleriyle farklı imtihanları yaşadığı gibi, ölüm gerçeği üzerinden de yeri doldurulamaz bir başka imtihanı yaşar.

İnanmayanlar Ahireti Anlayamazlar

Tek dünyası olanlar, tek kutuplu yaşamı öngörürler. Onlar, yeniden dirilişe inanmazlar. Allah yolunda ölüm ise, onların hiç anlamayacağı, anlayamayacağı bir sonuçtur. Allah için yaşanmamış hayat boşa geçmiş bir hayattır. Ölüm sonrası hayata inanmayanlar, şüphesiz ahireti anlayamazlar.

Ölüm, ölümü düşünenleri hayattan koparmaz. Mü’min de ölüm korkusuyla yaşamaz. Mü’min’in korkusu, psikolojik olarak ölmekten değil, ebedî hayata, hesap gününe hazır olup-olmama sebebiyledir. Korku ve umut… Bunu kişide sağlayan inanç tevhid akidesidir. Kişinin tek başına kaldığı zamanki hali, onun gerçek halidir. Ölümün fıtrî zeminde düşünüleceği ân, kişiliğin dolayısıyla kişi ahlâkının gerçek boyutuna ışık tutar. Bu ân, ölüm üzerine tefekkür açısından son derece değerlidir. İnsan, tek başına olduğu zaman ve mekânlarda nasıl davranıyorsa hakîkatte ‘o’dur. Ahiret-tevhid ilişkisinin can alıcı noktası da burasıdır. İnsanların görmediğini, duymadığını Allah görür ve duyar! Allah’ın bildiği ve kulluk olarak kabul edeceği asıl da budur. Yani gözlerden ırak olunan hal, farklı bir ifadeyle kişinin kendisiyle baş başa kaldığı hali, Allah’a göre hesap yaptığı asıl halidir. Bu, bir anlamda kişinin tevhid noktasında durduğu yeri gösterir. Allah’ı hoşnut etmek veya hevâ-heves istikâmetinde gitmek… İşte bu, kimliğin gerçek zamanlı yaşandığı ândır ve ölüm hakîkatini sahici bir zeminde tefekkür etmenin bulunmaz imkânıdır.

Ölürken Kazanmak, Yaşarken Kaybetmek

Pozitivist felsefenin ölüm düşüncesini değersizleştirip insan zihninden temizlemek istemesi, hayatı anlamdan arındırıp mekanik-metalik bir zemine indirgemesidir. “İnsan, yaşamını kaybedebilir, ölebilir ama hayatını kaybetmez. Yaşam ve ölüm, hayatın iki farklı tecellîsidir… Ölüm, yaşamın ümididir. İnsan ölüme komşudur; ölüm, hayatın değil, yaşamın zıddıdır; çünkü yaşam ve ölüm, hayatın iki farklı yüzüdür. Ölümü, telef olmakla bir tutan, kendini insan değil, beşer kabul ediyor demektir. Ölümden ayrı düşen yaşam anlamsızdır; anlamsızlık ise insan için trajedidir… İnsan için yaşamı anlamlı hâle getiren, anlamlı kılan ölümdür. Bir kültürün ölüm tasavvurunu tespit etmek, o kültürün yaşam, dolayısıyla hayat görüşünün neliğini verir. Özellikle beşerî-toplumsal nazariyeler, büyük oranda ölümü itibarsızlaştırmak eylemi üzerine kuruludur. Bu nedenle bir Müslüman yaşamını kaybeder; ancak hayatını kaybetmez. Din ölüm sonrası hakkında mâlûmât vermekle kalmaz; bizâtihi genel anlamıyla hayatı, özel anlamıyla da yaşamı anlamlandırır; ona bir içerik ve derinlik katar.” 12

Sadece var olmak insana az gelir, hatta insan ruhu, sadece var olmayı anlamsız bulur. İnsan kalıcı olmayı, ebedî bir hayatı ister. Goethe (1749-1832)’nin dizelerinde ne de güzel dile gelmiş bu hakîkat: “Evimi bir hiçliğin üzerine kurdum, bu yüzden bütün dünya benimdir.”

“Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirini kırıp geçiriyor.” der Gazzâlî (ö. 505/1111). Bunlar kaybedenlerdir. Ya, kazananlar kimlerdir? Kazananlar, Peygamberimizin, tarifi mümkün olmayan bir felâket karşısında acısını iliklerine dek hissettiğini öğrendiğimiz Bi’r-i Maûne katliamında şehid olanlardır. Ve dahi, aynı ruhla kendi zaman ve mekânlarına şahit olanlar… Yaşanmış şu olay, sahabenin ölüm telakkisini vasfeden son derece manidâr bir örnektir: Harâm b. Milhân’ı şehid eden Cebbâr b. Sülmâ anlatıyor: “Bi’r-i Maûne günü ben o adamın tam sırtından mızrağımı sapladım! Mızrağımın o adamın göğsünden çıktığını gördüm. Tam o ânda ağzından şu sözler döküldü: “Vallahi kazandım! Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki ben kazandım!” diyordu. Kendi kendime şu soruyu sordum: Adamı öldürdüm, acaba ne kazandı? Tüm kanını, canını kaybeden biri ne kazanabilir ki? Oysa onu öldürerek kazanan ben, ölerek kaybedense o idi.” Cebbâr b. Sülmâ anlatmaya devam ediyor: “Mızrağımı çıkardım. Ancak öldürdüğüm adamın, “Vallahi kazandım, vallahi kurtuldum” sözü kulaklarımda çınlıyordu. Bu olaydan sonra Medine’ye gittim gizlice. Orada sordum, öldürdüğüm adam ne demek istedi diye.” “O öldürdüğün adam, “Kazandım, vallahi kazandım, vallahi kurtuldum” sözü ile “Cenneti kazandım” ve “Gerçekte kurtulan ben oldum” demek istiyor”, dediler. “Her şeyini kaybettiğin ânda, her şeyi kazanmak ve gerçek kurtuluşa ermek işte asıl kazanç bu dedim ve Elhamdülillah! diyerek Müslüman oldum.” Bi’r-i Maûne katliamından iki sahabî daha kurtulmuştu. Bunlar da şehid olmadıkları için kurtulduklarına pişman vaziyette idiler.”13

Yaşarken kaybedenlere mukabil, ölürken kazananlardan olmak, doğru bir ölüm tasavvuruna sahip olmakla mümkündür.

Ölümü Tatmak!

“Her canlı ölümü tadacaktır.”14 Hiçbir insanın istisna edilmediği bir hakîkat yüzümüze haykırılıyor. Ey insanlar! Sadece siz değil, aranızdan Peygamberlerin de istisna edilmediği her canlı ölümü tadacaktır! Varoluşun kendisi kadar önemli bir gerçeğin altı çiziliyor burada. İlâhî adalete işaret eden bir başka âyet içimizi ferahlatıyor:

“Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.” 15 Âyetin telkin ettiği mesaj, kaygıyla beraber umudumuzu besliyor.

“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” 16 Yaşamla beraber ölüm de sevdiriliyor insana. Ölüm, ölüm sonrası hayata, yeniden dirilmeye îman edenlere ağır gelmez. Dirilişten şüphesi olanlar içinse ölüm, bir yok oluş bir kâbustur adeta. Bu sebeple, “Allah’ım! Canımı Müslümanlardan olarak al.” yakarışı son derce anlamlıdır.

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!”17

“Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o bilgileri koruyan bir kitap vardır.”18

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”19

Ölüm, ne bir hiçlik ne de bir yok oluştur. Ölümün sırrı, var olmanın sırrıyla aynıdır. Ölümü, gerçekte hayatı anlayanlar anlayabilir. Ölüm yokmuş gibi yaşamak, Allah’ı unutmaktır. Allah’ı unutmak, anlamsızlaşmak; yeniden dirilmeyi, hesabı, ceza ve mükâfatı düşünmeden yaşama gafletidir.

Ölüm, dünyanın kasvet ve gafletine direnen ruhlar için özgürlük imkânıdır. Dünyaya râm olanlar içinse tam anlamıyla bir kâbus. Her günün son gün ve her ânın son ân olabileceği hatırdan çıkartılmamalıdır. Her baharın bir kışı olduğu gibi, her kışın da bir baharı müjdelediği mâlûmdur. Her yaşamın ardından ölüm ve her ölümün ardından ebedî hayat müjdelenir. Hâsılı, Mü’min için her son, yeni bir başlangıcı müjdeler. Öte kaygısı olanlar için asıl önemli olan ne zaman ölündüğü değil, hangi hal üzere ölündüğüdür

Rasûl-i Ekrem’in, Refîk-i a’lâ’ özlemi de bu ḥâlet-i rûḥiye içinde dile getirilen bir ifade değil miydi? Mâlûmunuz, Mekke’nin Fethi ve Vedâ Haccı, her karesi ders yüklü son derce ibretli mesajlar içerir. Muhteşem bir fetih ve Vedâ Haccı… Peygamberî şahitliğin adeta kapanış sahneleri gibi… Fetih ve Vedâ Haccı gecelerinde yaşanan bir hadise daha bir mânîdar ders verir bizlere. Allah’ın Rasûlü’ne soruyor ashabı: “Ya Rasûlullah nerede konaklamak istersiniz, bu geceyi nerede geçirmek istersiniz?” Rasûlullah (as) muhtemel beklentileri boşa çıkaran son derece sade ve ders yüklü bir mekân gösterir ashabına: “Cennetul Mualla Kabristanlığı’nda bir çadır çatıverin, orada geceleyeceğim.” Allah’u Ekber!.. Cennetul Mualla, Mekke’de Hatice annemizin de medfun olduğu bir kabristanlıktır. Orada bir çadır kurulur Allah’ın Rasûlü’ne.20 O’nun (as) bu tavrı, fetih ânında fatih bir peygamberin alçak gönüllülüğüne ve ölüm gerçeğini zafer ânında olsun hatırdan çıkarmadığına delildir. Vedâ ederken ümmete, dâvâ arkadaşlarını; zorlu yolun zor günlerini unutmadığını görüyoruz. Rasûlullah’ın Cennetul Mualla’da gecelemesi, ölüm fikriyle ne denli barışık olduğunu gösteriyor bize. Aynı zamanda, vefâlı bir dost, sevgili bir eş olma noktasında da insanlığa muhteşem bir ahlâk dersi veriyor!

İslâm, yaşarken olduğu gibi Dâr-ı Bekâ’ya irtihal etmiş olanlar için de vefâlı olmayı ve erdemle yâd edişleri öngörür. Faraza ıssız bir adada kalındığında gerçek benliği ortaya çıkartan hassasiyet ne ise, fıtrî temizlik ve inandıklarını söyleyip yaşamayı ertelemeyen bir mes’ûliyet duygusu üzere olmakta aynıdır. Hem hayatta iken hem de geçmişte yaşanılanlara karşı küfran-ı nimet etmeyip müteşekkir bir sadakat üzere olmak… İşte dünya-ahiret anlayışının altın halkası burasıdır: Dünya ile kurulan ilişkinin mahiyeti, ölüm ve ahiretle kurulan ilişkinin mahiyetinden farklı değildir.

Ölüm, En Güzel Nasihat

Ölümü hatırlatacak her düşünce ve ifadeden kaçış, aslında insanın kendisinden; gerçekleşmesi tereddütsüz olan kendi gerçeğinden kaçışıdır. Ölümü hatırlatacak sembollerin hayatın dışına çıkartılmak istenmesi ve ‘ölümü yeneceğiz!’ söyleminin ideolojik bir karakter kazanarak bilimin konusu olması, modern insanın ‘kendi’ gerçeğinden kaçma gayretidir. Öldürülemeyecek bir şey varsa, o da ‘ölüm’ün kendisidir. Kaçılamayacak bir gerçek varsa, o da ‘ölüm gerçeği’dir.

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsini hevâsına tabi kılan ve Allah’tan dilek(ler)de bulunup duran (bunu yeterli gören) kişidir.”21

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.” 22

Tolstoy (1828-1910)’un, “İnsan Ne ile Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır: Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca; daha çok toprak elde etmek için reise gidip, talebini iletir. Gerçekten de Reis, herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a, “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin; . fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım, yoksa bütün hakkını kaybedersin” der. Pahom, güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye; tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken, gördüğü sulak bir araziyi es geçemez; şu bağ, bu bahçe derken bakar ki, güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar; ama kesilir takati. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, tükenir, yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis, olanları izlemektedir; çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır, Pahom’u bu mezara gömerler. Reis, Pahom’un mezarının başında durur, şöyle der: “Onun şimdi ihtiyaç duyduğu, topu topu iki metrelik bir topraktı.”

