AYRIŞMA, UZLAŞMAZLIK, İTAATSİZLİK*
Mehmed Durmuş / İktibasdergisi.com
Mekke’de 610 yılı Ramazan ayında doğan risalet güneşi, o güne kadar gelmiş-geçmiş bütün risaletlerin sonuncusu, dolayısıyla bir hülasası niteliğindeydi. Mekke’de oluşan o ilk Kur'an nesli de, gelmiş-geçmiş bütün vahiy nesillerinin sonuncusu ve dolayısıyla hülasası idi.
Vahiy olarak Kur'an’ın geçmişte benzeri vardı. Bütün vahiyler aynı kaynaktan geliyordu. Aralarında öz itibariyle bir farklılık olamazdı. Hepsinin özü ‘la ilahe illallah’dı.
Fakat Mekke Kur'an neslinin bir benzeri tarihte pek yoktur. Çünkü Rasullerin sahabeleri ya birkaç kişiyi geçmemiş, ya da geçmişlerse de -İsrailoğulları gibi-, Mekke Müslümanlarının kıvamına hiçbir zaman ulaşamamıştır.
İlk Kur'an neslini böylesine önemli yapan belli başlı hususiyetler var elbette. Bunların başında, o Müslümanların imanlarının ölümle tartılır cinsten oluşuydu. Ölüm bir hiçti onlar için ve bir kez iman ettikten sonra, hiçbir güç onları imanlarından döndüremiyordu. “La ilahe illallah” her şeyin ölçüsüydü onların katında. Kur'an neslinin, bu imanı elde etmek için ne uzun yıllar mektepte okumaları, ne bunun üzerine doktora yapmaları, ne uzun uzadıya uzmanlık kurslarına katılmaları, ne de deve yüküyle kitaplar okumaları gerekmişti. Bir tek sözdü, onları “örnek Kur'an nesli” yapan…
Mekke Kur'an nesli, “La ilahe illallah” dediği gün, en yakınlarıyla, anne-baba, kardeş, evlat, amca, dayı ve aşiretle ayrışıyorlardı. Artık biliyorlardı ki, kendileri bir ümmet, ötekiler bir ümmetti… En yakın babası da olsa, artık onun bir müşrik olduğunun, müşriklerin safında bulunduğunun farkındaydı. Kendisi ise artık mü’mindi ve safı, müminlerin safıydı. Peygamber o safın imamı/önderiydi. Bundan daha güzel saf mı olurdu? Kâfir ana-baba, eş veya kardeş onlar için ağyârdı artık…
İlk Kur'an neslini ‘nesil’ yapan ikinci hususiyet işte bu ayrışma idi. Onlar ayrışırken hiç ardlarına bakmıyorlardı. Bu, üzülmedikleri anlamına gelmezdi. Çünkü babalarının, annelerinin, çocuklarının, eşlerinin kendi yanlarında olmasını tabi ki isterlerdi. Mus’ab b. Umeyr’in, annesinin müşrike kalmasından büyük bir üzüntü duyduğunu kim kabul etmez? Ama bu üzüntü onları yollarından alıkoymuyordu. Kaybedecekleri hiçbir şey yoktu Mekke Kur'an neslinin. Dünya malının bir hiç derecesinde olduğunu ne zaman kavramışlardı öyle? Allah'ı razı etmenin ötesinde, uğruna ölünecek hiçbir dünyevî ‘değer’in olmadığını nasıl da idrak etmişlerdi!
İlk Kur'an nesli örnekliğinden şunu çok iyi anlıyoruz: Demek ki bizi hayretlere düşüren o ilk eğitimi Kur'an vermişti. Kur'an böyle bir eğitimin mektebiydi demek ki. Peki, Kur'an’a bir şey mi oldu ki, aynı nesil bir kere daha meydana gelmemektedir? Hayır, Kur'an’ın aynı Kur'an olduğunu herkes bilmektedir. Fakat demek ki önemli olan, Kur'an’a, “ben yeni bir Kur’an nesli (sahabe) olmak istiyorum” diyerek, önünde diz çökmektir.
Peki, sadece Kur'an mıydı o mü'minleri yetiştiren? Hayır, ikinci faktör, kırk senedir eminliğini toplumuna imzalatmış bir öncüleri/elçileri vardı: Rasulullah Muhammed (sav). Çölde kumun altında kayıp vaziyetteki o elmasları keşfedecek, üzerlerindeki toprağı üfleyecek bir muallim gerekiyordu. Teorisyen değil, din uzmanı değil, tafrasından yanına yaklaşılması mümkün olmayan kalın enseli bir din adamı değil; içlerinden biri, Müslümanların ilki bir elçi… Kur'an’ı ete kemiğe büründürmüş, kendisini yürüyen Kur'an haline getirmiş bir Nebî. İşte onun güzel örnekliğiydi o ilk Kur'an neslini yetiştiren. Fakat dikkat edilirse kaynak tekti, Elçi, o tek kaynağın üsvetün hasenesi idi.
Kur'an, ayrışmanın nasıllığını anlatıyordu. Mesela itizal terimini bizzat kullanarak, itizal kıssalarını, kâfir kavimleriyle ayrışan mü'min hayatlarını anlatıyordu. Yani ayrışma. O ilk nesil demek ki mesaja odaklanıyordu. Sonraki dönemlerde ise itizal kıssası (ashab-ı kehf), o yiğit mü’minlerin yaşadıkları mağaranın adresi, sayıları ve kaç yıl uyutuldukları gibi niceliksel tartışmalara kurban edilmiştir. Hem de Kur'an’ın “gaybı taşlamayın!” uyarısına rağmen.
Tıpkı Nuh’un o muazzam ayrışmasının, geminin kalıntılarını arama budalalığına indirgenmesi gibi…
Mekke’nin ilk mü’minleri, uzlaşma terimini adeta yeryüzünden sürgün etmişlerdi. Tabi önlerinde, uzlaşma tekliflerini güneş ve ayla bile tartmayan bir Rasul’leri vardı. Ondan öğrenmişlerdi bütün bunları. O Rasul’ün katında dava namusu diye bir şey vardı. Allah'ın hatırı her hatırın önündeydi. Şirk üzere, küfür üzere, cahiliye kriterleri üzere uzlaşmak, yeryüzünde şahit olunacak en aşağılık ahlak olurdu. Uzlaşmayan bir insan, uzlaşmayan bir ümmet olmalıydı ki, yeryüzünde kıyamete kadar güzel bir örneklik teşekkül etsindi. Bu örnekliğe çok ihtiyaç duyulacaktı çünkü.
Uzlaşmak, insanların taktığı isimlerden başka bir şey olmayan ilahların, insan-tanrıların Allah’tan daha değerli olduklarının kabulü anlamına gelirdi. Oysa göklerin ve yerin mülkü Allah'a aitti. Kimin mülkü üzerinde kimin adı yüceltilecekti?
Kafirûn suresi, otuz kelimeyi bile bulmayan hacmiyle, uzlaşmayı kökünden kazımıştır. Din ayrılığı kıyamete kadar geçerlilik kazanmıştır böylece. Kâfirlerin dini kâfirlere, müminlerin Din’i ise mü’minleredir. Ama kâfirler bilmelidirler ki İslam'ın, kâfirlerin diniyle hiçbir ortak bağı yoktur. Onlarla aynı ‘gemi’de yaşıyor olsalar da, aynı mahallede, aynı sokakta ikamet etseler de, aynı araçlarda taşınsalar da, aynı dükkânlardan alış-veriş yapsalar da, kâfirlerle mü’minlerin dinleri ayrıdır.
Kafirun suresini, Ebu Amir Rahib’in kötü taklitleri, din ve vicdan özgürlüğü diye yorumlayadursunlar… Kendileri de, ayrışılacaklar kapsamında görünmemek amacıyla…
Rasulullah (sav) ve ashabı, kâfirlere itaat etmediler. Bunu onlara Allah yasakladı. Onlar da işittiler ve itaat ettiler. Daha ilk inen mesajlarda ilk uyarı, kâfir otoritelere itaat etmemesiydi Elçi’nin ve mü'minlerin. Mekke toplumunun otoritesi kâfirlerdi. Onlar güçlüydü. Siyaseten onlar egemendi ve hükmetme makamındaydılar. Fakat insanların kalplerine asla hükmedemezlerdi; hele de mü’minlerin… Hükmedilmemek için ilk Kur'an nesli, ölmesini bildiler, çölün kumları üzerinde çıplak vücutlarına işkence yapılmasına razı oldular, kamçı yediler, aç-susuz bırakıldılar, taşlandılar, horlandılar, Habeş yollarına düştüler. Ama asla itaat etmediler kâfirlere.
Şayet o ilk mü'minler -Allah korusun- kâfirlere itaat etselerdi, insanlar kimi örnek edineceklerdi? Bizleri kim nasıl uyaracaktı?
Bizler de Rasulullah’ın ‘sahabesi’ olmak istiyorsak, o ilk Kur'an nesli örnekliğinden başka hiçbir referansımız olamaz. İlk Kur'an nesli demek, Kur'an’ın gerçek, fiilî bir tefsiri demektir. Allah onlardan razı olsun. Ve Allah bizleri onların yürüdüğü mustakîm sırât’tan yürütsün.
*Mehmed Durmuş'un, İLKAV’ın 14 Ağustos 2011 Pazar günü Altınpark’ta düzenlediği Ramazan ve Kur'an Panelinde yaptığı sunumun özetidir.