12-02-2022 20:40

Kürşad Atalar: Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır

AKP dönemiyle birlikte çeşitli `İslami çevrelerin`, cahiliye düzeni ve düzenin aktörleri karşısındaki duruş ve tutum konusunda sapma ve savrulmalar yaşadığına tanıklık ettik. Söz konusu savrulma sürecini, İktibas Dergisi`nin dosya konusu bağlamında Kürşad Atalar’la konuştuk. Yaşanan dönüşümün köksüzlükle açıklanabileceğini belirten Atalar, “Köksüzlük ise, esasen ‘bilmemekle’ ilgili bir şeydir. Biliyorsunuz ‘keşke bilselerdi’ ayetine ben biraz da bu açıdan bakıyorum. Kullar, Peygamberler gibi ‘bilebilseydi’, savrulmazlar, dönüşmezlerdi. Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır” diyor. Söyleşimizi ilgiyle ve beğeniyle okuyup istifade edeceğinizi düşünüyoruz.

Kürşad Atalar: Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır

Türkiye’de 1960’lı yıllardan itibaren doğrudan Kur’an ve Rasulullah (a.s.)’ın Kur’an’a dayalı Nebevi örnekliği ile irtibat kurarak sağ-muhafazakâr “dindarlıktan” ayrışan, bütüncül ve bağımsız İslami kavrayışa dayalı özgün bir İslami bilinçlenme süreci yaşandı. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda güçlü bir akıma dönüşen bu süreç, jakoben laikliğe dayalı “ölümü gösterme” politikalarının aktif edildiği 28 Şubat sürecinde özgünlüğünü ve dinamizmini sürdürürken, ardından gelen ve düzenin batıcılığı esas alan kıblesi ve laikliğe dayalı temel akidesinde bir değişimi değil, usul ve üslup değişimini ifade eden ılımlı laiklik politikalarının uygulanmaya başlandığı AKP sürecinde sarsılmaya başladı. “Birçok İslami” çevre,  düzene ve aktörlerine yönelik akidevi teberri tutumunu terk edip, “sistem içi” bir konumlanmaya yöneldi.

Söz konusu savrulma sürecini Kürşad Atalar’la konuştuk. Yaşanan dönüşümün köksüzlükle açıklanabileceğini belirten Atalar, “Köksüzlük ise, esasen ‘bilmemekle’ ilgili bir şeydir. Biliyorsunuz ‘keşke bilselerdi’ ayetine ben biraz da bu açıdan bakıyorum. Kullar, Peygamberler gibi ‘bilebilseydi’, savrulmazlar, dönüşmezlerdi. Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır” diyor. Söyleşimizi ilgiyle ve beğeniyle okuyup istifade edeceğinizi düşünüyoruz.

Söyleşi: Şükrü Hüseyinoğlu 

Kürşad Atalar: Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır

Türkiye’de 28 Şubat sonrası gelen AKP sürecinde “İslami çevrelerde” ciddi savruluşların yaşandığını görmekteyiz. Yakın geçmişe kadar düzen ve politik aktörleri konusunda “akidevi teberri” temelli bir yaklaşıma sahip olan birçok çevrenin dahi, bu süreçte yıllarca dillendirdikleri “ilkeler”i yok sayıp sistem içi politik sürece “aktif destekçi” olarak dahil olduklarına tanıklık ettik. Bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu dönüşümü temelde “köksüzlükle” açıklayabiliriz diye düşünüyorum. Elbette ‘nefsi zaaflar’, ‘beklenti’ vb. başka bazı sebepler de var, ama bence bunlar ana sebebin yanında evvelemirde dile getirilmeyi hak edecek türden değildirler. Köksüzlük ise, esasen ‘bilmemekle’ ilgili bir şeydir. Biliyorsunuz “keşke bilselerdi” ayetine ben biraz da bu açıdan bakıyorum. Kullar, Peygamberler gibi ‘bilebilseydi’, savrulmazlar, dönüşmezlerdi. Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır, çünkü ‘hakk’ı ve ‘hakikat’i Peygamberden daha iyi bilecek, kavrayacak insan olamaz. Hakeza gerçek manada ‘ulema’ da öyledir. Bunların da büyük ölçüde savrulup dönüşmediğini görüyoruz. Bu, ilmin gücüdür. Oysa baskı, ayartı, nema, vb. zorlayıcı etkenlere en fazla muhatap olanlar da yine bunlardır. Dikkat edin, baskıya veya ayartıya en fazla bunlar maruz kalıyor ama savrulma noktasında da en sıkı duranlar yine bunlar oluyor! Bu bize şunu gösterir: Peygamberleri veya gerçek alimleri iyi anlayabilirsek, çözümü bulmuşuz demektir! 