Modern kentlerin yerleşim planında ölüm gerçeği ile yüzleşmekten kaçan bir söylem hâkimdir. Çevre yeniden düzenlenirken mezarlıklar ya kalın duvarlarla perdelenmeye çalışılmakta ya da yerleşim merkezlerinin dışına çıkartılmaktadır. Ölümü hatırlatan söylem ve görseller ürkütücü bulunmaktadır.23 Kabristan ziyâretleri, yerini nostaljik ritüellere bırakmış, ölümle araya aşılmaz duvarlar gerilmiştir. İslâm düşmanları mânâsını bilmeseler de çağrıştırdığı uhrevî havadan ötürü “ölüm” ifadesi yerine “vefât” denilmesinden dahi rahatsızlar. Bunu, dilin dinselleşmesinin önüne geçmek hassasiyetiyle yaptıklarını dile getirirler. Din dili bir kez kabul gördü mü, ardının geleceği kaygısını duyarlar. 24 Oysa “Vefât”, anlam yüklü bir kelimedir. Arapça ‘vefâ’ ile aynı köktendir ve sözünü tutmak, borcunu ödemek, görevini yerine getirmek mânâsına gelir. İlgili sorumlulukları yerine getiren ölü için de ‘müteveffâ’ denir. İnsan dünyaya geldiğinde bir emanet taşır ve öldüğünde sözünü tutup emaneti teslim etmiş olur.

Ölümün bizi nerede beklediği belli olmadığına göre, bizim ölümü her yerde beklememiz gerekir. Ölümü beklemek, ölüm sonrası için hazırlıklı olmayı gerektirir. Her günümüzün ve hatta her ânımızın son ânımız olabileceğini hatırdan çıkarmamalıyız.

Peygamberimizin (as), “Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız.”25 emri, kalpleri harekete geçiren bir uyarıdır. Ölümü çokça hatırlamak, insanı günahlardan arındıran, dünyaya karşı haris olmaktan koruyan, kalbi yumuşatan bir ibadettir. Ölümü unutanların kalpleri katı, işleri ölçüsüzdür. Ölümün çokça hatırlanması, katılaşan kalplerin yumuşaması için dermandır.

“Bize nasihat et ey Allah’ın Rasûlü” diyen Hz. Ömer’e hitaben Peygamberimiz (as): “Nasihat olarak ölüm sana yeter, ey Ömer!” diye cevap veriyordu. Eğer ki bir insan ölümden ibret ve nasihat almıyorsa, bil ki başka hiç bir şeyden ibret ve nasihat almaz

Ümmetin yaşadığı musibetler de ölüm fikri üzerinden muhasebe edilmelidir. Yaşanan bunca yenilgi ve musibet, sayıların azlığından mıdır acaba? Yoksa gerçek, dünyayı fazlaca sevmek ve ölümü kötü görmekten midir? Ümmetin suskunluğunu Allah’a şikâyet eden adam Şeyh Ahmed Yasin (1937-2004), “Nemrutların karşısında İbrahim olmak için; sağlam bedene değil, sağlam yüreğe ihtiyacımız vardır.” söylediğinde, yaşanan yenilgi ve musibetin öncelikli sebebini dillendiriyordu: Dünya sevgisi. Bu soruyu Aliya (1925-2003) da, ölüm üzerinden cevaplıyor: “Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.” Ümmet bugün düşmanına benzedi! Yeniden ayağa kalkması da kendisine benzemesi ile mümkündür. Kendisine benzemesi, öncelikle sağlam yüreğe sahip olması; farklı bir ifadeyle, tevhid üzere İslâm olmasıyladır.26

Sonuç

Yaşam devam ettiği sürece kulluk dolayısıyla imtihan devam ediyor demektir. Yapacakları bir şeyi kalmayanlar; amaç ve hedefi tükenenler, yaşayan ölülerdir (Meyyit-i müteharrik). Ölürken yaşayanlar ise, umutları tükenmeyen, kulluğu emanet; emaneti kurtuluş bilenlerdir. “Kulluk”, niçin? sorusunun cevabı yani yaratılışın gerekçesidir. 27 Yalnızca Allah’a kulluk, onurlu bir makama dâvet; yüce dâvete icabettir.

Şahsiyet yitimi yaşayan modern insan, hiççi (nihilist) psikoza esaretle insanî fazilete geri dönmenin yol ayrımındadır. Dünyevîleşme ile mâlûl anlayışlar, Sekülarizm’i dahi seküler bir bakışla okumanın vâhameti içindeler. Kişi, teneşire ne ile gidecekse ona sımsıkı tutunmalıdır. Bilindiği üzere teneşire unvansız, makamsız, servetsiz ve de şöhretsiz varılır. O halde kendisinden er-geç ayrı kalınacak şeylere bağlanılmamalıdır. Vahyin rehberliğini yitirip tefekkürü terk eden insan, kendisine yabancılaşır, özünden kopar, ölümü unutur ve neticede anlamsızlaşır. Ölümü unutan yaratanını da unutur.

Bil ki, yaşamımız ölümümüze; ölümümüz de yeniden dirilişimize âyînedir. Hayatımız gibi ölümümüz de mübarek olsun. ***

* Ramazan Yazçiçek, “Ölüm Üzerine Tefekkür”, Nida Dergisi, Bursa 2022, s: 211, s. 4-12.

1 Bkz. Tâ Hâ, 20/120-121; A’râf, 7/12; Sâd, 38/75-76.

3 Âl-i İmrân, 3/145.

4 A’râf, 7/23.

5 Bkz. Yûnus, 10/24; Kehf, 18/45-46; Hadîd, 57/20; Âl-i İmrân, 3/14; Fâtır, 35/5; Ankebût, 29/64.

6 Hüseyin K. Ece, “Dünya” mad., İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., İstanbul 2013, s. 148, 149.

7 Bakara, 2/201; bkz. A’râf, 7/156; Nahl, 16/122; Yûnus, 10/64.

8 Muhyiddin en-Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, (I-III), çev.: M. Emin Özafşar, Bünyamin Erul, DİB Yay., Ankara 2013, c: 1, s. 451-452; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, (I-XVIII), Akçağ Yay., Ankara 1994, c: 7, s. 244 (Tirmizî).

9 Canan, Kütüb-i Sitte, c: 7, s. 245.

10 Buhârî; Müslim; Nesai.

11 Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay., İstanbul 2017, 54. Baskı, s. 291.

12 İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense Yay., İstanbul 2015, 3. Baskı, s. 22-25, 34.

13Mehmet Aykaç, “Harâm b. Milhân” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi, (I-XLIV), Heyet, İstanbul 1997, c: 16, s. 106; S. Kemal Sandıkçı, “Âmir b. Füheyre” mad., TDV İslâm Ansiklopedisi, (I-XLIV), Heyet, İstanbul 1991, c: 3, s. 65-66; Hadislerle İslâm, Heyet, c: 7, s. 97-103; c: 4, s. 523; c: 2, s. 63-65 (Buhârî; Müslim; Vâkıdî; İbn Hişâm; İbn Sa’d).

14Âl-i İmrân, 3/185.

15Âl-i İmrân, 3/185.

16Ankebût, 29/57.

17Nisâ, 4/78.

18Kaf, 50/4.

19Hicr, 15/99.

20Buhârî.

21 Tirmizi; İbn-i Mâce; Ahmed b. Hanbel; Hâkim.

22 Cum’a, 62/8; bkz. Sebe, 34/3; Nisâ, 4/78.

23 İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığı’nın girişinde yazan, “Her canlı ölümü tadacaktır” âyet meâli, CHP’li Binnaz Toprak’ın “Çok sinir bozucu bir şey” diyerek polemik oluşturmasıyla gündem olmuştu. Bkz. https://www.sabah.com.tr/gundem/2011/05/10/zincirlikuyudaki-ayet-mealini-kim-yazdirdi (Erişim: 07.09.2022).

24 Konuya dair haber için bkz. https://www.haksozhaber.net/sol-habere-uyari-dilimizi-dinsellestirmeyi-birakin142757h.htm (Erişim: 27.09.2022).

25Tirmizî. 26 Geniş bilgi için bkz. Ramazan Yazçiçek, Bilgiden Bilince, Ekin Yay., İstanbul 2019, 2. Baskı, s. 91-117. 27 Zariyat, 51/56.