06-05-2008 13:59

`Dinde reform peşinde koşanlar truva atı figüranı`

İslam’ın deforme olduğu söylenemediği için haliyle reformdan kasıt İslam’ın çağın yükseldiği kabul edilen değerleriyle uyumlu hale getirilmesi, İslam’ın bu değerlerle tezat teşkil etmeyecek bir kimliğe büründürülmesi demektir.

`Dinde reform peşinde koşanlar truva atı figüranı`

Tarih boyunca dinin iktidar talebi ile ortaya çıktığı her dönemde bu talebe muhatap olan iktidarlar önce dine karşı sindirme operasyonları başlatmış, bunu başaramayınca da dini manipüle etme yollarını aramışlardır. İktidar sahiplerinin dine yönelik manipüle çabalarında ön plana çıkan boyut ise, her zaman dini iktidar talebinden vazgeçirmeye yönelik olmuştur. Kısacası göklerin ilahlığı konusunda dine müdahale etme gereği duymayan iktidar sahipleri, yerlerin ilahlığı noktasında konumlarını ciddi manada tehdit eden dini tahrif edip iktidar talebinden soyutlamaya çalışmışlardır. Bunun tarihteki en bariz örneği, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği şekliyle zulme ve haksızlıklara karşı mücadeleyi öngören tevhidi bir din kimliği taşıyan Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğu’nun baskıları ve manipülasyonlarıyla iktidar talebinden soyutlanması ve neticede Roma zulmünün payandası haline getirilmesidir. Tarih boyunca süregelen Allah’ın Dini karşısındaki bu tahrif çabaları, günümüzde de tüm sinsiliği ve tüm çirkinliğiyle sürdürülmektedir. Son yıllarda Türkiye’de iktidar sahipleri tarafından ısrarla gündemde tutulmaya çalışılan dinde reform tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Konu ile ilgili görüştüğümüz Araştırmacı-Yazar Beşir Eryarsoy, reform çabalarının amacının dünyayı Sezar’a teslim etmek olduğunu ve bu tartışmaların gündeme getirilmesinde, tüm hayatı kuşatan öğretisiyle egemen otoriteyi rahatsız eden dinin, bu otoriteyle uyumlu hale getirilmesi gayesinin yattığını belirtti. Eryarsoy ayrıca, dinde reform taleplerini dile getirenlerin, bir truva atının figüranı olmanın ötesinde hiçbir varlık ortaya koyamayacaklarını ifade etti.

 

Röportaj: Şükrü Hüseyinoğlu


“İslam’da reform” tartışmalarını değerlendiren Yazar Beşir Eryarsoy bu talepleri dillendirenlere ilginç bir tanımlama getirdi:


 “Bunlar truva atı figüranı”


- Dinde reform tartışmaları son yıllarda sıkça gündeme getirilmeye başlandı, siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?


- Dinde reform tartışmalarının uzun bir geçmişi vardır ve en erken dönemlerinde İslam ile Hristiyanlık veyahut da müşahhas ruhu ile ifade edecek olursak Haçlılık arasındaki mücadele dönemlerine kadar uzandığı kanaatindeyim. Batı, Ortaçağ’da İslam’la hiçbir şekilde uzlaşmamayı esas almıştı. Hristiyanlık da bu işin ideolojik yanını temsil ediyordu. Daha sonra aynı ideolojik yaklaşım tarzı muhafaza edilerek İslam alemine yönelik oryantalist çalışmalarla İslam’ın asli hüviyeti hakkında şüpheler ve tereddütler uyandırılmak için yoğun faaliyetler devam etti. Arkasından emperyalizm ve buna bağlı olarak İslam aleminde görülen modernizm hareketleri ve modernist akımlar ve yönelimler ile birlikte dinde reform tartışmaları da müslümanların gündemlerine sokulmuş oldu.


- Dinde reform herhalde kişilere göre değişiklik arzediyor?


- Haliyle. Bu işi özellikle isteyenlerin ve arzu edenlerin veya bunu İslam alemine sokmak isteyenlerin yaklaşımı tarzında ele alacak olursak kısacası İslam’ın deforme olduğu söylenemediği için haliyle reformdan kasıt İslam’ın çağın yükseldiği kabul edilen değerleriyle uyumlu hale getirilmesi, İslam’ın bu değerlerle tezat teşkil etmeyecek bir kimliğe büründürülmesi demektir. Kısaca dinde reform çabaları, çağın İslam’a uydurulması yerine İslam’ın çağa uydurulmasını amaçlamaktadır. Aslına bakacak olursak tevhidi dinlerin bozulması veya bozulması için çalışılması faaliyetleri de tarih boyunca hep böyle olmuştur. Hz. İsa’nın insanlığa tebliğ ettiği tevhid dininde tevhidin bozulması, esas itibariyle egemen olan siyasal Roma düzeniyle bir uyuşma veyahut da uyuşturma projesi neticesinde olmuştur. Muvahhidliği ve tevhidi esas alan Hristiyanlık bir anda teslisi kabul eden ve teslisi Hristiyanlık inancının vazgeçilmez simgesi haline getiren bir din olarak artaya çıkmıştır. Hristiyanlık resmi din kabul edildikten sonra ifade yerindeyse post gidip kavga bitmiştir. Çünkü Hristiyanlığın artık dünyevi bir talebi kalmamış oluyordu. Dünyevi bir talebi kalmayınca yani dünya Sezar’a teslim edilince, mesele de bitmiş oldu. Böylelikle Hiristiyanlık artık egemen düzen karşıtı bir din olmaktan çıktı, egemen düzenin payandası bir din haline geldi. Bu noktadan günümüze sıçrayacak olursak, 20. asrın başlarından itibaren müslümanların ciddi manada filizlenen iktidar talepleri kendini gösterdi. Merhum Hasan el-Benna’nın tabiriyle söyleyecek olursak hem din, hem devlet, hem bir vatan, hem bir ideal talep ediliyordu. Bu çerçevede ‘laik düşüncenin İslam tarafından asla benimsenemeyeceği’ gerçeği uzun süre devam eden emperyalist tezgahın işleyen çarkına ciddi manada çomak sokan bir yaklaşım olarak emperyalistleri endişeye sevketti. Müslümanlar dinlerini yavaş yavaş keşfettiler ve dinlerinin Hristiyani bir din olmadığını anlamaya başladılar. Bu durum ise genelde dünyada özelde de İslam aleminde mevcut olan statükoyu ciddi manada etkiledi. Böyle bir talep emperyalistler tarafından kabullenilmeyeceği için birtakım truva atlarına ihtiyaç gördüler. Şu anda bu reformist talepler kim tarafından ve hangi bazda dile getirilirse getirilsin aslında bunlar bir truva atının figüranı olmanın ötesinde hiçbir varlık ortaya koyamayacaklardır. Müslümanların da bu bağlamda dinlerini geçek kimliğiyle tanımakta ellerini çabuk tutmaları gerektiğini hatırlamamız gerekmektedir. 


- Bu çerçevede cumhurbaşkanı Demirel tarafından bugünlerde yeniden ortaya atılan, zamanın değişmesiyle ahkamın da değişeceği anlayışını ve yine Demirel tarafından öne sürülen “Kur’an’daki 6666 ayetten 230’u dünyayı ve insani münasebetleri düzenliyor. Bunlar bugün aynen uygulanamaz. Yerine pozitif hukuk var” yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?


-Şimdi Süleyman Demirel’in meşhur bir sözü vardır, “dün dündür bugün bugündür.” Bu mantıkla Demirel’in geçmişini irdelersek zorlanırız. Çünkü cevabı hazırdır, “Dün dündür bugün bugündür.” Aynı Süleyman Demirel 70’li yılların az öncesinde ve az sonrasında esas itibariyle İslam’ın hiçbir şekilde laik bir din olmadığını, olamayacağını çok açık ve sarih ifadelerle dile getiriyordu. Fakat günümüzde ise bunun tam tersi bir yaklaşımla karşımıza çıkmaktadır.


Bu noktada yanlış bir yaklaşım tarzıyla hareket ediliyor. Efendim İslam’da aslolan, hükümlerin maksatlarıdır deniliyor. İslam’da aslolan hükümlerin maksatları olsaydı, İslam bu maksatları gerçekleştirme yolları üzerinde ayrıca yol ve vasıta belirlemeye ihtiyaç duymazdı. Demezdi ki şu maksadı şu gayeyi şu şekilde gerçekleştirin veyahut böylece cezalandırın. Teknik teferruatı zamana ve toplumlara, ilim adamlarına bıraktığı hükümler vardır İslam’ın. Sözgelimi Kur’an’ın istişare emri buna örnektir. İstişarenin teknik ayrıntıları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye tarafından tespit edilmemiştir. Teknik ayrıntılar zamana bırakılmıştır. Ama İslam yönetimi mutlaka istişareyle yürütülmek zorundadır. Bakıyoruz, Hz. Peygamber (s.a.v.) hangi alanlarda istişare etmiştir, bu alanlar bellidir. Kur’an’ın açık hüküm koymadığı veya dolaylı olarak dahi olsa veya kapalı dahi olsa hüküm koymadığı alanlarda, yani şer’i hükmün bulunmadığı alanlarda istişare mevzu bahis olmuştur. Dolayısıyla esas ve gayenin önemli olduğu yerlerde şeriat gerçekten ayrıntıya girmemiştir. Şura örneği, istişare örneği bu çerçevededir. Fakat siz bugün “efendim çağlar ve şartlar değişmiştir, gaye mirasın adaletli bir şekilde taksim edilmesidir” tezinden hareketle, biz bu adaleti bugün böyle sağlıyoruz diyerek Kur’an’ın bu konudaki açık hükümlerini devre dışı bırakamazsınız. O zaman bu bir manada şudur; Allah-u Teala bir zamanlar adaletin nasıl gerçekleşeceğini biliyordu, bir zamandan itibaren bilemez oldu ve bu konuyu insanlara bıraktı. Bu tabi iman ile bağdaşabilecek bir yaklaşım tarzı değildir. Diğer bir taraftan insanların şunu düşünmeleri lazım; bizi ve kainatı yaratan Yüce Allah, aynı zamanda bu şeriatı indirmiştir. İslam’ı bize hayat tarzı olarak son Peygamber Hz. Muhammed vasıtasıyla bildirmiştir. Şu kainatta etrafımızı saran bunca varlık ve bunca tabii şart ve kanun vardır. Bunların hiçbirisinin, bize ya da tabiattaki herhangi bir varlığa ters veya onun varlığıyla çelişecek bir durumda olduğu söylenemezken, Allah’ın indirmiş olduğu kanunların bir zamanlar uygun bir zamandan sonra uygun olmayacağının iddia edilmesi, her şeyden önce Allah-u Teala’nın yaratmış olduğu gerçeklerle çelişiyor. Dolayısıyla bu gibi iddiaların ilmi hiç bir dayanağı olamaz ve söyleyenlerin dışında da kimseyi bağlamaz.


Bu arada nesh meselesinden hareketle bu işin olabileceğini söyleyen tezlere de rastlıyoruz. Ancak konuyla ilgili ayet iyi tahlil edildiğinde görülür ki, orada “biz bir ayeti nesh edersek” diyor, “siz neshedin” demiyor. Neshetmek yetkisini de Cenab-ı Allah burada kendisine hasrediyor. Hukukta bilinen bir kaidedir; hiçbir zaman kanun koyma mertebesinde olmayan bir kurum daha üst mertebedekinin kanununu kaldıramaz. Bugün dünyanın bütün hukuk anlayışlarında bu böyledir. Kanun koyma yetkisi kimdeyse, o kanunu kaldırma veya değiştirme yetkisi de ondadır. Parlamenter sistemlerde kanun koyma yetkisi parlamentonundur. Şimdi sıradan bir vatandaş, “yahu bu kanunun hükmü geçti, haydi bu kanunu ben değiştireyim” diyemiyor. Hatta anayasanın gayri meşru olduğunu söyleyen Yargıtay Başkanı Sami Selçuk bile sözlerini “Bu anayasa yine kanun koyucu kuvvet tarafından değiştirilmedikçe yürürlüktedir ve biz bu anayasaya göre uygulama yapmak zorundayız” şeklinde noktalamıştır. Bu hukuki mantığın tabii bir neticesidir. Yani yasayı, kanunu koyan kuvvet kimse, onu değiştirme güç, yetki ve selahiyeti de ondadır.


