11-02-2011 07:14

Hüseyin Bülbül`ün `Kur`anî İlimler` sunumu (2. bölüm)

İktibas Dergisi Kayseri Şubesi`nde Pazar günü yapılan sohbette Hüseyin Bülbül Kur`anî ilimleri anlattı. Konuşmanın 2. bölümünde muhkem ve müteşabih kavramları üzerinde duruluyor.

Hüseyin Bülbül`ün `Kur`anî İlimler` sunumu (2. bölüm)

İktibas Dergisi Kayseri Şubesi'nde Pazar günü yapılan sohbette Hüseyin Bülbül Kur'anî ilimleri anlattı. Konuşmanın 2. bölümünde muhkem ve müteşabih kavramları üzerinde duruluyor. Hüseyin Bülbül, sözlerine şöyle devam etti:

Bu ön açıklamalardan sonra konumuza esas olan ayetleri anlamaya çalışalım.

A- Muhkem

1. “Elif Lam Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri muhkem kılınmış / sağlam şekilde tanzim edilmiş; sonra da bütün tafsilatıyla açıklanmıştır.”

“Ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey peygamber! De ki) ben O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (11-Hud/1-2)

Birinci ayette bahsedilen muhkemlik, ayetlerin birbiriyle uyum içinde birbirini açıklayıcı olarak verdiği öğütlerin açık ve anlaşılır olması, dünya ve ahiretle ilgili ortaya koyduğu hükümlerin birbiriyle çelişkisiz ve birbirini açıklayıcı konumda olduğu gibi; verilen bilgilerin eşyanın tabiatına, insanın fıtratına ve aklın ilkelerine uygun olmasıdır. Bu bilgilerin hiçbir düşünce tarafından çürütülemeyecek sağlamlıkta olması ve insan aklını tatmin edecek derecede bütün tafsilatıyla açıklanmıştır.

Surenin devamındaki ayetlerin verdiği bilgilere bakıldığında insan, hayat ve kâinatın yaratılışını, sebep ve sonuçlarını, hayatın tüm gerçeklerini gözler önüne sererek, ölümün ve yeniden dirilişin, yapıp ettiklerimizin sonuçlarını tüm ayrıntılarıyla ortaya koymuş olduğu görülecektir.

B- Müteşabih

Onun ayetlerinin Müteşâbih oluşuyla ilgili Zümer yirmi üçüncü ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır:

2. “Allah, ayetleri birbirine benzeyen/müteşabih, ve yer yer tekrar eden/mesani Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitap'tan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah'ın zikri ile yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz.” (39-Zümer/23)

“İşte bu Kitap, Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir” ifadesini yeniden hatırlatarak, bir takım insanların “müteşabih” için getirmiş olduğu tanımları -çok anlamlı, anlamı bilinmeyen, kapalı gibi- değerlendirmeleri, doğruluk rehberi olan bir kitap için düşünülmesi mümkün değildir.

Bu ifadelere bakıldığında Kur’an’ın olayları anlatım biçimiyle, üslubuyla alakalı olduğu görülecektir. Bu nedenle cennet ve cehennem, ödül ve ceza, emir ve yasaklar, aydınlık ve karanlık, hak ve batıl, haklar ve ödevler, yer ve gök, dünya ve ahiret; tekrar, teşbih, mecaz ve hakikat gibi her türlü edebi sanat kullanılarak insanın idrakine sunulmuştur.

Mesanî, mesna’nın çoğuludur ve gerçekleri ifade etmek için çeşitli şekilde sürekli tekrarlanan anlamına gelmektedir. Bu nedenle Fatiha suresinin bir ismi de ‘tekrar edilen yedi anlamında’ “es Seb’ul Mesani”dir. Allah, Kur’an’ı öğüt olması için indirdiğini birçok ayette tekrarlarken, verdiği öğütleri de Kur’an’ın her suresinde sürekli tekrarlamaktadır.

İman ve salih amel sahibi olanların cennete, şirk, inkar ve günahı kendini kuşatmış olanların da cehenneme gideceğinin yüzlerce defa tekrarlanmış olması gibi.

Ayrıca zahiri âlemin dışında olup müşahede alanımıza girmeyen âlemle ilgili bilgileri verirken, bilinmeyenleri bilinenlere teşbih ederek vermiştir. Ahiret hayatıyla ilgili, ödül ve ceza teşbih yöntemiyle anlatılırken; Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili bilgiler ise mecazen anlatılmıştır. Görüp idrak edemediğimiz şeyler, gördüğümüz ve idrak edebildiğimiz şeylere benzetilerek anlatılmaktadır. Örneğin, cennetteki içeceklerden bahsedilirken:

“Onlara kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır. Berraktır, içenlere lezzet verir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.” (37-Saffat/45-47) denilerek bildiğimiz içeceklerin bir takım vasıfları sayılarak anlamamız sağlanmıştır.

C- Bir kısmı muhkem bir kısmı müteşabih

Bir kısmı muhkem bir kısmı müteşâbih olarak ifade edilen Ali İmran suresi yedinci ayetinde ise şöyle buyruluyor:

3. “Sana kitabı indiren O’dur. O kitabın bazı ayetleri muhkemdir. Bunlar kitabın anasıdır/esasıdır. Diğerleri ise müteşâbihlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve kendilerine göre te’vil etmek için onun müteşabihine uyarlar. Oysa onların Te’vilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise ‘O’na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.”

Burada ilimde derinleşenler de bilirler şeklindeki anlayışı kabul etmek, alimlerin de gayba muttali olduğunu kabul etmek anlamına geleceğinden mümkün değildir.

Kur’an’da bahsedilen iki âlem:

Kur’an’ın üzerinde durduğu ve insanlara takdim ettiği iki âlem vardır. Biri bu Dünya âlemi, diğeri ise tümüyle bize gayb olan ahiret âlemidir. Kur’an, bilinmeyen âlemi insan için bilinen âlemdeki nesnelere benzeterek insanın anlayabileceği bir yöntemle anlatmaktadır. Anlatılan şeylerin gerçek mahiyeti ise sadece kendisine benzetilenlerin mahiyetiyle tıpa tıp aynı demek değildir. Bilinen bir şeye benzetilerek anlamamız temin edilmektedir. Bunlar ister cennet hayatıyla ve içindeki nimetlerle ilgili olsun, ister cehennem ve içindeki yiyecek ve cezalandırma ile ilgili olsun, anlayabileceğimiz bir yöntemle anlatılmaktadır. Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla alakalı anlatımlar da böyledir. Hudeybiye’deki Rıdvan biatı anlatılırken “Allah'ın eli sizin elinizin üzerinde idi” ifadesi mecaz yöntemiyle ifade edilmiştir.

Nur suresindeki Allah'ın nuru anlatılırken de aynı yöntemle anlatılmıştır. “Melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı kıldık” derken de aynı yöntem kullanılmıştır. Biz bunlara iman ederken, mahiyeti ile ilgili her hangi bir yoruma girmeyiz. Hepsi Rabbimizdendir iman ettik demekle yetiniriz. Ayetin son cümlesinde verilmek istenen mesaj da budur diye düşünüyoruz.

Müteşabihin te’viline yeltenenlerin vasıflarının gayet açık bir ifadeyle ortaya konulduğunu görüyoruz. “Kalbinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak için bu yola tevessül ederler”.

Yukarıda te’vil kelimesini açıklarken Tefsir ve yorumdan ayrı bir anlama da geldiğini söylemiştik. Geri dönmek, döndürmek, ayeti muhtemel manalardan birine hamletmenin yanı sıra, bir şeyin gerçek mahiyetini ortaya koymak anlamına gelmektedir. Herhangi bir insanın erişemediği gayb âlemine ait olan bir şeyin hakikatini ortaya koyma gücü olmadığından Allah Teâlâ, “onun Te’vilini Allah'tan başkası bilmez” buyurmaktadır. İlimde derinleşmek gayba muttali olmak anlamına gelmediğinden Râsihûn’un da ”Hepsi Rabbimizdendir iman ettik” demekle teslimiyetlerini bildireceklerdir. Bunu da ancak akılını kullanabilen akıl sahiplerinin düşünebileceği belirtilmiştir.

Bununla müteşabihat konusunda Müslüman’ın nasıl inanıp davranacağı belirlenmiş olmaktadır. Yoruma girmeden “hepsi Rabbimizdendir” diyerek teslim olmak ve olduğu hal ile inancını oluşturmak durumundadır. Bu konuda mahiyetini ancak Allah bilir ise ki öyle ifade ediliyor, söylenecek her söz, karanlığa taş atmak olacağından bir değer ifade etmeyecektir.

Beyhaki’nin Ebu Hureyre’den naklettiği bir hadiste şu ifadelere yer verilmektedir:

“Kur ‘an beş vecih üzerine nazil oldu: Helal, haram, muhkem, müteşabih ve emsal. Helali işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tabi olun, müteşabihe inanın ve emsalden de ibret alın.”

İmam Şafii bunu, bir müfessir için bilinmesi gerekli Kur’an ilimlerinden olarak nitelendirmiştir.

Buraya kadar olan açıklamalardan sonra şöyle bir hükme varmamız mümkün olacaktır: Kur’an ayetlerinin birbiriyle çelişkisiz, açık, anlaşılabilir nitelikte ve ayetleri birbiriyle desteklenerek uyum içerisinde tahkim edilmiş; her yönden gelecek irdeleme, eleştirme karşısında sarsılmaz oluşuyla tamamı Muhkem; Kur’an, geldiği yer ve kaynağı itibariyle, insanın erişip ulaşamayacağı bir kaynaktan yani Allah'tan olması nedeniyle tümüyle Müteşâbih; Kur’an’da yer alan konuların mahiyeti itibariyle ise, bir kısmı Muhkem ve bir kısmı Müteşabih’tir. (Ayetler konuları itibariyle bir kısmı gaybi konulara, bir kısmı da müşahede alemine dünyaya ve ef’aline aittir.) Bu kelimelerin kullanıldığı ayetlere bakıldığında bu gerçeği görmek mümkündür. Bu nedenle ayetlerde geçen değişik ifadeler asla birbiriyle çelişki oluşturmamaktadır.

Bunun Kur’an’daki bir başka örneği de Allah'ın zahir ve batın oluşudur. Allah'ın varlığı yarattığı eserleri ile zahir iken, Zatı’nın mahiyetinin bilinemezliği ile batındır. (Hüvel evvelü, vel ahiru, vez zahiru, vel batın)

Müteşabih ayetleri manası bilinmeyen ve çok anlamlı ayetler diye açıklamak, mesaj için gönderilmiş bir kitabın ruhuna asla uygun düşmemektedir. Manası bilinmeyen bir sözün gönderilen muhatap açısından bir anlamı olmadığı gibi; gönderen açısından da bir şey ifade etmez. Her emir sahibi emrinin, yasağının, öğüt ve tavsiyelerinin muhatabınca en iyi biçimde anlaşılıp gereğinin yapılmasını ister. Aksini iddia etmek abesle iştigal olur ki Allah bundan müstağnidir. O halde, Kur’an’ın muhatabı olan ilk toplumda her ayetin ifade ettiği bir manası mutlaka vardır. Bize düşen ilk toplumun anlayışına ulaşmak için gayret göstermektir.

Eğer bir ayetin bahsedildiği gibi birden çok anlamı olursa dindarlar arasında birliği temin etmek mümkün değildir. Allah ise insanları Kur’an’la Kur’an’da birleşmeye çağırırken; çok anlamlılıkta birliği nasıl temin edeceksiniz?

Kur’an’da hakikat ve mecaz:

Bir dilde kullanılan kelimelerin iki anlamı vardır, biri ‘hakiki’ diğeri ise ‘mecazi’ anlamıdır. Kelimenin hangi anlamda kullanıldığını, içinde kullanıldığı cümlenin ifade ettiği mana belirler.

“Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir baksana. Toprağı öldükten sonra nasıl diriltiyor? İşte O, bütün ölüleri de muhakkak diriltecek. O, her şeye kadirdir. Tabiidir ki sen ölülere katiyen işittiremezsin, dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.” (30-Rum/50-52)       

Burada birinci ayette geçen “ölüler” ifadesi gerçek anlamında kullanılmış, ikinci ayetteki ölüler sözü ise mecazî anlamında kullanılmıştır. Ayrıca (2/73, 259-260, 3/49, 5/110, 7/57, 22/6, 30/50) hakiki anlamında, 35-Fatır/22’de de mecazi anlamda kullanılmıştır.

İslam âlimleri mecazın Kur’an’da olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerse de, çoğunluk varlığını kabul etmiştir. Kabul etmeyenler mecazı yalanın kardeşi olarak kabul ettiklerinden Allah’ın ayetlerinde böyle bir şeyin olamayacağını söylemişler, kabul edenler ve belâgat sahipleri, “mecazın hakikatten daha beliğ olduğunda ittifak etmişlerdir. Kur’an ibaresinin tatlılığı, çekiciliği ve güzelliği biraz da kendisinde mevcut olan mecazlardan ileri gelir” demişlerdir.

Mecazı iki kısımda mütalaa etmek mümkündür: Birincisi Mecazı Aklî, diğeri ise Mecazı Lügavî’dir.

1. Mecazi akliye Mecazı Müfred de denilmektedir. Örneğin Bakara suresi 16. ayet: “Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edememişler ve de hidayete erememişlerdir.”

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (48-Fetih/10)

Buradaki Allah’ın eli, satın almak ve kazanç ifadeleri mecazen kullanılmıştır.

2. Mecazı Lügavî: Bir lafzın başka bir manaya kullanılmasının çeşitli yönleri vardır. Güç yönünden, güzellik yönünden, büyüklük yönünden vb. gibi. Bütün bir parça için de kullanılabilir. Aslansın, meleksin, güneşimizsin ifadelerinde olduğu gibi.

 “Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer.” (2-Bakara/19) Burada parça yerine bütün kullanılmış, parmak ucu yerine bütün bir parmak denilmiştir.

“Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O'ndan başka ilah yoktur. O'nun yüzünden (zâtından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O'nundur ve siz O'na döndürüleceksiniz.” (28-Kasas/88) Burada da Allah’ın zatı yerine vechi/yüzü ifadesi kullanılmıştır. Bu konuda ilk eser, Ebu Ubeyde Ma’mer El Müsenna (ö. 210/ 825)’nın Mecazü’l Kur’an’ıdır. Son olarak da Seyyid Kutup’un Et Tasvirü’l Fenniyyü’l Fil Kur’an adlı eseridir.

Konuşma, soru ve cevaplar bölümünün ardından sona erdi.

(Haber: İlyas Aydın / Kayseri)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !