01-06-2017 14:27

Dünya Bizim sitesine konuşan Hüseyinoğlu: Peygamberlerin mücadelesi, esasta da usulde de ortaktır

Şükrü Hüseyinoğlu: Zaman ve coğrafya şartlarının değişmesine bağlı olarak kimi önceliklerde ve mücadele araçlarında değişim kaçınılmaz olsa da, Kur’an kıssalarından şunu öğrenmekteyiz ki temel öncelikler ve mücadelenin ilkeleri açısından hiçbir zaman hiçbir şey değişmemiştir. Araçlar değişse de, araçları İslami açıdan meşru veya gayri meşru kılan Rabbani ölçüler, ilkeler değişmemiştir. Kısacası, Peygamberler, esasta olduğu gibi usulde de ortak çizgide hareket etmişlerdir. Bu açıdan Peygamber kıssalarını ve Rasulullah’ın (a.s.) sîretini, Rabbani hayat nizamı ve mücadele usulünün farklı zaman ve coğrafyalardaki ortak tezahürleri olarak görmekteyiz.

Dünya Bizim sitesine konuşan Hüseyinoğlu: Peygamberlerin mücadelesi, esasta da usulde de ortaktır

Şükrü Hüseyinoğlu ile, geçtiğimiz Kasım ayında Ma’ruf Yayınları tarafından okuyucuya ulaştırılan “Kur’an Kıssaları Işığında Güncel Mücadele Fıkhı” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu çalışmasıyla 10. kitabını okurlarıyla buluşturan Hüseyinoğlu, bereketli kalemiyle daha nice kitaplara imza atacak gibi gözüküyor.

Kur’an-ı Kerim ve anlamı üzerine çalışmalar yapan Hüseyinoğlu, İstanbul Şirinevler’de faaliyet halinde olan “Kur’an Nesli İlim Merkezi”nin başkanlığını ve aynı zamanda www.islamvehayat.com internet sitesinin editörlüğünü yürütüyor. Bunlarla birlikte, “İslam ve Hayat” namında, yayın aralığını 3 aylık olarak belirledikleri ve şimdiye değin 3 sayı çıkan ilmî dergi çalışmaları var.

“Kur’an Kıssaları Işığında Güncel Mücadele Fıkhı” çalışmasında; mücadele fıkhından, kıssa mefhumu ve Kur’an kıssalarının mahiyetlerinden, kıssaların İslamî davet süreciyle olan uyumluluğundan, peygamberlerin mücadele örnekliklerinden, bu kıssalardan çıkarılacak derslerden ve alınacak, hayata taşınacak ibretlerden genişçe bahis açıyor Hüseyinoğlu. Söyleşimizin, aynı zamanda “Kur’an ayı” olan Ramazan için de güzel bir yönlendirmeye sebep teşkil etmesini umarak, hayır getirmesini ümit ediyoruz. Buyurun:

Öncelikle kitabınızın ismindeki iki kelimeyle başlayalım dilerseniz. “Kıssalar ve güncellik”… Binlerce yıl önce yaşanmış hâdiseleri güncellik mefhumuyla ele almanız dikkat çekici. Bu hususu birkaç cümle ile nasıl özetlersiniz?

Kur’an, baştan sona güncel bir kitaptır/hitaptır. Kıssalarıyla, dualarıyla, nusuka dair ölçüleriyle, ahlâki öğütleriyle, ahkâmıyla güncel, bütüncül bir hayat nizamı öğretisidir. Geleneksel algının nasih-mensuh anlayışı ve günümüz modernist-postmodernist algılarının ürettiği tarihselcilik gibi fasid iddiaların aksine, Kur’an’da dünde kalan bir husus yoktur. Kur’an, öylesine güncel ve taptaze bir kitaptır ki, onun hayat membaı ayetlerini her okuduğumuzda, o ayetleri daha önce hiç okumamışız gibi bir tazelikle ve dinamizmle karşılaşırız.

Yeri gelmişken belirteyim: Türkiye’de son yıllarda medyada çok görünür olan bir tarihselci zat var. Tebbet Sûresi’nin bugün için güncellik taşımadığı kanaatinde ve bunu ekranlarda ifade etmekten de geri durmuyor. Oysa Tebbet, ne kadar da güncel bir sûredir; tabii ki idrak edebilenler için. Nitekim bunu idrak etmiş olan Arif Nihat Asya, ne güzel ifade etmişti bu güncelliği: “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!” İşte Kur’an, ona geleneksel veya modern öncüllerin yanıltıcılığı ile değil, muttaki bir bilinç ve hâlis bir yönelimle yaklaşanlar açısından son derece güncel bir kitaptır. Kıssaları da bu güncelliğin önemli bir boyutunu ifade etmektedir.

Kur’an kıssaları için, bir tarih veya hikâye anlatımı değil, her çağın mü’minleri için güncel örneklikler ve yol işaretleridir, diyebilir miyiz? 

Tam olarak bu. Bakın, insanlık tarihi boyunca kullanılan eşya ve araçlar değişmiş olsa da, Rabbimiz tarafından takva ve fûcur seçenekleri arasında tercih yapmakta muhayyer bırakılan, takva üzere Rabbinin sınırlarına tâbi olmakla, fûcura sapıp tuğyan etmek arasında kesin ve keskin bir tercihle baş başa bırakılan insanın tarihinde esasa dair değişen hiçbir şey yoktur. Hak aynı haktır, bâtıl aynı bâtıldır. Hakkı hak bilip hakka ittiba etmek veya bilinçli-bilinçsiz bâtıla yönelmek veya bu yol ayrımında net bir tercih yapmak yerine hakla bâtıl arasında senteze dayalı bir “orta yol” edinmeye kalkışmak, bâtıla hak elbisesi giydirmeye yönelmek gibi tutum ve yönelimler, ilk toplumlardan bugüne süregelmekte. İnsanlar, ana iki akım olarak; ya kendisine bütünüyle boyun eğip kulluk edecekleri, yaratmanın da emretmenin de kendisine ait olduğu, her şeye sınırını çizen, ölçüsünü bildiren, hâkim olan rab ve ilaha, yani Âlemlerin Rabbi Allah’a iman ve ittiba etmekte ya da kendisi için sınır çizdikleri, neye karışıp neye karışmayacağını kendilerinin belirlediği mahkûm bir rab ve ilah anlayışını benimsiyor ve dolayısıyla yeryüzünde kendi ilahlıklarını ilan ediyorlar. Bugünün modern paradigmasının tam ve özet karşılığı bu. İnsanlık tarihi boyunca tüm cahili paradigmaların ortak noktası da bu olmuştur zaten. Ve Kur’an’daki Peygamber kıssalarını okuduğumuzda, muhatap toplumlardaki ana sapmanın hep bu minvalde olduğu ve bu sebeple de mesajın her daim ortak olduğunu görürüz: “Yalnız Allah’a kulluk edin ve O’ndan başka ilahlar (yol göstericiler, mutlak otoriteler, dua ve ibadet mercileri) edinmeyin.”

“Mücadele fıkhı” kavramsallaştırmasına değinmenizi istesek. Fıkıh teriminin mevcut yaygın kullanımı sebebiyle birçok okuyucuya ilk başta şaşırtıcı gelebilecektir.

Müslümanlar olarak tarihimizde birçok terimimizin anlam daraltmasına ve maalesef kimi terimler açısından daha vahim olarak anlam saptırmasına maruz kaldığını belirtmemiz gerekiyor. İşte “fıkıh” da bu anlam daraltılmasından nasibini almış bir terimimiz. Fıkıh terimini kısaca, İslam’ın nassları/referansları ile güncel hayat arasındaki illiyeti/bağı doğru kurma ameliyesi olarak ifade edebiliriz. Maalesef Nebevi siyasetten Emevi-Abbasi saltanatlarına geçiş süreçlerinde Allah’ın dini; ibadetiyle, siyasetiyle bütüncül bir hayat nizamı olma vasfı yerine, daha ziyade 32 farz, 54 farz gibi öğretilerle formüle edildiği üzere ferdi hayatla ilgili bir “mabed dini” daraltmasına maruz bırakılınca, onun kavramları da bu çerçevede yeniden tanımlandı, daha dar alanlara hasredildi. Söz gelimi bugün bizim Akâid ilmi şeklinde ifade ettiğimiz iman ile ilgili hususlar, ilk dönem âlimlerinin eserlerinde “Fıkhu’l-Ekber” başlığıyla ele alınmıştır. Fıkıh kavramı, bizim İslam’ı doğru anlamamız ve onunla hayat arasındaki bağları doğru kurmamızı ifade etmektedir ve dolayısıyla salt muamelat ve ibadet alanlarıyla sınırlandırılamaz. Rabbimiz, bizden yeryüzünde fitne (şirk, tuğyan, zulüm) ortadan kalkıp din/hükümranlık yalnız kendisine has kılınıncaya kadar mücadele etmemizi istediği gibi, bu mücadelenin hangi ölçü ve ilkeler üzerine bina edileceğini de bildirmiştir. İşte Peygamberler ve onların izlerini takip etmiş muvahhid toplulukların (selam üzerlerine olsun) Kur’an’da anlatılan kıssaları, İslami mücadelede tâbi olmamız ve takip etmemiz gereken ölçü ve ilkeleri bize yaşanmış müşahhas örneklikler üzerinden öğreten anlatımlardır.

Kitabınızda gündeme getirdiğiniz kıssaları da dikkate aldığımızda, Kur’an’da zaten emir sigasıyla gelen ölçüler ve ilkeler yer alıyor. Ayrıca kıssalarla örneklendirilmesinin anlamı nedir sizce?

Çok önemli ve yerinde bir soru. Bu, öğretim ile eğitimin farkıyla da ilgili bir husus. Biliyorsunuz öğretim, teorik olandır. Eğitim ise pratik örnekliğe, birebir insani irtibata ve modellemeye gereksinimin olduğu alanı ifade eder. İşte kıssalar ve beraberinde Rasulullah’ın (a.s.) Kur’an ışığındaki örnekliği (Sünneti) bizim İslam’ı doğru anlayıp yaşamamız açısından işin olmazsa olmazı olan eğitim kısmını teşkil etmektedir. Rabbimiz, İsrâ Sûresi 95. ayette mealen, “Şayet yeryüzünde gezip dolaşanlar melekler olsaydı o takdirde onlara melek bir elçi gönderirdik” buyurmaktadır, müşriklerin “Niçin içimizden, bizim gibi bir beşer elçi olarak görevlendirildi?” itirazına cevaben. Çünkü Peygamberler, yalnızca mesajı ileten değil, aynı zamanda o mesajı hayat alanlarında örnek şekilde pratize eden, ete kemiğe büründüren model şahsiyetlerdir. Ahzab 21 ve Mumtehine 6. ayetlerde belirtildiği üzere onlar bizim için “usve-i hasene/güzel bir örnek” ve yine Nisâ Sûresi 69. ayette belirtildiği üzere bizim için ne güzel arkadaştırlar. İşte biz, Nebilerin (a.s.) pratik örnekliği ile, Allah’ın dinini hayat ve mücadele alanlarında nasıl pratize edeceğimizi, dönüm noktalarında, kavşaklarda, yol ayrımlarında nasıl davranacağımızı öğrenme imkânı bulmaktayız.

Kıssalarla örneklendirme konusunu müşahhas örnekler üzerinden değerlendirebilir miyiz?

Çok taze bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım. Birkaç gün önce Adapazarı’nda bir hâdise yaşandı, biliyorsunuzdur. Bir kişi almış baltayı eline M. Kemal heykeline girişmiş. Niçin yapmış, kimmiş bu kişi, bilmiyoruz. Fakat her kim ise bu işi, İslami açıdan bir “put kırma” eylemi şeklinde düşünmüşse baltayı puta değil, taşa vurduğunu söyleyebiliriz! Öncelikle biz, Nebilerin örnekliğinden öğrenmekteyiz ki, put kırma işi gönüllerde ve zihinlerde başlar. Dâvet, bunun için vardır. İnsanların putlarını, öncelikle gönül ve zihinlerde kıramazsanız, kırdığınız dikili putların hem de daha gösterişlilerini yerine dikmeleri çok kolaydır. Nitekim tün Nebiler ve tabii ki Muhammed (a.s.), bunu yapmıştır. Putları öncelikle gönüllerde ve zihinlerde kırmıştır ki, bu iş çok meşakkatli ve uzun sürmüştür. Tam 20 yıl. İşin diğer kısmı, yani Kâbe içinde ve etrafındaki dikili putların yıkılması, Mekke'nin fethi sırasında en fazla 10-20 dakikalık bir iş olmuştur.

İkincisi, İbrahim (a.s.)’ın Kur'an'da anlatılan put kırma eylemi; İslami mücadelede hikmetin, ince düşünüşün, esas olarak insanların kalplerindeki ve zihinlerindeki putları kırma temelli stratejik tutum alışın önemini bize öğretmektedir. Dikkat edilirse, İbrahim (a.s.) baltayla put kırma gibi bir ultra şiddet eylemini bile, kaba-sabalıktan son derece uzak, akıl ve hikmet dolu bir eylem şeklinde tasarlamış ve uygulamıştır. Neticede de putların ötesinde, bu eylemiyle putçuluğu yerle yeksan etmeyi başarmıştır. Oysa bu tür bir hikmetli eylem yerine, o toplumun kalplerinde ve zihinlerinde putlara bağlılık olduğu halde kaba-saba bir şekilde o putları kırmaya yönelmiş olsaydı, duygusal tepkiyle toplumun putlara bağlılığı artmış olacaktı. İbrahim (a.s.)’ın eylemi, plan ve uygulama olarak, evet, put kırma eyleminden ziyade putçuluğu kırma eylemidir. Zaten gaye put kırmak olsaydı, en büyük putu ayakta bırakmazdı. O an için putlardan ziyade putçuluğu hedef alan bu eyleminde başarılı olduğu, hedefine ulaştığı da Kur’an’ın tanıklığıyla sabittir.

Peygamberlerin (aleyhimüsselam) mücadele öncelikleri ve yöntemleri arasında farkların olup olmadığı noktasında bizi nasıl aydınlatırsınız?

Zaman ve coğrafya şartlarının değişmesine bağlı olarak kimi önceliklerde ve mücadele araçlarında değişim kaçınılmaz olsa da, Kur’an kıssalarından şunu öğrenmekteyiz ki temel öncelikler ve mücadelenin ilkeleri açısından hiçbir zaman hiçbir şey değişmemiştir. Araçlar değişse de, araçları İslami açıdan meşru veya gayri meşru kılan Rabbani ölçüler, ilkeler değişmemiştir. Kısacası, Peygamberler, esasta olduğu gibi usulde de ortak çizgide hareket etmişlerdir. Bu açıdan Peygamber kıssalarını ve Rasulullah’ın (a.s.) sîretini, Rabbani hayat nizamı ve mücadele usulünün farklı zaman ve coğrafyalardaki ortak tezahürleri olarak görmekteyiz. Nahl Sûresi 36. ayette bildirildiği üzere ortak mesajları, insanları “Yalnız Allah’a kulluğa/itaate çağırmak ve tağuta (Allah’ın insanlar için koyduğu sınırlara tuğyan ederek insanlar için hevaya dayalı sınırlar ihdas etmeye kalkışan varlık, kişi, otorite) itaatten kaçınmaya dâvet etmek olan Nebiler’in (a.s.) mücadelesi hep bu temel çizgide, tevhid-şirk, takva-tuğyan çatışması ekseninde şekillenmiştir. Coğrafya ve zamana göre değişenler, toplumlardaki güncel ifsadın çeşidine göre ya Şuayb (a.s.)’ın örnekliğindeki gibi ekonomik sömürüye karşı veya Lût (a.s.)’ın örnekliğindeki gibi ahlaki açıdan yozlaşmaya karşı mücadelenin öne çıkmasıdır. Nitekim Rasulullah (a.s.)’ın mücadele örnekliğinde de, Mekke’deki hem ekonomik sömürü hem de ahlaki yozlaşmaya karşı ciddi bir karşı koyuşa tanıklık etmekteyiz. Fakat burada dikkat etmemiz gereken temel husus, hiçbir Peygamberin mücadelenin ana eksenini yani tevhid-şirk, hak-bâtıl çatışması eksenini yitirmediği, diğer alanlardaki mücadelelerini hep bu ana eksene bağlı kılarak anlamlı hale getirdikleridir.

Açık ve önemli bir örnek olması açısından, Yusuf (a.s.)’ın örnekliğini günümüzde nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Şunu söylemeliyim ki, Yusuf (a.s.)’ın örnekliği, maalesef Kur’anî bütünlüğünden/ bağlamından koparılarak sıkça istismar edilen bir husustur. Rabbimiz, açık ve net olarak Yusuf Sûresi 56. ayet-i kerimede Yusuf (a.s.)’ı Mısır’da dilediği gibi hareket etmek üzere iktidar sahibi kıldığını beyan etmektedir. Nitekim 100. ayetteki arş/taht ifadesi de bu tam iktidarı ifade etmektedir. Zaten Rabbimizin Nisâ Sûresi 64. ayette bildirdiği “Biz, Peygamberleri kendilerine itaat edilmesi dışında bir gaye ile göndermedik” külli kaidesi de, bir peygamber olarak Yusuf (a.s.)’ın başka bir merciye itaat etmesi gibi bir ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Zaten meseleye doğru ve bütüncül olarak baktığımızda şunu net olarak görmekteyiz ki, Yusuf (a.s.)’ın Mısır’da iktidar oluşu, Rasulullah (a.s.)’ın Yesrib’i barışçıl yolla, dâvet çalışmaları yoluyla, çatışmasız, sessiz sedasız büyük bir inkılab ile Medine’ye dönüştürmesiyle birebir örtüşmektedir.

(Söyleşi: Fatih Pala / Dünya Bizim)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !