02-07-2008 14:05

`Gazetecilerin gürültüsünden mütefekkirin sesi duyulmuyor`

`Türkiye`de aydın maalesef günlük dedikodular üreten gazetecilik seviyesine inmiştir. Ve gazetecilerin gürültüsünden zaten mütefekkirin sesi duyulmamaktadır.`

`Gazetecilerin gürültüsünden mütefekkirin sesi duyulmuyor`

Gerçek Hayat dergisinden Bekir Fuat, yazar Ali Birinci ile kitaplar ve okuma eylemi üzerine konuştu. Bu ilgi çekici röportajı sayfalarımıza taşıyoruz.  

Ali Birinci gibi bir ‘kitap aşığı'yla konuşmaya başlayınca, ne yalan söyleyeyim, sadece ‘kitap' deyip susmak geliyor insanın içinden... Ama sormadan edemeyeceğim; bu macera nasıl başladı?

Ben ilkokul ikinci sınıfta kitapla manen karşılaştım. Maddeten ise karşılaşmam üçüncü sınıftadır. Hiç unutamam, ikinci sınıfta vekil öğretmenimiz Yalçın Bey elindeki kitaptan İkinci Balkan Savaşı'ını okurdu. Türklerin Edirne'yi geri alışını anlatan sayfalar geldiği zaman benim yüreğimde büyük bir ferahlama ortaya çıkardı. Ortaokul müddetince de Hendek'te her Salı günü pazar vardı ve dışardan seyyar kitapçılar gelirdi, Hz. Ali, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Köroğlu ve benzeri kitapları onlardan alıp okurdum. Kitabın dünyasıyla karşılaştıktan sonra diyebilirim ki hayat benim için kitaptan ibaret oldu. Yani başka bir zevkim olmadı. Tabi bu arada halk hikâyeleri sayesinde, şiirle de tanıştım. Halk hikâyeleri insanımızın adeta ruhunu besleyen çok önemli manevi kanallardır. İnsanlar aynı zamanda bu kitaplarla iyilik, kötülük, cömertlik, cimrilik gibi duygularla tanışırlar ve bir bakıma dini ve milli değerler bu kitaplar sayesinde genç nesillerin ruh dünyalarına damla damla akar.

Kitaplar insanı nereye götürür hocam?

Bu her şeyden önce bir kabul meselesidir. Eğer sizde böyle ihtiyaç duygusu yoksa kitap sizin için hiç bir şey ifade etmez. Mesela milyonlarca insan için kitap bir manası olmayan eşyadır. Yani bir insan, hayatına hiç bir zaman kitabı sokmayarak, hayat gündeminde kitaba son sırada bile yer vermeyerek pekâlâ yaşayabilir. Ama ben insanoğlunun en güzel icadı olarak kitabı görüyorum.

Kitabın ‘para etmediği' bir dünyada kendinizi bir parça dışlanmış ve yalnız hissetmiyor musunuz?

Bu soru enteresan, gerçekten bu bahsettiğiniz halet-i ruhiyeyi zaman zaman yaşıyorum. Bu gördüğünüz oda Cumartesi-pazar da dâhil, ders dışında benim bütün zamanımı geçirdiğim mekândır, burası benim bir bakıma gönüllü mahkûmu olduğum bir hücre gibidir. Ben mesela üniversite hocası olmasına rağmen hayat gündemine kitabı bir türlü sokamamış insanların dünyasında çalışıyorum. Dolayısıyla sizin bu sorunuz biraz da trajik veya büyük bir trajediyi anlatan bir soru. Öbür taraftan şöyle bir duygu da oluşuyor zaman zaman zihnimde, dışarıda akıp giden bir hayat var ama ben buradayım ve kitaplar arasındayım.

Yoksa sizin için bu kitap sevgisi hayattan kaçmanın başka bir yolu olmasın...

İnanın bunu ben de düşünmeden edemiyorum. Yani devamlı bir şekilde Sakarya Caddesi'nde oturup, sabahtan akşama kadar bira içen bir insanla devamlı bir şekilde kitap okuyan bir insan arasında esasta ne fark vardır?

Görünüşte pek bir fark yok...

Belki onların dünyası da çok zengindir, bilemiyorum. Başka saltanatları tatmadım, onların tadını bilmiyorum, tek bildiğim kitapların dünyasında gezmek. Kitapların dünyasındaki bir saltanata talip olmak başka bir zevk, tarif edilmez bir zevk.
Hocam meselenin bir de yazı tarafı var. Yazar adamın derdi ne?
İnsan yazarak adeta zamandan intikam alır ve zamana kalmak ister. Yazmak zamanla lades tutuşmak gibidir. Yani yazan insan zamana adeta çentik atmak isteyen bir insandır. Yazan insanlar bir bakıma kendilerini de ifade etmek istiyorlar demektir. Ama çok iyi ifade etmişlerse bu kalabilir zamana, kötü ifade etmişlerse kalamaz. İyi yazılmış bir yazı, kitap veya şiir ne olursa olsun, merhum Nurettin Topçu Hoca, ‘zamana atılmış bir tohum gibidir' derdi. Bir gün sonra bir asır sonra, bir kaç asır sonra muhakkak kabuğunu çatlatır. Yani tezgâha düşmez.

Tezgâha düşen kitaplara ön yargınız mı var?

Türkiye'de bir kısım kitapların çok satılması, çok ilgi görmesi bir kültür hadisesi değildir, başka bir şeydir. Çünkü belli kitapların çok satıldığı yerde benzeri başka kitapların da o kadar değilse bile yine çok satılması gerekir. Mesela yakın zamanda ‘Şu Çılgın Türkler' kitabını basan yayınevi Ankara'da vergi rekortmeni oldu. Bu kitabı inceledim, kitabın aslında edebiyat ürünü olarak değer gördüğünü söyleyemeyiz. İstiklal Harbi'ni anlatan bir kitap değer görecekse, bence mesela Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı her eve bir tane girmesi gereken bir romandır ve İstiklal Harbimizin en güzel romanıdır. Mesela Orhan Pamuk okunuyor. Orhan Pamuk'un çok okunduğu yerde bence Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kapışılması gerekir.

Kitap okumanın yöntemi var mıdır, bir kitap nasıl okunur?

Efendim bence kitap okumanın bir reçetesi yok, yöntemi de yok. Her yerde her şekilde okunur. Son zamanlarda hızlı okuma diye bir moda çıktı. Hızlı okunacak kitap var, döne döne okunacak kitap var. Benim âcizane kanaatim çok hızlı kitap okumak, bana hep bir hikâyeyi hatırlatıyor, okuyucunun birisi çok hızlı bir şekilde Harp ve Sulh'u okumuş, okuduktan sonra sormuşlar kitap ne anlatıyor diye, demiş ki galiba hadise Rusya taraflarında bir yerlerde geçiyordu. Bana göre çok kitap karıştırıp en iyilerini hem de bir kaç defa okumak daha öğreticidir. Çok hızlı bir şekilde çok kitap okumayı, çok insanla selamlaşmaya benzetiyorum zaman zaman. Bu insanla selamlaşıyorsun ama o insanın iç dünyası nasıl asla bilemiyorsunuz. Ama oturursanız, bir çay içerseniz, 5-10 dakika sohbet ederseniz onun bambaşka bir insan olduğunu, bambaşka bir dünyaya sahip olduğunu anlarsınız ve orada siz bir bakıma o tanışıklıktan zenginleşirsiniz, muhatabınız insan da zenginleşir. Kitabı benimsemiş bir insanın kitap okumamak için gerekçesi olamaz.

Döne döne okuduğunuz kitaplardan bahseder misiniz biraz?

Aslında kitaplardan ziyade kişiler var. Mesela Necip Fazıl merhumun Çile'sinin tamamına yakınını bir ara ezbere bilirdim. Nesirlerini de çok severim. Sonra Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç var. Fikir adamlarından en başta Nurettin Topçu, Erol Güngör, Sabri Ülgener'i sayabilirim. Sonra Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Sabahattin Ali çizgisi önemli. Ve Bahattin Özkişi'yi de unutmamak gerek.

Sizin nesilden kimler var?

Tabii ki Mustafa Kutlu. Onun hikâyelerini sadece zevkle değil, aynı zamanda niye bu eserin altında benim imzam yok diye, yani kıskanarak, daha açık söylemek gerekirse haset ederek okuyorum. Öbür taraftan, Sivaslı üç kişinin Türkçesini hep kıskanmışımdır; Yavuz Bülent Bakiler, Ahmet Turan Alkan ve Beşir Ayvazoğlu.

Roman deyince...

Roman insanın dünyasını zenginleştirir. Ama nasıl bir zenginlik derseniz ben de bilmiyorum. Okumanın belki de en ölçülemez tarafı ve aynı zamanda kötü tarafı da size ne verdiğini ölçemezsiniz. İnsanlar onun için "ya okuyup da ne olacaksın" derler. Hakikaten de okuyunca bir şey olmazsınız. Okumayan insanın hayatı kısalmaz, okumayan insanın bürokraside yükselmemesi gibi bir tehlikesi yoktur.

Belki de bir avantajdır...

Doğru, hatta avantajdır. Bürokraside okunacak tek kitap mevzuattır.

Aydınımızın, akademisyenimizin kitapla, okumakla ilişkisine dair de bir şeyler söyler misiniz?

Şimdi Türk üniversitelerinde günümüzde tek bir yazı dahi yayınlamadan üniversite profesörü, sosyal bilimler enstitüsü müdürü veya bir kaç yazı yayımlayarak rektör olanlar vardır. Hiç kitabı olmayan yüzlerce ilim adamımız var. Mesela bizim YÖK'ümüz, Türkiye'de profesör seviyesinde üniversitede bulunanların yayın listelerini yayınlasa çok dikkate değer, bence aynı zamanda da çok trajik manzaralar ortaya çıkar. Türkiye'de aydın maalesef günlük dedikodular üreten gazetecilik seviyesine inmiştir. Ve gazetecilerin gürültüsünden zaten mütefekkirin sesi duyulmamaktadır.

Peşine düşülen kitaplar var bir de...

Bak işte o çok özel bir macera. Mesela yakın tarihe dair herhangi bir hatırat basıldığı zaman, onu hiç düşünmeden alırım. Varlığını öğrenmişsem muhakkak elimden geleni yaparım. Param olmazsa ceketimi bırakır kitabımı yine alırım, ama kitapçı dostlar beni tanıdıkları için sağolsunlar şimdiye kadar ceket bırakma mesuliyetinde kalmadım.

Peşine düştüğünüz kitaplar...

Tabi çok oldu. Osman Nuri Ergin'in Maarif Tarihi, Muallim Cevdet'in Hayatı, Mehmet Zeki isminde bir yazarın Türkiye Ansiklopedisi ilk aklıma gelenler. Sonra Veliyyüddin Ömer Efendi isminde bir Türk'ün İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'da basılmış, masonlar aleyhinde ‘Farmason Anarşistler' isimli kitabı. Tabi bir kitap meraklısının her zaman peşinde koştuğu, kavuşmayı arzu ettiği kitaplar her zaman olmalıdır. Olmuyorsa o zaten iyi bir kitap meraklısı veya aşığı sayılmaz.

Dünyaya bir daha gelseydiniz yine ‘kitap' mı derdiniz?

İnanın bunun cevabı, tereddütsüz söylüyorum, yine evet olurdu. Dünyaya bu gelişte kitapları sevdim, keşke sevmez olaydım, bir dahaki gelişte sevmeyeceğim demek aklımdan hiç geçmiyor. Kitapların içinde yaşıyorum.

Kitap her derde deva mıdır?

Ne ararsan bulunur, derde devadan gayrı bu dünyada. Düşünün, sadece para saymakla ömür geçiren bir kazanç adamı olmak ister miydi insanoğlu? Ben olmak istemem. Sadece siyaset yapan bir insan olmak ister miydiniz? İstemem. Sadece ve sadece tekke ve zaviyede zikirle ömrünü geçiren bir insan olmak ister miydim? Böyle bir şey dinimizce de teklif edilmez. Ben de istemem zaten. Ama sadece kitap okuyan bir insan olmak ister miyim? Doğrusu onu da istemem. O da dengeli olmalıdır. Sadece kazanan bir toplum çok kötüdür. Sadece siyaset yapan bir toplum da kötüdür. Binlerce kitap okumak şart değil. Ben kitap okuma meselesinde ölçüyü kaçırdığıma inanıyorum, bir özeleştiri yapmam gerekirse. Zaman zaman kitap alırken de ölçüyü kaçırıyorum, odanın halinden belli değil mi?

Evinizde de pek çok kitap olmalı, bir sorun çıkıyor mu?

Benim için evde kitaplar sorun olmaz, çünkü evde kitaplarımı sadece bir duvar halinde muhafaza ediyorum. Dışarı kitap taşırmam, kitaplarım sadece gördüğünüz odadadır. Evden pek de izin çıkmıyor, esasen kitapları eve sokma izni çıksa bile, sizin de gördüğünüz gibi kitaplarım oturulan bir eve sığmayacak kadar fazla.

Bugünlerde kitap gündeminizde ne var?
Aslında kafamda ‘insanoğlu hayatını yazmalı' cümlesi dolanıp duruyor. Benim de şimdi kitaplarla tanışıklığımın 51. senesinde yani 2008'de, şu kitaplarla olan alışverişimin, maceramın ve kitaplara olan aşkımın hikâyesini yazmak istiyorum, nasip olursa. Bunun dışında tabi mesleğime dair mütevazi ölçüde yazıyorum yani...

(Röportaj: Bekir Fuat / Gerçek Hayat)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !