06-02-2010 13:50

Kur’an’a göre akletmek nedir?

Akıl, Kur’an’ın anlatımıyla insana verilen anlama, ölçüp tartma, mukayese ve muhakeme yapma yeteneğidir. Ayetlerin ışığında konuya baktığımızda, aklın, beş duyumuzdan da istifade ederek merkezi kalp olarak tanımlanan anlama, yargılama ve hüküm çıkarma yeteneği olduğunu görürüz.

Kur’an’a göre akletmek nedir?

Soru: Kur’an’a göre akletmek nedir? Ne yaparsak akletmiş  oluruz?

Cevap: Kur’an’a  göre akletmeye geçmeden önce, Kur’an’a  göre akıl nedir?  Konusunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Akıl, Kur’an’ın anlatımıyla insana  verilen anlama, ölçüp tartma, mukayese ve muhakeme yapma yeteneğidir. Ayetlerin ışığında konuya baktığımızda, aklın, beş duyumuzdan da istifade ederek merkezi kalp olarak tanımlanan anlama, yargılama  ve hüküm çıkarma yeteneği olduğunu görürüz.

"Allah sizi annelerinizin karnından  bir  şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz  diye size kulak, göz ve kalp  vermiştir. " (16/78)

 "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki,  orada  olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun;  Ama yalnız gözler kör olmaz fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir." (46/26)

"Andolsun ki, Cehennem için birçok cin  ve insan yarattık;  Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; kulakları vardır ama işitemezler; gözleri vardır ama göremezler. İşte bunlar  hayvanlar gibi, hatta  daha da sapıktırlar. Bunlar gafillerdir.  " (7/179)

Özellikle  Hacc 46. ayetinde;  "Akledecek kalpleri" ifadesiyle anlama ve düşünme merkezi olarak "kalp"  gösterilmektedir. Bu  nedenledir ki, olaylar karşısında kalbin atışları  değişmekte,  kan basıncı yükselmekte ve yüz hatlarımız değişmektedir.  Tur  Vadisinde  vahye ilk  muhatap olan Musa  (A.S.) Rabbına şöyle dua ediyor:

 "Rabbim! Göğsümü genişlet” (Tahammül  gücümü artır.) (20/25)  Sevinçte  ve  kederde ilk tepkinin kalbimizden gelmesi nedeniyle" içim açıldı, rahatladım"  veya aksi durumlarda "içim daralıyor, kalbim sıkışıyor" gibi ifadeler  çokça kullanılmaktadır.

Duyu organlarımızın yardımıyla olayı  algıladıktan sonra gerekli tepkiyi veren bir mekanizma olarak  kalbi, düşünmenin merkezi olarak almak ayetin ruhuna uygun  düşmektedir.

Genel olarak akıl, sözlüklerde şöyle  tanımlanmaktadır;

1-  İnsanda varolan anlama kabiliyetidir. İki  farklı  şeyi birbirinden ayırma, benzer iki şey arasındaki bağlantıyı kurma, eşya ve olayları düşünüp değerlendirerek hüküm  çıkarma  kabiliyetidir.

2- Apaçık doğruları yada soyut  nesneleri, özleri  itibariyle veya bütün yönleriyle doğrudan ve aracısız biçimde  sezme-anlama melekesi öncülerden sonuca geçme suretiyle çıkarım yapma  gücü.

3- Vahiy, inanç, sezgi, duygu,  duyum, algı ve  deneyden farklı olarak sadece insana özgü olan bilme yeteneğidir. Doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği, kavram oluşturma  gücüdür.

Elmalı  Hamdi Yazır’a göre:

Akıl, mahsus olmayan alemi anlamak için vardır. Alem ikiye ayrılır: Görünen alem, görünmeyen alem diye ki, buna  mana  alemi, melekut alemi de denir. İşte bu alem duyularımızla  değil, aklımızla  varlığı anlaşılan ve kabul edilen alemdir.  Gaybı haber veren vahyin anlaşılıp algılanması da akıldan başka bir şeyle mümkün değildir.

"Haydi yerde ve gökte iki ilah olduğunu düşünün. Eğer  yerde ve gökte iki ilah olsaydı bu düzeni yerinde bulamazdınız."  (21/22 )  ayetiyle Allah kendi varlığını, birliğini aklın  yargılamasına sunarak, bir  olmanın mutlak gerekliliğini akla  onaylatıyor. Aklı yaratan onun kabiliyet ve  kapasitesini bilmektedir.  Bu nedenle Kur’an’da türevleriyle 766 kez tekrarlanan  "akıl"  bir fiil olarak zikredilmektedir. "Hala  akletmeyecek misiniz?"

Akletmek  başlı başına bir iştir. Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz,  yiyip içtiğimiz ve  kokladığımız şeyler hakkında düşünerek, muhakeme ve mukayese yaparak, teemmül, tefekkür ve tezekkür ederek bir sonuca  varmaktır.

Yapılan işin "akletmek"  olması için gerçekten aklın  devreye sokularak düşünülmesi  gerekmektedir. Hevaya tabii olmanın, hislerle  hareket etmenin,  kalabalıklara tabii olmanın, teamüllere meyletmenin  adı "akletmek" değildir. Allah Kur’an’da  ibret sahnelerini gözler önüne koyduktan sonra : "Hala akletmeyecek  misiniz?",  hala  aklınızı  kullanmayacak mısınız?,  hala düşünmeyecek misiniz? Akletmeyenler davarlar gibidir (25/44) gibi ifadeler kullanmaktadır. Allah’ın  öğretip, kendilerinin de bildiği doğrulara tabii olmayıp  gerçekleri örten, dünyevi menfaatini dininin önüne geçiren Beni İsrail’in  alimlerini Allah, "Kitap taşıyan merkeplere" benzetmektedir(62/5). Allah’ın ayetlerine kendilerini kapatanları ise şöyle  değerlendiriyor:

"İçlerinden sana  kulak verip dinleyenler de vardır.  Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın?  Hele akılları da  ermiyorsa"

"İçlerinden  sana bakanlar da vardır fakat körlere sen mi yol göstereceksin?  Hele basiretleri de yoksa."  (10/42-43)

Dünyada olup bitenlere geniş açıdan bakıp değerlendirmeyen ve kendi görüşünü her şey zannedenleri Allah, karanlık bir gecede ateş yakan, yaktığı ateşin etrafında çok dar bir alanın dışında dünyayı görmeyen bir kimseye benzetiyor (2/17) ve onların düştükleri gülünç ve vahim  sonu anlatarak:

"Onlar  sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple  onlar geri (girdikleri  kötü yoldan imana) dönemezler." (2/18)  buyuruyor.

İnsanı kuşatan hayat ve kainat hakkında vahyin aydınlığına  gözlerini, kulaklarını ve gönüllerini kapatanlara; bilim yoluyla her bilgiye ulaştıklarını, aydınlanma felsefesiyle her şeyi aydınlığa çıkarıp gördüklerini zannedenlere Allah  şöyle  buyuruyor:

"Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman  eden ve salih amel işleyenlerle,  birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler  müstesnadır."  (103/1-3) onlar hüsranda değillerdir .Onlar umduklarına da kavuşacaklar. Onlar  mahzun da olmayacaklar. Allah’ın kedilerine hazırladığı  cennetlerle  sevineceklerdir. Kendilerince ‘aydınlananlar’ ise hüsranda  olacaklardır.

"Allah size işte böylece ayetlerini açıklıyor, düşünüp hakikati anlayasınız diye." (2/242)

Akletmek : Arapça A-ka-le fiilinden mastardır.  Kelime  anlamı, gerçeği anlamak, bilmek, çocuk için temyiz (iyiyi  kötüden, hayrı  şerden, lehine ve aleyhine olacak şeyleri birbirinden ayırma) çağına ulaşmak, gölgeye  çekilmek, (-ila) ile  kullanıldığında ise, sığınmak, korunmak anlamlarına  gelmektedir.

Akletmek: tefekkür (düşünmek), teemmül  (ummak/beklemek),  teşe’ur (hissetmek/anlamak) kelimeleriyle de anlam yakınlığı olmakla beraber, insanın beş duyusu da dahil olmak üzere bunların  hepsini kapsamına alan bir ifadedir. Akletmek  doğru bir hükme varmanın, gerçeğe  uygun karar vermenin, doğru  inanıp, doğru davranmanın adıdır.

Doğru kararlar verebilmek, doğru inanıp, doğru  davranmak  için; insanın bütün özelliklerini devreye koyarak afakta ve  enfüste  (kainatta ve kendi nefsinde) bulunan Allah’ın ayetlerini  görmek, anlamak,  duymak, tatmak, hissetmek için bu özelliklerin  hepsine ihtiyaç  duyulmaktadır. İnsan, taş ile pamuk arasındaki  farkı dokunarak, acı ile tatlıyı  tadarak, doğadaki güzel  ve çirkin sesleri duyarak, tabiatın göz dolduran  renklerini  görerek anlar ve onlar hakkında doğru kararlar verir.

Olayları anlamada, eşyayı tanımada bildiklerimizden  istifade ederek eşyanın ve olayların görünmeyen boyutlarıyla  ilgili kanaat  sahibi oluruz. 

Kainatta hazır bulduğumuz  kanunların işleyişini  gözlemleyerek bu kanunların mükemmelliğinin  kaynağını, eşya ile olan uyumunun  sırlarını, bizimle olan  ilgisini anlamaya çalışırız. Bunları yapabilmek için de  gören  göze, işiten kulağa ve hisseden gönüle ihtiyacımız vardır.  Baktığı halde  görmeyenleri kör, duyduğu halde gerçeği  duymayanları sağır, anlama kabiliyetine sahip olduğu halde gerçekleri dillendirmeyenleri de  Allah, dilsizler olarak nitelendirmektedir. (2/18)

"Nice kasabaların halklarını haksızlık yaparken  yok  ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları terk edilmiş,  sarayları bomboş  kalmıştır."

"Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları  akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler  kör olmaz, fakat  göğüslerde olan kalpler de kör olur."  (22/45-46)

Gören gözler, anlayan  gönüller için Allah, yaşadığımız çevremizde her mevsim  cereyan eden olayları insan hayatına benzeterek  anlayıp akletmemiz  için örnek gösteriyor:

"Dünya  hayatı, gökten indirdiğimiz su ile bitirdiğimiz yeryüzünün bitkileri gibidir: Bunlar insanların ve hayvanların  yiyeceği  şeyler, birbirine örülür. Yeryüzü süsünü takınıp bezenir  yerin  sahipleri bunlara sahip olduklarını zannettikleri sırada,  gece veya gündüz buyruğumuz (yakıcı, yok edici azabımız) geliverir de orayı biçilmişe çeviririz de sanki bir gün önce bir şey yokmuş gibi olur. Biz ayetleri düşünenlere böyle  açıklarız."  (10/24)

İnsanın bütün özelliklerini  harekete geçirerek  insan, hayat ve kainat; İnsan, hayat ve kainatın öncesi,sonrası ve hali değerlendirerek gerçeğe uygun düşüncenin,  Hakka ittiba eden davranışın ve  Allah’ı razı eden yaşayışın  sahibi olmak, Akletmeyi tanımlayan bir eylemdir.  Değişik biçimde  ifade edersek akletmek, sahih bir imana, salih bir  amele, Muhammedi  yaşayış ve Kur’ani bir anlayışa sahip olmaktır.

Allah Kur’an’da gerçeğe uygun düşmeyen düşünce ve davranış sahiplerini, "hevalarına tabii olmak, şeytanın adımlarına  uymak, akletmemek"le itham etmektedir. Akıl, iyi ile kötünün,  büyük ile küçüğün, azap ile safanın farkını anlayan  şey olarak tanımlandığına göre:

Akleden insan faydanın büyüğünü ve çoğunu, zararın  ise az ve hafif olanını tercih eder. Zararın çoğunu, faydanın azını tercih edene  kimse akıllı olarak bakmaz. Geçici olanı  daimi olana tercih edeni de akıllı olarak görmek mümkün değildir.  Güç ve kudret sahibine itaat, zayıf ve güçsüz olana isyan kolay iken, güç ve kudret sahibine isyanın, zayıfa itaat adına yapılması ise akıl kârı değildir.

Nimette bolluk ve süreklilik, kudrette yücelik ve erişilmez  ebedilik olarak Allah, hiçbir varlıkla kıyaslanamazken, insanlar, "genişliği yer ve gök kadar olan cennetlere" geçici dünyanın çer ve çöpünü  tercih ediyorlar. Sonsuz olan Ahiret saadetine, dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olan geçici zevklerini tercih ediyorlar. Kudreti  sonsuz ve her şeye kadir olan Allah’a itaat  yerine, kendine bile kadir olamayan aciz bir varlığa (tağutlara, firavunlara, nemrutlara,  bel’amlara , hevasına ve hemcinsine)  itaat ediyorlar.

Allah’ı bırakıp hevalarını, rahiblerini ve  bilginlerini, melik ve sultanlarını, atalarını ve ruhbanlarını, şeyhlerini ve  üstatlarını  Rabbler ediniyorlar.(9/31) Allah’a  isyan, onlara ise itaat  ediyorlar. Halbuki:

‘O gün Allah, öyle  bir azab eder ki hiç kimse onun gibi azab edemez.(Allah onları  öyle bir bağlar ki,) O’nun bağladığı gibi de hiç kimse bağlayamaz.(89/25-26) tehdidi onlar için bir şey ifade etmiyor. Bu sonuçların hiç birine akledilerek varılmış değildir.

Ne yapalım ki akledenlerden olalım? konusuna gelince şunları söylemek mümkün: Edebli insana sormuşlar "Sen edebi nereden öğrendin?"  O da: "edebsizden"  demiş. "Nasıl"? deyince demiş ki: "Ben edepsizin yaptığını yapmaktan uzak durdum, sonuçta ben edepli, o ise edepsiz oldu."

Kısa ifadesiyle akledenlerden  olmak için akletmeyenlerden olmamak lazımdır. Meseldeki şahıs, edebi edepsizden öğrenmiş. Ama biz edebi Allah’ın edeplendirdiği elçisinden öğrenmek zorundayız.

Akleden insan bütün varlığıyla anlar ki, Allah’a isyan etmek insanın yaptığı en büyük yanlışlıktır. Bütün kainatı ve içindekileri yoktan var edip yaratan, yaşatan, doyuran, öldüren ve dirilten, nizam koyup ondan hesaba çeken bir kudrete karşı koymanın akıl kârı olmadığı aşikardır. Bu gücün sahibine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır. Korku ve ümit  içinde ona yalvara yakara dua eder.(25/77) Sadece ona ibadet  eder ve sadece  ondan yardım ister. Gayb'a iman eder. Namazı  kılar. Verilen rızıktan da Allah  için infakta bulunur. Allah’tan  gelen kitapların, öncesine ve sonrasına iman eder. Ahiret'in varlığından ise emin olur. (2/3-5)

Akledenlerden her biri, Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eder. Peygamberler arasında ayırım yapmaz.  İşittik  ve itaat ettik, Ya Rabbi! affına sığınırız dönüş  yalnız sanadır" der.  (2/285)

Allah’ın  kuluna yeteceğine inanır, O’ndan  başkasından korkmaz. O’na dayanıp  güvenir; bilir ki Allah dünyada da Ahirette de  kuluna yeter.  (39/36)

İnanır ki, ayrılığa  düştükleri konularda hüküm  vermek Allah’a aittir.  Mutlak hakim odur. Hüküm vermek de onun işidir. Kul olarak ona teslim olmak her şeyden daha  sevimli gelir. (42/10) Kimsenin hevasına tabii olmaz; kimseye  şirin gözükmek  için değerlerini çiğnemez; dünyaya karşılık  Ahiretini satmaz. Herkes değişse bile o değişmez, değişmeyene tabi olur.

Dini  Allah’a has kılar: Kendisi din  koymaya kalkışmaz. Bilir ki  değişen şahıs ve zamandır. İlkeler hep aynı kalır. Kazandıkları sebebiyle felakete düşmemek için öğüdünü Kur’an’dan alır. (6/70) Sonunun hüsranla bitmemesi için iman edilmesi gerektiği gibi iman eder.  Salih amellerin sahibi  olur. İnsanlara Hakkı ve sabrı tavsiye  etmeyi kendisine iş edinir.  (103/1-3)

İnsanları daima hayra çağırır, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamayı şiar edinir.(3/104)

Allah’tan sabırla ve namazla yardım ister. Allah’ın dinini yüceltme yolunda karşılaşacağı  her türlü meşakkate  katlanarak, her türlü zorluğu namazla ve sabırla göğüslemek ona asla zor gelmez.  (2/45,153)

Bilir ki hayat ve ölüm, kimin daha güzel amel edeceğinin ortaya çıkması için bir imtihandır. (67/2)  Bu nedenle Allah için yaşamak ve Allah için ölmek her şeyden  daha sevimlidir. Bir felaketle karşılaştığında ise: "Biz Allah içiniz ve dönüşümüzde O’nadır" der.  (2/156)

Allah’ı ve onun dostlarını dost; düşmanlarını da kendisine düşman bilir. (3/28) Kafirleri dost edinmenin Allah nezdinde kendini bitirmek olduğunu bilir.

Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğuna inanır. O mülkü dilediğine verir, dilediğinden de geri alır. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltır. Her türlü iyiliğin Allah’ın elinde olduğuna ve O’nun her şeye kadir olduğuna inanır. (3/26) Öyle ki ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkartanın Allah olduğunu ve dilediğini de hesapsız rızıklandırmaya kadir olduğunu  bilir (3/27)  ve Allah’tan başkasına  da asla minnet  etmez.

Zerre  kadar iyilik ve kötülüğün  karşılığının verileceğini bilir(99/7-8). Bu nedenle küçük büyük demeden işlerin sonunda Allah’a gideceğine inandığı için, O’na  sığınır, Ondan  bağışlanma diler, Ona tevekkül eder, çünkü O yüce arşın, yer-gök ve  içindekilerin, dünya ve Ahiret’in, din gününün sahibidir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır. Akletmiş olmak için ila ahır bu minval üzere inanıp yaşamanın gerektiğine  inanıyoruz.

(Kaynak: İktibas Dergisi - Sayı 278)

YORUMLAR
  • Saime şahin   24-04-2023 16:54

    Allah razi olsun cok istifade ettim

  • Es   13-02-2020 07:51

    Allah razı olsun

  • hüseyin bülbül   19-01-2015 00:52

    Yukarıdaki yazı iktibas dergisinin 278. sayısında değil 279. sayısında yayınlanan Mektuplara cevap bölümünden alınmıştır. bu bölümde yayınlanan cevaplar 1976-2007 ye kadar olan kısmı Müslümanların SuruNları adıyla kitaplaştırılmıştır. H.Bülbül

  • Abdülhamit Ayaz   23-06-2013 14:53

    Hüseyin Şaşmaz kardeşimiz Hizb-ut Tahrirli galiba. Maşallah uzun uzadıya yazmış anlatmış. :)

  • HUSEYIN SASMAZ   09-04-2010 23:59

    AKIL Gerek klasik Yunan filozofları gerekse Müslüman ve Batılı bilim adamları olsun aklın tanımını yapanların, yani akıl olgusunu kavramaya çalışanların sayısı bir hayli fazladır. Fakat bu tanımlar, daha doğrusu bu tanımlama çabaları içinde Komünist düşünürlerin tanımları dışında ele alınabilecek kayda değer bir tanım mevcut değildir. Sadece onların tanımları, ele alınabilecek düzeyde ciddi bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki, kâinatın bir yaratıcısı olduğunu ısrarla inkâr etmeleri Komünistleri yanlışlığa itmiş, onları saptırmıştır. Komünistlerin bu yanlış ısrarı olmasaydı, gerçek anlamda, yani kesin ve şüphesiz bir şekilde akıl olgusunu kavrayabileceklerdi. Zira akıl olgusunu ve düşünceyi ilk irdeleyip şu soruları soran onlardır: Düşünce mi maddeden önce, yoksa madde mi düşünceden önce vardı? Maddeyi düşünceden önce var sayarsak düşünce maddenin bir ürünü müydü? Komünist düşünürler bu konuda farklı bakış açılarına sahiptirler. Bazıları düşüncenin maddeden önce var olduğunu söylerken, bazıları ise maddenin düşünceden önce var olduğunu düşünmüşler, fakat eninde sonunda maddenin düşünceden önce var olduğuna karar vermişlerdir. Buradan yola çıkarak düşünceyi şöyle tanımlamışlardır: “Düşünce, maddenin beyne yansımasıdır.” Bu tanıma göre düşünce; madde, beyin ve söz konusu maddenin beyne yansımasından ibarettir. Çünkü düşünce, maddenin beyne yansımasından doğar. Komünistlerin bu tanımı, araştırmanın yönünü doğru yöne yönelten, hakikate biraz daha yaklaşan ciddi bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer ısrarla maddenin bir yaratıcısı olduğunu inkâr edip yine ısrarla kâinatın ezeli olduğunu düşünmeselerdi, akıl gerçeğini kavramada hataya düşmezlerdi. Zira akıl olgusu olmadan düşünce olmaz. Gerçekten düşünce maddeden ayrı düşünülemez. Maddi gerçekliği olmayan tüm bilgiler, hayal ve kuruntudan ibarettir. Öyleyse, düşüncenin temelini oluşturan maddedir. Kaldı ki düşünce, maddenin ifade ediliş biçimi veya maddeye ilişkin bir yargıya varmadır. Demek ki madde, hem düşüncenin hem düşünmenin, yani akıl yürütmenin temelini oluşturmaktadır. Bu temel olmadan ne düşünce ne de düşünme gerçekleşebilir. Öte yandan madde hakkında karar verme, dahası insanla ilgili olan ve insanın ürettiği her şey beyne bağlıdır. Zira beyin, insanın ana merkezidir. Bu nedenle beyin olmadan düşünce de olmaz. Beynin bizzat kendisi bir madde olduğuna göre, onun varlığı düşüncenin var olmasının temel koşuludur. Aynı şekilde maddenin varlığı da düşüncenin var olmasının temel şartıdır. Bu da demektir ki; aklın, yani düşünmenin veya düşüncenin var olması için, ortada bir maddenin ve bir beynin olması gerekir. Komünistler, düşüncenin, yani aklın var olması için ortada bir maddenin ve bir beynin söz konusu olması gerektiğinin farkına vardıklarından dolayı çabaları ciddi ve doğrudur. Komünistler buraya kadar akıl olgusunu kesin ve şüphesiz bir şekilde kavramaya yönelik doğruya sevk edici bir rol oynadılar. Ne yazık ki düşünceye ulaşmak, yani düşünmeyi meydana getirmek amacıyla madde ile beyin arasında bağlantı kurarken doğru yoldan saptılar. Madde ile beyin arasındaki bağlantının söz konusu maddenin beyne yansımasından kaynaklandığını düşündüklerinden sonuçta aklı yanlış tanımladılar. Bu yanılgının esas sebebi kâinatı yoktan var eden bir yaratıcısının varlığını ısrarla reddetmeleridir. Zira Komünistler eğer bilginin düşünceden önce var olduğunu kabul etmiş olsalardı bariz bir gerçekle karşı karşıya kalacaklardı ki bu gerçek şudur: Madde henüz yokken düşünce nereden geldi? Hiç şüphesiz maddenin dışında bir yerden gelmiş olmalıdır. Peki ama ilk insan düşünceyi nereden aldı? Hiç şüphesiz başkasından ve maddenin dışında bir yerden almış olmalıdır. Bunun anlamı şudur: İlk insana bilgi veren, ilk insanı da maddeyi de yaratandır. Bu gerçek, Komünistlerin, “Kâinat”ın ve maddenin başlangıcı ve sonu yoktur” şeklindeki kesin kanaatleriyle çelişmektedir. Komünistler, bu kanaatlerine dayanarak “akıl, maddenin beyne yansıması olup düşünce ve akıl yürütme, bu yansıma sonucunda ortaya çıkar” tezini ileri sürdüler. Bilginin var olmasının zaruri olduğu gerçeğinden kaçtıklarından dolayı da, ilk insanın madde üzerinde deneyler yaparak deneme-yanılma yoluyla bilgiye ulaştığını ve bu deneylerin de başka deneylere ön ayak olduğu şeklinde hayal ürünü varsayımlar oluşturmaya çalıştılar. Israrla aklın, maddenin beyne yansımasından ibaret olduğunu, düşünce ve akıl yürütmenin bu yansımadan doğduğunu savundular. Fakat Komünistler, “his” ile “yansıma” arasındaki farkı göremediler. Zira düşünme eylemi, ne maddenin beyne yansımasından ne de beyin üzerinde iz bırakmasından kaynaklanmaktadır. Düşünme, “histen” doğmaktadır. Duyuların merkezi ise beyindir. Eğer maddeyi hissetmek söz konusu olmasaydı, düşünce de söz konusu olmazdı. İşte Komünistler, “his” ile “yansıma”yı birbirinden ayırt etmeyerek kaş yaparken göz çıkarma durumuna düştüler. Bunun sonucu olarak, aklı yanlış tanımlama yoluna gittiler. Fakat asıl hataları, “his” ile “yansıma”yı ayırt etmemekten çok -ki bu durumda meselenin yansımadan değil, sezgiden ibaret olduğunu anlarlardı- varlığın bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Komünistler, madde hakkında “ön bilgiler”e (a priori bilgiler) sahip olmanın, düşüncenin, dolayısıyla akıl yürütmenin zorunlu bir koşulu olduğunu kavrayamadılar. Aksi taktirde eşeğin de aklı olurdu. Çünkü onun da beyni vardır ve madde onun beynine de yansımaktadır. Yani eşek de maddeyi hisseder. Oysa akıl insana özgüdür. Eskiler, “insan, konuşan bir hayvandır” derlerdi. Bunun anlamı, insan düşünen bir hayvandır. Zira düşünme veya akıl, canlılar arasında sadece insana özgüdür. Hayvan için akıl ve fikirden söz etmek şüphesiz mümkün değildir. Her şeye rağmen, aklın anlamını bulmak için ciddi bir çaba gösterip akıl olgusunu tanıma yolunda doğru bir çizgiyi takip edenler, sadece Komünist düşünürler olmuştur. Komünist düşünürler, aklı tanımlamada hataya düşüp onu kesin bir şekilde tanıma yolunda sapmış olsalar da, kendilerinden sonraki nesillere aklı kesin ve şüphesiz bir şekilde tanıma yolunu açmışlardır. Öte yandan Müslüman düşünürler bir şeyi tanımlamak için ön bilgilerin (a priori bilgilerin) gerekliliğine inanmalarına ve bunun da doğru olmasına rağmen, ortaya koydukları çabalar vakıayı tanımlamaktan öteye geçememiştir. Madem ki aklı doğru bir şekilde tanımlamaktan amaç sadece Müslümanları değil bütün insanları teşvik etmektir, öyleyse aklın tanımı somut algılanabilen bir vakıaya dayanmalıdır. Yüce Allah, aziz kitabında şöyle buyurmaktadır: Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve; Dedikleriniz doğruysa haydi bu şeylerin isimlerini bana söyleyin bakalım!, dedi. Onlar; Sen kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin! Senin bize bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu yalnız Sensin her şeyi bilen, gerçek hikmet Sahibi!, diye cevap verdiler. O; Ey Adem, bu şeylerin isimlerini onlara bildir!, buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah); Size, 'göklerin ve yerin gizli gerçekliğini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim' dememiş miydim?, dedi.” Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, bilgiye yani herhangi bir bilgiye ulaşmak için, ön bilgilerin olması şarttır. Allah, Adem'e eşyaların isimlerini veya nasıl isimlendirileceğini öğretmiştir. İlk insan olan Adem, Allah'ın kendisine verdiği bu bilgilerle eşyayı tanımıştır. Eğer bu bilgiler olmasaydı, eşyayı tanıyamazdı. Akıl olgusunu tanımada Komünistlerin izledikleri yolda saplantılarının temelinde “ön bilgiler”in varlığını gözden kaçırmalarının yattığını kabul edersek; bu bile onların aklı tanımlamadaki hatalarını ve saplantılarının şeklini ortaya koymaya yeter. Zira düşünceyi meydana getirmek için, beyne ulaştırılan madde ile ilgili “ön bilgiler”in var olması gerekir. “ön bilgiler”in bağlayıcılığı sadece Müslümanları değil, tüm insanları kapsamına aldığına göre, somut algılanabilen bir vakıayla karşılaşıldığında düşüncenin, yani aklın oluşabilmesi için madde ile ilgili ön bilgilerin söz konusu olması şarttır. Her ne kadar aklî eylemin, yani düşünce veya akıl yürütmenin söz konusu olması için maddenin var olması şart ise de, aklın varlığı beyindeki ön bilgilere bağlıdır. Komünistlerin aklı tanımlamada izledikleri doğru yoldan sapmalarını anlamak için, “akıl maddenin beyne yansıması değil, beynin maddeyi algılamasıdır” şeklinde bir temelden yola çıkmak, yanılgıların esas ve tek nedeni değildir. Temel sorun, Komünistlerin aklî eylem yani akıldan söz edebilmek için madde hakkında ön bilgilerin mevcut olmasının gerekliliğini göz ardı etmelerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten akıl olgusunda söz konusu olan, maddenin beyne yansıması değil, beynin maddeyi algılamasıdır. Yukarıdaki ayeti kerimeden ve somut algılanabilen gerçekten de açıkça anlaşılacağı gibi, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak madde hakkında “ön bilgiler”in mevcut olması, akıl yürütme yani algılama için şarttır. Bu bilgiler olmadan akıl yürütme veya algılama da olmaz. Aklı anlamak ona kesin, net ve şüphesiz bir tanım vermek, ancak böyle bir yaklaşımla mümkündür. Akıl yürütme eyleminde söz konusu olan şeyin “yansıma” değil, “hissetme” olduğuna gelince; bunu anlamak için madde ile beyin arasında bir yansımanın olmadığını kavramak gerekir. Zira ne beyin maddeye, ne de madde beyne yansır. “Yansıma”nın gerçekleşmesi için, ayna ve ışık gibi, maddeyi yansıtan şeyin yansıyabilirlik özelliğine sahip olması gerekir. Bu ise ne beyinde ne de nesnel gerçeklikte mevcuttur. Bu nedenle madde ile beyin arasında hiç bir şekilde yansıma söz konusu olamaz. Çünkü madde beyne yansımaz ve yansıma yoluyla beyne intikal etmez. Madde, duyu organlarıyla hissedilerek beyne intikal eder. Yani maddeyi hisseden, herhangi bir duyu organıdır. İşte beyne taşınan, duyu organıyla algılanan histir ve ancak “his”ten sonra beyinde madde hakkında bir hüküm oluşur. Maddeyi duyu organları aracılığıyla hissederek beyne taşımak, ne maddenin beyne yansıması ne de beynin maddeye yansımasıdır. Burada gerçekleşen olay, yalnızca maddenin “hissedilmesi”dir. Maddenin hissedilmesinde görme duyusuyla diğer duyu organları arasında bir fark yoktur. Hissetme, görme duyusuyla gerçekleştiği gibi, dokunma, koklama, tatma ve işitme duyularıyla da gerçekleşebilir. O halde eşyalar beyne yansımaz. Eşyalar hissedilir. İnsan, eşyaları beş duyu organı vasıtasıyla hisseder. Eşyalar, onun beynine yansımaz. Madde beyin ilişkisinde hissin gerçekleşmesi, “maddi” şeylerde gün gibi ortadadır. “Manevi” ve “ruhi” şeyler gibi maddi olmayan şeylerde ise, “aklî eylem”in gerçekleşmesi için yine “his” söz konusudur. Sözgelimi; çökmüş bir toplumun çökmüş olduğuna karar vermek için, her şeyden önce bu çöküşü “hissetmek” gerekir. Bu “maddi” bir iştir. Bir onurun kırılması söz konusu olduğunda, bu konuda bir yargıya varmak için onur kırıcı şeyin veya sözün veya şifrenin “hissedilmesi” gerekir. Bu da “manevi” bir iştir. Yine Allah'ın hoşuna gitmeyen ve onun gazabını çeken bir işin veya eylemin, böyle bir eylem olduğunu anlamak için onu “hissetmek” gerekir. Bu ise “ruhi” bir iştir. Görüldüğü gibi “his” olmadıkça aklî eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. His, maddi olsun olmasın aklî eylemin gerçekleşmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Şu farkla ki, maddenin karakterini anlamaya paralel olarak güçlenip zayıflasa da maddi eşyalarda his, doğal olarak gerçekleşir. “Düşünce ile ilgili his, en güçlü his türüdür” denmesinin nedeni budur. Maddi olmayan konularda ise his ancak maddi olmayan şeyi kavramakla veya taklit yoluyla gerçekleşir. Her halükarda konunun “hissetmek”ten ibaret olduğu, “yansıma”yla ilgili olmadığı iki kere iki dört edercesine açıktır. Gerçi söz konusu “his”, maddi şeylerde manevi şeylere nazaran daha açık görülür, fakat yine de konunun temelini oluşturmaz. His, her insanda somut olarak vardır, bunda şüphe yoktur. Fakat onu ifade etmek, bazılarının “yansıma”yla ifade ettikleri gibi vakıaya ters düşebilir. Aynı şekilde his veya duyumla açıkladığımız gibi vakıanın bizzat kendisini de ifade edebilir. Ne olursa olsun, Komünistlerin sapmalarının temelini, onların maddeyle ilgili ön bilgileri göz ardı etmeleri oluşturur. Onları büyük bir sapmanın içine sürükleyen, bu faktördür. Zira ön bilgiler, akıl konusunun, yani aklî eylemin özü ve temelidir. “Ön bilgiler”i özetlersek, diyebiliriz ki; salt “his”ten düşünce meydana gelmez. Salt “his”ten sadece ortaya çıkar. Zira his artı his artı milyon kere his eşittir yine histir. Hissetme sayısı ne kadar çoğalırsa çoğalsın sonuç değişmez ve sadece histen düşünce oluşmaz. İnsanda düşüncenin oluşması için, insanın “hissettiği” madde aracılığıyla yorum yapabilmesine imkân verecek olan “ön bilgiler”e sahip olması gerekir. Aramızda bulunan herhangi bir insanı ele alalım. Bu kişiye Süryanice bir kitap verelim ve bu kişi, Süryanice'yle ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmasın. Kişinin “his”sini, görme ve dokunma duyuları aracılığıyla kitaptaki yazılara yöneltelim. Bu işlemi milyonlarca kez tekrarlayalım. Böyle bir durumda kişinin Süryanice'yle ilgili bilgi sahibi olmasını sağlayacak bir tek kelime bile bilmesi mümkün değildir. Oysa kendisine Süryanice hakkında birtakım direkt veya dolaylı bilgiler verildiği zaman, düşünmeye başlayacak ve kitabın muhtevasını algılayabilecektir. Bu durum sadece dillere has bir özelliktir denemeyeceği gibi, dilin insanlar tarafından ortaya konduğu, dolayısıyla bir dili bilmek için o dille ilgili ön bilgilere sahip olmanın şart olduğu da ileri sürülemez. Çünkü amaçlanan ister bir hüküm ortaya koymak olsun ister bir göstergeyi veya hakikati anlamak olsun, konu aklî bir eylemle ilgilidir. Aklî eylem ise tüm unsurlarda aynı işlevi görür. Herhangi bir mesele hakkında akıl yürütmek ile bir soğan hakkında akıl yürütmek arasında fark yoktur. Bir kelimenin anlamını kavramak, bir vakıayı kavramakla eşdeğerdir. Bunların her biri aklî bir eyleme gereksinim duyar. Aklî eylem ise, her şeyde, her meselede ve her vakıada aynıdır. Dil ve vakıa hakkında gereksiz bir tartışmaya meydan vermemek için, doğrudan doğruya vakıayı ele alalım. Sözgelimi hissi gelişmiş, fakat ön bilgilere sahip olmayan bir çocuğun önüne birer parça altın, bakır ve taş koyalım. Çocuğun hissini bu şeyler üzerinde yoğunlaştıralım. Hisleri ne denli tekrarlanırsa tekrarlansın, ne denli çeşitlilik kazanırsa kazansın, çocuğun söz konusu nesneleri idrak etmesi imkânsızdır. Fakat çocuğa bu nesneler hakkında ön bilgiler verildiği taktirde, çocuk hissini kullandığında bu bilgiler devreye girecek, nesneleri algılayabilecektir. Aynı çocuk büyüyüp yirmi yaşına varacak olsa ve hâlâ ön bilgilerden yoksunsa, tıpkı doğduğu ilk günkü gibi eşyaları sadece sezmekten ileri gidemez. Beyni ne kadar gelişirse gelişsin, nesneleri idrak edemez. Zira onun eşyaları idrak etmesini sağlayan şey, beyin değil; hissettiği vakıayla ilgili beyninde bulunan ön bilgilerdir. Aynı şekilde hayatında hiç aslan, terazi, köpek ve fil gibi varlıkları görmemiş ve duymamış olan dört yaşındaki bir çocuğu ele alalım. Ona bir aslan, bir terazi, bir köpek, bir fil veya bu varlıkların birer resimlerini gösterelim. Sonra çocuğa bunlardan her birini tanımasını, adını söylemesini ve her birinin ne olduğunu göstermesini talep edelim. Böyle bir durumda çocuk söz konusu nesneleri tanıyamayacak, her biri hakkında aklî bir eylemde bulunamayacaktır. Bu çocuğa bu varlıklardan hiçbirinin kendisini veya resmini göstermeden isimlerini ezberletip sonra kendisinden isimlerini ezberlediği bu varlıkları teker teker göstermesini talep ettiğimiz takdirde, sonuç değişmeyecek ve çocuk hangi ismin hangi varlığa ait olduğunu ayırt edemeyecektir. Fakat ne zaman ki çocuğa her bir varlığı veya resimlerini teker teker gösterip varlıkla onun ismi arasında bir bağ kurarak ezberletilir, işte o zaman çocuk her bir varlığı ismiyle tanıyabilir, yani hangisinin aslan, hangisinin terazi olduğunu idrak edebilir ve hata yapmadan onları gösterebilir. Bundan sonra çocuğu şaşırtsanız dahi, o, aslanın aslan, terazinin terazi olduğunda ısrar edecektir. Demek ki sorun gerçekte ne madde ne de maddeyi hissetmekle ilgilidir. Meselenin özü, söz konusu maddeyle ilgili ön bilgiler, yani kişinin madde veya vakıa hakkında önceden sahip olduğu bilgilerle ilgilidir. Zira doğrudan veya dolaylı olarak vakıaya ilişkin ön bilgiler, Aklî eylemin temel, vazgeçilmez koşuludur. “aklî Algılama” açısından durum bundan ibarettir. “İçgüdüsel Algılama” ise, içgüdüler ve organik ihtiyaçlardan doğar. Bu noktada hayvan ile insan arasında bir fark yoktur. Tıpkı eşeğin arpanın yenip toprağın yenmediğini bilmesi gibi, insan da tekrar ve deneyim kazanma yoluyla elmanın yendiğini, taşın ise yenmediğini bilir. Ancak bu ayırt etme bilgisi, ne düşünce ne de algılamadır. söz konusu ayırt etme bilgisi, hem insanda hem de hayvanda bulunan içgüdüler ve organik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle duyu organları vasıtasıyla, maddenin beyne taşınmasının yanı sıra, ön bilgiler var olmadıkça bir düşünce meydana gelemez. Pek çok kişi, ön bilgilerin bazen insanın kişisel deneyimlerinden bazen de öğrenme yoluyla oluştuğunu söyleme noktasında yanılgıya düşmüştür. Onlara göre, tecrübelerin bizzat kendileri bilgileri meydana getirirler. Aklî eylemi ortaya çıkaran da ilk tecrübelerdir. Oysa bu yanılgıyı bertaraf etmek için sadece ilişkilendirme özelliği bakımından insan beyniyle hayvan beyni arasındaki farkı görmek, içgüdüler ve organik ihtiyaçlar ile eşyaya ilişkin verilen hüküm arasındaki bağa dikkat etmek yeterlidir. Hayvan beyni ile insan beyni arasındaki farka gelince; hayvan beyni bilgiler arasında ilişki kurma özelliğinden yoksundur. Fakat hayvan beyni özellikle sürekli tekrar edildiği zaman hatırlama ve çağrışımda bulunma özelliğine sahiptir. Hayvanın doğal bir biçimde gerçekleştirdiği bu “hatırlama”, içgüdü ve organik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Bundan başka hiç bir özelliği yoktur. Örneğin; zil çalıp arkasından köpeğe yemek vermek adet haline getirildiğinde, her zil çalışında köpek zilin ardından yemeğin geleceğini anlar ve bu yüzden salyası akmaya başlar. Aynı şekilde bir eşek dişisini gördüğünde cinsel güdüleri kabarır, ancak aynı eşek dişi bir köpek gördüğünde cinsel güdüleri harekete geçmez. Yine sığır otlarken zehirli otlardan ve kendine zarar verecek bitkilerden sakınır. Bu ve buna benzer örnekler gösteriyor ki, burada “içgüdüsel olarak ayırt etme” söz konusudur. Bazı hayvanların birtakım hareketleri yapması veya birtakım eylemlerde bulunması, içgüdü, akıl ve algılamayla ilgili olmayıp bu hareketler taklit ve hatırlatmanın ürünüdür. Zira hayvan beyninde bilgiler arasında bağ kurma yeteneği yoktur. Hayvan beyni, çağrışımlar yapmaya ve içgüdüsel olarak ayırt etme yeteneğine sahiptir. Çünkü hayvan, içgüdüye bağlı olan her şeyi hisseder. Hayvanın hissettiği her şey, hele hele bu his tekrarlanmışsa, onda çağrışım yapar. İster hisle, ister çağrışımla olsun, hayvan içgüdüsüne bağlı şeyleri doğal olarak yapar. İçgüdüye bağlı olmayan şeyleri hissettiğinde doğal olarak bir eylemde bulunmaz. Fakat bu his sürekli tekrarlandığında ve kendisinde çağrışım yaptığında, hayvan bu eylemi doğal olarak değil, taklit ve hatırlama yoluyla kazanır. İnsan beyni açısından durum tam tersidir. İnsan beyni, çağrışım dışında bilgiler arasında bağ kurma yeteneğine de sahiptir. İnsan, Bağdat'ta gördüğü bir adamı on yıl sonra Şam'da gördüğünde onu hatırlar. Fakat adam hakkında bilgi sahibi olmadığı için Şam'da bulunmasına bir anlam veremez. Eğer Bağdat'ta gördüğü zaman adam hakkında bilgilenmiş olsaydı, daha sonra Şam'da gördüğünde, önceden sahip olduğu bilgilere dayanarak orada bulunuşuna bir anlam verebilirdi. Fakat hayvan çağrışımla bu adamı hatırlasa bile, onun Şam'da bulunmasına bir anlam veremez. Hayvan, bu adamı gördüğü zaman içgüdülerine bağlı olarak hissetme eylemini gerçekleştirir. Zira hayvan, duyular aracılığıyla hatırlama (çağrışım) yeteneğine sahip olmasına karşın, ne kadar çok eğitilirse eğitilsin ve ne kadar çok taklitte bulunursa bulunsun bilgiler arasında bağ kuramaz. Oysa insan beyni hem hisleri hatırlar, çağrışımda bulunur hem de bilgileri ilişkilendirir. İçgüdüler ve organik ihtiyaçlarla nesneler hakkında yargıya varma arasındaki fark nedir? İnsan, içgüdüleri tekrar yoluyla hatırlama, ve kendisinde bulunan bilgiler arasında bağ kurma özelliği ile hissettiklerinden ve çağrıştırıp hatırladıklarından bilgiler meydan getirebilir. Bütün bunları ancak içgüdü ve organik ihtiyaç ortamında gerçekleştirebilir. Böyle bir ortam olmaksızın bilgiler arasında bağlantı kurma işlevini yerine getiremez. Başka bir ifadeyle, böyle bir ortam olmadan herhangi bir yargıya varmada söz konusu bilgilerle bağ kuramaz. Bu nedenle çoğu kişi, “bilgileri hatırlama” (çağrışım) ile “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” kavramlarını birbirine karıştırmaktadır. Halbuki “çağrışım” sadece içgüdüler ve organik ihtiyaçlar için geçerlidir. “Bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” ise, ister içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla ilgili olsun isterse bir konu hakkında yargıya varmakla ilgili olsun her şey için geçerlidir. “Ön bilgiler”, “bilgileri birbirleriyle ilişkilendirmek” için mutlaka gereklidir. İnsan ile hayvan arasındaki fark bu noktada ortaya çıkar. Nasıl ki insan, tahtanın suya batmayışından geminin tahtadan yapılabileceğini anlıyorsa; aynı şekilde maymun, ağaçta asılı bulunan bir muzu indirmenin sopa veya benzeri bir şeyle mümkün olduğunu anlamaktadır. Bütün bunlar içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla ilgilidir. Burada “ilişkilendirme”den bilgiler elde edilmiş olmasına karşın, söz konusu olan “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” değil, “hatırlama” (çağrışım)'dır. Bu yüzden de “akli eylem” söz konusu değildir. Gerçek bir “akli eylem” den söz edilebilmesi için, nesneler hakkında yargıya varmak gerekir. Ancak bu durumda akıl veya düşünceden söz edilebilir. Nesneler hakkında yargıya varmak ise, ancak bilgileri önceden sahip olunan bilgilerle, yani ön bilgilerle ilişkilendirmekle mümkündür. Bu bağlamda akıl, düşünce, yani “akli eylem”in var olabilmesi için, kendisiyle bağ kurma işlemi gerçekleştirilecek olan ön bilgilerin var olması gereklidir. Çoğu kimse, beynin maddeye yansıdığını veya insanın maddeyi hissederek düşünme ve aklî eylemi gerçekleştirdiğini ispatlamak için, ilk insanın tecrübeleriyle ve bu tecrübelerden bilgiler meydana getirerek düşünceyi nasıl oluşturduğunu anlatmaya çalışırlar. Söz konusu olanın yalnızca “hatırlama” (çağrışım) olduğu, burada “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme”nin söz konusu olmadığı, konunun içgüdülerle ilgili olduğu ve bunlarla yargıya varmanın mümkün olmadığı şeklinde yukarıda belirttiğimiz ifadeler bu tezi çürütmek için yeterli olmasına rağmen asıl mesele ne ilk insandır ne de ilk insanla ilgili varsayımlar veya tahminlerdir. Burada asıl mesele ilk insan veya son insan değil, insan gerçeğidir. Günümüzün insanını ilk insana, yani burada olanı burada olmayana kıyaslamak yerine; ilk insanı ele alıp gördüğümüz hissettiğimiz günümüz insanına kıyaslamak daha akıllıca bir davranıştır. Böylece bugünkü insanı özümseyip algılamakla her insan, hatta ilk insan algılanmış olur. Bu gerçeği her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Zira günümüz insanı somut olarak gözümüzün önündedir. O halde önce insanın içgüdüler ve yargıya varmakla ilgili aklî eylemini irdelemek, sonra da “hatırlama” (çağrışım), “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” ve her iki kavram arasındaki farka dikkat etmek gerekir. Bu farka dikkat ettiğimizde görürüz ki, insanın aklî bir eylemi gerçekleştirmesi için ön bilgilerle bağ kurması şarttır. Fakat hissin hatırlanması (çağrışım), hem insanda hem de hayvanda bulunmaktadır ve bu durumda aklî eylem, akıl yürütme ve düşünceden söz edilemez. Nesneleri henüz tanımayan, nesneler hakkında henüz bilgilere sahip olmayan, fakat bu bilgilere sahip olması mümkün olan küçük çocuğun bu durumu, aklın anlamını ortaya koyan en doğru kanıt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda akıl sadece insanda vardır. Aklî eylemi yalnızca insan gerçekleştirebilir. Ancak içgüdüler ve organik ihtiyaçlar, bunları sezme, hissetme ve hissedilenleri hatırlama (çağrışım) açısından insan ile hayvan arasında bir fark olmamasına rağmen, bunların hiç birisi ne akıl, ne algılama ne düşünce, ne de akıl yürütmedir. Burada “içgüdüsel olarak ayırt etme” den başka bir şey söz konusu değildir. “Aklî Algılama” ise bambaşka bir şeydir. Akıl, bilgileri birbiriyle ilişkilendirme özelliğine sahip bir beynin varlığını gerektirmektedir ki bu özellik sadece insanda mevcuttur. O halde aklî eylem, “ilişkilendirme” yeteneğinin varlığıyla mümkündür. “İlişkilendirme” yeteneği ise, ancak bilgiler ile madde arasında bağ kurmakla mümkün olur. Bu nedenle ister ilk insanda olsun isterse günümüz insanında olsun aklî eylemin söz konusu olabilmesi için madde ile ilgili ön bilgilerin varlığından söz etmek gerekir ki bu bilgiler maddeden önce zaten vardır. İlk insanın önüne madde sunulmadan önce, bu madde hakkında önceden edinilen bilgilere (ön bilgilere) sahip olması gerekmez mi? Allah'ın ilk insan Adem hakkında söylediği “...Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti” şeklindeki yüce sözü ve ardından buyurmuş olduğu “Ey Adem! Bu şeylerin isimlerini onlara bildir” yüce sözü de ön bilgilerin aklın oluşmasındaki önemine işaret etmektedir. O halde ön bilgiler, “aklî eylem”in gerçekleşip bir anlam kazanması için vazgeçilmez unsurdur. Komünist düşünürler, aklı anlamaya çalışırken, aklî eylemin gerçekleşmesi için madde ve beynin gerekliliğini kavramakla buraya kadar doğru bir metot izlemişlerdir. Ancak sorun onlar için bu noktadan sonra başlamıştır ki, beyni maddeyle ilişkilendirerek bu ilişkiyi “his/duyum”la değil, “yansıma”yla ifade ederken hataya düşmüşlerdir. “Aklî eylem”in gerçekleşmesi için ön bilgilerin var olması zaruretini inkâr etmekle de tamamen yanılgıya düşmüşlerdir. Zira söz konusu ön bilgiler olmadan Aklî eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bütün bu söylenenler doğrultusunda aklı kesin ve kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde anlamanın yolu, şu dört unsurun birlikte bir arada bulunmasından geçer. Bunlar: 1- Madde veya vakıa 2- Sağlıklı beyin 3- His 4- Ön bilgiler Buna göre akıl, düşünce veya idrak; vakıayı hissetme olgusunun duyu organları vasıtasıyla beyne taşınması ve beynin bu vakıayı ön bilgilerle yorumlamasıdır. İşte aklın yegâne doğru tanımı budur. Bunun dışında bir başka tarifi yoktur. Bu, akıl olgusunu sağlıklı bir biçimde niteleyen ve her asırda tüm insanları bağlayabilecek tek tanımdır.