“İslami çevreler”, yaşanan değişimin mahiyetini anlayacak ve dolayısıyla sistem içi bir değişime bundan fazla anlamlar yükleyerek sürece angaje olmaktan kaçınacak bir siyasi bilince sahip değiller miydi?

Burada belli ki ‘İslami çevreler’le kastınız, benim ‘köksüz’ dediğim çevreler. Bunların ‘siyasi bilince’ yeterince sahip olmadıkları, yaşadıkları dönüşümden bellidir. Bir dönem Hz. Peygamberin “bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz yine de davamdan dönmem” mealindeki sözünü dilinden düşürmeyen bu çevrelerin, bırakın ayı-güneşi, ellerine konulan “üç kuruşluk dünya menfaati”ne tav olmaları herhalde düşündürücü olmalıdır! Teoride bu menfaat “kazanımlarımız” olarak lanse ediliyor, ama pratikte, sizin de ifade ettiğiniz gibi “sürece eklemlenme” manasını taşıyor! Bunlar galiba Peygamberimizi, tabirimi mazur görünüz, ‘aptal’ yerine koyuyorlar. Çünkü bunların mantığına göre Peygamberimiz örneğin krallık teklifini kabul etseydi, davasını gayet de güzel yayacak imkanlara kavuşmuş, epeyce büyük bir ‘kazanım’ elde etmiş olacaktı! Ama Rasulullah’ın bu türden tekliflerle karşılaştığı dönemde biliyorsunuz Kafirun Suresi inzal olunmuştur! Yani Allahu Teala fifti-fifti ve benzeri uzlaşı tekliflerine kapıları tümden kapatmıştır! Hani ayette deniliyor ya “az daha onlara meyledecektin” diye. Peygamber de sonuçta bir insan. Bir beşer olarak onun da birtakım akıl yürütmelerde bulunması mümkün. Kötü niyetle değil tabii, yine davası için bu türden şeyler aklına gelebilir veya Şeytan(lar) onun aklına bunu ilham edebilir(ler). Nitekim biliyorsunuz bu yönde de bir ayet var. Allahu Teala ne diyor bu hususta mealen: “Şeytan senden önceki her peygamber gibi senin de kalbine bir takım temenniler atar, ama biz onları giderir, kendi ayetlerimizi sağlamlaştırırız.” Yani akla birtakım ‘ayartıcı’ düşünceler gelebilir. Önemli olan bunlara karşı sizin tavrınız, duruşunuzdur. Peygamberimizin nasıl bir duruş sergilediği ortada. Hem bu basit manada bir ‘ilkelilik’ meselesi de değil. Bilakis “başarının yolu” meselesidir. Yani başarıya ulaşmak istiyorsanız, nebevi yolu tercih edeceksiniz. Başka türlü başarılı olma şansınız da olmuyor! ‘Kazanım’ kavramını öne çıkaran kardeşlerimiz asıl bu hususun bilincinde değiller. İnsan başarılı olamayacağı baştan belli olan bir yola girer mi? Giriyorlar işte. Bu nasıl oluyor? Dediğim gibi, ‘köksüzlük’le oluyor. 

28 Şubat sürecinde “hak arama” adına kullanılmaya başlanan “demokratik dil”, bugün karşılaştığımız “demokratik süreçlere entegre olma” neticesini hazırlayan sebeplerdendir denilebilir mi?

Denilebilir. Çünkü ‘dil’ ile ‘düşünce’ arasında kopmaz bir bağ vardır. Bendeniz bu konuyu çok önemsiyorum ve ‘Düşüncenin Okullaşması’ kavramı bağlamında da sürekli altını çizmeye çalışıyorum. Bütün dinlerin, ideolojilerin “nevi şahsına münhasır dili” vardır. Buna modern dönemde daha çok ‘söylem’ diyoruz, Foucault’un ifade ettiği anlamda. Biliyorsunuz o, dil ile ‘iktidar’ arasındaki ilişkiyi iyi yakalamış isimlerden biridir. Kullandığınız dil ya size aittir ya ödünç alınmıştır. Bunun istisnası yoktur. Karma dil kullanırsanız, onu da ikinci kategoriye dahil etmek mümkündür. Burada terminolojik tartışmaya girmeyeyim, çünkü yerimiz dar! Ama bir tane örnek verebiliriz: Malum sosyalistler, özellikle de Marksistler ‘çalışan’ kavramından hoşlanmazlar, özellikle ‘işçi’ kavramını kullanırlar. Neden? Oysa ikisinin de yaptığı sonuçta bir ‘iş’, değil mi? İşte öyle değil. Malum çalışan kesim için beyaz yakalı-mavi yakalı ayrımı yapılır. Genelde büro işlerini vs. beyaz yakalıların, fabrika işlerini vs. ise mavi yakalıların yaptıkları ifade edilir. Marksist, “emeğe saygı” sloganını kullanırken, orijinal manada ‘işçi sınıfı’nın haklarına vurguda bulunur. Fakat sendikalar, özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde kapitalizmin kendini ‘yeniden üretmesi’ sonucu bu ‘işçi’ ve ‘emek’ kavramlarının içini boşaltmışlardır. O yüzdendir ki, bugün birçok sendika üyesi ‘işçi’, aslında pratikte ‘beyaz yakalı’ iken, kağıt üzerinde ‘mavi yakalı’ muamelesi görmektedir.  Bu yüzden de ‘çalışan’ ve ‘işçi’ kavramları son yarım asırda artık iyice birbirine karışmıştır. Yani orijinal Marksist söylem safiyetini yitirmiştir. Bizim kesimde özellikle de ‘başörtüsü’ eylemleri sürecinde kullanılan ‘demokratik dil’ için ise benzer şeyleri ama biraz farklı bir şekilde söylemek mümkündür.  Bizde düşünce henüz ‘okullaşamadığı’ için, eklektik dil kullanılmasını çok görmemek gerekir. Ama Marksizmin tecrübesi farklıydı. Orada Marks ile birlikte, sosyalist düşünce ‘okullaşmış’, ardından da somut mücadele ve ‘devrimler’ aşamasına geçilmişti. Bence siyaset alanındaki başarının, dilin orjinalitesi ile yakın alakası var. Marksizmin bir dönem dünya çapında popülarite yakalamış olmasını biraz da nevi şahsına münhasır bir dile sahip olmasıyla açıklamak mümkündür. Çünkü bu, tezinizi daha rahat ve açık biçimde ifade etmenizi, daha anlaşılır olmanızı sağlar. ‘İslami dil’in kullanımına gelince, bu konuda maalesef sadece sizin ‘İslami çevreler’ dediğiniz kesimlerin değil, en bilinçli İslamcı çevrelerin bile ciddi eksiklikleri var. Düşünün çağdaş dönemde düşüncenin gelişmesine en çok katkıyı vermiş isimlerden biri olan Mevdudi ‘teo-demokrasi’ kavramını, hakeza yine ‘sembol şahsiyetler’in en seçkinlerinden biri olan Şeriati de ‘özgürlük’ kavramını olumlu bir içerikle kullanmışlardır. Hal böyle olunca, bizim ‘yerel ölçekli’ İslamcımız ne yapsın! Bereket versin ki mesela Kutub’un, hakeza Ercümend Özkan’ın hassasiyeti kimilerimizi bu hususta uyanık tutabilmiştir. Ama yeterli değil. Büyük çoğunluk hala, “asıl özgürlük İslam’dadır” veya “demokrasinin iyisi bizde var”, “Müslüman önce birey olmalıdır” türü söylemleri rahatlıkla kullanabiliyor. Bu, bence ‘düşüncenin okullaşamadığı’nın göstergesi! Okullaşma olsa, bu dil kullanılmaz! O yüzden ‘orijinal dile vukufiyet’ önemli bir konudur. Biz Müslümanız ve kendimize ait bir dilimiz var. Bu dili klasik dönemde kullandık, bugün de kullanabiliriz. Önemli olan ‘ilimde derinleşmemiz.’ Bunu becerebilirsek, orijinal dili kullanmayı da becerebileceğiz diye düşünüyorum.

Ercümend Özkan bugün yaşasaydı, olan-bitene son derece üzülmekle birlikte çok da şaşırmayacaktı. Zira 1992’deki “Beklenen Kasırga” başlıklı makalesinde bugün yaşananları öngörmüş ve Müslümanlara ciddi ihtarlarda bulunmuştu. Bu açıdan bakıldığında, yaşanan savrulma süreci sizin için sürpriz mi oldu, yoksa siz de “kasırgayı” bekleyenlerden mi idiniz?

O dönemde “geliyor gelmekte olan şey” için ‘kasırga’ tabirini ilk kullanan Ercümend abi olmuştur. Onun siyasi bilinci çok yüksekti, biliyorsunuz. Birtakım küçük sinyaller alması bile, üzerine sağlam düşünce üretmesine yetebiliyordu. Özal’ın 141, 142 ve 163. maddeleri kaldıracağını ilan etmesi, RP’nin 1991 seçimlerinden sonra Tv ekranlarından bile “Atatürk bugün yaşasa Refahçı olurdu” söylemini rahatlıkla kullanabilmesi, Aydın Menderes’in malum girişimi vs. bütün bunlar küresel sistemin ve onunla bağlantılı olarak da yerel güçlerin ‘dindarlar’a yolu açacağını zaten gösteriyordu. Ercümend abi de bunu ilk görenlerdendi. Aslında o, bu dönemin çok öncesinde bu tür gelişmelerin olabileceğini zaten hep dillendirirdi. Sık sık gerçek İslam’ın önündeki en büyük engelin “bostana giren molla” olduğunu söylemesi boşuna değildir. ‘Ilımlı İslam’ın bütün paydaşlarına dair Özkan’ın kanaatini bilen birinin, onun “geliyor gelmekte olan şey” için ‘kasırga’ tabirini kullanması şaşırtıcı gelmemeli. Ben o dönemde henüz gençtim ve tabii ki bilinç noktasında da onun düzeyinde değildim. Ama ‘ılımlı İslam’ın küresel güçlerce Müslüman Dünyası’nda desteklenebileceğini düşünebiliyordum ve Ercümend abi, malum görüşünü yüksek sesle ifade edince de kendisine destek verdim. Zaten onun İslami Parti girişimini de yeni gelişmeye karşı bir ‘ön alma’ çabası olarak görmek mümkündür. O süreçte “Bunlar bir plan yapıyorlar; gerçeği gelmesin diye sahte İslamcıları iktidara taşıyacaklar. Onlardan önce biz davranalım, İslami Parti’yi kuralım da, adamlar açığa düşsünler” mantığıyla hareket ediyordu. Ama tabii bu teşebbüs malum sebeplerden akamete uğradı ve “plan işledi.” RP kapatıldı, RTE hapse atılıp ‘kahraman’ yapılarak oradan çıktı; ondan sonraki süreci siz de biliyorsunuz zaten. Yani ‘kasırga’ gerçekten beklendiği gibi geldi. Niçin böyle söylüyorum: Çünkü 40 sene adam gibi iktidar yüzü görememiş olan Milli Görüş camiası, küresel ve yerel güçlerin desteğiyle iktidara taşındı ve ülke siyasi tarihinin en uzun süreli iktidarı oldular! Bunun ilk 10 senesinde, tıpkı Özal döneminde olduğu gibi, hemen her kesimin desteğini almış olmaları, fazla söze hacet bırakmıyor zaten. Sonraki 10 yılda yaşananlar ise ayrı bir ‘plan’ın konusudur. Ben bu yeni süreci 2012 Hakan Fidan olayıyla başlatıyorum ve halen de devam ettiğini düşünüyorum. Zannımca RTE iktidardan indiğinde/indirildiğinde bu süreç de hitama erecek.

28 Şubat gibi, cumhuriyetin ilk dönemindeki jakoben laikliğe dönüş denemesi ve ardından AKP ile gelen “ılımlı İslam” – “ılımlı laiklik” sentezine dayalı Anglo-Sakson laiklik süreci… Her iki sürecin hazırlığı noktasında Washington’un açık rolünü göz önüne aldığımızda, temelinde “ölümü gösterip sıtmaya râzı etme” temelli küresel bir dizayn operasyonuyla karşı karşıya bulunduğumuzu söyleyebilir miyiz? Bu söylenebilirse, bu durumda “İslami çevrelerin” sıtmaya râzı olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunu 28 Şubat dönemiyle başlatmak bence çok doğru değil. Az önce de söyledim. Bu süreç, İslami gelişmelerin hızlandığı ve ülkedeki sağ-sol siyasetin sıkıştığı bir vasatta başladı. Kabaca, 80’li yılların sonu diyelim. Yani Ercümend abinin ‘kasırga’ nitelemesini yaptığı yılların öncesinde. Zaten onun gördüğü de buydu. RP özelinde gelişen bu süreç, RP olmasa da yine işleyecekti. Başka bir aktör bulunurdu. Zor değildi yani! Ama eldeki en ‘müsait’ araç o olunca, onu kullandılar. 28 Şubat süreci, aslında genel akış içerisinde küçük bir hamle olarak görülebilir. Daha doğrusu işlevi ‘katalizör’ olmaktı. Süreci hızlandırdı ve ardından yeni yüzlere ihtiyaç duyuldu. Süreç Erbakan’ın tasfiyesini beraberinde getirdi ama sadece onunla bağlantılı değildi. Demirel de aynı akıbete uğradı. Hatırlayınız, cumhurbaşkanı seçilmeye çalıştı, ama olamadı! Bunu şöyle yorumlamak bana daha doğru geliyor. Yeni süreçte ‘eskimiş yüzlere’ yer yoktu. Dolayısıyla tasfiye edilmeleri gerekiyordu. Erdoğan’ın bir süre sonra ortaya çıkışı bununla alakalı bence. Bunu nasıl yorumlamak lazım? “İslami çevreler” dediğiniz kesimlerin bu türden ‘planlar’a karşı duracak gücü zaten yok ki! Küçük İslamcı grupları bırakın, ‘büyük’ dediğiniz cemaatlerin vs. bile bu gücü yok. Büyükler zaten bu tür süreçlerden nemalanıyorlar, küçük olup da bazı İslami hassasiyeti olan grupların ise sürece direnecek güçleri yok. O yüzden, 28 Şubat postmodern darbesinin bir ‘plan’ doğrultusunda gerçekleştirildiğini söylemek mümkün. Sonucuna bakıldığında, amacının ne olduğu zaten belli oluyor! Amaç ‘Ilımlı İslam’ı iktidara taşımaktı. Nitekim öyle de oldu.

Bu noktada özellikle 19. asırda Avrupa’nın komünizmle mücadele stratejisi akla geliyor. Sendikacılık üzerinden sol hareketleri STK’ya, sosyal demokrat partiler üzerinde de kapitalist düzene entegre etmeyi başardılar. Burada da benzer bir sürecin yaşandığını söyleyebilir miyiz?

Tarih boyunca benzer şartlarda benzer süreçler hep yaşanmıştır. Roma, Hz. İsa’nın davetini bu şekilde iğdiş etmeye çalışmış, büyük ölçüde de başarılı olmuştur. Kapitalizm, komünizmi bu şekilde etkisizleştirmeye çalışmış, yine büyük ölçüde başarılı olmuştur. Mekke müşrikleri Peygamberimizin hareketini aynı yöntemi kullanarak etkisizleştirmeye çalışmış ama başarılı olamamışlardır. Yani bazen bu plan tutar, bazen tutmaz, birçok şarta bağlı olarak.  Bizdeki durum, genel tablonun içinde bir özel örnek olarak görülmeli. Çünkü İslami hareketin geliştiği son 30-40 yıl içerisinde küresel düzen, benzer taktikleri birçok ülkede deniyor. Bu durum aslında bir şeyi gösteriyor ki, asıl oraya odaklanmak lazım: Önceden küresel düzen bu tür taktikler denemiyordu, ne oldu da artık bu ‘iğdiş etme’ yöntemlerini kullanmaya başladı? Bu sorunun cevabı, “İslami hareket gelişiyor da ondan” şeklinde verilmelidir. Çünkü müşrikler de, Hz. Peygamber’e “gel kralımız ol” teklifini ilk yıllarda yapmadılar, davet gelişip yaygınlaştıktan sonra yaptılar. Bu tür taktiklerin amacı basitçe “yoldan çıkarmaktır.” Yoldan çıkmamak için ise yapılacak şeyler vardır. Her şeyden önce ne istediğinizi bileceksiniz. Yani davanız konusunda şüpheniz olmamalı. Düşünceniz de okullaşmış olmalıdır. Başka bir ifadeyle, bir ‘düşünce okulu’ disiplini içinde, bir ‘ideolojik’ iç tutarlılıkla tezlerinizi savunmalısınız. Bunu yapamadığınız sürece, illa ki yolun bir yerinde bir şekilde ayağınızı kaydıran olur!

Sizinle söyleşi yapıp da sormamak olmaz. Az önce atıflar yapmış olsanız da, yaşanan savrulma süreçlerini sizin “düşüncenin okullaşması” teziniz bağlamında daha genişçe nasıl yorumlarsınız?

Süreçlerin ‘okullaşma’ ile doğrudan bağlantısı olduğu bence çok açık. Müslümanlar yaklaşık olarak on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren düşünsel açıdan gelişme gösteriyorlar. Tarihte başka coğrafyalarda başka birçok akımda örnekleri görüldüğü gibi, yavaş ilerleyen bir süreçtir bu. Çünkü bütün bir toplumun katkısıyla olabilecek bir şey. Son derece zeki bir düşünürün harikulade buluşuyla gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Çünkü bir de ‘mücadele’ boyutu vardır bu sürecin. Ama oraya gelmeden önce, ‘düşünsel gelişim’ gerçekleşmiş olmalı, burada ‘yetkinlik’ düzeyi tutturulmalıdır. Çağdaş Müslüman Düşünce başlangıç aşamasını geçmiş, gelişme aşamasını da tamamlamak üzeredir. Ama henüz ‘okullaşamamıştır.’ Bu olmadığı sürece, Ümmet’in muarızlarına karşı topyekün bir başarı elde etmesi mümkün değildir; yerel şartların desteğiyle geçici kimi başarılar kazanılabilir, ama bunlar ‘okullaşma’ eksiği devam ediyorsa, geleceğe dair ümitvar olmamızı sağlayacak bir yetkinlik ortaya koyamazlar. Modern ulus-devletler döneminde şahit olduğumuz Pakistan ve İran tecrübeleri bence bu hususun “ibret alınacak” iyi birer örneği olarak görülebilir.

Sizce, yaşanan savrulma kalıcı olacak gibi mi görünmektedir, yoksa bir muhasebe ve “fabrika ayarlarına dönüş” süreci umudunuz var mıdır?

Düşünce okullaşırsa, yani Müslümanlar hakim paradigmaya karşı ‘yetkin’ bir cevap verebilirlerse, küresel ölçekte yaşanan savrulmalar biter, sahici manada bir siyasal mücadele verilir ve bunun neticesi de ‘nasr’ ve ‘feth’ olur. Bence Hz. Peygamber’in başarısı, temelde, ‘vahy’ ile izah edilmeli. Yani vahy olmasaydı, Muhammed (as) o başarıyı yakalayamazdı. Burada hemen karşımıza Hz. Nuh örneği çıkarılıyor. İyi ama bu, elma ile armudu toplamaya benziyor! İnat ve kibrin çaresi yok! Şeytan Allah’la doğrudan konuşuyor, ama yine de inkar ediyor, yap dediğini yapmıyor! Bunun ilacı cehennem! Biz başka bir şeyden bahsediyoruz. “İnsanların kalplerine ve akıllarına yetkin biçimde hitap ettiğinizde ve yapmanız gerekenleri de pratik hayatta yaptığınızda, Hz. Peygamber’in ve başka bazı Peygamberlerin ulaştığı başarıya siz de ulaşabilirsiniz” diyoruz. Yani modern/postmodern paradigmaya karşı İslam’ın tezini yetkin bir şekilde ortaya koyabilirsek, küresel anlamda başarı şansını yakalayabiliriz. İnsanlar, kalpleri ısınırsa Müslüman olur. Tezinizi daha “dinlemeye değer” bile bulmayan bir muhatap kitlesine ne anlatabilirsiniz ki! Modern/postmodern çağ, böyle bir çağdır. Bu çağın insanı dini, “hayatın sillesini yemiş veya miskin insanların inancı” olarak görür. Böyle gördüğü birini niçin dinlesin adam? Ona, kulak kabartmasına sebep olacak bir şeyler söylemelisiniz. Ve Müslümanlar bunu sadece Müslüman Dünyası’nda değil, dünyanın her yerinde, yani ‘küresel’ ölçekte yapmalıdırlar. Müslüman Dünyasının insanları insan da, Batı dünyasının, Doğu dünyasının insanları uzaylı mı? Nerede insan varsa, Müslüman mesajı oraya ulaştırmalıdır. Mesaj (Çağrı) filmini seyredip duruyoruz, ama bu filmden bu hususta alınması gereken dersi alabiliyor muyuz? Hz. Peygamber boşuna mı Kisra’ya, Kayser’e davetçilerini, ancak Medine’de ayağını yere sağlam bastıktan sonra gönderdi? Devleti kurmadan da davetçi gönderebilirdi, dikkat ediniz. Çünkü sonuçta Peygamber. Daveti yaymakla görevli. Ama o zaman kim kale alırdı? O nedenle, ben de diyorum ki, düşünce temellerimizi sağlamlaştırmadan, insanlığa davette bulunamayız. İstesek de yapamayız bunu. Yani başarılı olamayız. Sonucu olumsuz olacağı baştan belli olan işe girişmek ise, akıllıların işi değildir!

Türkiye’deki İslami bilinçlenme sürecinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bir yazınızda, yaşanan süreci Talut-Calut kıssasına ve oradaki sınanma olayına atıf yaparak değerlendirmiş ve -mealen söylüyorum- “kalan sağların” mücadeleyi daha bir safiyet ve dinamizmle sürdürebileceklerini söylemiştiniz…

Evet, bu böyledir. Bir mücadeleye girişmiş olanlar bazı sınavlardan geçerler. Başarılı olanlar yola devam ederler, olamayanlar geride kalırlar. Küresel ölçekte, İslamcı düşünce gelişme kaydetmektedir ve önü de açıktır. Fakat henüz yetkinleşememiştir. Gelişmesi ölçüsünde siyaset alanında tezahürleri olacaktır. Ama okullaşana kadar, bu tezahürler hep kusurla malül olacaktır. Bu, mantık gereği böyledir. Olgunlaşmamış meyveyi dalından koparıp yerseniz, olgun meyve tadını alamazsınız! O nedenle, sürecin çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi ve sürekli ‘durum tespiti’ yapılması gerekir. Yani on yılda bir, yirmi yılda bir, elli yılda bir… sürekli halinizi, geldiğiniz yeri, eksiklerinizi vs. gözden geçireceksiniz, muhasebenizi yapacaksınız. Bu noktada kaydedeceğiniz başarı, süreci doğrudan etkiler. İslami çalışmalarda olgunlaşmayı belirleyen ise, ilmin seviyesidir. Çünkü ‘doğru olan’ı yaptıran, temelde ilimdir. Müslüman, masiyete itaat etmez. Halihazırda edenleri çok oluyorsa da, etmeyenleri de illa ki vardır ve bundan sonra da olacaktır. Dolayısıyla, bu husus, yapıp-edilenin meşruiyeti bakımından önemlidir. Bir iş İslam’a uygun değilse, isterse yeryüzündeki bütün Müslümanların onayını alsın, yine de ‘İslami’ olmaz! Kural böyledir. Bu kuralı Allah koymuştur, iyi ki de koymuştur! Dolayısıyla, hakkı, hakikati bilen bir tek Müslüman bile var olduğu sürece, yeryüzünde İslam var demektir! Üstelik bu, gelişme potansiyeli taşıyan bir İslam’dır. Çünkü doğruların gelişme hızı covid-19’un omicron varyantından bile hızlıdır! Yeter ki doğruyu, doğrunun ne olduğunu bilin! Ama burada şuna dikkat edilmeli. Süreç içerisinde yanlışı doğru bellemek diye bir tehlike de bulunmaktadır. İlminiz eksikse, yanlışı size doğru diye belletebilirler. Halihazırda bütün Müslüman Dünyası’nda faaliyet gösteren hareketlerin en temel meselelerinden birisi de budur. Hz. Peygamber zamanında böyle bir mesele yoktu. Neyin doğru olduğu vahy ile belli idi. İzah gerekince de elçi bunu yapıyordu. Bir hareketin dinamizminin en önemli belirleyeni budur. Tarih boyunca görülen toplumsal hareketlerin hepsi bu ‘kesin inançlı’lar sayesinde başarıyı yakalamışlardır. İslam’da ‘kesin inançlı’ olmak, vahiy ile mümkündür. Ama onu doğru anlamak kaydıyla. Yanlış yorum sonucu ortaya çıkan başarısızlığın sorumluluğu, vahye değil yanlışı yapana aittir. O nedenle, “ilimde derinleşmeliyiz” diyorum zaten. Bu derinleşmenin de elbette bir sınırı vardır. Hiçbir deniz ilanihaye dibe doğru devam etmez! Belli bir düzeyi geçtiğimizde, yani ‘okullaşma’yı sağladığımızda, ‘yeter şart’ karşılanmış olur, ondan sonrası da nispeten daha kolay olur. 

Son olarak, Müslüman gençlere bu noktadaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Benim sözlerim genele tabii ki, ama gençlik demek ‘ümit’ demek aynı zamanda. Biz gençlere iyi bir miras bırakırsak, gençlerimizin onu geliştirip kendilerinden sonraki kuşaklara aktarması mümkün olur. Gençlere vereceği fazla bir şeyi olmayan toplumların, gençlerinden ümitvar olması beyhude bir iştir! Hz. Peygamber’in mümeyyiz ashabının neredeyse tamamı kendisinden yaşça küçük olanlardandı. Başlarında öyle bir ‘öğretici’nin olduğu o gençler, bayrağı ondan devraldılar ve mesajı da insanlığa öylece yaydılar. Bizim zamanımızdaki gençlerin talihsizliği bu düzeneğin bu çağda genel olarak olmamasıdır! Yani baştaki, genelde, alttakinden daha takvalı değildir. Genç, kendinden önde olanın, ondan daha muttaki olmasını bekler ve bunda da haklıdır. Eğer önde olanda kusur varsa, bu doğrudan hareketin başarısına yansır. Bugün Müslüman Dünyası’nda ‘İslami’ gayelerde ortaya çıkmış yüzlerce, hatta binlerce grup var. Hiçbiri diğerini “itaati hak eden” yapı olarak görmüyor. Niçin? Çünkü her yapıda eksik var, kusur var. Eksik ve kusurun olduğu vasatta, “itaat ilişkileri” düzgün işlemez. Adam başında bulunan lidere itaat etse bile, bu gönülden olmaz. Yani eksik itaat olur. Bu da doğrudan, çalışmanın başarısına yansır. Atıyorum, bugün Peygamberimiz kabrinden çıkıp gelse, “Müslümanım” diyen kim ona itaatten geri kalabilir?! Kalamaz, çünkü kalırsa mes’ul olur. Bunu sağlayan şudur: Her Müslüman bilir ki “Peygamber bizi hakka götürecektir.” Peygamberimiz artık kabrinden çıkıp gelemeyeceğine göre, bu düzeydeki veya ona yakın bir itaati ondan sonra kim sağlayabilir? Bendeniz, bunun cevabını “otorite olmuş alim” olarak veriyorum naçizane. Bugünün dünyasında bizde eksik olan bu! Çünkü bu düzeydeki bir alim de “Peygamberin yaptığına benzer şekilde” itaat ilişkilerini düzeltebilir. Tarihimizde bunun örneği çoktur. Sahabilerin seçkinlerinin hepsinde bu özellik vardı. Sonra tabiin döneminde sayıları azalsa da, bu düzeyde alim yine çoktu. Onlara tabi olan nesilde de benzer düzeyde alimler vardı, sayıları giderek azalsa da. Bu durum, ilmin düzeyi azalarak günümüze kadar bu şekilde devam etti. Her dönemde alim bulunur. Ama bunun ‘kalite’si de önemli. Kalite azalınca, siyasal başarı düzeyi de azalır. Müslüman toplumun çöktüğü dönemlere bakınız, alimlerin düzeyinin görece düşük olduğunu görürsünüz. Tarihimiz boyunca ilmin düzeyinin düşük olduğu bu dönemlerde bile tek tük kaliteli alimler çıkmış ve yaşadıkları vasat ölçeğinde başarılı da olmuşlardır. Biz çağdaş dönemde ‘küresel’ bir başarı istiyoruz. Bu, Müslümanların bütün tarihleri boyunca henüz görmedikleri bir şeydir. Çıta çok yüksektir burada. Onunla uyumlu olarak ‘alimin kalitesi’ de yüksek olacaktır tabiatıyla. Müslümanlar olarak, küresel çaplı bir değişimi sağlayabilecek düzeyde birikim sahibi alimlere sahip olabilecek miyiz? Neden olmasın? Çalışırsak olur. Geçmişte bunun benzerini yaptık. Önümüzde de kimse duramadı. Şimdi de yapabiliriz. Ama yapılması gerekenleri, olması gerektiği şekilde yapmak kaydıyla!

(İktibas Dergisi, Şubat 2002 Sayısı)

YORUMLAR
  • Ömer   21-02-2022 17:59

    Mehmed Kürşad Atalar Tartışmada ‘Mutabakat’lara Vurgu, Eleştiri Kadar Önemli Değildir https://www.haksozhaber.net/fikri-tartismada-mutabakatlara-vurgu-elestiri-kadar-onemli-degildir-6444yy.htm

  • Ş. Hüseyinoğlu   21-02-2022 12:13

    Öncelikle hakkı tavsiye konusundaki duyarlılığınızın kıymetli olduğunu belirteyim. Müminlerin, hata yaptıklarını düşündükleri konularda birbirlerine eleştiri yapmaları rahmettir. Ancak eleştiride hakkaniyetli olmak da en az eleştiri sorumluluğu kadar önemlidir diye düşünmekteyim. Mesela bu eleştirilerinizi, öncelikle söyleşide dile getirilen tevhidi hakikatleri, bu konudaki güncel isabetli tesbitleri ve sebatkar bir duruşu ifade eden yaklaşımları takdir ederek yapmış olsaydınız bence daha sağlıklı, daha hakkaniyetli olurdu.

  • Ömer9x   20-02-2022 20:10

    Fikir kulübü misali çalışan ve yüzlerce kitap okuyan Müslümanların okuduğu gibi bırakın yüzlerce kitap okumayı, Kur’an dışında tek kitap bile okumayan, hatta çoğu okuma yazma bile bilmeyen ilk Kur’an Nesli 13 yılda sadece Kur’an okuyup onunla hayatı inşa ederek, Allah yolunda fedakar, ahlaklı, emin ve adanmış bir kurucu kadro yetiştirerek model Kur’an toplumu nüvesini oluşturup onun örnek ve öncülüğünde İslam ümmetini ve iktidarını inşa ettiler. Bugünküler kurtarıcı mesajı kendi fikir kulüplerinin dışına bile taşıyamazken, Rasûlün önderliğinde Kur’an ile teçhiz olup “müçtehid toplum” vasfı kazanmış bu adanmış kurucu kadro, öncelikle ve özellikle Kur’an ahlakını kuşanıp hâl ile daveti gerçekleştirerek bu kurtarıcı mesajı üç kıtaya ulaştıracak bir tesir meydana getirdiler.

  • Muhammed Salih   20-02-2022 16:51

    "Tarihte savrulan, dönüşen bir Peygamber olmamıştır, ...Bunlar galiba Peygamberimizi, tabirimi mazur görünüz, ‘aptal’ yerine koyuyorlar." "bir ‘düşünce okulu’ disiplini içinde, bir ‘ideolojik’ iç tutarlılıkla tezlerinizi savunmalısınız." bunlar İslami dile uygun cümleler mi? Peygamberlerden bahsederken bu üslup doğru mu? İslam için beşeri düşüncelerin ürünü fikir ve modellerin adı olan ideoloji kavramını kullanmak İslami dil kullanma ve çok abartılan "düşünceyi okullaştırma" iddiası ve disiplinine uygun mu? bugün müslümanların en büyük sorunu bilgi ve ilim eksikliği mi, yoksa ilmiyle amil olamayan, bilginin ahlakını kuşanmadan entelektüel tartışmalarda kaybolan, vahyi sosyalleştirmeden, vahyin ahlakını kuşanmış şahid ahlaklı müminleri çoğaltıp vasat ümmeti inşa etmeden, İslamcılık ideolojisi peşinde abartılı siyasallıklara savrulanların ve bu yüzden gündemi belirlemek yerine üretilmiş sistem içi gündemlere takılı kalanların çokluğu mudur?