Bu çerçevede ele aldığımızda da Kur’an’daki ahkam ayetlerinin yerine günümüz beşeri yasalarını geçirme yönündeki sözkonusu yaklaşımlar gülünç iddialardır ve en ufak ilmi bir tarafı yoktur. Kur’an’ın tabiriyle bu “Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etme” yaklaşımıdır ve bu da insanı hüsrana götürür.


- Yine Demirel’in “Katı çizgide duran din adamları Kur’an’ın başka türlü yorumunu kabul etmez” sözü çerçevesinde değerlendirecek olursak, Kur’an “başka türlü” yorumlara açık mıdır?   


-Kur’an-ı Kerim diyor ki, “Eğer birbirinizle herhangi bir meselede anlaşmazlığa düşecek olursanız onu Allah’ın ve Rasulü’nün hükmüne götürünüz. Böylesi sizin için daha hayırlı, sonuç itibariyle daha iyidir”. Bundan önce ise ne diyor ayet-i kerime, “Allah’a itaat edin, Rasulü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine.” Burada evvela “sizden olan” ifadesini tırnak içinde almamız ve bunun altını çizmemiz gerekmektedir. İslam yönetiminde gereğinde yönetenlerle yönetilenler arasında anlaşmazlık olabilir. Kur’an’ın önerdiği şudur; anlaşmazlık halinde Kur’an’a ve sünnete başvurunuz. Dolayısıyla din adına kim ne söylerse söylesin onun o söylediği, Kur’an’a ve sünnete, dolayısıyla Kur’an ve sünnetin anlaşılma yolu, anlaşılma usulü, yöntemi ve şekline uygunluğuna bakılır ve vardığı sonucun gerçekten de bu açıdan onaylanabilirliliğine bakılır. Onaylanabilirse mesele yok, onaylanamıyorsa sözlerden bir sözdür, dini açıdan en ufak bir değer taşımaz.


- Laik bir devletin cumhurbaşkanının dine, dinin ahkamına müdahale edici bu yaklaşımı nasıl değerlendirilebilir?


-Şimdi laiklik, laik devletin cumhurbaşkanı için bağlayıcıdır. Dolayısıyla Süleyman Demirel bu sözleriyle laikliğin sınırlarını zorlamış mıdır, zorlamamış mıdır? Laikliği korumakla görevli olan mevkiler ve merciler buna bakmalı. Yani Demirel eğer bu sözleriyle laikliği ihlal etmişse, laikliği korumakla görevli olan Türkiye’nin yargı makamları vardır, onlar bu işe baksınlar. Biz burada müslüman olarak, İslam’ın konu ile ilgili yaklaşımları açısından, konuya yaklaşıyoruz ve diyoruz ki, bu kişinin laik bir devletin cumhurbaşkanı olması ile olmaması bizi ilgilendiren bir taraf değildir. Bizi ilgilendiren, söylenen bu sözlerin İslam’ın konu ile ilgili normlarına uygun olup olmadığıdır. Diyoruz ki, bu gibi yaklaşımların muteber olması için belirli yola ve standarda uyması lazım. Bu yol ve standarda riayet edillmediği yerlerde bu gibi yaklaşımların da ilmi bakımdan, İslam nokta-i nazarından en ufak bir kıymeti olmaz.


- Yine zaman zaman gündeme getirilen Türk İslamı kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. İslam’ın Türkü, Arabı vs olur mu?


-Şimdi Cenab-ı Allah’ın dini bir tanedir. Ve Allah İslam’dan başka bir din kabul etmeyeceğini belirtmiştir. Türk İslamı veya Arap İslamı veya Fars İslamı derken, eğer İslam kılığı giydirilerek İslam’la ilgisi olmayan bir takım gelenekler veya yaklaşımlar meşrulaştırılmak isteniyor ise bu da az önce yaptığımız açıklamalar çerçevesinde değerlendirilir. Yani bunların bir değer ifade edebilmesi, hareket noktalarının, usullerinin ve hedeflerinin İslam tarafından onaylanması şartına bağlıdır. Dolayısıyla Türklerin veya Acemlerin, Türk olanların olmayanların, Arap olanların olmayanların toplumsal şartları gereği dini yaşayış tarzlarında beliren farklılıklar eğer İslam’ın müsaade ve müsamaha ettiği farklılıklar çerçevesindeyse, İslam bunu kabul ediyor, buna Türk İslamı veya bir başka İslam demenin anlamı yoktur. Bir defa ölçü olarak da şunu belirtelim; İslam ile ilgili konuşma ve yaklaşımlarda İslam’ın yanına artı bir kelime veya bir terim geldiği zaman bilin ki orada hakikatten uzaklaşma başlıyor. Adlandırmadan başlıyor bu. O halde bizim için aslolan, İslam’ın eksiksiz ve fazlasız olarak Allah’ın belirlediği çerçeve içerisinde muhafaza edilmesidir. Belirlemediği çerçeve de zaten serbest alan demektir. O serbest alanda da İslam ile çatışmamak şartı varlığını sürdürür. İslam’ın mevcut herhangi bir hükmüne ve herhangi bir değerine aykırı düşmemek şartı gözününde bulundurulur ve bu şarta riayet edildiği taktirde o da İslam’ın bünyesi içerisinde mütalaa edilir. 

 

- Demirel’in sözkonusu açıklamaları, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın laiklik bildirisi ve FP Genel Başkanı Recai Kutan’ın ABD seyahatinde şeriat ve laiklikle ilgili sözleri. Bütün bunlar neye işaret ediyor? 


- Şimdi herkes kendi yönünü tespit etmekte serbesttir. Cenab-ı Allah insana bu iradeyi tanımıştır. Fakat sonuçlarına katlanmak şartıyla. Cenab-ı Allah, “Biz insana doğru yolu gösterdik, isteyen şükretsin, isteyen de nankörlük etsin” buyuruyor. Bizim böyle bir tercihde bulunma serbestliğimiz vardır.


Şimdi ben bu konuya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Deyim olarak ifade edecek olursak herkes kendisine yakışanı yapar. Dolayısıyla her bir düşünce sahibi her fikir sahibi, ideoloji ve tez sahibi kendisi açısından uygun gördüğü şeyleri yapar. Burada bizim kendimize dönük olarak sormamız gereken soru şu; biz kendimize uygun olanı yapıyor muyuz? Bunun diğer bir ifadesi şöyledir; Biz Müslüman olarak sorumluluğumuzun farkında mıyız, bilincinde miyiz ve bu sorumluluğun gereklerini yerine getiriyor muyuz? Evvela müslüman olarak dinimizi gereğince tanıyor muyuz, İslam’ı hayatımıza mümkün olan en ileri boyutlarda aktarabiliyor muyuz ve insanları bu dinden gereği gibi haberdar edebiliyor muyuz? Ben bu işi yapamadığım sürece, üzerimdeki sorumluluğu yerine getirmediğim sürece ziyandayım demektir. Güç ve imkanlarımızı sonuna kadar harcayarak İslam’a gelebilecek zararların önüne geçmek, bunları önlemek, bu zarar faaliyetlerini ve mihraklarını geriletmek, kendi hacimleri içerisine hapsetmek her müslümanın vazifesidir. Bunun için çalışmak ve bütün gücünü ortaya koymak tüm müslümanların görevidir. Ben bu manada müslümanları kendi görevlerinin başına çağırıyorum, mesuliyetlerini idrak etmeleri gerektiğine inanıyorum. Müslümanlar olarak, çağın şartlarından haberdar olarak gerekli donanıma sahip olmalı, dinimizi çok iyi anlamalı, anladığımız şekliyle de hayatımıza en ileri boyutlarda yansıtmalı ve bunu başkalarına taşıma mesuliyetini bir nefes olsun ihmal etmemeliyiz. Biz mesuliyetlerimizi gereği gibi yerine getirirsek Yüce Allah’ın yardımının bizimle olacağına ve hainlerin hile ve tuzaklarının da o zaman boşa çıkacağına inanıyorum.


Not: (Bu röportaj miladi 1999 yılında yapılmış ve Selam Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !