10-04-2013 20:12

Ercüment Özkan`la “Din` kavramı üzerine söyleşi

Hollanda`da Ercüment Özkan ile `Din` üzerine yapılan ve İlyas Metin ve Necdet Dalyan tarafından ses kayıtlarından yazıya aktarılan söyleşiyi, Venhar Haber sitesinden alıntılıyoruz.

Ercüment Özkan`la “Din` kavramı üzerine söyleşi

SORUSayın Ercüment ÖZKAN Din nedir? Tabi ki Din denilence de İslam akla geliyor. Din ve İslam’ı tarif eder misiniz?

CEVAP: Din Kur’an’ın deyimiyle insanların inançları ve inançlarından kaynaklanan davranışların toplamına denir. Yani yaşam biçimine inanış ve yaşayış tarzına verilen isimdir. Bu bozuk olmuş, düzgün olmuş, doğru olmuş eğri olmuş hepsini kapsamına alan bir tanımdır. Bunu ispat sadedinde yine Kur’an’ın ifadesiyle Kafirun suresinin son ayetlerinde “Lekum dinikum veliye dîn” buyuran Allah, “sizin dininiz size benim dinim bana” buyurtuyor Peygamberine. Yani “Gul ya eyyuhel kafirûn”, “Kâfirlere de ki!” son cümlesi, araları geçelim; “sizin dininiz size, benim dinim bana.” Demek ki onlarınkine de din deniliyor. Bu tıpkı armut gibi yani çürük armuda elma demiyoruz. Çürük armut diyoruz, ekşi armut, sert armut kurtlanmış armut, sulu armut gibi. Ama kurtlansa da sulansa da, ekşise de, armut diyoruz. Yumuşak olsa da, gayet güzel olsa da armut diyoruz. Demek ki cinsi değişmiyor. Yani bozuk veya düzgün olması dinin din olmaktan çıkması değildir. Yine din olarak kalır. Nitekim kureyşliler de Allah’ı biliyorlardı ama öbür taraftan üç yüz altmış adet de ona ortak koşmuşlar. Ama bu hallerine rağmen, yani şirke girmiş olmalarına rağmen Allah onlarınkine de din diyor. Bu bakımdan din dediğimiz zaman yalnız Hıristiyanlığı, Yahudiliği, bozulmuşunu veya bozulmamışını değil, hepsini kapsamına aldığı gibi Budizmi, Konfüçyüs’ün adıyla anılan dini, Sih dinini, Marksizmi hatta çoğu için garip gelebilir ama çok da garip gelmemesi lazım, tanımı esas kabul edersek laik demokratik dünya görüşünü yaşam biçimini de bir din kabul etmek zorunluluğu vardır. Tıpkı Marksizm de bir din olduğu gibi. Bozuk da olsa, doğru da olsa, eğri de olsa bunlar da bir dünya görüşü, yani kainat hakkındaki esas görüş, artı o görüşten kaynaklanan yaşam tarzının adlarıdır.
 
​Gelelim doğru din eğri din; yani eğer sonucunda inanç tarzından, dünya görüşünden ve dünyadaki yaşam tarzından insanlar hesap vereceklerse ki vermeleri İslam dininin esasını oluşturan hükümlerden biridir. Ahiret/işin sonu insan mantığının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu taktirde Allah tarafından yaratılanlar O’nu kabul etmeseler dahi Allah yarattıklarını kabul ediyor ve biliyor. Yarattıkları Allah’ı kabul etmese ve bilmese bile sonuçta kendine döndürüleceğini söylüyor. Yani O’ndan geldik, O’na döndürüleceğiz ayetinden anlaşılan budur. Onlar da döndürülecekler ve orda hesaba çekilecekler. Tüm öldürülenler diriltilecek, hesaba çekilecek. İşte hesaba Kur’an’dan çekilecekler daha evvel gönderilen kitaplardan hesaba çekilecekler yani o kitaplar gönderildiği dönemde yaşayanlar ondan sorumlu olacak. Ve sonuçta cennet veya cehennem şeklinde ifade edilen ama mükafat veya mücazat ceza vaya taltif edilme ondan sonra olacak. İşte burda iyi not almak isteyen, ceza değil mükâfat almak isteyen kötü yere değil iyi yere gitmek isteyen bilmeli ki bu hesabı Allah kuracak bu divanı ve bu hesaba o çekecek kendi kitabından çekecek. O zaman onun kitabına çalışan ve hak eden bu mükâfatı hak edecek. Bu anlama gelmek üzere “Allah indinde din İslam’dır” ayeti konuya açıklık getiriyor. Öyle ya, filan fakültede falan dersten geçmek istiyorsanız o dersin hocası da belli, kitabı da belli. Eğer o dersten geçmek bir mükâfatsa sizin için, benim için, berikisi için, o zaman hesaba çekecek yani soruyu soracak hoca da belli, kitap da belli. Geçmek istiyorsan yani o hocanın nezdinde kitap nedir, onun imtihanda sorumlu tutacağı söylediği kitaptır, öyleyse o kitaba çalışacaksın ki  o dersten geçesin ve mükâfat bulasın. Bu anlamda Allah katında din İslam’dır.
 
​“Din nedir”i en genel anlamıyla açıkladıktan sonra gelelim “İslam nedir” sorusuna. İslam, Kur’an’da tanımlanan inançların tümü, artı oradaki davranışların yani yaşam biçimini oluşturan davranışların tümü eşittir İslam. Yani Kur’an’da inanılması istenilen şeylere inanılması istenilen şekilde inanmak, artı orada kaçınılması söylenen şeylerden kaçınmak. Yapılması istenilen şeyleri yapmak da eşittir İslam’dır. Yani tek kelimeyle Allah’a teslim olmaktır. Zaten ‘se-le-me’ kökünden teslim olma, barış zaten sukun teslim olan teslim olduğuyla arasındaki barışı sükûneti ilan eden demektir. Yani bitmiştir cedelleşme; teslimiyet cedelin bitişinin ifadesidir. Kulun da rabbine teslim olması, onun istikrar bulması ve sükûnete doğru giden yolun başlangıcına girmesi demektir. O yola girmesi demektir. Bu manada kullanılan İslam özel anlamıyla da Kur’an’da tarif edilen şeydir. Biraz evvel söylediğimiz gibi onun söylediği şekilde inanmak, onun söylediği şeylere inanmak, onun söylediği kadarına inanmak, artı onun “kaçının” dediği şeylerden kaçınmak, “yapın” dediği şeyleri yapmanın adı da İslam’dır. Tek kelimeyle İslam denildiğinde akla Kur’an gelir. Çünkü bu dinin kitabı Kur’an’dır. Artı Resulullah (a.s.v) ki o kitabı ahlak edinen insandır. Allah’ın elçisidir. Onun o kitabı nasıl ahlak edinerek o kişiliğe sahip olduğu, rabbi Allah’ı razı eden kişiliğin sahibi olduğu, öğrenilmek ve ona benzenilmek istenerek teslim olmak da elbette İslam’ın tanımında asla vazgeçilmez ana unsurdur. Biz buna kısaca Kitap ve Sünnet diyoruz.
 
SORUDin ve İslam’ın tarifini yaptıktan sonra bir de mezhepleri anlatır mısınız? Çünkü bunlar da dinle alakalı olan olaylar. İkincisi de halk arasında yaygın olan hak olarak dört mezhep var, onun haricindekiler batıl gibi inanışlar var bu konuda bilgi verir misiniz?
 
CEVAP: Mezhep Arapçada ‘ze-he-be’ kökünden türeyen bir kelime olarak gidilecek yere varmak için tutulan yola verilen isimdir. Türkçede de herhangi bir yere gittiğinizden bahsettiğiniz zaman nerden gittiniz ya da oraya varırken hangi yolu tuttunuz manasına, nerden gittiniz kelimesi kullanılır. Arapçadaki ‘zehebe’nin karşılığıdır. Yani oraya varmak için hangi yolu tuttun? Bir, böyle maddi manada. Örneğin Ankara’dan İstanbul’a gitmeniz söz konusu ise Bolu istikametinden mi, yoksa Eskişehir-Bursa üstünden mi gittiniz? Yani İstanbul’a varmak için bu yollardan veya daha başka yollardan hangisini tuttunuz? Hangisine girerek sonuçta oraya vardınız? Hangi yolu yürüyerek anlamında kullanıldığı gibi, bir yandan da mücerret manada mesela yoğunlukla da matematikte farz edelim hangi yolu takip ederek problemi böyle çözdün diye hoca talebesine sorar. Yahut arkadaşı arkadaşına sorar. Bu sonucu hangi yolu tutarak, bu problemi nasıl çözerek buldun, sonuca nasıl bir yöntem izleyerek vardın anlamında da yine ‘zehebe’ kelimesi (yol tutmak) kullanılır. ‘Zehebe’nin anlamı budur.
 
Şimdi mezhep yani görüş bir yol tutma, şu yolu tutmak görüşündeydim, şu yolda gidersem oraya daha iyi varırım diye düşünmek ister istemez, gidilecek yerin birden fazla yolunun bulunması halinde söz konusu olur. Eğer gideceğiniz yere gidilecek birden fazla yol yok ise, sizin için mezhep herkes için olduğu gibi bir tektir. Yani bir yol vardır, o yolu tutacaksınız. Başka yol yok ki o yolu tutasınız! Başka yol diye yola çıkarsanız o zaman yoldan çıkarsınız. Bununla şunu anlatmak istiyorum, yani mezhepsizlik diye halkın dilinde dolaşan ve neredeyse küfürlerin en büyüğü anlamına gelen şeyin İslam’da kesinlikle yeri yoktur, olamaz da, mubah da değildir. İnsan herhangi bir yola ulaşmak istiyorsa, muhakkak bir yol tutacaktır. Bu yolların  meşru yollar, makul yollar, Kitaba ve Sünnete dayalı yollar olması halinde o yola, tutulan yola mubah gözüyle bakılabilir. O yollardan çıkılması halinde yolsuz kalınır yani varılacak yere varılamaz. İşte buna meydan vermemek için yine biz neyi nasıl yapacağımızla ilgili, belirlemek için ilk bakacağımız kaynak hakeza Kur’an dır. İkincisi de Resulullah’ın (a.s.v.) o şeyi, Kur'an’da zikredilen şeyi nasıl yaptığıdır. Kendisinden yapması istenilen şeyi yapması için nasıl bir yol tuttuğuna bakmamız lazımdır. Mesela “akîmussalah” isteği… Allah diyor ki kullarına -Peygamberi başta olmak üzere- namazı ikamet ediniz! Yani namaz kılması isteniyor Peygamberden ve ona inananlardan. Peki, namazı nasıl kılacağız ne yapacağız da, nasıl yol tutacağız da namaz kılmış olacağız? Bu emir yerine gelmiş olacak? İşte bu noktada hem Kur'an’a bakıyoruz, Kur'an’da kıyamdan, rükudan, sücuddan, Kur'an’dan/kıraatten, istikbali kıbleden, abdestten bahsedildiği gibi, Resulüne de baktığımız gibi. Örneğin sabah namazını iki rekat kıldığı -tabi namaz denildiğinde Peygamberin gününde yalnız farzlar anlaşılıyordu bunu da açıklıkla belirtelim.- Diğerlerine namaz demiyorlardı, nafile diye anıyorlardı, mendub diye anıyorlardı. Sabah namazının farzını iki rekât kıldı, öğlenin farzını dört rekât kıldı; ilkindiyi dört, akşamı üç, yatsıyı dört kıldığını biliyoruz. İşte Peygamber “akîmussalah” emrini bu şekilde yerine getirmiş ise -ki bu konuda en ufak bir tereddüt yok- tarih boyunca bir sürü küçüklü büyüklü, mensubu az veya çok mezhepler çıkmış. Hiçbir mezhep çıkmamış ki sabah namazının farzı iki değil de üç desin ya da bir desin veya dört desin. Hepsi bila istisna ikide ittifak etmişler. Neden? Bu konuyla ilgili gelen haberlerde en ufak bir ihtilaf olmadığı için. Kim rivayet etmişse, herkes “iki kılardı” demiş. Sabahı iki kılmış, öğleni dört kılmış, ilkindiyi dört kılmış, akşamı üç kılmış, yatsıyı dört kılmış; hiç birinde ihtilaf yok. Onun için tarih boyunca varola gelen ne Sevriyede farklı bir şekilde kılınmış, ne Cevriyede, ne İbdaiye’de, ne Zahiriye’de, ne İsna aşerede, ne Sünnilik’te, ne Hanefilik’te, ne Hanbelilik’te, ne Şafilik’te, ne Malikilik’te; hiç birinde namazların kaçar rekat olduğu ile ilgili birinin diğerinden en ufak farkı yok. Caferilik de buna dâhil, Malikilik de, Hanefilik de, Sevrîlik de, İbdailik de, Zahirilik de.
 
Şimdi bu şunu gösteriyor. Namaz kılmada mezhep tek. Namazın rekâtlarını tespit konusunda niye Allah’ın resulü onu bu şekilde kılmış. Hiçbir ihtilaf da yok. Onun için biz emin, gayet rahat bir şekilde “akîmüssalah” emrini, bu talebi bizden istenilen isteği ancak bir yolu takip ederek yani Resullullah’ın (a.s.v.) bu şekilde takip ettiği yolu takip ederek yerine getirebiliriz. Onun için farklı bir mezhebin çıkmadığı, ikinci bir mezhebin, ikinci bir yolun tutulması mümkün değil. Niye? Onu tutabilmek için bir kıl kadar tutanağınız yok da onun için tutamazsınız! Eğer bunun dışına çıkarsanız yolsuz kalırsınız. Yolun dışına çıkmış olursunuz. Türkçede kullanılır ya, yoldan çıktı adam. Ya da araba yoldan çıktı. Ne demek, ya devrilecek, ya kırılacak, ya bir şey olacak demek. Ama yolda gidene öyle denmez. Şimdi Kur’an’a bakıldığında ifade biçimi itibariyle Allahu Tealanın ayeti ifadelendirdiği biçim itibariyle kendisinden birden fazla anlam çıkarılabilecek şekilde ifadelendirilmiş ayetlerde yolun, takip edilecek yolun yani tutulacak yolun yani mezhebin tek olmadığı görünür. Bu gibi hallerde, filan çıkıp, “bunu şu şekilde yaparsak istenileni gerçekleştiririz”, falan çıkıp, “şu şekilde yaparsak gerçekleştiririz” demesi halinde elimizde mevcut delillerin -dairenin dışına çıkmamak kaydıyla- mantığını muhakemesini de gereği gibi yapıyorsa, yapmışsa, o taktirde kimsenin kimseye bir şey demeye lafı olmaz, dolayısıyla da zaruri olarak birden fazla yol tutulabilir demektir. Burada bazı konularda filan sorunu çözerken, elindeki verilere göre Ebu Hanife şu yolu tutmuş, bakıyorsunuz aynı konuda filan bir başka yolu tutmuş. Mesela abdesti bozan şeyler konusuyla ilgili olarak işte, kendilerine gelen delile göre… Bir gün Ayşe (RA) divanda yatıyormuş Resulullah da onun önünde namaz kılıyormuş bir secdeye varıp kalktıktan sonra Ayşe (ra) bakıyor ki bir yeri kanıyor, o iniyor uzandığı şilteden onun anlını siliyor. Peygamber de kalkıp gidip abdestini yeniliyor. Böyle bir rivayetten bahsediliyor yaygın olarak. Doğrudur, eğridir Allah biliyor. Biz de söylenip durduğunu biliyoruz. Ebu Hanife diyor ki (veya Hanefi mezhebi imamları demiş ki) işte kanadığı için Resulullah abdestini yeniledi veya abdest aldı geldi. İmam Şafi de Ayşe kadın diğer cins o cins olmasından dolayı cinsellik söz konusu olabilecek yanı onun yarasındaki kanı silerken kadının eli, karısının eli -Peygamber kocası değil mi?- değdiği için şehvet söz konusu  olabilir filan. Bundan dolayı abdest aldı zannı galibini taşıyarak bu gün bildiğimiz, yaygın şekilde bildiğimiz gibi işte, Hanefiler kan olunca bilmem insanın bir yerinden başparmağını boyayacak şekilde kan aktığında abdestin bozulacağını, dolayısıyla da yenilemesi gerektiğini söylerken, Şafiler de çizmeyi dolduracak kadar da kanasa bile buna bakmayıp, bir kadına eli değse -kendi karısı dahî- efendim kesinlikle abdestin yenilenmesi yolunu tutmuşlar. Böyle diyelim konumuza açıklık getirici bir örnek olarak.
 
SORU: Şimdi bu vesile ile şu demek oluyor mu, yani şu anda yeni bir mezhep kurulabilir mi? Veya biraz önce de sorduğumuz gibi dört mezhebin haricindeki mezhepler batıl mı oluyor?
 
CEVAP: Efendim şöyle. ‘Yol tutma’ hakkı bizden evvel eğer hak idiyse -ki öyle-, Allah’ın gösterdiği bir yol varsa -ki herkes o yolu tutmak mecburiyetinde zaten, başka bir alternatif söz konusu değil- o yolu tutmazsan yolsuz kalır, o yolun dışına çıkarsın. Amma birden fazla yol tutulabilecek konumlarda insanoğlu Müslüman olarak hiçbir zaman kendisinden evvelkilerin tuttuğu yollardan birini tutmak -bu ister dört mezhepten biri, ister beşinci mezhep, ister onuncu, ister onaltıncı mezhep olsun; bunun sayısı şusu busu yok, kimse de bunu kayıt altına alamaz, kim vermiş yetkiyi buna-. Kendinden evvel gelip geçmiş başkalarının tuttuğu yolu tutmak zorunda değil. Ne var ki kendisi de iler tutar bir yol tutmak zorundadır. Yani böyle bir yol ortaya koyarsa o yolu kendisi de tutabilir. Bu da bugüne kadar var olmuş yüzlerce mezhebe ek, diyelim ki yüz yirmi mezhep var olmuşsa, yüz yirmi birinci mezhep olur. Kimsenin de bir şey demeye hakkı yok, yani patent hakkını daha evvel ictihat edenler, mezhep ihdas edenler almış da, artık o malı taklit edemezsin yahut onun üstüne kuma getiremezsin, yeni görüş yeni mezhep koyamazsın diye bir şey yok. Halkın bu konudaki bilgilerinin de esası yok. Hatta halk derken hoca takımını da kastediyorum çünkü onlar da bu konuda halktan farksız. Yani al birini vur ötekine. O bilmiyor, o da bilmiyor zaten. Hocası bilse cemaati bilir, cemaat bilse hocasının yakasını tutar, ne yapıyorsun da bu yanlışlıkları yapıyorsun der olmaz böyle şey. Yani daha evvel gelip geçenler mezheb koyacak da, ondan sonrakiler kapanacak, kim demiş, halt etmenin dik alası bu. İctihat kapısını kapatmak diye de anıla gelen şey bu. Kimsenin o kapıyı kapatmaya gücü yetmez, kapatamaz da. Ne var ki yani kimseye şoförlüğü yasak edemezsiniz, bunun gibi. Ama hodri meydan, buyurun çalışın edin öğrenin araba sürmesini. Tıpkı ictihat etmek de böyledir, anlatabiliyor muyum? Yapabilene aşk olsun, yapabilen yapar, alnının teriyle yapacak, senin sırtından yapacak değil ya. Efendim bu güne kadar şu kadar şoför oldu, bir daha kimse şoför olamaz… yırtınsa da böyle bir kanun koyamaz, koysa da millet isyan eder.
 
Yani biz de doğrusu, aklı eren Müslümanlar olarak ictihat kapısını kapatma işine isyankârların başındayız doğrusu; kıyam etmişiz onlara, kim yapıyorsa. Bu kafasızlığı atın diyoruz onlara. Bu kafasızlık aklı terk etmenin, devre dışı bırakmanın adıdır diyoruz. Böyle bir şey İslam’da kimseye mubah kılınmamıştır. Böyle bir şey mi olur? Müslüman dinini anlamak için çalışacak, azami gayreti sarf edecek. Niye yahu, ben yarın imtihana gireceksem gece gündüz demeyip o kitaba çalışmalıyım, okumalıyım ki sınıfı geçme ihtimalim artsın. Yatar aşağıya işte bi yarım sayfa üç beş satır bakar ondan sonra kapatır, iki saat gezer. Yani gerçekten yapılması  gereken işi terk ederse elbette sonuç da hüsran olur. Bu itibarla Müslümanlar dinlerini anlamak için onun gereklerini yerine getirmek için durmadan anlamaya çalışmalı, okumalı, düşünmeli, tartışmalı ve amel haline getirmek için yapmalı bu işi. Yoksa kitap yüklü eşekler olmak için yapmamalı bu işi, Kur'an’ın deyimiyle.
 
SORUŞöyle bir şey var Ercüment Bey; mesela Caferî mezhebinde ictihat kapısının kapalı olmadığı ve kendine güvenen -biraz önce bahsettiğiniz gibi- âlimlerin çıkarak yeni bir mezhep dahi kurabildikleri göz önüne getirilirse, Hanefi veya diğer ehlisünnet denilen mezheplerde ictihat kapısının kapalı olduğu ve bunların haricinde de mezhebin olmayacağı söyleniyor. Bu konuda açıklama yapar mısınız?
 
CEVAP: Estafurullah. Sorunuzun daha önceki kısmında da belirttiğiniz gibi hak mezhep, demek deminden beri açıklamaya çalıştığımız gibi, Kur'an'ın çizdiği daire dışında kalarak tutulan yol demektir. Eğer o yolun dışına çıkarsa o zaman hakkın dışına çıkmış, batıl bir yol tutmuş yani batıl bir mezhep sahibi olmuş olur. Bu itibarla hak mezhebin sayısı da İslam’da ne dörttür ne ondur, yüzlercesi nerdeyse, küçük de olsa, büyük de olsa gelip geçmiştir. Bu imamların ictihat eden ve bir mezhep sahibi olarak anılan imamların sayısının da ne kadar çok olduğunu bu konuyla yakından ilgilenenler bilir. Bu bakımdan daha sonrakilerin işi tekellerine almaları, işte “biz bakarız bu işlere” gibi anlamlandırılarak dörde irca etmeleri, dört tane hak mezhep olunca -tabi ki bunu doğru kabul ederseniz- beşinci, altıncı, yedinci dörtten sonrası ister istemez -hakkı dörde tahsis edince- batıl da dörtten sonrasına kalır. Aslında hakkın dörde tahsis edileceğine kimden ruhsat almışlar, kim vermiş, onu diyenler esaslı yanlış yapmışlardır. Kabul edilemez bir yanlıştır bu. Mazur görülemez bir yanlıştır. Mezheplerin anıldığı isimler Caferiye gibi, Hanefiye gibi mezhepler doğruluklarını anıldıkları isimlerden almazlar, alamazlar. Her ne kadar bir şahsın o mezhebi ihdas eden şahsın adıyla anılırlarsa da, doğruluklarını o şahsın adından almazlar. Doğruluklarını o yolu tutmak için ortaya görüş koyanların mantalitelerinden, mukayese ve muhakemelerinden, kullandıkları delillerin sağlıklılığından yani sağlamlığından alırlar. Ne kadar sağlam deliller kullanıyorsa, ne kadar emin bulunduğu delillere dayanıyor ve o delillerden de anlaşılabilir şeyleri ancak çıkararak bir mezhep bir yol tutuyor bir mezhep ihdas ediyorsa, bu oranda ancak o mezhep için hak mezhep, hak yol denilebilir. Yoksa filan hak, falan mezhep batıl, hayır. Sonra mezhep ihdas eden insanların hepsi insandır. Hiç biri insan üstü değildir. Peygamberler de insan üstü değilken, mezhep imamları nasıl insan üstü olurlar! Daha sonraki insanların imam Cafer’den Ebu Hanife’ye, Şafiden Malik’e, Evzaî’den İbni Hanbel’e kadar birçok mezhep imamı diye bilinen insanı abartılı bir şekilde masal kahramanı haline getirici rivayetleri sonradan uydurduklarını biz rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira bildiğimiz kadarıyla ne İmam Cafer’in “ben yanılmam, asıl hak mezhep benimkidir, öbürlerininki batıldır” dediğine dair bir laf duymuşuz, ne de kendilerinden bir rivayet. Ne Ebu Hanife’nin, ne Şafi’nin, ne Malik’in. Kendilerinin demedikleri, onlara daha sonraki taraftarlarının dedirtmesinin adı ise, kraldan fazla kralcılık yapmak demektir. Demek ki hafiflik yapmanın deyimleşmiş ifadesidir. Bunlara itibar edilmez.
 
Gelelim Caferiye ile ilgili sorunuza. Efendim Caferilikte -veya İsna Aşerîlikte diyelim; çünkü Caferilik bir fıkhi mezhebin adıdır. İtikadi mezhebin adı sayılmaz itikadi olarak anıldığı zaman İsna Aşeriye yani Oniki İmam mezhebi-, mezhebi isna aşeriye diye anılırken onun içerisinde mesela Zeydiye de vardır. O da İsna Aşeriyedir ama Caferiye değildir. Bu bakımdan Caferilik İsna Aşeriyenin tümünün ifadesi değildir. Her ne kadar Sünni diye bilinen mezhebiler içerisinde taraftarı en çok, mensubu en çok olan Hanefilik ise, isna aşeriye içerisinde de belki fıkhına tabi olanların çokluğu bakımından caferiye söz konusudur. Ama İsna Aşeriye dendiğinde de yalnız Caferiye bahis konusu edilmez. Örneğin bugün Yemen’de epeyce bulunan Zeydiye de yine İsna Aşeriyedendir. Ama Caferiye değildir. Caferin fıkhına, Caferin fıkıhtaki mezhebine tâbi kimseler değillerdir. Gelelim bunlarda içtahat kapısının kapalı olup olmadığı meselesine.
 
Teorik olarak Caferiye veya İsna Aşeriye sürekli ictihat kapısının açık olduğundan bahsederse de, pratikte hiç yeni ictihatlar ortaya konmadığı, dişe dokunur bir şeyin ortaya çıkmadığını asırlardan beri görüp durduğumuzdan, teorik olarak açık denmesinin, pratikte ise meyve vermemesi gibi bir manzarayla karşı karşıyayız. İkincisi itikatta ve genel esasları itibariyle İsna Aşeriye anlayışına dayalı olduklarından dolayı, kim ne derse desin, sonuç olarak ister Zeydiye çıksın şunu desin, ister Caferiye çıksın bunu desin, esas olarak masum kabul edilen on iki imamın, imamdan gelen rivayetlerin dışına -bunların hiçbirinin (adı ne olursa olsun) bu gün ihdas edilen bir şey de olsa- hiç birinin çıkmadığını görüyoruz. Genel esasları kabul ediyor. Hani tıpkı Sünnilikte de var ya, Hanefiye mesela. Ama Hanefiyenin bir sürü imamı var, küçüklü büyüklü. Örneğin imam Yusuf var imam Ebu Muhammed var imam Züfer var, Ebu Hanife de en büyük isim olarak anılıyor. Ebu Hanife’nin koyduğu usulün dışına çıkmamış ki, ne Yusuf ne Ebu Muhammed ne Züfer. Bunlar da o yüzden, kimi konularda aynı usule tabi olmasına rağmen, farklı sonuçlar çıkarmış olsalar dahi sonuçta yine Hanefiye imamı olarak anılıyorlar. Çünkü usul onlara renk veriyor, keyfiyet kazandırıyor. İşte Caferiye’de de, gerek eskiden gelip geçmiş bir imam olsun, gerekse bu günkü. Usul olarak asla vaktiyle kabul edilen İsna Aşeriye usulü aşılmış, hatta bırakın aşılmayı aşılmak düşünülmemiş hatırlara dahi getirilmemiş. Bundan  dolayı bakıyorsunuz on dört asır önce yahut on iki asır önce bilmem filan imam ne dediyse… Daha dün canlı olan Allah mağfiret etsin Ayetullah Humeyni’nin de ondan farklı bir şeyi -esas itibariyle- söylem olarak dile getiremediğini getirmediğini görüyoruz. Çünkü getirmeyi düşünmüyor. Getirmeyi düşünmeyen bir insan nasıl getirebilir? O zaman tesadüfen yapmış olur yahut o sayıklarken söylemiş olur ki, o zaman da mezhep denmez ona. Belki onlarda yaygın olarak bilinen, işte ölü müctehidin yahut ölü imama tabi olunmaz, sağ olması lazım diye yaygın olarak söylenen bir şey var. Bunun da ben lafzen pek isabetli görüş ya da tanımlama olduğu kanısında değilim. Şöyle ki, zaten fikirlerin ölüsü olmaz. Fikirler o fikirlerin sahibi olan insanlar yaşarken dahi ölebilirler. Eğer geçerli gerekçeleri yoksa, bir görüşün o görüşü ortaya atan dipdiri zinde genç birisi dahi olsa o, o kadar canlı olduğu halde bal gibi görüşü ölü doğmuştur. Yani ölüdür, niye, gerekçeleri geçersizdir. Bir görüş de, düşünelim ki gerekçeleri geçerlidir. Bu gün geçerli olduğu gibi yarın da o geçerliliğini koruyorsa, o zaman bu görüşü ortaya atan filan adam eceli elinde değil ki görüşünün gerekçeleri geçtiği sürece yaşasın. O gerekçeler geçerliliğini yitirene kadar ömrünü uzatırdı. Ama insanın elinde değil ki ömrünü uzatmak ya da kısaltmak. O bakımdan eğer görüş gerekçelerini koruyorsa, onu ilk defa ortaya atan/koyan kimse ölse de, eti kemiğinden ayrılsa da, kemikleri çürüyüp toz olsa da, un ufak olup kabrinin yeri kalmasa dahi görüşleri korunur yürür. Bu gün yüz sene evvel icat edilmiş bir tırpan şu ot biçtiğimiz veya ekin biçtiğimiz tırpan yüz sene evvel veya iki yüz sene evvel icat edilmiş veya daha evvel dikkat ederseniz gördüğü iş bakımından yerine başka bir şey konulamadığı biçer döver falan hariç bu küçük evler için. Geçen gün burada Hollanda’da veya Almanya’daki otları tırpanla biçiyorlardı ve Orta Anadolu’daki köyler geldi aklıma; “yapma ya” dedim, bunlar hala tırpanın yerine bir şey koyamamış mı dedim, hadi bizimkiler koyamadı da bunlar da mı koyamamış dedim. Geçerliliğini hala koruyorsa iki yüz sene oldu bu icat yapılalı, daha niye atmıyoruz demiyor iş gördüğü sürece yürütüyor.
 
SORUBir de şöyle bir şey var Ercümend Bey, mesela diyelim ki Türkiye’de doğanlar Hanefi, İran’da doğanlar Caferi veya bir başka yörelerde bölgelerde doğanlar Şafi, Hanbeli gibi mezheplere tabi oluyorlar. Şimdi bunlar herhalde bu mezhepleri genellikle hiç kimse kendiliğinden ben işte aklım erdi şu mezhebi seçiyorum diye hiçbir seçim yapmadan otomatikman Hanefi, Şafi veya Hanbeli oluyorlar. Bir de şimdi halk arasında yaygın çoğu hocaların da söylediği bir şey var; işte falan mezhebe tabii isen başka mezhebe geçersen dinden çıkarsın gibi suçlama getiriliyor bu konuda da biraz açıklama yaparmısınız.
 
CEVAP: Tabi. Allah razı olsun güzel, yani açıklığa kavuşturulması lazım olan güzel sorular soruyorsunuz. Efendim sonundan başlayarak söylersek, bir kere mezhep adı üstünde, din değildir ki, mezhepten çıkınca dinden çıkılmış olsun. Yani siz banyoda değil yatak odasındaysanız yatak odasından çıkınca banyodan çıkmış olur musunuz? Banyoda değilsin ki banyodan çıkmış olasın. Mezhep din değil ki mezhep dini değiştiren yani o mezhepten çıkan şu mezhebe giren odanın birinden çıkıp birine giriyorsun ama banyoda değilsin ki banyodan çıkınca bu adam banyodan çıktı yani banyo dinse banyodan çıktı denilebilsin. Yani bu lafı diyenlerin galiba ağzından çıkanları kulağı duymuyor da ondan düşünmüyorlar yani dedikleri ne manaya geliyor düşünmüyorlar ki böyle diyebiliyorlar rahatlıkla. Düşünseler, böyle diyebilmeleri için saçlarının kılının yüz binde biri kadar ellerinde hüccetleri yok. O bakımdan Müslümanlar muhakkak bir mezhebin, bir yolun takipçisi olacaklar ama bilmelidirler ki sağ ellerinde ve önlerinde bulunmaları gereken dinleriyken, sol ellerinde ve arkalarında yani öbür ellerinde ve arkalarında bulundurmaları gereken şey mezhepleridir. Şimdi bunu tersine çevirir, dinini arkaya alır, mezhebini öne çıkarırsan yani mezhebini din edinirsen elbette ki mezhebini din zanneden o mezhepten de çıkınca dinden çıkmış zannedecek kendisini. Yanlışlık o mezhebini değiştirmekte değil, mezhebini din zannetmekte. Din zannedilen mezhep terk edilince tabi din terk edilmiş sanılıyor. Mezhep din değil ki mezhebi terk edince din değiştirilmiş olsun alakası yok. Başka dinlerde mezheplerin her biri birer din haline geldiğinden, mezhep değiştirmek din değiştirmekle eşanlamlı olabilir. Örneğin Hıristiyanlık dininin mezhepleri olarak bilinen dış dünyadan bakıldığında içerde de öyle Katolik, bilmem Ortodoks, bilmem Süryani şu bu birisinde yani bir mezhep baba oğul ruhül Kudüs üçlüsünü Allah kabul ederken, bir başka mezhep anne-oğul-ruhül küdüsü Allah kabul ediyor. Şimdi Allah’ları farklı bunların, adı mezhep olmasına rağmen. Dolayısıyla Allah da dinin temelidir. Mezhebin de dünden temeli tabi. Dinin temeli olunca öyle. O zaman Allah’ları farklı olunca, bir mezhebi bırakıp diğer mezhebe giden Hıristiyanlıkta dinini değiştirmiş gibi oluyor. Çünkü hakikaten dinini değiştiriyor. Niye? Allah’ı daha evvel şöyle bilirken, baba-oğul-ruhul küdüs bilirken, böyle bilen mezhepten diğer mezhebe geçince bu sefer ana-oğul-ruhul küdüsten ibaret bir Allah’a yani yeni bir Allah’a -her ne kadar üçte ikisi eski dininin Allah’ı ise de- üçte birini terk ediyor, yeni bir varlığı yeni dininin akidesinin üçte biri olarak kabullenmiş oluyor. İşte bu tür mezhep terk ediş -tabi Hıristiyanlığı kast ediyorum- din değiştirmeyle eş anlamlı oluyor. Ama İslam’da asla ve kata mezhep hiçbir mezhep tarih boyunca din olmamış. Yani ayrı bir din, din olmamış yani. Mesela gulatı şiadan sayılan yani şianın sapık kolundan sayılan Dürziler vardır bugün Lübnan’da ve bazı arap ülkelerinde mevcutları var yaşıyorlar. Bunlar vaktiyle Şia’nın bir kolu idiler. Ama bir zaman geldi Memluklü halifelerinden bir Hakim Biemrillah adındaki halifenin bedeninde Allah’ın yeryüzüne indiği, onun içinde Allah’ın yeryüzünde Mısır’da yaşadığı dolaştığı inancına sahip olduğu söyleniyor kitaplarda  bu mezhep mensuplarının. Yani bu Şia’nın kolu olan Dürziler. Bu andan itibaren İslam dairesinin içinde kalamadılar çünkü Allahu Telala ne Sünnide, ne Şia’da ne şurada ne burada bir canlının bedenine girerek yeryüzüne inmez. Bu hale getirdiniz mi, bu mezhep olmaktan çıkıyor ayrı bir din oluyor. İslam dışı da bir din olur. Nitekim de öyle olmuştur. Ama hala onlar İslam’dan bir takım bayramlar, bir takım oruçlar, bazı adetler bir şeyler yapıyorlar ama bunlar onu artık İslam yapmıyor. Yani diyelim at arabasında da teker var otomobilde de teker var ama ikisinde de teker olması at arabasını otomobil yapmıyor onun gibi.
 
SORU: Evet bir de şöyle sorabilir miyiz, mesela Hanefi mezhebine tabi olan bir insan yeri geldiğinde bir başka mezhebi taklit edebilir mi? Diyelim ki Hanefi mezhebindeki duyduğumuz kadarıyla diş doldurulmasının yasak olduğu diş çürüdüyse kesinlikle çekilmesi gerekitiği söyleniyor. Bir başka mezhepte caiz oluyor?
 
CEVAP: Bu konuda Şafiler Hanefilere uyarak doldururlar, yoksa kendi mezheplerine kalsa hepsini kerpetenle dümdüz etmeleri lazım. Yanlış tabi. Böyle şeyin doğru olmadığı kanısını da belirtmek için söylüyorum. Efendim mezhep benimserken nasıl bir yol takip edilir  diye sormak, bu meselenin temeline taalluk eden cevabı alabilmek için gerekli. Şöyle ki, bir yol tutabilmek için bir insan şunun adı bunun sanına bakmaz bakamaz. Neye bakar bir görüşlerden görüş seçerken, nasıl ki arabalar arasında beğenirken hangisinin daha performansı yüksek, hangisi daha sağlam, hangisi daha az yakıt yakıyor hangisi daha rahat gibi bir takım mücerret ölçüler var, yani nerde olursan ol bunlara dikkat edersen iyisini alır daha ucuza kullanırsın. Görüşler arasında seçim yani mezhepler arasında da seçim yaparken de yani külli seçim değil. Külliyen Hanefiliği külliyen Caferiliği külliyen Hanbeliliği seçmek bu şekilde değil. Biliyorsunuz birçok görüşten birçok konuya taalluk eden görüşten oluşur filan mezhep falan mezhep adı verilen mezhepler. Hiçbir kimsenin bir diğer kimsenin bütün görüşlerini toptan ve peşinen kabul etmesi diye bir zorunluluk asla yoktur. Böyle bir dayatmacılığa da zulüm denir. Tek tek yani filan meselede falan meselede o zaman ne yapacak, kaç görüş var şunun görüşü bunun görüşü aynı meselede bir de kendi görüşü. Dayandırılan bu görüşlerle ilgili dayandırılan deliller nelerdir, bunlara bakılır. Bir de deliller hakkında hüküm çıkardığı meselenin tabiatı anlaşılır sonuçta mevcut görüşlerden hangisinin delili daha kuvvetli ve hangisinin meseleye taalluk edecek olan çıkardığı sonuç daha meselenin tabiatına intibak kabiliyetine haiz ise, bu şartlara riayet ederek mezhep kabul edilir. Yani görüş kabul edilir ayrıca iki mübahtan biri seçilecekse, kesin olarak Resulullah (a.s.v.)dan müekked mütevatir rivayet olarak bize gelen, “Allah’ın resulü” diyor Hz. Ayşe, “daima iki mubahla karşılaştığında kolayını tercih ederdi.” Çokça bilgilerimiz olduğu gibi, Allah dininde kullarına zorluk değil kolaylık diledi. Bu mealde ayetler de var hadis de var ve tekiden yapılmış beyanlar var. Gerçekten Allah kullarını seviyor merhametli bir Allah. Dolayısıyla onlara dinini zorlaştırmaz. Zorlaştırırsa kulları dininden uzaklaşır. Kaldı ki Allah kulları o dinine yaklaşsın diye dinini göndermiş. Bu amaçla gönderen zor gönderir mi? Yani siz istiyorsunuz ki öğretmensiniz öğrencileriniz sınıfta yazılıdan iyi not almışlar. Nerde çözülemeyecek zor problem var onları mı sorarsınız, yoksa sınıf ortalamasını biliyorsunuz bu çocukların hangisi evet herkesin çözeceği kolaylıkta soru mu sorarsınız. Elbette ikincisini yaparsınız. Allahu Teâlâ da yarattığı kullarını biliyor. Ne yaparsa, yani ne kadar kolaylık gösterirse mi o kulları ona uyabilir, yoksa zorlaştırdıkça mı insanlar uyabilir. Elbette kolaylaştırırsa insanların daha çoğu uyabilir. Onun için Allah dininde kolaylık murat etmiştir.
 
SORUSayın Ercümend Bey halk arasında geleneksel İslam diye geçen bir terim var. Bunun yanında bir de Kur’an’ın istediği ölçüde İslam var. Bunları açıklayıp aralarındaki farkları sıralayabilir misiniz?
 
CEVAP: Tabi. Mümkün mertebe özetle söylemeye çalışırsak, geleneksel İslam denildiğinde gelenek kelimesinin anlamından hareket ederek buna açıklık getirmekte, izah etmekte yarar var, zaruret de var. Gelenek nedir, sizden öncekilerin babanızın annenizin, onların da babasının annesinin gördüklerini sürdürmesi demek. Onlardan gördüklerini, onlardan duyduklarını sürdürmesi suretiyle meydana gelen şeye gelenek deniyor. Geleneksel İslam dendiğinde de bu tariften hareketle, işte bizden evvel gelip geçen yaşayan büyüklerimiz, hocalarımız, âlimlerimiz, babalarımız, annelerimiz diyebildiğimiz kimseler İslam’ı nasıl anlamış, nasıl yaşamış, ne yapmışlarsa, İslam adına bizim de onların dışına çıkmadan, onların yaptığı gibisini yapmamız; diğer bir tabirle onların yaptıklarını taklit etmemizin adına geleneksel İslam denir. Peki taklit nedir? Taklit, gerekçeleri düşünülmeden onlar araştırılmadan birisinde görünen bir şeyin diğeri tarafından aynen tekrar edilmesinin adıdır. Bu tarifi esas kabul edersek, İslam bunu ancak Peygamber’i taklit anlamında meşru görmüş. Örneğin Peygamber namazı nasıl kılmış ise, onun kıldığını görerek, onun kıldığı gibi namazı kılmaya çalışmayı taklit sayarsak -ki bu taklittir-. Bu tür taklide yani yalnızca Peygamber’in taklidine izin vermiş, imkân bırakmıştır. Peygamberin dışında herhangi bir insanın esas itibariyle taklit edilmesine İslam’da bir yer yoktur. Eğer esas itibariyle taklidin yeri olmamakla beraber, eğer bir insan ne yapacağını kendi cehdi ictihadıyla belirleyemiyorsa, bu takdirde kendinden evvel o işi yapanların yapış tarzlarıyla ilgili o görüşleri değerlendirerek, hangisini daha isabetli buluyor, aklı ikna oluyor, kalbinde itminan hâsıl ediyorsa ve iki mubahtan hangisi daha kolay ise bunu taklit etmesi çaresizlik noktasında tümden çaresiz kalmamak için ancak caiz görülüyor. Fakat bunu yaparken de dikkat edilirse mevcutlar içinde mukayese yapılarak seçme yapılarak yapılır. Dolayısıyla bilinçsiz bir taklit filandan görüleni, nedenini, gerekçesini, dayandığı delili, hükmünü, isabetli olup olmadığını araştırmadan değil, araştırarak araştırma sonucu da araştırdıkları arsında bir mukayese yapıp en isabetlisini seçme, bilinçsiz bir taklidin ötesine aşıyor. Sonuçta yine birisinin yaptığını yapıyorsunuz ama onu yaptığınız ana kadar gösterdiğiniz ceht, yaptığınız araştırma, tahkik sizi mücerret düz mukallit olmaktan, taklitçi olmaktan çıkarmıyor. İşte Müslümanın asgari bulunması gereken seviyesi budur. Ya kendisi bir görüş ihdas edecektir ya da daha evvel görüş ihdas etmişlerin dayandıkları delilleri, sonuç olarak çıkardıkları görüşleri mukayese ederek, hangi deliller daha sağlam, hangi görüşler o delillerden çıkarılması gereken isabetli sonuçlardır. Meselenin tabiatına intibak eden sonuçlar bunun araştırmasını yaparak yani yine bir ceht sarf ederek vasıl olduğu görüştür. Bu ancak caizdir. Peygamberin namazı niye kıldığı o açıkladığı kadarıyla iktifa etmek zorundasın. İşte ben böyle kılıyorum siz de böyle kılacaksınız demiştir. İbadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapınız demenin anlamı budur. O bakımdan onu da tahkik edecek halimiz yoktur. Eğer onda bir yanlışlık varsa Rabbi Allah elçisinin yanlışını düzeltir. Yanılgısını giderir çünkü dininin kulları tarafından yanlış anlaşılmasına Allah meydan ve fırsat vermez. Çünkü o dinden ahrette hesaba çekilecektir. Hani kitabının yanlış basılmasına üniversite hocası veya lise hocası müsaade etmez, bunu caiz görmezse, Allahu Teâlâ haydi haydiye caiz görmez. İşte seçimde buna dikkat etmek lazım. Asla taklit caiz değildir yani esas itibariyle ama zorunlu olarak, bir başka şey yapamıyorsanız, yapanlarınkini mukayese ederek o da bir gayret ister o da araştırma, o da düşünce ister onun sonucu bir şey seçer, onunla amel edersiniz. İkisinden biri zorunludur. Yani birincisini yapmak asıldır, ikincisi yapmak çaresizlik anında başvurulacak şeydir. Yapamadığınız noktada ne yapacaksınız, başkasının yardımına ihtiyacınız olacak o zaman başkasının görüşüyle amel edecek ama gene de hangisinin o başkası olacak konusunun sorusunun cevabı o başkası şu olacak görüşünün dayandığı deliller sağlam olan deliller olacak bir görüşüde o görüşün taalluk ettiği meseleye en çok intibak eden olacak. Bu şartlara riayet etmeniz zorunludur. Bunun dışında bugün milletin yaygın olarak yapageldiği gibi işte anne babamız sünni biz ehli sünnet vel cemaat  toplumundanız onun için biz de öyleyiz demenin İslam’da hiçbir sevabı olmadığı gibi, sorumluluğu üstünden atan, sorumluluktan kaçan bir insanın tavrı olduğu için de kesinlikle caiz değil, günahtır, hesabını veremez insanlar. Efendim ben Hanefiyim, Şafi olamam… Niye olamıyorsun? Sen ki doğrular nerdeyse orda olmalısın. Filan konuda Ebu Hanife isabet etmiştir, onun görüşünü alırsın, falan konuda imam Şafi’yi daha isabetli bulursun, falan konuda ben kendi görüşümü hepsinin bildiğim görüşlerinden daha da isabetli bulur ve o görüşe uyarım, hiç kimse ne Ebu Hanife’nin görüşüne ne imam Yusuf’un ne imam Cafer’in ne Sufyan-ı Sevri’nin, ne Abdullah bin Ibad’ın, ne Davud-u Zahirî’nin görüşüne uymak zorunda. Onları taklit etmek zorunda değildir. Dediğimiz gibi, önce kendisi bir görüş ortaya koymak için çalışmak zorundadır. Çalışmasına rağmen bir şey yapamadıysa, o takdirde kendinden evvel gelip geçen veya kendi zamanında yaşayanların görüşlerine bakarak hangilerinin delilleri diğerlerinden daha kuvvetli görüşleri meselenin tabiatına daha çok uygun ise onu seçecektir ki bu seçim dahi bir gayreti, bir cehdi gerektirir. Kaidesi budur. Bunun dışında yapılan şeyler Kur'an-ı Kerim’in, “biz atalarımızı üzerinde yürür bulduğumuz yolu yolda yürümeyi daha kolay buluyor, doğru buluyoruz” gerkçesiyle Allah’a şirk koşan atalarının yürüdüğü yolun doğru olduğunu iddia eden ve böylesine de geçersiz bir gerekçe ileri sürerek bunu iddia edenlerin görüşünün nasıl basit, anlamsız, kabul edilemez görüş olduğunu Allahu Teâlâ ataların dinine tabi olmak gerekmediğini ifade ederek beyan ediyor. İnsan atasının dinine atasının dini olduğu için değil, atasının dini hak ise atası doğru yolda ise araştıracak, bunu bulmanın yolu da araştırmak ise tabi olur. O zaman araştırıp da doğru olduğuna vasıl olduğu vakıf olduğu için tabi olur. Yoksa atamın dini diye değil. Eğer insanlar atalarının dinine tabi olup gelseydi, şirk içersinde, hepsi şirk içersinde yüzüyor olurlardı. Hemen bugün bütün kavimlerin ataları müşrik neredeyse, Türklerin de Kürtlerin de Arapların da ötekinin de berikinin de kâfir kimisi. 
 
Biz ise atalarımızın dininden olmakla değil Allah’ın gönderdiği dinden olmakla emrolunmuş insanlarız. Öyleyse bunu gerçekleştirmenin yolunu tutmak zorundayız.
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !